Kategoriler
26

Osmanlı Devletinin Kuruluş Döneminde Eskişehir

Prof Dr. Halime DOĞRU

Anadolu’nun Genel Durumu

Anadolu Selçuklu Devletinin son yıllarında Sultanönü civarında yani Selçuklu Devletinin Sol ucunda Moğol baskısı daha da arttı. Aşiret hayatını geleneklere bağlı bir şekilde devam ettiren Türkmenler boy beylerinin idaresinde olarak isyan ediyorlardı. Cimri adındaki kişinin Konya’da hükümdar ilan edilmesi Anadoluyu daha da karıştırdı. III. Gıyaseddin Keyhüsrev veziri Sahip Fahreddin Ali, ile beraber tahtı ele geçirmek için hazırlıklara başladı. Buna rağmen Sultanın Moğollarla birlikte hareket ettiğini düşünen halk Moğollardan kurtuluşun Cimri’nin yanında yer almak olduğunu düşünüp onun yanına gitti. Moğol ilhanı, Türkleri memnun etmek için bir dizi reform hareketine girişti. Keyfi vergilerin kaldırılması ile uçlarda oturanlar rahat nefes aldı. Buna rağmen Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev yanında yer alan ve Sağ-uçta yerleşen Türkmenlerle, Cimri’nin yanında kalan Sol-uç Türkmenleri Eskişehir civarında karşılaştılar.

Moğolların askeri desteğini de alan sultan isyanı bastırdı. (1279) Moğolların yardımı ile III. Gıyaseddin Keyhüsrev tahtına kavuştu ise de Anadolu’daki karışıklıkların ve Moğol baskısının sonu gelmedi. Uçlara gelince buraları otorite boşluğu nedeniyle kaderine terk edildi. Boşluktan yararlanan aşiret reisleri ise kendi beyliklerini ve hakimiyet alanlarını kurmakta gecikmediler. Bunlar arasında Eskişehir ve dolaylarını yakından ilgilendiren iki beylik vardı: Bunlar Germiyanoğulları Beyliği ile Osmanoğulları Beyliği idi.

Osmanoğullarının Uçta Görünmesi

Anadolu Selçuklu Devletinin son yılları ile Osmanlı Devletinin kuruluş yılları incelendiği zaman uç vilayetlerin siyasi, sosyal ve dini yapısı adeta bir bütünlük göstermektedir. Kayı boyundan olan Osmanoğulları da Alaeddin Keykubat zamanında Ankara’nın batısında Karacadağ tarafına konmuşlar, daha sonra 13. yüzyılın ikinci yansında Ertuğrul Beyle birlikte Söğüt ve Domaniç dolaylarına gelip yerleşmişlerdir. Uçlarda oturan Türkmenlerle yeni gelenler arasında kaynaşma konusunda herhangi bir sorun olmamıştır. Osmanlı kaynaklan, devletin çekirdeğinin Karacadağ, Eskişehir-Söğüt ve Domaniç taraflarında olduğunu belirtmektedir. Eskişehir, ancak Osman Bey zamanında bu sınırlara dahil edilebilmiştir.

13. yüzyılın son çeyreğinde uçlarda aşiret beyleri güçlenirken buralardaki şehir ve kasabalarda Selçuklu Moğol kadı ve naipleri görev yapıyordu. Naipler başkent Konya ile gerekli yazışmaları yürüten devlet memurları idi. Kadılar ise her türlü kazai ve adli yetkiye sahipti.

Merkezi “Eskişehir” olan Selçuklu uç vilayeti Sultanönü, Osmanlı Devletinin kuruluş tarihi ile adeta bütünleşmiştir. Uçlarda Bizans’a mensup yerli halkla Türkmenler arasında uyumlu ve ortak bir yaşam bulunuyordu. Kent yol kavşağında bulunmasına rağmen uçta olduğu için bir türlü önemli ticaret merkezine dönüşememişti. Ancak buradaki yerel pazarlarda bölgesel üretim pazarlanıyordu. Genellikle Bizans sınırındaki uç şehirlerinde kurulan hafta pazarları bir türlü uluslararası panayır niteliğine ulaşamıyordu.

Uçlarda kent hayatının gelişmesinde Moğol istilası önünden kaçıp Anadolu’ya gelen kentli göçmenlerin rolünü unutmamak gerekmektedir. Bunlar kırsal hayatı bilmedikleri için şehirlere yerleşip ticaret ve zanaat erbabı olarak kent ekonomisinde yer almışlardır. Kentleşme sürecinde gelişen atölyelerde de sanayiden ziyade tarıma dayalı üretim yapılıyordu. Ancak Türkmenler ekonomik olarak kentle ne kadar ilişkili olduklarını çok iyi bildiklerinden yakınlarına yerleştikleri kentler için hiçbir zaman tahripkar olmadılar.

Erken Osmanlı Kroniklerinde İnönü, Karacahisar, Eskişehir, Bilecik, İtburnu gibi kasaba ve köylerin isimleri çok sık geçmektedir. Çeşitli görüşler olmasına rağmen tarihçiler Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi’in bu uç vilayette yerleştiği konusunda birleşmektedirler.

Ertuğrul Gazi’nin Uc’a Yerleşmesi

13. yüzyılın ilk yansı sona ererken kendisine bağlı Türkmenlerle birlikte Anadolu’ya gelen Ertuğrul Gazi Selçuklu sultanının emri ile Sultanönü ucuna yerleştirilmişti. Osmanlı Kronikleri hanedanı yüceltmek kaygısı ile Ertuğrul Bey’in uca yerleştirilmesini adeta efsaneleştirmişlerdir ve bu bilgiyi verirken henüz tanımadığımız ortak bir kaynağı kullanmış olmalıdırlar. Verilen bilgiler incelendiği ve çelişkiler tarihi gerçeklerden ayıklandığı zaman Ertuğrul Gazinin Sultanönü ucuna Ankara yakınında bulunan Karacadağ’dan göç ettiği ve bu göçün Alaeddin Keykubat (1220-1237) zamanında olduğu anlaşılmaktadır. Kroniklerde hanedanın atası her fırsatta öne çıkarılmak istenmiş, tanımadığı ve yenilmek üzere olan bir hükümdara yardım ettiği ve bu hizmeti karşılığında ödüllendirilerek verişmesi için kendisine kışlak ve yaylak verildiği anlatılmıştır.

Ertuğrul Gazi Söğüt’te, uca yerleştirildiği sırada bölge Karacahisar, tekfurların denetiminde bulunuyordu. Bunlar uçta Türklerin yeni gelen dinamik elemanlarla desteklenip sayılarının hızla artmasından memnun olmamışlardı. Karacahisar tekfuru hakimiyet alanına tecavüz eden Ertuğrul Gaziyi akınları ile taciz etmeye başladı. Tekfurun saldırılarından kurtulmak için sultandan yardım istediği ve sultanın da yardıma geldiği göz önüne alınacak olursa Ertuğrul Gazi’nin emrindeki ‘savaşçı sayısının fazla olmadığı anlaşılmaktadır. Sultanın bölgeye gelmesinden anlaşıldığına göre Karacahisar tekfuru Ertuğrul Gaziyi rahatsız etmekle kalmamış, sultana karşı olan sorumluluklarını da yerine getirmemiştir, uç bölgelerinde oturan ve haraçgüzar olan Bizans tekfurlarının ara sıra vergi ödemeyi ihmal ettiklerini ve Selçuklu naipleri ile uç beyleri tarafından cezalandırıldıkları kaynaklarda görülmektedir. Bu da onlardan biri olsa gerektir.

Verilen bilgilere göre Sultan, önemi nedeni sultan Karacahisar esini kuşatılmasında yardıma gelmiş ancak Moğol tehlikesi nedeni ile doğuya gitmek zorunda kalmıştı. Ertuğrul Gazi kuşatmaya devam ederek kaleyi almış, tekfuru esir etmiş ve kalenin gaziler tarafından yağma edilmesine izin vermiştir Kroniklerdeki bilgiler arasında tarihi gerçeklere uymayan noktalar bulunmaktadır. Ertuğrul Gazinin yardımına gelen I. .Alaeddin Keykubafın .Anadolu’da Moğollarla savaşması gibi.

Bazı Osmanlı Tarihçilerine göre Ertuğrul Bey, Sultan Alaeddin Keykubat’la birlikte Karacahisar kalesinin kuşatmasına katılmış, doğudan gelen Moğol atanı nedeni ile Sultan geri dönmek zorunda kalınca kalenin fethini Ertuğrul bey’e bırakmış ve hizmeti karşılığında bölgeyi kendisine ikta olarak vermiş, Sultan gidince Ertuğrul Bey bu bölgeye yerleşmiştir.

Daha sonraki yıllarda Ertuğrul Gazi’nin uçta yeterli derecede aktif olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Kısa zamanda Karacahisar kalesi Bizans’ın eline geçmiş tekfurlar güçlerini yeniden arttırmışlardır. Ertuğrul Gazinin Uçta pasif bir politika izlemesi ve Selçuklu iktidarının zayıflaması ile birlikte dengeler tekfurların lehine değişmiştir. Ertuğrul Gazi de Söğüt’te emekli yaşamı sürmeye başlamış, Osman Bey babası adına uçta gaza faaliyetini sürdürür olmuştu. Ancak Osman Bey de babasının izinden yürüyor komşu olan ve Bizans Tekfurları ile iyi ilişki içinde olup görevine devam ediyordu.

Osman Beyin Uç’ta Faaliyeti

13. yüzyılın sonunda uçta Selçuklu naipleri bulunuyordu. Ertuğrul Gazi ve Osman Bey uçta Selçuklu Devletinin memuru olan Eskihisar/Dorylaion (Eskişehir) ve İnönü beyleri ile iyi geçinmek zorunda idi. Nitekim Osman Bey her iki naiple, özellikle İnönü naibi ile yakın arkadaşlık ediyordu. Aslında Ertuğrul Gazi ve oğullan diğer komşuları ile de iyi ilişkiler içindeydiler. Uçtaki Bizans Tekfurları da Selçuklu sultanına vergi verip sorunsuz ve güvenli bir yaşam elde ediyorlardı.

Osman Bey daha Ertuğrul Bey’in sağlığında Eskişehir’de oturan gaiple anlaşmazlığa düştü. Aslında bu Selçuklu devletine yapılmış bir baş kaldın idi. Kroniklerde konu gönül ilişkisi şeklinde anlatılarak olayın siyasi niteliği ört bas edilmiş, Osman Bey’in asi bir uç beyi olarak görülmesi önlenmiştir. Osmanlı kroniklerinin tamamında söz konusu başkaldırı Osman Bey ile Eskişehir’de oturan Selçuklu naibinin ayni kıza ilgi duyduğu, ve aralarındaki rekabetin savaşa kadar gittiği şeklinde işlenmiştir.

Neşri eserinde olayı “Hikayet” başlığı altında anlatmıştır. Buna göre: Osman Bey Söğütten Mahruse-i Sultanönü’ye (Eskişehir’e) gelirken İtburun köyünden geçiyordu. Osman Bey itburun köyünde Mal Hatun adında bir genç kızla karşılaştı, çok beğendi ve babası Ertuğrul Gazi’den bu kıza talip olmasını istedi. Mal Hatun “Aramızda kifayet yok” diyerek yapılan teklifi reddederek Osman Bey’i üzdü. Osman Bey Eskihisar Beyi ile görüşmesinde Mal Hatun’u çok beğendiğini, ancak kendisini reddettiğini söyledi ve onu kendisine istemesi için aracılık etmesini talep etti.

Osman Bey; konuşmalardan naibin kızı beğendiğini ve kendisinin isteyeceğini anlayınca güvendiği adamlarını gönderip Mal Hatun’u kaçırttı. Mal Hatunu naibin ulaşamayacağı bir yere yerleştirdi. Kendisi de önü Beyine misafir olup birkaç eğlenceli gün geçirdi. Aslında Osman Bey, Eskişehir / Eski Hisar (Dorylaion) Beyine karşı gösterdiği hareketin olumsuzluğunun farkında olduğu ve Konya tarafından cezalandırılacağını düşündüğü için İnönü Beyine sığınmıştı.

Eskihisar Beyi; adamlarından kızın kaçırıldığını İtburun köyüne gönderdiğini öğrendi. Eskihisar Beyi Osman Beyi İnönü naibinden istedi. İnönü naibinin yanında bulunan ayan ve kethüdaların bazısı Osman Beyi saklamayı, bazıları da teslim etmeyi teklif ettiler. İnönü naibi Konya ile anlaşmazlığa düşmemek için Osman Beyi saklamaktan vazgeçti. Eskihisar Beyinin geldiğini öğrenen Osman Bey İnönü naibini güç durumda bırakmamak için buradan ayrılıp yine naibin denetiminde bulunan Söğüt yakınındaki İnhisar kalesine sığındı. Eskihisar Beyi askerini toplayıp İnhisar önüne gelerek kaleyi kuşattı. Osman Bey; kardeşi Gündüz Alp’le birlikte savaşarak İnhisar’ı terk etti ve Söğüt yoluna koyuldu.

Osman Bey Söğüt’ten gelen yardımla güçlenip Eskihisar Beyinin peşine düştü ve onu ağır bir yenilgiye uğrattı. Osman Bey naiple yaptığı mücadelede başarılı olmuştu. Daha babasının sağlığında Selçuklu otoritesine ciddi bir şekilde karşı çıkmış ve üstünlük kazanmış oluyordu. Bu çatışmada Harmankaya Tekfuru Köse Mihal de Osman Bey’e yardım etmişti. Köse Mihal’in yardıma gelmesi uçtaki bazı tekfurların Osman Beyin korumasını Selçuklu Devletinin korumasına tercih ettiği anlamına geliyordu.

Kroniklerde Eskişehir Adının Kullanılması

Caca-oğlu Nureddin tarafından hazırlanmış olan vakfiyeden Sultanönü Sancağının merkezinin Mahruse-i Sultanyüki adı ile tanındığını öğreniyoruz. Bu ad uzun yıllar Medinetü’s Sultaneyüğü ile değişerek kullanılmıştır. Manuel Komnen tarafından yıktırılmış olan Dorylaion kalesi koruma amaçlı olmasa da gözetleme ve haberleşme anlamında kullanılıyordu. Anadolu Selçuklu Devleti uç vilayetlerinden olan Sultanönü’ne tayin ettiği vali ayni zamanda Eskihisar’ın (Dorylaion) da beyi sayılıyordu.

XIII. Yüzyılın sonuna doğru Selçuklu iktidarının zayıflaması ve Moğol istilası uç vilayetlerinde idari yönden bazı olumsuzlukların yaşanmasına neden oluyordu. Bu durum ileriki yüzyıllarda kaleme alınmış olan kroniklerde kavram kargaşası yaşanmasına neden oluyordu. Tarihçiler eserlerini hazırlarken alan çalışması yapmadıkları için yer adlarında bazı sorunlar ortaya çıkıyordu. Bu nedenle kroniklerde zamanla Mahruse-i Sultanönü, Eskihisar ve Eskişehir’i aynı zamanda ve birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılır olmuştur.

Kroniklerde Osman Beyin Selçuklu naibi ile yaptığı savaş anlatılırken Eskihisar ve Eskişehir yer adları dönüşümlü olarak kullanılmıştır. Bunun başlıca nedeni kentte oturan naibin Eskihisar’ı yani Dorylaion’da bulunan ve Manuel Komnen tarafından yıktırılmış olan kaleyi müstahkem mevkii olarak kullanmış olmasıdır. Bu tarihte kale kullanılamaz durumdaydı. Ancak yolları kontrol etmek konusunda stratejik önemi değişmemişti.

XV Yüzyılın başında bile Ahmedi, Dastan ve Tevarih-i Al-i Osman adlı eserinde Eskişehir’i “Sultanönü” şeklinde tanıtmıştır. Ahmedi eserini Edirne’de Süleyman Çelebi’ye (1402-1410) ithaf ettiğine göre Mahruse-i Sultanyüki (Sultanönü) adı 1261 yılından 1410 yılına kadar kesin olarak kullanılmış, kente başka bir ad verilmemiştir.

XV. yüzyılın sonuna doğru kaleme alınmış olan kroniklerde daha Eice belirtildiği gibi Mahruse-i Sultanyüki adı kullanılmamıştır. Onun yerine Eski Hisar; daha sonra Eskişehir kullanılmıştır Fatih döneminde 1466 tarihinde düzenlenen Sultaneyüği Yaya Defteri köylerde yaşayan yayaların sayımına yönelik olduğu için bu defterde Eskişehir adına tesadüf edilmemektedir. Fatih zamanında hazırlanmış 1476 tarihli vakıf icmal defterinde ise Eskişehir adı açıkça okunmaktadır. Caca oğlu Nureddin tarafından yaptırılmış olan camii bu kayıtta “Eskişehir Camii” olarak tanıtılmıştır. Bundan on yıl önce yapılmış olan 1466 tarihli sayımda da Eskişehir adı muhtemelen kullanılmıştır.

Kroniklerde Eskişehir, Karacaşehir, Karaca Hisar hatta İnönü gibi yer adları üzerinde karmaşanın devam ettiği yıllarda bile yerel tespitlerden sonra hazırlanmış tahrir defterlerinde kentin adı açıkça Eskişehir olarak kayda geçmektedir 1476 tarihinden sonra yapılmış olan bütün tahrirlerde daha önce belirtildiği gibi Sultaönü sancağının merkezinin Eskişehir olduğu kaydedilmiştir.

Arşiv belgelerinde tespit ettiğimiz Eskişehir adı daha sonra Kroniklerde de yer almıştır. Verilerin ışığında Dorylaion antik kenti üzerinde bulunan ve Türkler tarafından Eskihisar adı ile tanınan kalenin adi; sancak merkezi olan Mahruse-i Sultanyüki’ye mal edilmiş, ancak kale değil kent olduğu ifade edilerek XV Yüzyılın son çeyreğinden itibaren Eskişehir şeklide kullanılmıştır.

***

[toggles title=”KAYNAKLAR”] Eskişehir Valiliği, EskiYeni Şehir Kültür Dergisi – Ocak 2011

1. Cimri olayı ile İlgili bkz. Mustafa Akdağ age. I, s.81. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi I. Ankara 1961.2. baskı, 17.

2. Anadolu’da kurulan beyliklerle ilgili bkz. İsmail Hakkı Uzunçarşılı. Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Ankara 1984, 3. baskı.

3. I.H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi I, s.99.103 ve dipnot 3. Ertuğrul Bey hakkında bkz. Mükrimin Halil Yınanç. ‘Ertuğrul Gazi’, mad. I.A. Uzunçarşılı’ya göre Cimri ayaklanmasını bastırmak İçin Eskişehir’e kadar gelip asker toplayan lll.Gıyaseddin Keyhüsrev burada Ertuğrul Gazi İle görüşmüş ve karşılıklı hediyeler sunulmuştur. Aksaray”! (s.252) “Anadolu öteden beri garipler sığınağı, rahat yuvası kimsesizlerin zavallıların yurdu olan bir diyardır demekle olaya oldukça romantik yaklaşmıştır.

4. Mehmet Nesri (Cihannüma, Ankara 1987. s.61.73) ‘Sultan Alaaddin-i Saninin Sultan Eyüğü’nün Eskişehir’inde ve İnönü’nde naipleri vardı.’ demektedir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, (Osmanlı Devleti Teşkilatına Methal. Ankara 1984, s.194) Naib-i ‘Naib, camii umurda ve ekser umurda Sultan makamına kaim olan zattır. Sultan tarafından verilen müsaade üzerine onun namına Icray-i ahkam eden vekiline Naib denir” şeklinde tarif etmiştir.

5. Sultanönü ile İlgili bkz. Ahmet Temir. age. s.61.127, Arapça vakfiyede: ‘Sultan Yügi”. BOA BOA. TT.No.247,5.46. BOA. MAD. Nr8,1b,69b. BOA. MAD.No.22.1866.TB7a.T99b. BOA. Kamil Kapıcı. No.3358.s.3.14 ve 15’de: ‘Sultan Eyügü”. BOA. BOA. TT.No.438, s.146. Sultan Eyüğü. BOA. BOA. TT.No.n2, s.1,70.72.206. BOA. Tl .No.740.s.2,4,81’de ‘Sultanönü’ şeklinde yazılmıştır.

6. Uçlarda kurulan Pazar ve alışveriş hakkındaki çeşitli görüşlerle ilgili bkz. Mustafa Akdağ. ‘Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu ve İnkişafı Devrinde Türkiye’nin İktisadı Vaziyeti’ Belleten 1949, s.51, s.497-571 ve s.55, s.319- 418. Halil inalcık ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu ve İnkişafı Devrinde Türkiye’nin iktisadi Vaziyeti üzerine bir tetkik Münasebetiyle’ Belleten, CXV, s.60. s.629-684. Mustafa Akdağ. Türkiye’nin iktisadi ve içtimai Tarihi. 1.102.

7. Doğan Kuban “Anadolu-Türk Şehri Tarihi Gelişmesi, Sosyal ve Fiziki özellikleri üzerine bazı gelişmeler’. Vakıflar Dergisi, VII, Ankara 1968, s. 60. Uğur Tanyeli,- Anadolu Türk Kentinde Fiziksel Yapının Evrim Süreci, İstanbul 1987. s.97. Faruk Sümer ‘Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi’, Belleten, XXIV, Ankara 1960. s 567-594. Halime Doğru: XVII: Yüzyıla Kadar Osmanlı Kentlerinin Sosyal ve Ekonomik Görüntüsü. Eskişehir 1995, s.37.

8. Mükrimin Halil Yınanç. “Ertuğrul Gazi”, İ.A.

9. Neşri, Cihannüma, s. 61 ve devamı. İbn-i Kemal, age, I. Defter, s. 49.

10. Aşıkpaşaogiu Ahned Aşıkl; Tevarih-I AH Osman, yay. Nihal Atsız, İstanbul, 1949, s.93.

11. Aldo Galona, ‘Oğuz Efsanesi’ ve Osmanlı Devleti’nin Kökenleri: Bir İnceleme’. Osmanlı Beyliği (1300-1339), Editör: Elizabeth A. Zachariadu, İstanbul 1997, s. 41-61.Aşık Paşazade, age. s.94. Ahmedl, age. s.8.

12. (Mükrimin Halil Yınanç ‘Ertuğrul gazi’ mad. İ.A.) Uzunçarşılı, Osmanlı Tarih) I, s.99. Ibn-i Kemal Tevarih-i Ali Osman-i, I. Defter yay. Şetarettin Turan. Ankara 1970.S.43. Aşık Paşazade Ahmet Aşık). Tevarih- AH Osman vay. N.Atsız. İstanbul 1949, s.93. Ahmed, Dastani ve Tevarih-i Al-i Osman Yay. Matsız. Osmanlı Tarihi, İstanbul 1949.S.8). Nesri ise s.6J de savaşta zor dununa düşen Sultan Aleaddin’i kendisine yardım eden Ertuğrul’a Söğüt ve Domaniç) kışlak ve yaylak olarak verdiğini ve bu bağışını Karacahisar kuşatmasından önce olduğunu bildirir. Diğer bir rivayete göre ise Ertuğrul Bey oğlunu Sultan Aleaddin Kevkubai’a elçi olarak göndermiş ve yerleşmek özere kışlak ve yaylak istemiştir (s.93,İbni Kemal. age. s.50). Teravihi Ibtida-i AH Osman Anonim, (Halime Doğru. Marmara Üniversitesi. Sosyal Bilimler Enstitüsü. Yayınlanmamış Yüksek lisans Tezi,) 7A: “Sultan Aleaddin’den yer yurt istedi ki ol yerde hazar idiler, Sultan Aleaddin bunlara inönü’den aşağıya Söğüt tarafından yurt verdi.” Şeklinde bir ifade bulunmaktadır.

13. Mükrimin Halil Yınanç “Ertuğrul Gazi’ mad. I.A. Mehmed Neşri. age. s. 69.

14. Ruhi Tarihi, s. 391.Ibn-i Kemal, age, s. 129. Aşık Paşazade, age. s. 100. Neşri, age. s. 97.

15. Selçuklu naibi Eskihisar’ı müstahkem mevkii olarak kullanıyordu.

16. Nesri age. (s.73) ‘Ol vakit Sultan Aleaddin-i Sani’rün Suttan Eyügü’nün Eskişehir’inde ve İnönü’nde naibleri vardı. Osmangazi bunların yanına varup gelüp dostluk iderdi. Ama İnönü beyiyle ittihad ve yarenlerdi. Daim hilesine iyş-ü işretle meşguldi”. S.M.Kramers “Sultanönü’ mad. İ.A.-

17. Neşri. age.CI,s.75.

18. İtburun köyü bazı kroniklerde “Kelp köy” olarak geçer. Günümüzde “Ulu- dere” köyü olarak bilinmektedir.

19. Vakfiyede her İkisine de yer verilmiştir.

20. Aşık Paşa-zade, Tevarih-I AH Osman, yay. N. Atsız, Osmanlı Tarihleri, İstanbul 1949, s. 105. Mehmed Neşri, Cihan-nüma, pay. faik Reşit Unat, M. Altay Köymen, Ankara 1987, s. 85. ibn-i Kemal. Tevarih-i Al-i Osman, I. Defter. Yay. Şerafettin Turan,’ Ankara 1970, s. 95. Ruhi Tarihi, Yay. Yaşar Yücel, Halil Erdogan, Belgeler, Ankara 1992, s. 381.

21. Ahmedi, Dastan ve Tevarih-i Müluk-i AH Osman, yay. N. Atsa Osmanlı Tarihleri, İstanbul 1949, s. 9 ve 15.

22. BOA. İM), No 8.

23. Ahmet Refik Altınay, “Fatih Zamanında Sultaneyüği” Tarih Encümeni Mecmuası, Sene 14, No. 3, istanbul 1340/1924 Defter BOA, Kamil Kepeci Tasnifi, No 3358 de kayıtlıdır.

24. BOA. Kamil Kepeci, No 3358, s. 6.25. Fatih tarafından yaptırılan tahrirlerin tarihi hakkında bkz. Nlcoara Beldiceanu; XIV Yüzyıldan XVI. Yüzyıla Osmanlı Devletinde Tımar, Çev Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara 1985. s. 79. Sultanönü Sancağında vakıfların tımara çevrilmesi hakkında bkz.. Halime Doğru; Eskişehir ve Sultanönü Sancağı’nda yer alan kayıtlar.

[/toggles]

Kategoriler
26

Eskişehir’i Eski Bir Şehirken Sevdim

Ben Eskişehir’i Eski Bir Şehirken Sevdim

Sene 1944, Şubat ayında binlerce Kırım Tatarı Sovyet Rejiminden kurtulabilmek için vatanlarını, yakınlarını ve dostlarını terk etmek mecburiyetinde kalmış ve nereye gideceklerinden bihaber yollara dökülmüştü. işte o binlerce Kırım Tatar ailesinden biri de benim ailemdi. Henüz 17 yaşında olan bir anne ve 21 yaşında bir baba 40 günlük bebekleri ile bu göç kafilesine katılmış, yarının neler getireceğini bilmeden genç babanın ailesiyle Kulcora’dan Gezlev’e, oradan Odessa’ya ve daha sonra da Köstence üzerinden Batı Avrupa’ya büyük zorluklar içinde, ikinci dünya harbinin en zor zamanlarında kendilerini mülteci kamplarına atabilmişler.

Kırım’dan 40 günlükken çıkan bebek bendim, hayatımın ilk 6 yılını rahmetli annemin şefkatli bakımı altında harbin bütün zorluklarını yaşayarak Avusturya, İsviçre ve Almanya mülteci kamplarında Almanya’da doğan kız kardeşim Hatice ve kardeşim Mustafa ile geçirdim. Harb sonrası biz ve bizim gibi binlerce Kırım Tatar mültecisine artık kendileri için bir vatan seçme zamanı geldiğini Birleşmiş Milletler Göçmen Teşkilatı (UNRO) bildirdiğinde ailemizin en büyüğü rahmetli Meryem babaannem tüm ailemizi (iki amcam, halam ve diğerleri) son kararlarını vermek için toplamış. Meryem babaannemin bu toplantıda açıkladığı kararın tüm ailemizin istikbali ve milli benliğimizi koruyabilmemiz yolunda verilmiş çok önemli bir karar olduğunu bugün çok daha iyi takdir ediyorum. Uzun yıllar DP (Displaced People), vatansız olarak yaşayan ninem: “istediğimiz memlekete gitme hakkımız var, ama iyi düşünmemiz gerek. Benim fikrimce ailemiz için en uygun memleket dinimiz dilimiz aynı olan Türkiyedir. Beni Türkiye’ye götürün, orada bir kahve ağacı altında kahvemi içeyim, doya doya ezan sesini duyayım ve orada öleyim. Eğer memnun olmazsanız, beni gömdükten sonra istediğiniz memlekete gidebilirsiniz.” Tabii ki Meryem ninemin isteği sorgu sualsiz kabul edilir ve bütün ailemiz Birleşmiş Milletler Göçmen Teşkilatının yardımı ile Türkiye’ye göç eder.

Ağustos 1950’de diğer Kırım Tatar göçmen aileleri ile birlikte İstanbul’un Tuzla Mülteci kampına geliriz. Türkiye’de yerleşeceğimiz şehri seçme zamanı geldiğinde örf ve adetlerimizi ve Kırımda ki yaşayışımız devam ettirebilme ümidi ile ailece Kırım Tatarlarının yoğun yaşadığı Eskişehir’e gitme kararı verilir ve Eskişehir’in Akcağlan Mahallesinde iki odalı kerpiç bir eve yerleşir bütün aile. O zamana göre bile ağır olan yaşam şartları kale alınmaz, Meryem babaannemin ısrarı ile başka şehirlere gitme imkanları olan amcamlar, harbin tüm sıkıntılarını yaşamış birçok birçok ferdini Kırım’da bırakmış olan ailemiz yaşanan facianın tekrar yaşanmaması, ailemizin dağılmaması, birbirinden ayrılmama gayesiyle Akcağlan Mahallesine yerleşmeye karar verir.

Böylece benim Eskişehir’de hayatım Akcağlan mahallesinde başlar. Mahallemizin ilkokulu olan Yunusemre İlkokulundaki ilk günümü hatırlıyorum. Okula götürüldüğümü ve sınıfa ilk takdim edilişimi ve heyecandan ağladığımı çok iyi hatırlıyorum. Evde Tatarca konuştuğumuz için Türkçe bilmiyordum, ve söylenenleri anlamadığım için korkmuş, ağlamıştım. Almanya’da altı ay ilkokula gittiğimden oradaki belgelerimi getirmiş annem-babam, notlarımın hep 1 olması yeni okulumun yetkililerini şaşırtmış. “Oğlunuzun notları çok zayıf, çok sıkıntı çekecek haberiniz olsun!” demişler. Almanya’da not derecelenmesi farklı olduğundan 1 pekiyi 5 ise zayıf olarak kabul edildiğini babam da bildiği kadar anlatmaya çalışmış. Zamanla uyum sağlamam kolaylaştı, Yunusemre İlkokulunu pekiyi derece ile bitirdikten sonra ilkokulumun hemen karşısında olan Eskişehir Lisesinde orta okul ve lise son sınıfına kadar olan 11 yıllık (1950-1961) tahsilimi tamamladım.

Hayatımın en değerli ve mutlu 10 yılını Eskişehir’de geçirdiğimi gururla söyleyebilirim. Her ne kadar maddi sıkıntılar içinde geçen bir on yıl olsa da, benim için çok önemli olan dilimi, dinimi ve kültürümü geliştirmem Eskişehir okullarında aldığım eğitim, orada edindiğim arkadaşlarım vasıtası ile oldu diyebilirim. Eskişehir’de yaşadığım devir (1950¬1960) benim her konuda geliştiğim bir devirdi. Akcağlan mahallesinde geçen zamanı teferruatlı olarak hatırlamasam da Hacıseyit Mahallesinde ve sonra Tepebaşı Mahallesinde geçirdiğim günleri çok iyi hatırlıyorum. Evimizde devamlı Kırım ve Kırım da kalan yakınlarımız konuşuluyordu. Ziyaretimize gelen misafirlerimiz de çoğunlukla mülteciler olduğundan konu devamlı Kırım ve Kırım faciası ile ilgiliydi. Biz Kırım faciasının son kurbanları olmamıza rağmen kendimizi şanslı hissediyorduk, çünkü yeni hayatımıza Kırım Tatarlarının yoğun yaşadığı Eskişehir’de başlamıştık. Hayat şartları zorda olsa bizi anlayacak bir topluma katıldığımızdan, yeni memleketimize ve yeni şehrimize ve yeni hayatımıza uyum sağlamamız çok daha kolay olmuştu.

O devirde Eskişehir şimdiki gibi gelişmiş değildi. Tertemiz Porsuk’ta birbirinden güzel köprüler, gondollar yoktu, tramvayımız yoktu, üniversiteler yoktu. Porsuğumuzun suyu çamurluydu, kayıklarımız vardı, çay bahçeleriyle dolu, taze mısır yiyebilmek için can attığımız Yalaman adamız, Köprübaşımız, Sıcak sularımız, Alman Carımız vardı. Doya doya içtiğimiz, su arabasının getirmesini sabırsızlıkla beklediğimiz Kalabak suyumuz vardı. Yollarımız toz topraktı, fakat mutluydum, ailece mutluyduk. Kırım Tatarlarının edebi sesi, yakında kaybettiğimiz büyük yazarımız Cengiz Dağcı’nın ismi ile de ilk olarak Eskişehir’de orta okul çağlarında tanışmış, ikinci romanı olan “Yurdunu Kaybeden Adam”ı burada okumuştum. Evimizde devamlı duyduğum Kırım hikayelerini, Kırım’ı artık Cengiz Dağcının eserlerinde okuyabilmem milli benliğimin daha da gelişmesini sağladı.

Sonra kader beni ve ailemi tekrar yollara dökmüş, binlerce kilometre uzaklarda yeni dünyaya, bana diliyle, diniyle ve kültürüyle her yönden yabancı olan Amerika Birleşik Devletlerine alıp götürmüştü. Yeni memleketime uyum sağlamam hiç de kolay olmadı, Eskişehir’i geride bıraktığım arkadaşlarımı arıyordum. Fakat bir zaman sonra dönüşün olmayacağını ve yeni memleketime uyum sağlamak mecburiyetinde olduğumu çok iyi anlıyordum. Eskişehir’de yeniden kavuştuğum milli benliğim, orada edindiğim hayat tecrübesi beni yeni hayatıma uyum sağlamamda faydalı olmuştu. Yeni ülkemde bir yandan tahsilime devam ediyor bir yandan da dünyanın en büyük haksızlığına uğrayan halkım, Kırım Tatarlarının milli mücadelesini dünya kamuoyuna duyurmak için mücadele ediyordum. Bu benim Eskişehir’de evimizde öğrendiğim, yürekten inandığım bir dava idi.

Bizleri ailece Türkiye’ye ve Eskişehir’e göç etmeye yönlendiren, Türkiye’ye ezan sesini duymak ve bol bol kahve içmek dileğiyle tüm ailesi ile göç etmeğe karar veren Meryem babaannem kahvesini içerek ve ezan sesine doyarak 1954 yılında Eskişehir’de hayata gözlerini yummuş ve Mutallip Caddesindeki eski mezarlığa gömülmüştü. Ayrıca Eskişehir’de doğan küçük kardeşim Muhittin de iki yaşında yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak aramızdan ayrılmış, babaannemle aynı mezarlığa gömülmüştü. Bu mezarlığın kaldırıldığını öğrendiğimizde artık geç olduğundan, babaannemin ve Muhittin kardeşimin kabirlerini yeni mezarlığa naklettiremedik, izlerini kaybettik. Onların ruhlarını şad etmek ve gıyaben de olsa dua edebilmek için Eskişehir’i her fırsatta ziyaret edeceğiz ve Eskişehir’imizi unutmayacağız.

Çok sevdiğim Eskişehir’in daha da gelişmesi ve tanınması ile ilgili bazı dileklerimi de bildirmek isterim. Eskişehir en az 19. yüzyıldan beri onbinlerce Kırım Tatarına kollarını severek açmış, onları sevgi ile bağrına basmıştır. Bu göç kervanının en sonuncusu ile geldiğim Eskişehir’i bu konu ile ilgili dünya çapında bir araştırma merkezi olarak görmek beni ve Kırım Tatar tarihini araştıranları şüphesiz çok memnun edecektir. Bu göçleri ve Kırım Tatar tarihini araştıracak tarihçilerin başvuracakları dünya çapında ilk kaynağı olacak bir Kırım Tatar Tarihi Araştırma Merkezinin, Eskişehir’de kurulması Eskişehir’i can-i gönülden seven bir Kırım Tatarı olarak en büyük arzum ve hayalimdir. Bu hayalimin gerçekleştireceğine ve Eskişehir’in daha da gelişerek dünya çapında bir şehir olacağına bütün kalbimle inanıyorum.

Eskişehir’den ayrıldığım yarım asır olmasına rağmen Eskişehir hiçbir zaman unutmuyorum; Eskişehir’i daima arıyor ve özlüyorum. Çünkü ben Eskişehir’i eski bir şehirken, tozu ile, toprağı ile sevmiştim ve seviyorum. Türkiye ziyaretlerimde genellikle Eskişehir’e uğrar, Mutallip Caddesi’nden Yunusemre Caddesini alarak ilkokulumu ve Eskişehir Lisesini dışarıdan da olsa ziyaret ederim. Porsuk kenarını, Yalaman adasını, Köprübaşını da kısa da olsa dolaşırım. Ankara’dan hızlı treni alarak Eskişehir’e çibörek yemeğe gelmek benim için ayrı bir zevk oluyor artık. Ben Eskişehir’i o tozu toprağı ile, çamurlu Porsuğu ile, çay bahçelerinde içtiğim çayı ve ağız tadı ile taze mısır yediğimiz Yalaman adası ile sevmiştim ve hala seviyorum. Eskişehir’i Tramvayı ile değil faytonları ile sevmiştim. Eskişehir’e eski bir şehirken gönül vermiş, sevmiştim ve bu sevgi hiçbir zaman bitmeyecek benim için.

***

Mubeyyin Batu ALTAN – YENİeski dergi, Ağustos 2013

Kategoriler
26

Milli Mücadelede Eskişehir’in Önemi

Milli Mücadele Açısından Eskişehir’in Önemi Nedir?

Milli mücadele tarihimizde Eskişehir ve halkının ayrı bir yeri vardır. Her şeyden önce Eskişehir, Anadoluyu İstanbul ve Ankara’ya bağlayan demiryoluna sahipti. Bu stratejik önemi dolayısıyla, özellikle ulusal hareketin ilk günlerinde İtilaf güçleri ve onların emrindeki İstanbul Hükumetleri, Eskişehir’i kontrollerinde bulundurmak istemişlerdir. Çünkü onlar, Eskişehir üzerinden Anadolu’nun diğer yerleşim yerlerine ulaşarak buralarda ulusal hareket aleyhinde isyanlar çıkartmak peşindeydiler. Bu arada, İstanbul’u besleyen Konya Ovası ürünü buğday, İstanbul’a Eskişehir üzerinden nakledilmekteydi.

Sivas kongresinin devam ettiği günlerde Ankara ve Eskişehir çevresinde İstanbul Hükumeti taraftarlarıyla Kuva-yı Milliyeciler arasında gizli ve açık bir mücadele mevcuttu. Ali Fuat Paşa her fırsatta durumdan Heyet-i Temsiliye’yi haberdar etmekteydi. Ali Fuat Paşa’nın faaliyetleri ve bölgenin hassas durumu buradaki faaliyetleri tek merkezden yönetecek bir “Milli Komutan” bulundurulmasını zorunlu kılıyordu. Bunun üzerine Sivas Kongresi 9 Eylül’de aldığı bir kararla Ali Fuat Cebesoy Paşa’yı Garbi (Batı) Anadolu Umum Kuva-yı Milliye Kumandanlığı’na atadı. İngilizlerin Eskişehir’de bulunmaları, demiryollarını kontrol altında tutmaları, İstanbul hükumetinin kışkırtıcı tertipleriyle yer yer ayaklanmaların meydana gelişi, Heyet-i Temsiliye’ye karşı kuvvet sevk edileceği söylentileri Ankara’daki Milli Mücadele yanlılarını tasaya düşürmüştü. Bu durum üzerine Ali Fuat Paşa için artık Ankara’da kalmak imkansızdı ve derhal harekete geçmek gerekiyordu. İlk hedef de Eskişehir’di. Eğer Eskişehir’e hakim olunabilirse İstanbul yakınında yabancı kuvvetlerin en çok toplandığı ve Anadolu demiryollarının birleştiği önemli bir mevkiye hakim olunacaktı.

Ali Fuat Paşa Eskişehir yönüne hareket etmeden önce 9 Eylül’de Sivas (ta Umumi Kongre Riyaseti’ne bir telgraf çekerek Eskişehir’deki genel durumu arzetti ve “…şayet İngilizler burada yerleşir ve Teşkilat-ı Milliyeyi devre dışı bırakırlarsa Konya vilayetinden başka Bursa ve Aydın vilayetlerini de Heyet-i Umumiye’den ayırmış olacaklardır. Bu hususun umum kongreye ne kadar kötü etki edeceği şüphesizdir. Bu ahval karşısında Heyet-i Umumiye’nin temin-i selameti için buradan mühim bir müfrezeyi de alarak Eskişehir’e hareket ediyorum. Ali Fuat Paşa, Ankara’dan hareketinden üç gün sonra yani 13 Eylül günü Sivrihisar’a geldiğinde İngilizlerin Eskişehir’de toplandıklarını ve güçlendiklerini öğrendi. Eskişehir’in milli kongreye bağlanması ve şehirdeki İngiliz birliklerinin bölgeden uzaklaştırılması amacıyla bir plan hazırladı. Bu plana göre Eskişehir’in dışarıyla olan bütün haberleşmesi ile demiryolları ulaşımı sür’atle kesilecek, milli istekleri kabul ettirebilecek kuvvet ve kudretin temini maksadıyla halk işbaşına çağrılacak, bunlar milli ve askeri müfrezelerle takviye edildikten sonra bir kısmı Eskişehir – Seyitgazi, bir kısmı da İnönü’nün doğusunda toplanacak, tamamen milli olan bu icraat bir direnişle karşılaşmazsa, Eskişehir kongreye bağlanacak, daha sonra da Eskişehir’le İstanbul arasında aynı durumda olanlar varsa, onlar da aynı hareketle milli kongreye bağlanacaktı.

ESKİŞEHİR’İN EKONOMİK VE STRATEJİK ÖNEMİ

İtilaf Güçleri Açısından Eskişehir’in Önemi. Milli Mücadelenin başlangıcında İngilizler, İstanbul Hükumeti ve Kuva-yı Milliye arasında önemli olaylara sahne oldu. İngilizlerin, İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul’a gelişinden itibaren (13 Kasım 1918) işgaline giriştiği Anadolu demiryolları üzerindeki önemli merkezlerden İzmit, Eskişehir, Konya ve Afyonkarahisar daha bu yolların yapımına başlandığı 1889 yılından itibaren İngiltere, Fransa ve Almanya arasında bir rekabet alanı olmuştu. Zira bu bölgeler hem ekonomik hem de siyasi açıdan büyük önem taşıyordu. Bilhassa İngiltere, dış politikasının temel ilkelerinden kaynaklanan endişeyle ulaşım yollarına büyük önem veriyordu. Ayrıca karayollarının azlığı ve motorlu kara taşıtlarının sayıca son derece sınırlı olduğu o günlerde demiryolları tek ulaşım aracıydı. Özellikle de Haydarpaşa – Bağdat Demiryolu Ön Asya topraklarını aşarak pamuk, petrol, kömür gibi değerli ham-madde kaynaklarının yakınından geçiyordu. Aynı zamanda demiryollarının geçmesiyle tarımsal üretimin arttığı Eskişehir, Kütahya, Ankara ve Konya gibi Anadolu vilayetlerinden gelen tarım ürünleri Haydarpaşa’dan Avrupa’ya taşınıyordu.” Diğer yandan Haydarpaşa – Bağdat hattı İngilizler için Hindistan yolu üzerinde olmasından dolayı da büyük önem taşıyordu. Bu hattın elde tutulabilmesi için de demiryollarının önemli bir kavşak noktasında bulunan Eskişehir’in elde tutulması gerekiyordu.

İzmit – Eskişehir Konya demiryolu hattını kuvvetli bir surette tutacak olan İngilizler bu suretle İzmir Kuva-yı Milliye cephesi silahlı kuvvetlerini Sivas Kongresinin etkisinden uzaklaştıracaklar ve gerekirse hareketlerini Sivas’a kadar uzatacaklardı. Bunun yanında Orta Anadolu’daki milli harekete muhalif mülkiye amirlerinin icraatlarına her türlü yardımı yapacaklar ve yer yer isyanlar çıkaracaklardı. Bütün bu sebeplerin yanında İngiltere çok önem verdiği Boğazlar ve İstanbul bölgesinde kendini güvenlik içinde hissetmek istediğinden, Anadolu ile bağlantı sağlayan Geyve Boğazı ve Eskişehir bölgesine egemen olmak istiyordu. Anadolu’ya taze kuvvet şevki için demiryollarının mutlaka elde bulundurulması gerekiyordu.

İstanbul Hükumeti açısından da Eskişehir’in önemi büyüktü. Her şeyden önce İstanbul’un tahıl ihtiyacı önemli ölçüde buradan karşılanıyordu. Fakat asıl önemi Haydarpaşa-Bağdat demiryolu üzerinde bulunmasından dolayıdır. Bunun yanında Eskişehir İstanbul’u çok yakından ilgilendiren siyasi olaylara sahne olmuştur. I. Dünya Savaşının devam ettiği günlerde de hükumetin geçici olarak Eskişehir’e nakli bile düşünülmüştü. Yine Milli Mücadelenin başladığı günlerde İstanbul’a bağlı önemli merkezler arasında Konya, Afyon, Bursa ve Balıkesir’le beraber Eskişehir de bulunuyordu. Ali Fuat Paşa’ya göre; Anadolu ile İstanbul Hükümetinden hangisinin duruma hakim olacağı meselesi adeta bu şehrin etrafında cereyan edecek olaylara bağlı gibi görünüyordu. Nitekim İstanbul hükümeti Anadolu’daki millî kongreyi dağıtmak için İngilizlerin de yardımıyla burayı bir üs olarak kullanacaktı Neticede gerek Batı Anadolu Kuva-yı Milliye hareketini Sivas kongresinin etkisinden uzaklaştırmak ve gerekse Anadolu’daki milli hareketi dağıtmak için demiryolu üzerindeki bu önemli merkez İstanbul Hükümeti için de son derece ehemmiyetli bir yerdi. Nitekim uzun bir süre Konya ve Afyon ile birlikte Eskişehir de Milli Kongre’ye karşı önemli bir direniş merkezi olmaya devam etmiştir.

Kuva-yı Milliye açısından da Eskişehir son derece önemliydi. Eskişehir’in kazanılması aynı zamanda Konya, Afyon ve Bursa gibi vilayetlerin geleceği ile de yakından ilgiliydi. Ali Fuat Cebesoy’a göre “Şayet İngilizler buraya yerleşir ve Teşkilat-ı Milliye’yi başarısızlığa mahkum ederlerse bu vilayetleri de Heyet-i Umumiye’den ayırmış olacaklardı.” Diğer yandan Ege bölgesindeki Kuva-yı Milliye cephesinin Sivas’taki Milli Kongrenin etkisinden uzaklaştırılması da demiryollarındaki İngiliz denetimine bağlanıyordu.” Ayrıca Eskişehir’de bulunan İngiliz birlikleri Sivas’ta toplanacak olan kongre için de bir tehdit unsuruydu. Bunun yanında Yunan istilasına karşı milletçe girişilecek bir harekatın güvenle ele alınabilmesi için her şeyden önce, İstanbul Hükümetinin müdahalelerini, Anadolu içlerine nüfuzunu önlemek ve ordu saflarıyla sivil idare mekanizması içinde çıkabilecek fikri ayrılıkları ortadan kaldırmak lazımdı. Bunun için de demiryolları ile birlikte Geyve Boğazı ve Eskişehir’e hakim olmak gerekiyordu. Zira gerek İstanbul’dan Anadolu içlerine, gerekse Anadolu’nun doğusundan batıda Yunanlılara karşı asker sevkıyatında demiryolları son derece önemliydi. Nitekim Milli Mücadele boyunca 4000 km.lik demiryolunun yalnızca ve de zaman zaman kullanılabilen tek hattı Ankara – Afyonkarahisar – Konya hattı olmuştur.”

Milli Mücadelenin en kanlı vuruşmaları Eskişehir ve çevresi toprakları üzerinde yapılmıştır. Mazlum Türk Milleti, burada “makus talihini” yenmiştir. Böylece düşman 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’den denize dökülmüştür. Türk Milleti, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Sevr’i tarihin çöplüğüne atarak Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur. Eskişehir halkı Yunan işgalinin ağır faciasını yürekleri parçalanarak görmüştür. Eskişehirliler vatanın kurtuluşu için hiçbir fedakarlıktan çekinmemişler, maddi-manevi bütün olanaklarını seferber etmişlerdir.

footer

MİLLİ MÜCADELEDE ESKİŞEHİR – ESOGÜ YAY: 072 YIL 2002
Prof.Dr. Ali SARIKOYUNCU
Doç.Dr. Selahattin ÖNDER
Doç.Dr. Mesut ERŞAN

Kategoriler
26

Eskişehir’de Spor

BÖLGE SPOR FAALİYETLERİNİN TARİHÇELERİ

Eskişehir’de sporun başlangıcı Milli ve Ata sporumuz olan güreş, at yarışları ve cirit oyunları iledir. Bilhassa düğünlerde güreş ve cirit oyunları pek yaygındır. Ciritte Mukim Kara Keçili (Yörük boyları) temayüz ederdi. Modern eskrimin bir kolu olan kılıç, bir zamanlar pek iptidai bir şekilde yapılmaktaydı.

Birinci Dünya Harbi sıralarında okullarda “Muallim ve Sultani mekteplerinde” ve mahallelerde teşekkül eden Gürbüz Teşkilatlarında spor pek tutulmakta idi. Bu günkü Atatürk Stadı, Sanat Enstitüsü ve Ticaret Liselerinin bulunduğu ve Harman Yeri tabir edilen alanlar spor sahası olarak ayrılmıştı. Etrafı kestanelik, spor sahası zemini ise çim idi. O zamanki tatil günü olan Cuma öğleden sonra, spor müsabakaları bu alanda yapılır ve halkın büyük ilgisini çekerdi. Mütareke yıllarında da bu hal devam etmiş, İngilizlerin kendi aralarında yaptıkları futbol maçları büyük ilgi görmüştü.

Kurtuluş Savaşını takip eden yıllarda, Eskişehir’e Kol Ordu Komutanı olarak tayin edilen Merhum Kemalettin Sami Paşa tarafından İdman Yurdu kurumuş, bunu Türk Işığı, Türk Gücü, daha sonraları Tayyare Alay, Tayyare Okul Takımları ile DDY Cer Atölyesi ve Demir Yol Alayı takımlarının kuruluşları takip etmiştir. 1923 yılında gençlerin bir araya toplanarak kurduğu Gençlerbirliği takımının kurulması ve 1924 yılında Eskişehir’de yapılan Olimpiyat Seçme müsabakaları, spor müsabakalarını Eskişehir’de hızla yaymıştır.

ATICILIK

Atıcılık çalışmaları 1924 tarihinden itibaren askeri birliklerin faaliyetleri ile başlar. İlk çalışmalar o zaman Orduda kullanılan Fransız modeli tüfek ve mermileri ile yapılmıştır. Sonradan bu çalışmalara Sivil Atıcı personel de katılmış ve Eskişehir ekibi resmen teşekkül etmiştir. Bu zamanki çalışmalara belli başlı atıcılardan Burhan Kandaş, Ahmet Alasya, Rüştü Yetilmezer, Ali Erdgüner, Behzat Akdenir, Ziya Atlet, Mediha Atlet iştirak etmişlerdir.

GÜREŞ

Eskişehir’de güreş faaliyetlerinin başlangıcı 1922 yılına kadar dayanır. Bu yıllarda faaliyet daha ziyade ferdi ve Yağlı Güreşler mahiyetinde idi. Bu durum 1928 -1929 yıllarına kadar devam etmiştir. O sırada dünya çapında bir pehlivan olan Kızılcıklı Mahmut Pehlivan’ın Eskişehir’e gelişi şehirde başka bir hava yaratmış ve harman yeri denen top sahasında yaptığı güreşler ilgi ile izlenmiştir. Bilhassa Rus Baş Pehlivanını yenmesi ile Mahmut Pehlivan, Eskişehir’de milli kahraman payesine erişmiştir. Bu arada Dinarlı Mehmet Pehlivan ile Türkiye İkincisi Cemal Pehlivan’ın isimleri de zikredilebilir.

1948 Olimpiyatlarında Serbest Güreş Milli Takımına Nasuh Akar, Greko-Romen Milli Takımımıza da Ali Özdemir girerek biri Dünya birincisi, diğeri Dünya ikincisi olmuşlar ve şehrin sporuna büyük şeref kazandırmışlardır.

1950 yıllarından sonra Eskişehir’e İsveç ve Japonya Milli Takımlarının gelmesi önemli olaylar arasındadır. Ahmet Bilek – Nasuh Akar – Ali Akgün – Tevfik Uysal – Reşat Güler – Ali Özdemir — Mehmet Ali Arslan – Memduh Erek’ten kurulu “Demirspor Güreş” takımına Federasyonca “Türkiye Temsilcisi” unvanı verilmiştir. Bu takım Türkiye’ye gelen misafir milli takımları açık farkla yenerek gücünü ispat etmiştir. Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz güreşçilerimiz bu arada defalarca Türkiye şampiyonalarını kazanmışlar, milli müsabakalara katılmışlardır. 1960 yılında Roma Olimpiyatlarına giden Ahmet Bilek, Dünya Şampiyonu olarak şehre büyük bir şeref daha kazandırmış oldu.

ATLETİZİM

Eskişehir’de Atletizm çalışmaları 1923 yılından itibaren başlamıştır. Ancak bu çalışmalar teşkilatlı ve toplum çalışmaları olmayıp daha ziyade ferdi çalışmalara inhisar etmiştir.

BOKS

1938 yıllarında Cafer Cık’ın (Arap Cafer’in) öncülüğü ile Eskişehir’de boks sporu başlar. Çalışma yeri, bugünkü Yalaman Ada Başında bulunan çorbacının olduğu yerdir. Cafer Cık, 1940 yılında Türkiye Şampiyonu olarak Eskişehir’e ilk birinciliği kazandırmış ve şehrimizden o tarihte ayrılmıştır. Bu faaliyet daha sonraları 1940 – 1941 yıllarında Halkevinde yürütülmeye başlamıştır. Halkevinin ayırdığı küçük bir salonda çok kıymetli boksörler yetişmiştir. Bunların başında Ağır Sıklet olan Liseli Mehmet başta gelir.

BİSİKLET

Eskişehir’in düz bir alanda kurulmuş olması Bisiklet Sporuna karşı ilgiyi arttırmış ve Eskişehir’de çok eskiden beri yapılan bir spor dalı olmasını sağlamıştır. Eskişehir’de bisiklet çalışmaları 1933 yıllarına kadar uzanır. Bu yıllarda Tayyare Alay, Tayyare Okul Takımları ile Türk Işığı Takımlarının bisiklet ile ilgilendikleri görülür. Daha sonraları Türk Işığı Takımında bulunan bisikletçiler Bisiklet Ajanı Kemal Baydan’ın teşvikleri kurulmuş olan Demirspor Kulübü bu takıma geçerek çalışmalarına bu kulüpte devam etmişlerdir.

ESKRİM

Eskrim faaliyetleri 1936 yılında İlhami Çene adında bir zat tarafından Halkevi Salonunda başlatılmıştır. Bu tarihten kısa bir müddet sonra bu sporun aşığı Turgut İmgel Eskrim Ajanlığına atanmış ve bu zatın gayretli çalışmaları ile Demirspor Kulübü de bu spor dalında faaliyete geçmiştir. O zamanlar kentimizde eskrim faaliyeti 15-20 gencin inhisarında idi. Daha sonra 4-5 genç kız da bu spora merak sarmış ancak bu heves ve faaliyet çok kısa süreli olmuştur.

Turgut İmgel’in uğraşları ve Halkevi – Demirspor rekabeti Eskrimin kentimizde yayılmasına ve Eskişehir gençlerinin Türkiye Şampiyonalarında iddialı duruma gelmesine yol açmıştır. Nazmi Baykal – Saim Evirgen – Ziya Tümer – Nemci Tümer – Mecmi Begeçarslan – Sabri Döven – Cavit Soydan (Ajan) ve Fethi Sarbay gibi değerli elemanların yetişmesi sağlanmıştır.

FUTBOL

1923-yılında Kemâlettin Sami Paşa’nın önderliği ile, mahallelerde teşekkül eden Gürbüz Teşkilâtı ile okullarda başlamış olan futbol çalışmaları bir kulüp namı altında toplatılmış ve Eskişehir’in ilk takımı olan İdman Yurdu kurulmuştur. Kurucular: Öğretmen Ömer, Öğretmen Sadık, Ethem bey, Hüseyin Şen ( Çakır Hüseyin), Saim bey, Selâhattin Bey, Tahsin (öğretmen) Bey, Canbolat, Burhan Bey, Zeki Bey, Fuat Bey, Bedri Bey’lerdir.

1938 yılında 3530 sayılı Beden Terbiyesi Kanunu çıkınca Şeker Fab. Tayyare Fabrikası, Demiryol Alayı, Oto Tabur ve Karagücü gibi askeri birlikler ve müesseseler spor şubeleri açacak ve böylece Eskişehir’de takım adedi çoğalacaktır. Ancak yine aynı kanunla bütün sivil kulüpler Siyah – Yeşil renk altında ve Gençlik Kulübü adıyla birleşecekleridir. Futbol bundan sonra Eskişehir’de büyük gelişme göstermiş, 1938 yılında Demirspor, Anadolu Şampiyonu olmuş; 1939 – 1940 sezonunda evvela Anadolu Şampiyonu, sonra da Ankara’da Milli Küme Birincisi Fenerbahçe ile Cumartesi ve Pazar günleri 2 müsabaka yapmış, birincisinde 0-0 kalmışlar, İkincisinde Fenerbahçe’yi 3-1 yenerek Türkiye Şampiyonu olmuştur (Goller 1.Gol İsmail, 2. ve 3. Gol İskender). Fenerbahçe’nin ancak 3-0 dan sonra Mehmet Reşat vasıtasıyla gol atabilmesi ve 3-1 yenilmesi o zamanlar Eskişehir futbolunun ne derece başarılı olduğu hakkında bize bilgi vermesi bakımından çok önemlidir. Şampiyon Demirspor bu tarihi maçı şu kadrosu ile oynamıştır: Abdülkadir – Mennan – Nuri – İbrahim – Fahri – Celal – İskender – İsmail – Ahmet – Zeynel – Murat. Bu suretle Eskişehir Anadolu içinden ilk defa Türkiye şampiyonluğunu kazanan bir kulüp olmuştur.

ESKİŞEHİRSPOR‘un DOĞUŞU

oldcity-esesEskişehir futbol tarihine yeni sayfalar yazmaya başlayacak olan Eskişehirspor, 19 Haziran 1965’te Eskişehir İdman Yurdu, Akademi Gençlik, ve Yıldıztepe amatör kulüplerinin birleşmesiyle resmen kurulur. Eskişehirspor’un logosundaki “üç yıldız”ın üç yıldızı da bu takımlardır. İlk kulüp başkanı Aziz Bolel ile Teknik adam Abdullah Gegiç ve yeni oyuncu transferleriyle gerçek bir takım olur. Takımın renkleri siyah ve kırmızı olarak belirlenir. Eskişehirspor’un meşhur bir lâkabı ve tezahüratı vardır. Kuruluş yıllarında tribünleri “ES ES ES Kİ Kİ Kİ ESKİ ESKİ ES!” sesleriyle inlemiştir. Ve her şeyiyle olduğu gibi Eskişehirspor lakabıyla da Anadolu’da birçok takıma örnek olmuştur. Kurulduğu sene 2. Türkiye Liginden 1. Türkiye Ligine çıkan Eskişehirspor Futbol Takımı, aynı sene Amatör Türkiye Şampiyonu olan Trabzon İdman Yurdunu yenerek Başbakanlık Kupasını kazandı.

1970 – 1971 sezonunda Eskişehirspor büyük bir başarı sağlayarak Türkiye Kupasını ve Cumhurbaşkanlığı kupasını şehrimize getirmiştir. 2014 yılında ise Türkiye Kupasında finale kadar çıkmıştır.

ES-ES’i efsane yapan başarıları ve Türk futboluna kazandırdığı değerlerdir. Anadolu takımları arasında EFSANE lakabını en çok hak eden takımlardan biri olan Eskişehirspor’un geçmişinde öyle anılar var ki, yeni nesil Efsane kelimesine pek anlam veremedi. Birinci Lig takımları arasında en organize seyirci ve amigo örgütlenmesi bir dönem hep Es-es’in tekelinde kalmıştır. Es-es seyircisi Türkiye’de ilklere imza atmış bir topluluktur. Kitlesel deplasman hareketlerine 80’lerde imza atan Es-es yine o yıllarda kartonlarla yazılar yazarak futbolcularını coşturmasını bilmiştir.

Defalarca ligi ikinci sırada bitiren ve şampiyonluğu kıl payı kaçıran Eskişehirspor’un müzesine Cumhurbaşkanlığı Kupası da dahil olmak üzere Türkiye Kupaları kazandıran efsane kadrolardan birisi: Taşkın, İlhan, Burhan, Abdurrahman, Faik Kamuran. İsmail, Fethi, Nihat, Burhan, Şevki

es-es

Eskişehir’in futbolumuza kazandırdığı kimi isimler şunlardır: Fenerbahçe’de Abdullah Matay, Dünya Karması’na seçilen İsa, Galatasaray’da Ergün Ercins, Beşiktaş’ta Süreyya Özkefe, Fehmi Sağınoğlu, Yalçın Atabay, Yüksel Özbek, Rasim Kara, PTT’de Kubala Yüksel, Şekerspor’da Muzaffer Çil, Gençlerbirliği’nde Tevfik Kutluay, Faik Şentaşlar, Burhan Tözer, Ankaragücü’nde Doğan Tepeçalı, Beykoz’da Orhan Atmacan…

omer-kanerEs-es’in altın yıllarını yaşadığı yıllardaki en büyük iki golcüsü Fethi ve Nihat. Taraftar onlar için “Fethi-Nihat, gol at!” derdi. Birkaç yıl sonra golcülerin arasına Ender de katılınca slogan tam oldu: “Fethi, Nihat, Ender filelere gönder!” Heper, Türkiye’de profesyonel futbol oynayıp ardından profesör olan tek futbolcu. Bünyesinden üç kez de gol kralı çıkardı Eskişehirspor. Kaptan Fethi Heper, 1969-70 ve 1971-72 sezonlarında, Ömer Kaner ise 1974 -75 sezonunda gollerini gol krallığıyla taçlandırıldı.

Milli Takıma da sayısız futbolcu veren Eskişehirspor’da 9 kez milli takım kaptanlığı yapan İsmail Arca öne çıkmaktadır. Tarihi fark yemeyelim diye çıktığımız 1-1 biten Almanya Milli Maçı’nda. “Türkler bana gol atamaz, atarsa saçımı keserim” diyen kaleci Maier’e enfes bir gol atan Eskişehirsporlu Kâmuran Yavuz ile Almanlar’a çim söktüren Eskişehirsporlu Ender Konca ise formalarının hakkını en iyi veren isimlerdendi.

Eskişehir’in Ünlü Sporcuları

Kızılcıklı Mahmut Pehlivan (1878 – 1931) Milli Güreşçi

1878 yılında Romanya’da Türklerin yoğun olarak yaşadığı Dobruca yakınlarındaki Kızılcık kasabasında dünyaya geldi. Güreşe karşı olan olağan üstü ilgisi dolayısıyla küçük yaşlarda güreşe başladı. Eskişehir’e göç ettikten sonra Kırkpınar yağlı güreşlerinin unutulmaz isimlerinden biri oldu.

Kırkpınar’daki başarılarından sonra uzun süre Paris ve Amerika Birleşik Devletlerinde yaşamış ve buralarda da adını duyurmuştur. Eskişehir’e döndükten sonra 1931 yılında vefat etmiştir. Halkımızın bu büyük güreşçiye duyduktan saygı dolayısıyla en önemli caddelerimizden birine onun adı verilmiştir.

Fethi Heper (1944 -) Akademisyen, Milli Futbolcu.

1944 yılında Eskişehir’de doğdu. Küçük yaşta futbola başladı ve 1960 yılında lisanslı olarak Eskişehir Gençlik Kulübü’nde oynamaya başladı. Genç yaşına rağmen Fethi Heper bu takımda iki kez gol kralı olmayı başardı.

1962-63 sezonunda amatör seviyede Eskişehir Ticari İlimler Akademisi’nin futbol takımında futbol oynadı. Bu ekiple 1963 yılında Türkiye Akademiler arası düzenlenen futbol şampiyonasını kazandı. Bu başarının ardından kurulan Eskişehirspor’da kurucu kadroya dahil edildi. Tüm futbol kariyerini Eskişehirspor forması altında geçirdi. Eskişehirspor’un 70’li yıllarda başarıdan başarıya koşan kadrosunun en önemli futbolcuları arasında sayıldı. İlk kez 16 yaşında milli forma giydi. 1974 yılına kadar Türkiye birinci liginde profesyonel olarak futbol oynayan Heper, 1969-70 (13 gol) ve 1971-72 (20 gol) dönemlerinde gol kralı oldu. UEFA Kupası’nda attığı 6 golle gol krallığında 3. olmuştur.

Futbol kariyerine yanında akademik eğitimini sürdürdü ve Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ndeki lisans eğitimini 1967’de, doktorasını 1978’de tamamladı.

Maliye dalında 1981’de doçent 1988’de profesör unvanlarını aldı. Fethi Heper, profesyonel futbolculuktan profesörlüğe giden ilk ve tek Türk futbolcusudur.

Rasim Kara (1950 -) Milli Kaleci, Teknik Direktör.

1950 yılında Eskişehir’de doğdu. Eskişehir Işıkspor’da futbola kaleci olarak başlayan Kara, Uşakspor’dan Bursaspor’a transfer oldu. Oradan da Türkiye Millî Futbol Takımı’na kadar yükseldi. 1975-1976 sezonunda Beşiktaş’a transfer oldu ve 9 sezon boyunca 298 Beşiktaş’ın kalesini korudu. 1981-1982 sezonunda lig şampiyonu olan takımın da kalesini koruyan Rasim Kara, 1984’de futbola veda etti ve teknik direktörlüğe başladı.

Antalyaspor’da görev yaptıktan sonra, önce Sepp Piontek’in sonra da Fatih Terim’in yardımcılığını üstlendi. Bu dönemde Millî takımın yükselişinde rol oynayan teknik adamlardan biri oldu ve Türk Millî Takımı ilk kez 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası finaline katılma hakkını elde etti. 1996-1997 sezonunda Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün teknik direktörü oldu. Daha sonra Bursaspor, Çanakkale Dardanelspor, Rizespor, Kocaelispor gibi birçok takımda kısa süreli görevler almıştır. Yurt dışında da görev alan Rasim Kara, Kanada’nın Ottowa Wizards takımını çalıştırmış ve kendi liginde şampiyon yapmıştır. Son olarak Azerbaycan Liginde Flazar Lankaran takımında iki sezon görev yapmıştır. Azerbaycan’ın Karabağ takımını çalıştırmıştır.

Mehmet Terzi (1955 -) Milli Atlet.

1955 yılında doğdu. Orta ve Lise tahsilini Eskişehir’de tamamladıktan sonra, 1979 Yılında Ankara 19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisi Spor Hizmetleri Yönetimi ve Atletizm İhtisas dalından mezun oldu. Atletizme, 17 yaşında Eskişehir’de Lise Eğitimi sırasında başladı ve 20 yaşında Atletizm’de Milli takıma seçildi. 18 Yıl boyunca Milli Takım kaptanlığını yaptı. 1500 m, 5000 m., 10.000 m. mesafelerinde Yıldızlar, Gençler ve Büyükler kategorilerinde 112 defa Türkiye Şampiyonu olurken. Uluslararası yarışmalarda da 118 Şampiyonluk kazandı.

Maraton dalında yarışmaya 1978 yılında başladı. Bu dalda Türk Atletizminde bir ilke imza atarak 1987 Londra Maratonunu 2.10.25 derecesi ile koştu. Bu başarısı ile Dünya klasmanında altıncılığı kazandı ve aradan geçen bunca uzun zamana rağmen, Türk Atletleri arasında henüz bu dereceye ulaşılamadı.

Spor kariyerinin en önemli dönemlerinde Eskişehir Gençlik ve Spor İl Müdürlüğünde Spor Şube Müdürü ve Gençlik Hizmetleri Şube Müdürü görevlerini de yerine getirmiş, böylece spor hayatı sonrası kariyerine de yön vermeye başlamıştır. Ayrıca 1987 yılı içerisinde Atletizm Federasyonu Yönetim Kurulunda da görev yapmış, 1994-1999 yıllarında ise Eskişehir Büyükşehir ve Tepebaşı Belediyeleri Meclis Üyeliği görevlerinde bulunmuştur. 2004 Yılında Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanlığına seçilmiştir.

2006 Yılında Özerk Statüye geçen Atletizm Federasyonu seçimlerine katılmış ve Atletizm Federasyonu Başkanlığına ikinci kez seçilmiştir. 2008 Olimpiyatlarından sonra yapılan Atletizm Federasyonu Seçimlerinde Atletizm Federasyon Başkanlığına üçüncü kez seçilme başarısını göstermiştir. Atletizme adanmış yaklaşık 40 yıl içerisinde sporculuğunda ve yöneticiliğinde birçok başarılara imza atmış olan Mehmet Terzi halen, Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanlığı görevini yürütmektedir.

Sinan Alaağaç (1960- 1985) Futbolcu, Maden Mühendisi.

1960 yılında Eskişehir’de doğdu. Futboldan önce atletizm ve hentbol da oynadı. 1982 yılında Anadolu Üniversitesi Maden Fakültesini bitirdi. 1983 yılında da Yüksek Lisansını tamamlayarak Yüksek Maden Mühendisi olarak üniversiteden mezun oldu.

Spor hayatına atletizm ve hentbol yaparak başlayan Alaağaç, Atletizmin yüksek atlama dalında Türkiye genelinde dereceler aldı. Aynı yıllarda ligde fırtına gibi esen Eskişehirspor’un değişilmez kalecisi oldu. Milli takıma seçilerek, Ümit Milli futbol takımı kaptanı olarak yurt dışında ülkemizi temsil etti. Başarılı performansı ile Milli Takıma kadar yükseldi. 6 kez Millî takımlara çağrıldı, 4 kez Türkiye U-21 Millî takımı formasını giydi. 6 kez Milli takımda Türkiyeyi temsil etti. Henüz 25 yaşında iken takımının Abant’taki kampında antremanda kalp krizi sonucu vefat etti.

Ömer Çatkıç (1974 -) Milli Kaleci

1974 yılında Eskişehir’de doğdu. Futbola Eskişehirspor’un alt yapısında başlayan Ömer Çatkıç, 1992-1993 sezonunda as takıma geçerek profesyonel kariyerine başladı. 6 sezon Eskişehirspor’da oynadıktan sonra 1997-1998 sezonunun devre arasında Gaziantepspor’a transfer olarak Süper Lig’de forma giymeye başladı. Daha sonra Gençlerbirliği, Bursaspor ve Antalyaspor formalarını giydi. 428 Süper Lig maçında oynayan Çatkıç, 69 kez milli takıma çağrıldı ve orada 19 kez forma giydi. 2012 yılında futbolu bıraktı.

İlhan Mansız (1975 -) Milli Futbolcu.

1975 yılında Almanya’da doğdu. 9 yaşındayken annesi kardeşi ve ablası ile birlikte ailesinin memleketi olan Eskişehir’e döndü. 4 yılını Eskişehir’de geçirdi ve ailesinin Almanya’da kalması sebebiyle Almanya’ya geri döndü. Bu dönüşle futbol hayatı da orada haşladı. SV Lenzfried, Elmadağspor ve Augsburg takımlarında oynadığı futbol ve attığı gollerle dikkat çekti. Augsburg takımıyla Almanya Gençler Şampiyonluğu yaşayan İlhan Mansız, bir sene sonra ülkenin köklü takımlarından FC Köln’e transfer oldu. Türkiye’de değişik takımlarda ve Japonya’da bir süre futbol oynayan sporcumuz son yıllarda dizilerde de oyuncu olarak yer almaya başladı.

İpek Şenoğlu (1979 -) Milli Tenisçi

1979 yılında Eskişehir’de doğdu. Raketi eline ilk aldığında 5 yaşında olan sporcu, İlk ve Ortaokulu Eskişehir’de okudu. 14 yaşına geldiğinde, ilk Türkiye şampiyonluğuna imza attı. Liseyi Şişli Terakki’de bitiren Şenoğlu, üniversiteyi Kaliforniya Pepperdine Üniversitesi’nden gelen tenis bursu ile tamamladı. Çiftlerde 1999, 2000 ve 2001 yıllarında. Amerikan Batı Konferansı’nda hem çiftler hem teklerde En Değerli Oyuncu (MVP) seçildi.

2002 yılında profesyonel tenis oynamaya başlayan İpek, 3 yıl içinde tek Bayanlar Dünya Klasmanında ilk 300’e ve çiftlerde ilk 100’e girmiştir. Bu sıraya yükselen ilk Türk tenisçidir. 41 kez tüm yaş gruplarında tekler ve çiftler Türkiye Şampiyonu olmuş ve Türkiyeyi 104 kez Milli takımda temsil etmiştir. Türkiyenin WTA düzeyinde final oynayan ilk tenisçisidir. Dünyanın en başarılı tenisçilerinin katılabildiği Grand Slam turnuvalarında ülkemizi başarıyla temsil eden ilk Türk tenisçi olmuştur.

Neslihan Demir (1983 – ) Milli Voleybolcu.

1983 yılında Eskişehir’de doğdu. Voleybola 1995 yılında Eskişehir DSİ’de başladı. 14 yaşında iken ilk transferini yaptı ve Yeşilyurt Spor Kulübü’nde oynamaya başladı. Yeşilyurt’da 4 sene forma giydikten sonra 2002’de transfer olduğu Vakıfbank Güneş Sigorta’da oynarken yıldızı parladı. 2006-07 sezonunda İspanya’nın Spar Tenerife Marichal takımıyla 4 senelik anlaşma imzaladı. Bu kulüp takımıyla çıktığı ilk maçta 34 sayı ile oynamasından sonra, Spar Tenerife takımının taraftarları Neslihan’a; “Demir Yumruk” lâkabını takmışlardır.

Neslihan Demir, 2008-2010 yılları arasında eski takımı olan Vakıfbank Güneş Sigorta takımında forma giydikten sonra, 2010-11 sezonu için Eczacıbaşı Spor Kulübü ile anlaşma yaptı. Milli formayı ise ilk olarak Genç Milli Takım’da giydi. İlerleyen yıllarda başarılı oyunuyla A Milli Takım’m değişmez ismi oldu. İlk A Milli takım formasını 16 yaşında giydi. Türkiye’nin katıldığı tüm şampiyonalarda, Neslihan smaçları ile Milli takıma sayılar kazandırdı. Millî takımlar düzeyinde Dünya Şampiyonasında 2 sene ard arda en skorer oyuncu ünvanını kazanan tek oyuncudur. 2006 Dünya Şampiyonasında 225, 2010 Dünya Şampiyonasında ise 251 sayıyla en skorer oyuncu ödülünü almıştır.

footer

81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

Kategoriler
26

Eskişehirlilerin Hamam Geleneği

ESKİŞEHİRLİLERİN HAMAM GELENEĞİ

eskisehir-hamamEskişehir bir su kentidir. Üstelik kentin tam ortasından sıcak sular çıkar. Çok değil birkaç yıl öncesine kadar, çarşı içinde her köşe başında çakılı olan tulumbalardan sıcak sular akardı.

Antik Çağ’dan günümüze dek Eskişehir’de hamamlar hep önemli olmuştur. Bizans döneminde Eskişehir, Bizans İmparatorlarının ve ailelerinin dinlenme merkeziydi. Matrakçı Nasuh’un Eskişehir minyatüründe hamamlar hemen göze çarpar. Birçok gezgin ve yazar Eskişehir’in hamamlarından söz eder. Evliya çelebi, Seyahatnamesinde Eskişehir hamamlarından şöyle söz eder: “Eskişehir ılıcaları, şehrin dışarısında, kuzeyinde bağ ve bahçeler içinde kagir kubbeli latif bir hamamdır ki ona on büyüklükte olan havuzu sıcak su ile doludur. Suyu gayet sıcak olduğundan, soğuk su katılınca ılık olur. Çok faydalıdır. Parmakta yüzük cinsinden halis gümüşten yapılmış şeyler bulunursa sapsarı yapar… Uyuz ve cüzzam hastalıklarına faydalıdır.”

Sıcak suların bu denli önemli olduğu bir şehirde kuşkusuz oluşmuş bir hamam folkloru da vardır. Eskişehir’in yerli ahalisi için hamamlar yalnızca bir temizlenme ve yıkanma mekanı değildir. Hamamların sosyal bir boyutu da vardır. Şehir merkezinde yer alan çok sayıda hamamda eş, dost, komşu ve akraba hanımlar, kına, düğün, kırk uçurma ve benzeri sebeplerle bir araya gelirler. Zaman zaman müstakbel gelinler bu hamamlarda görülür ve beğenilir. Hamamlar kadınların dinlendikleri, eğlendikleri, sosyalleştikleri yerlere dönüşür.

Eski önemini kaybetmiş olsa da yirmi yıl öncesine kadar hamama gitmek bir törene dönüşürdü. Hamam için günler öncesinden hazırlıklar başlar, ipekli haham bohçalarına havlu takımları, gümüş tas, gümüş kakmalı fildişi taraklar, sedef ve gümüş kakmalı nalınlar, güzel kokulu sabunlar konurdu. Hamamın soyunma bölümünde kerevetlerin üzerine, “su bezi” adı verilen yaygılar hazırlanırdı. Evlerde yemekler hazırlanır, eğer evde temizlik yapılıp hamama gelinmişse evin erkekleri, hamama çarşı fırınında pişirilmiş güveç gönderirlerdi. Hamama girerken fıta veya futa adı verilen ipekten yapılmış peştamallara sarındırdı.

Eğer gidilen düğün hamamı ise, düğün evi bir hamamı kiralardı. Hamama sadece düğün evi tarafından çağrılanlar giderdi. Hamam takımlarının en pahalısı böyle günlerde ortaya çıkartılırdı. O gün hamama giderken en gösterişli giysiler giyilirdi. Kadınlar tüm takılarını takardı. Hamam giren ve hamamdan çıkan konuklara düğün sahibi yiyecekler, içecekler ikram ederdi. Gelin de en gösterişli peştamalıyla hamama girer, yaşlıların ellerini öper, yaşıtlarıyla kucaklaşır, bekar olanlara “darısı senin de başına” temennisinde bulunurdu. Gelin ve genç kızlar kuma başında türküler, şarkılar söyleyip eğlenirlerdi.

Hamama fayton (payton) veya landon adı verilen arabayla gidilirdi. Araba ya hamam önünde bekler veya belli bir zaman sonra yıkanan kadınları almaya gelirdi.

Gelin hamamı dışında bir de loğusa hamamı geleneği vardı. Doğumun kırkıncı gününü takiben doğum yapan kadın, yeni doğmuş çocuk ve akrabalar hamama götürülürdü. Lohusa hamamında, cıngıl adı verilen bir ipe dizili anahtar, kilit, delik para gibi nesneler son yıkanma suyunun içine konur ve nazara karşı koruması için anne ve bebeğin başından aşağı dökülürdü. Bir kadının doğumu zor geçerse veya zor doğum yapacağına inanılırsa ebeler, bu kadınların hamama gitmelerini ve sıcak su havuzu içinde oturmalarını söylerlerdi.

Hamam gelenekleri Eskişehir kültür tarihinde önemli izler bırakmıştır. Özellikle gurbette yaşayan Eskişehirlilerin her zaman hamamları aradıklarını belirten bir de söz vardır: “Eskişehir kızı anam der ağlar, hamam der ağlar…”

eskisehirli-ve-hamamEskişehir Hamamları Hakkında

İnsanoğlunun temel yaşam kaynaklarından olan su Türk ve Dünya kültürlerinde kutsal sayılan, kendisine büyük önem atfedilen tabiatın önemli bir parçasıdır. Arapça’da ısıtmak, sıcak olmak anlamındaki hamm (hamem) kökünden türeyen hamam kelimesinin sözlük anlamı ısıtılan yer olup, yıkanma yeri manasında kullanılır. Tarih boyunca hem temizlenmek hem de hastalıklarına şifa arayanlar için hamam ve ılıcalar vazgeçilmez bir merkez görevi üstlenmiştir. Bu günkü Pakistan’da M.Ö. 2500-1500 yıllarına tarihlenen Mohenjo-Daro meydanında hamamlar olduğu ortaya çıkmıştır. Eski Mezopotamya’da Asur hükümdarlarına ait bir yıkanma tesisi bulunmuştur. Bunlar en eski hamam buluntuları olup yıkanma geleneğinin çok köklü olduğunu ve hemen hemen her medeniyette karşımıza çıktığını gösterir.

Klasik devirde Yunanlıların deniz ve dere kıyılarında yüzme sporu için özel tesisleri, temizlik için de büyük halk hamamları vardı. Eski Yunan’ın hamam binaları hakkında tek fikir veren Assas Hamamı harabeleridir. Eski Türkler sıcak ve ılık su kaynağı bulunmayan yerlerde sıcak dam adlı hamamlar yaptılar. Uygurların ise buhar banyoları vardı. Bir kurum yapısı olarak hamam İslam uygarlıklarında yeniden önem kazandı ve en iyi örnekleri Anadolu Selçukluları ve daha sonra Osmanlılar tarafından ortaya konuldu.

Yıkanma ihtiyacının karşılanmasının yanında yer altından çıkan ve genellikle sıcak ya da ılık seviyede olan sular şifalı ise bu yerlere ılıca denilmiştir. Ilıcalar hastalıklarına iyi geleceğini düşünenler tarafından da uğranılan yerlerdir. Aslında tüm kaplıcalar açılma tektoniği ile canlılığını koruyan ve kendini zaman zaman depremlerle gösteren faylar üzerinde yer almaktadır.

Hamam geleneği Türklerde oldukça eski dönemlere dayanmakla birlikte kadınlar ve erkekler için ayrı hamamlar yapılmıştır. Erkek hamamı, erkekler için ayrılmış özel hamamlardır. Erkekler genellikle kuşluk vakti hamama gittiğinden bu hamamlara kuşluk hamamı da denilir. Temizlenmek için gidilen hamama erkekler ayrıca düğünden önceki Perşembe günü “damat-güveyi hamamı” (güveyi çimme günü) olarak da giderler. Bugünde damat yakını erkekler sabahtan hamama gider, damat evi konuklara yiyecek içecek ikramında bulunulur, sonra da damadın evine geçilir. Bir diğer erkek hamamı ise “asker hamamı”dır. Bu hamamı askere gidecek olanın annesi düzenler, erkeğin yakınları toplanır ve askere gidene “su gibi gidip gelsin” dileğinde bulunulur. Osmanlı döneminde yangın söndürmekle görevli olan tulumbacılar yangını söndürmelerinin ardından hamama giderler ve hamamcı onlardan para almadan yıkanmalarını sağlardı

Kadınlar için ayrılan hamam ise kadınların temizlenip, güzelleştikleri bir yer olmasının haricinde eş-dost-arkadaşlarıyla görüşüp konuştukları da bir mekan özelliği göstermiştir. Hanımlar, Osmanlı döneminde yıkanmanın haricinde oğullarına kız arayan annelerin de uğrak yerlerinden olmuştur. Kadınlar için bir hamam geleneği olan “gelin hamamı” gelin olacak kızın düğünden önce hazırlanıp eğlendiği, hem kız hem erkek tarafının hanımlarının çağrıldığı bir hamamdır. Gelin hamamın soğukluğunda konuklarını karşılar ve daha sonra konuklara yiyecek-içecek ikramında bulunulur. Bir diğer hamam geleneği ise bebeği olan kadının doğumdan kırk gün sonra yakınlarıyla birlikte gittiği hamamdır ve buna kırk hamamı denir. Kalabalık bir davetli grubunun eşliğinde gidilen bu hamamda bebeği doğurtan ebe, bebeği ve anneyi yıkadıktan sonra, annenin belini genişçe bir kuşakla sararak, elini kırk defa içine batırarak kırkladığı bir tas suyu lohusanın başından aşağı dökerdi. Vücuduna bir tas içindeki ördek yumurtası sürülürdü

Eski çağlardan beri sıcak sularıyla ünlü Eskişehir’de hamamlar Padişah II. Mahmut tarafından vakfedilmişti. Bu hamamlar halka hayrat olarak terk edilmiş, kadınlara ücretsiz, erkeklere mahsus hamamın ise kiralayanlar tarafından bu hamamların tamir edilmesi karşılığında küçük bir ücretle işletilmelerine izin verilmiştir. İnönü’nün batısından Beylikahır’ın doğusuna kadar uzanan büyük bir fay çizgisi üzerinde sıcak ve soğuk su kaynakları dizilmiştir. Türk Hava Kurumunun uçuş alanı içinde 25 derece sıcaklıkta bol sulu bir kaynak aynı çizgi üzerinde İnönü’nün doğusunda ikinci bir ılıca vardır. Bu kaplıcaların su sıcaklığı 25-55 derece arasında değişiklik gösterir.

Eskişehir’deki sıcak suların üstünde yağımsı bir madde bulunduğunu ve halkın bunu toplayarak ilaç olarak kullandığı anlatılmaktadır. Şehir merkezindeki hamamlara gelince Erler Kaplıcası, merkezde Çarşı semtinde bulunur ve halen işlemektedir. Bu kaplıcanın Bizanslılar zamanında yapıldığı tahmin edilmekte ve bu kaplıca için o dönemlere dayanan bir efsane dillendirilmektedir. Buna göre; Bizans kralının tek kızı bir cilt hastalığına yakalanır ve ne tedavi uygulandıysa bu rahatsızlığından kurtulamamıştır. En sonunda hekimbaşının tavsiyesi ile Eskişehir’deki bu kaplıcada bir-iki ay süren bir tedavi tatbik olunur ve sonunda kız, hastalığı atlatır. Kral, kızının isteği üzerine buraya çok görkemli bir kaplıca yaptırır. Bu kaplıcanın yapım masrafları kral kızının bir çift küpesinin teki ile karşılanır ve küpenin diğer teki de kaplıcanın ileride meydana gelecek masraflarına harcanmak için kaplıca direklerinden birinin altına gizlenmiştir.

Eskişehir’de birçok hamam bulunur ancak; Asri Hamam (Evkaf Hamamı – Yenice Hamamı – Yeni Kaplıca), Asker Hamamı (Has Hamamı), Şengilcik (Bahçeli Şengül), Alçak Hamam Eskişehir’in en eski hamamlarıdır. Erkekler Hamamı Bizans hamamıdır. Şengilcik diye bilinen ve sadece kadınlar için olan bu hamamın hemen hemen yüz senelik bir hamam olduğu söylenmektedir. Alçık hamamı Şengilcik Hamamı’nın yanında bulunur ve bu hamam alçak manasında alçık adıyla bilinir ve de yaklaşık 115 yıllıktır. Han hamamı yapımı bilinmemekle Hüsrev paşa vakfı tarafına ait 1630 tarihli vakfiye bulun-muştur. Hara hamamı II. Mahmut zamanında harayla birlikte inşa edilmiştir. 1815. Belediye Hamamı Mihalıççık 1969, Seyitgazi Külliyesinde yer alan Selçuk Hamamı 1511 yılında II. Beyazıt döneminde ya-pıldığı bilinmektedir. Şeyh Sücaaddin Külliyesi, Arslanbey Köyünde 1515 senesinde Sultan Beyazıt’ın oğlu Sultan Selim’in saltanatı zamanında yapılmıştır. Sivrihisar Gavur hamamı, vakfiyesi yoktur fakat kapısında 1867 yılına ait olduğu yazmaktadır. Seyidiler hamamı Seyit Nurettin Karaca’nın Seyide Nuriye Tarafından yaptırıldığı bilinip 15.yüzyıla tarihlenir.

Eskişehir’de bulunan kaplıcalar çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Bunlardan Günyüzü Çardak (Hamamkarahisar) Kaplıcası, Kızılinler Kaplıcası, Merkez Hasırca Kaplıcası, Mihalgazi (Gümele) Sakarı ılıca Kaplıcası, Mihalıççık Yarıkçı Kaplıcası, Çifteler İhsaniye Ilıcası, Seyitgazi Alpagos Ilıcası romatizma, kalp-damar ve dolaşım bozukluklarına, sinir rahatsızlıklarına, deri ve kadın hastalıklarına iyi gelen kaplıcalardır. Merkez Aşağı ve Yukarı Ilıca, Sivrihisar Kaplıcası ise ağrılı hastalıkların tedavisinde etkilidir. Alpu Uyuzhamam Kaplıcası suyundan ve çamurundan deri hastalıklarının tedavisinde yararlanılır.

***

Hamamlarıyla ünlü Eskişehir’e hamam müzesi kuruluyor. 2017 yılında yapılacak müzede kentin hamamlara dair tarihi sergilenecek.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, Odunpazarı bölgesine yeni bir müze kazandırıyor. 2017 yatırım programında yer alan müzenin projesi hazırlanacak. Onay sürecinden sonra ihaleye çıkacak olan projede, Eskişehir’in hamamlara ait kültürünün yer aldığı motifler sergilenecek. Müzede geleneksel hamam gereçlerinin yanı sıra, tellak kostümlü heykeller ve kesecilerin de yer alması bekleniyor.

Müzede ayrıca, tiyatro gösterileri, konferanslar ve sergiler ile hamam geleneği tanıtılacak. Gelecek kuşaklara hamam kültüründeki değişimlerin aktarılmaya çalışılacağı müzede teknolojiden de faydalanılarak “kiokslar” kanalıyla slayt gösterileri, resimler ve videolar gösteriye sunulması bekleniyor. Projenin 2017 yılında hayata geçmesi planlanıyor. -16 Kasım 2016-

[ot-video type=”youtube” url=”https://www.youtube.com/watch?v=iZ0YkQ9kAPA”]
Kaynaklar: 81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014
Eski bir Şehrin Hikayesi – Doç. Dr. Zafer KOYLU Ağustos 2015 ESKİŞEHİR ISBN: 978-605-137-496-3
Rifat Bozkurt, “Eskişehir Kaplıcalarının Jeolojik ve Kimyasal Özellikleri”,
Eskişehir Kaplıca Turizmi Semineri, Eskişehir: işcan Güzel Sanatlar Ofisi Yayını, 1999
Emine Bilirgen, Feza Çakmut, Selma Delibaş, Deniz Esemenli, Ömür Turfan, Hamam,Osmanlı’da Yıkanma Geleneği ve Berberlik Zanaatı, İstanbul: Korpus Yayıncılık, 2009
Kadriye Türkan, “Türk Masallarında Mimari: Hamam ve İşlevleri”, Milli Folklor Dergisi, 2009
“Hamam”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ans. c. XV, İstanbul: Türk Diyanet Vakfı Yayınları, 1997
Dilek Türkyılmaz, Türk Kültüründe Hamam Geleneği ve Eskişehir Hamamları, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Halk Bilimi, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara: 2001
“Hamam”, Ana-britannica Ansiklopedisi, c. XIV, İstanbul: Ana Yayıncılık, 1994
İsmail Sarar, “Termal Turizmi ve Eskişehir’in Termal Turizmdeki Yeri”,
Eskişehir Kaplıca Turizmi Semineri, Eskişehir: İşcan Güzel Sanatlar Ofisi Yayını, 1999
Erol Altınsapan, Eskişehir Hamamları, Eskişehir: Eskişehir Valiliği Yayınları, 2011
Gürcan Banger, Eskişehir’in Şifalı Sıcak Su Zenginliği, Eskişehir: E.T.O. Yay. 2002

[accordion][acc title=””]

Ergün VEREN

“Eskişehir hamamları kudrettendir.” der yaşlılar.. Hamamlarının külhanlı değil, termal olduğunu anlatır bu söz. Hamam, Eskişehir’de olduğu kadar başka hiçbir yerde bu kadar özdeşleşmemiştir insanla. Günlük hayatın vazgeçilmezi, kültürün parçası hatta hayatın ritmi olmamıştır. Bu şehirde yaşayanların sıcak su tutkusu, “Eskişehir’in kızı anam der ağlar, hamam der ağlar” deyişiyle yer etmiştir dillere, gönüllere…

1970li yılların sonlarına doğru Eskişehir’de toplu konut yaşamının artmaya başlaması yıkanma ihtiyacını karşılama bu konutlarda daha modern hale dönüşmüş, hamamlar da o tarihe kadar olan işlevi ve önemini bir anda kaybetmeyle karşı karşıya kalmıştır. Ancak belli bir süre sonra evlerdeki banyoların hamam tadını vermediğinin anlaşılmasıyla tekrar kendine çekmiştir Eskişehirliyi…

Bugün yaşı 45 dolaylarında olan her Eskişehirli erkek, hamamcı teyzelerin (!).. Hanın hanım! Artık babasını da getir istersen.” serzenişine annesinin ya da ninesinin; “Teyzesi, küçük o daha, bakma boyunun büyüdüğüne…” şeklindeki savunmalarına tanık olmuşlardır.

Erkek çocuklar İlkokula başlayıncaya kadar annesinin ayrılmaz parçasıydı o tarihlerde. Eğer boyu kısa ise bu ikinci hatta üçüncü sınıfa kadar devam ederdi. Evlerde şimdiki gibi ısınma ve banyo sistemi yoktu. Sobayla evlerin ancak bir veya İki odası ısıtılırdı. Kışın sobada kaynatılan sularda ve sıcak odalarda büyük galvanizli saçtan yapılmış leğenlerde yıkanılırdı.

Yazın ise durum biraz daha iyiydi. Ocaklarda ısıtılan suyla evin banyoluğunda paklanılırdı. Ertesi gün okula ve işe gidileceği için haftada bir defa pazar günleri kurulurdu yıkanma düzeni. Evin kadım için çileydi yıkama işi: çocukları yıka arkasından kayınvalideyi yıka derken kendine sıra gelmezdi zaten. Bu eziyete rağmen istenildiği gibi de temizlenilmezdi.

En iyisi hamama gitmek doya doya su dökünüp yıkanmaktı. Eşe dosta rastlanılırdı, yolda ya da hamamda. Hem gezinti, hem temizlik hem de iletişim imkânı sağlardı hamam ve hamama gitmek. Kadınlar hamama giderken yolda rastladıkları tanıdık kadınlar tarafından “hayırlı komşu versin, Allah” temennileriyle uğurlanılırdı. Sebebi çok basitti; hamam, kadın ve kavga… Kadınlar hamamının vazgeçilmeziydi. Ancak bazı mahallelerin kadınları bu konuda daha cengâver olduklarından onlara karşı dikkatli olunurdu. Bunlar bakışlarından, tavırlarından ve şivelerinden tanınırlardı. Hamam kavgalarının silahları ise; bakır tas, takunya ya da peştamala sarılı sabun kalıplarıydı. Kavga sebepleri ise, su sıçratmak, çocuk tartışması, paylaşılamayan kurnalar ya da gusül abdesti alınırken diğerinin örtmesi gereken yerlerini örtmemesi olurdu.

Çocuklar hamama girerken ya anadan doğma olur ya da don giydirilirlerdi. Kadınlar ise sadece belli yerlerini kapatırlardı. Bu da oğullarına, yeğenlerine ya da komşularına gelin arayanların işini kolaylaştırırdı. Fiziki durum baştan aşağı böylece kolaylıkla incelenebilir, sonra usulden sohbet açıp konuşması dinlenilir, “sırta kese sürme” isteği bahanesiyle de elinin işe yakışıp yakışmadığı anlaşılmış olurdu. Bebek kırklamalar ile gelin hamamları ayrı birer gelenek ve keyifti. Giderken hazırlanan sarmalar, dolmalar, börekler ise piknik havası katardı hamama. Ramazan aylarında iftara yakın gidilir, oruçlar hamamda açılır sonra rahat rahat paklanılırdı.

Kadınlar genellikle kendileri yıkanırlar, “sırta kese sürme” kurna komşularıyla imece usulü yapılırdı. Ekonomik durumu biraz daha iyi olanlar ya da tanınmış ailelerin kadınları özel banyo tutarlar ve natıra teslim ederlerdi kendilerini.

Şehir efsaneleri gibi hamam efsaneleri de anlatılırdı. Haftanm belli günleri erkekler ile kadınlara dönüşümle hizmet veren hamamlarda “hamile kalmış genç kız ya da dul kadın” efsaneleriydi bunlar. Bu hamamlara annelerinin koltuğunun altında giden ve “daha küçük teyzesi” sözleri ile savunulan o erkek çocuklar (!) yülar geçip de evlenecekleri çağa geldiklerinde, eşinin götürüldüğü gelin hamamlarmı, eşlerine tarif ederlerdi. Hem de hamamın tüm ayrıntılarını…

O zamanlarda kadınlar hamamı, erkek çocuklar için karşı cinsi çıplak gördüğü, incelediği ve öğrendiği doğal anatomi laboratuarı görevi görürlerdi. “Hamamcı teyze” tarafından kovulmak erkek çocuğun büyümeye başladığının işaretiydi. Bu andan sonra artık babası, dedesi ya da büyük ağabeyleriyle erkekler hamamına götürülmeye başlanırdı. Eski zamanlarda sabah namazından önce paltosu ya da ceketi omzunda asılı olarak koşar adımlarla önüne bakarak yürüyen erkeklere selam verilmemesi gerektiği anlatılır, bu hareketleriyle kişiler, “benim gusül abdestim yok, Allah’ın selamım alamam” mesajı verdikleri söylenirdi. Yine hamamda selâmlaşılmaz, sıhhatler olsun demekle yetinilirdi. Bu da dini inancın yansımasıydı. Erkekler hamamına peştamallı girilirdi, bu hem dini bir uygulama hem de toplumsal terbiyenin gereğiydi. Boş kurna bulunur ya da birinin yanına İlişilir ve yıkanılırdı. Erkekler, kadınlar kadar uzun süre kalmazlardı hamamda… Yıkanılır, abdest tazelenir ve çıkılırdı. Tellağa kendini yıkatacaklar bir süre terlemek için bekler ve vücutlarma ıhk su dökerlerdi. Hamama girer girmez havuza giren ya da sıcak su dökünenin acemi ve yabancı bir müşteri olduğu hemen anlaşılırdı. Çünkü sıcak su kiri vücuda yapıştırır ve keseyle çıkmasma engel olurdu.

El şakası, kurna kavgası, imece usulü “sırta kese sürme” uygulaması erkekler hamammda olmazdı. Orta yaşa yakınlar hemen yıkanıp çıkarken, yaşlılar biraz zaman geçirmek biraz da kas ve kemik ağrılarına şifa olacağı inancıyla daha uzun süre kalırlardı hamamda ve akan suyun altında otururlardı.

Hamam havuzları yüzme eğitiminin ilk basamağıydı erkek çocuklar için… Havuzlar 8-10 kulaçlık ve çok sıcak da olsa, içinde çırpma çırpına oyalardı erkek çocukları… Su sıçrattıkları için çevredeki yaşlı amcalardan azarlanmayı göze alarak… Gençlerin ise, gövde gösterisi yaptığı yer olurdu hamam havuzları. Suya yüksekten atlamak, suyun altında uzun süre durmak gibi…

Damat hamamları olsa da, bunlar patırtısız ve sakin yapüır, çoğu zaman kimse anlamazdı büe. Erkek hamamlarında kimse kızma, yeğenine ya da komşusuna “damat” aramazdı ve kapılarında peştamal asılı olmazdı. Çünkü kapıdaki asık peştamal hamamın o gün “kadınlara mahsus” olduğunun işaretiydi. Erkek hamamlarında “hamam oğlan” efsaneleri anlatılsa da gören ya da muhatap olana rastlanmazdı.

Hamamdan çıkıp da havlulara sarılmış halde dinlenirken gazoz içmek çocukların vazgeçilmeziydi. Havluya sardı halde bir süre dinlenilip terlenümeden, alelacele giyinilerek çıküdığında sokakta buram buran ter dökülürdü. Yaz aylarında pek sorun olmazdı da, kış mevsiminde Eskişehir ayazmda zatüreye davet olurdu bu. Hamam parası, keseci hakkı, gazoz açtırması, dolapçı bahşişi, ayakkabıcı harçlığı derken erkek hamamları, kadın hamamlarına göre daha masraflı olurdu. Ama keyfin bedeli olmazdı cebi paralılar için…

Hamama çok tok girümediği için, çikmca acıkümış olunur ve köftecinin yolu tutulurdu. Yamnda şırası ve kızarmış ekmeğiyle…

Hamam temennileri; “Sıhhatler olsun”, “Sağlık suların olsun” ve “Güle güle kirlen” olurdu…

“Hamamcı teyze” tarafından kovulan erkek çocukları büyüdüklerinde, Eskişehir dışında Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki hamamlara gitseler de, Eskişehir hamamlarının yerini tutmadığım anlarlardı.

Diğer yerlerdeki hamamlarda rahatsız edici iki uygulama görürlerdi. Biri tellakların, dolapçının, ayakkabıcının “arsızca” bahşiş isteyişi, diğeri de tellakların yıkama yöntemleriydi. Eskişehir hamamlarında arsızlık olmazdı, herkes hakkına razı ve alçak gönüllüydü. Hamamdan çıkan müşteri huzurlu ve dingin olurdu. Tellakları da, diğer yerlerin hamamlardaki gibi müşteriyi yüzüstü ya da sırtüstü yatırmaz, peştamalı çıkarttırıp avret yerlerini örtmek suretiyle keseleyip sabunlamazdı, çünkü bu durum müşteriyi savunmasız ve huzursuz ederdi. Tam tersi müşteriyi oturduğu yerde, örselemeden güven verici ve rahatsız etmeyecek şeküde temizlerdi.

Bugün artık kadın hamamlarında erkek çocukların görülmediği, “hamamcı teyze” ile “anne” diyaloglarına rastlanılmadığı, cengaver mahalle kadınlarının olmadığı, gelin hamamlarının, bebek kırklamalarının pek yapılmadığı anlatılıyor. Erkek hamamlarında ise, “eski tas eski hamam”

[/acc][/accordion]

Kategoriler
26

Eskişehir’in Kültürel Kıyafetleri

ESKİŞEHİR GELENEKSEL GİYSİLERİ

Giysiler sosyal-kültürel değişimlerden en hızlı etkilenen kültürel ögeler arasındadır. Ulaşım, iletişim, moda ve benzeri unsurlar, giysilerin değişmesine, zaman içinde yok olmasına veya gündelik yaşayıştaki işlevlerini yitirerek yerlerini farklı giysilere bırakmak biçiminde karşımıza çıkar.

Eskişehir çevresinde giysiler üzerine yapılan bir araştırmada, Kafkasya göçmenlerinin yaşadığı Belpınar Köyünde, 170 yıldan beri korunan bir giysi günümüz modacılarına örnek olabilecek nitelikteydi. Bu giysinin kol kesim tekniğinin bir kaç yıl önce dünyaca tanınmış bir “blue-jean” firması tarafından kullanıldığının görülmesi, yöresel giysilerden öğrenilecek çok şeyler olduğunu ortaya koyan bir örnektir.

Giyim biçimleri coğrafi ve ekonomik koşullardan etkilenen ve belirlenen, kültür ve tarihi bağlar ve uluslararası ilişkilerle belirlenen biçimlerde karşımıza çıkar. Giyim, bir milletin tarihiyle doğrudan ilişkilidir. Eskişehir’in yöresel kıyafetlerinden söz ederken, yalnızca bir etnik grubun değil, farklı etnik grupların giysilerinden söz etmek gerekir. Çünkü Eskişehir ve çevresi, 18. Yüzyılın ortalarından başlayarak çok farklı etnik grupların yerleşimine sahne olmuş bölgelerden biridir. Bölgenin yerlileri olarak bilinen Manavların yanı sıra. Tatarlar, Çerkezler, Balkan Muhacirleri Eskişehir il sınırları içinde yaşamaktadırlar.

Manavların kullandığı, bölge giyimlerinin biçim ve süslemelerinin zenginliğinin yanı sıra, bölge giysileri yapıldıkları kumaşlarla da dikkati çeker. Bir zamanlar bölgedeki ham maddelerin zenginliği ipek ve pamuklu ve yün dokumacılığının gelişmesini sağlamıştı. Bölgede üretilen kumaşlar ayrıca diğer bölgelere de satılırdı. Kadın giysileri genelde ipek, kadife ve pamuklu kumaşlardan yapılırdı. Erkek giysileri ise yün veya pamukludan üretilirdi. Zengin kadın giyimleri ipek, çetayi, bindallı gibi kumaşlardan yapılırdı. Giysilerin biçimleri, renkleri, üzerilerindeki süslemeler kişiye ait bilgilerin hemen hemen tümünü kolaylıkla verebilirdi. Giysisinden kişinin ekonomik ve sosyal durumunu anlamak mümkündür. Genç kız, evli kadın veya dul bir kadın giysilerinden kolaylıkla ayırt edilebilirdi. Genç kız ve genç gelinler daha parlak, daha süslü giysiler

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Eskişehir’den giyim kuşamdan da bahisle şöyle söz eder:

“…Havasının letafeti dolayısıyla güzelleri çoktur. Halkı, gurbetten gelenlere dost kimselerdir. Çuha ve güzel kumaşlar giyen âyânı çoktur. Şehrin dört çevresi gül, gülistan, bağ ve bostan olup, hububatı çok bir şehirdir. ”

Evliya Çelebi’nin yazısında bizim açımızdan önem taşıyan bölüm; “Çuha ve güzel kumaşlar giyen âyânı çoktur.” cümlesidir. Evliya Çelebi dönemi (1611-1683) düşünüldüğünde bu tür kumaşların, Eskişehir’de dokunması veya yakınındaki Bursa, Kütahya veya Denizli’den getirilmesi gerekiyordu. Öyle ki Eskişehir İline bağlı Dağküplü Köyünde hala pamuklu kumaş dokumacılığı yapılmaktadır. Sarıcakaya Mihalgazi ilçelerinde ise kimi evlerde hala tek tük ipekli dokuma tezgahları bulunmaktadır.

Bilindiği üzere Eskişehir, Türkiye’nin en çok göç almış bölgelerinden biridir. Eskişehir’deki yerleşim dört farklı dönemde ele alınabilir. Bunlar; Türklerin bölgeye yerleşmeleri ve hakim olmalarından önceki dönem (13. Yüzyıl öncesi). 13. Yüzyıldan başlayarak bölgeye Türk boylarının yerleşmesi ve bunu takip eden 18. Yüzyıla dek süren dönem. Bölgeye 18. Yüzyıldan itibaren başlayan Türkmen ve Yörük göçleri dönemi ve bölgeye 19. Yüzyılın başlarından itibaren başlayan muhacir göçleri… Doğal olarak bölgeye gelen, Yörük ve Türkmenler, Kafkasya göçmenleri, Kırım göçmenleri, Balkan göçmenleri kendi giyim kültürlerini de beraberlerinde getirmişlerdir.

Bölgede yerli halk Manavlar, Yörük ve Türkmenlerin kullandığı yaklaşık on farklı kadın giysisi bulunmaktadır. Bu giysilerin bir kısmı birbirine çok benzerler fakat bitişik köylerde aynı giysinin farklı adlarla anıldığı görülür. Giysilerin bir kısmı, mesela Altıparmak ve Hint Kumaşı, adlarını, kullanılan kumaştan almıştır. Kadın giysilerinin hemen hemen tümü “Ağır Esvap” adıyla anılır. Ağır esvapların en önemlilerinden biri, bir tür cepken ve şalvardan oluşan Sarka-Kasnaktır. Sarka-Pesent olarak da adlandırılır. Kadın giysilerini Türkiye genelindeki adıyla da cepken-şalvar ve baştan giyilenler olarak sınıflayabileceğimiz biçimde “entari” ve “gömlek” (yerel ağızla göynek) olarak iki başlık altında toplayabiliriz. Aşağıda verilen bilgiler, genelde cepken ve şalvardan yola çıkılarak üretilen giysileri kapsamaktadır.

Sadece şalvar için yaklaşık doksan (90) farklı kesim ve dikim biçimi olduğu göz önünde tutulursa giysilerin çeşitliliği ve kültürel zenginlik kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bazı kaynaklarda Eskişehir çevresinde kullanılan “meydani” adıyla anılan yöresel bir giysiden de söz edilmektedir. Meydani bir tür ipekli kumaştır. Genelde varlıklı ailelerin tercih ettiği bir ipekli türüdür. Meydani gibi “tamaşa” da bazı kaynaklarda adları geçmiş, ancak bugün hiçbir örneği bulunmayan “üç etek “ türü giysilerdir.

YÖRESEL KIYAFETLER

Sarka-Kasnak (Pesent)

Sarka-kasnak veya sarka-pesent, bölgede en çok tercih edilen giysilerdir. Sarka önü kapanmayan bir tür cepkendir. Şalvar ise “kasnak” veya “pesent” olarak adlandırılır. Eskişehir’in farklı bölgelerinde farklı sarka-kasnaklar kullanılır. Mesela, Eskişehir Merkezindeki Manavların giydikleri sarka-kasnak, ki merkezde bu ad tercih edilir, Sivrihisar veya İnönü’deki sarka-pesent (kasnaktan) farklılık gösterir. Bu farklılıklar genelde üzerlerinde yer alan motifleriyle ve zaman zaman da kesim biçimleriyle ilgilidir. Sarka işlemeciliğinin günümüzden yüz yıl öncesine dek bölgede yaşayan Ermeni nakışçılar tarafından yapıldığı ve Türk kadınların işleme tekniğini Ermenilerden öğrendikleri söylenir. Ancak buna ilişkin herhangi bir yazılı kaynağa rastlanamadı. Sarkalar bölgede işlemeleri en ağır olan yöresel giysilerdir.

Sarkaların Üretim Biçimi: Sarka-kasnak’ın üst kısmını oluşturan sarka bir tür cepkendir. Kadifeden yapılır. Daha zarif olması istenen modellerde ince ipek kadife kullanılır. Renk olarak kırmızı, bordo, çok ender olarak mor, siyah ve lacivert kullanılır. Eskişehir’de yapılan araştırmalar sırasında bir Yörük köyünde yaklaşık 150 yıllık mavi renkli ve çuhadan yapılmış bir sarka belirlenmiştir.

Sarkalar yuvarlak, zıbın yaka denilen bir yaka biçimine sahiptir. Kollar gövdeye kol oyuntusu olmadan düz biçimde takılır. Bir başka deyişle kolların açık biçimiyle sarka “T” biçiminde görülür. Sarka yapılacak kumaş, bu genellikle kadifedir, ölçülere göre kesilir. Parçalar teyellenerek giysi kabaca ortaya çıkartılır. Daha sonra sim sarma tekniğiyle genellikle altın veya gümüş simle desenler işlenir. Desen aralarına pul veya boncuk, varlıklı bir aile ise küçük inciler dikilir. Sarkanın kol kapaklarına da işlemeler yapılır. Giysinin öne ve arka kısımlarına sim iplikten püsküller yapılır. Genelde ön tarafa, her iki yana üçerden altı adet, arkada ise bir tane ortada, birer tane yanlarda üç adet püskül konur. İşlemelerde bereketi simgeleyen çavdar veya buğday başağı motifleri stilize edilerek kullanılır.

Kumaşın işlemesi bittikten sonra, parçalar ters taraftan ütülenir. Bunlar daha sonra dikilir. İç kısım genellikle beyaz patiska ile astarlanır. Bazı durumlarda sarkanın rengine uygun astar da kullanılır. Sarkanın tamamlayıcısı olan şalvar, “kasnak”, “pesent” veya “don” adıyla anılır. Şalvarlar da kendinden desenli ipekli kumaştan veya düz ipekli veya ipek, keten karışımıyla dokunmuş kumaştan veya atlastan yapılır. Şalvarın dikilmiş biçimi bir “M” harfini andırır. Ön kısımda sarkan bölüm giyilme sırasında kemerin altında toplanır. Renkleri çoğu zaman vişne çürüğü, pembe, zaman zaman mavi ve mor olabilir.

Kasnak veya pesent genellikle sarka kumaşından birkaç ton açık olur. Şalvarlarda kullanılan kumaş on metreye kadar çıkar. Bazı kasnaklarda sadece kumaşın motifiyle yetinilip paça ağızlarına hafifi desenler işlenirken bir kısmı da aynı sarkada olduğu gibi her tarafını kaplayacak biçimde sim sarmayla işlenir. Üzerinde pullar ve boncuklar yer alır. Son olarak kasnağın iç kısmı beyaz patiska veya mermerşâhi ile astarlanır.

Kasnağın kumaşı genelde sarkaya göre daha ince olduğu için, kumaşın işlemeyi taşıyabilmesi için önce ince bir astarla kaplanır (duble edilir) daha sonra işlemesi yapılır. Eğer kumaşın içine ince bir astar konmazsa zaman içinde, işlemelerin yapıldığı yerlerdeki kumaş erimeye başlar. Sarka-kasnak sadece bir kez kullanmak için değil, bir hayat boyu kullanmak üzere tasarlanır. Dolayısıyla iyi korunması gerekir. Koruma için genellikle bohça kullanılır. Bohçanın içine sabun, rendelenmiş sabun veya açılmış ve tütünü açığa çıkartılmış sigara veya bohçanın korunduğu dolaba ceviz yapraklan konur. Bu önlem güve vb. böcekleri bohçadan uzak tutar.

İçe ise “dikolte” veya “dikolta” olarak adlandırılan genelde beyaz kumaştan askılı, göğüslerin üst kısmını gösterecek kadar düz ve derin kesilmiş bir giysidir. Dikolte, yerel ağızda “dekolte” nin bozulmuş halidir. Gerdan ve göğüs, elmas veya inci takıyla kapatılır. Kırsal kesimde göğüs kısmının görünmemesi için “önlük” adı verilen ve renkli pamuklu kumaştan yapılan bir parça boyundan bağlanır. Kolların ucuna, yakaya ve etek kısmına simli şerit dikilir ve sarka tamamlanır.

Sivrihisar sarkalarının işlenmesi sırasında 10-15 cm. çapında kalın kartondan kesilmiş bir kalıp kullanılır. Kalıbın çevresinden sim iplikler geçirilerek işleme yapılır.

Altıparmak

Altıparmak bir kumaş çeşididir. Bu tür kumaşlardan yapılan giysiler “altıparmak” olarak adlandırılır. Altıparmak, “çetayi”, “çitari ”, “çitai ” gibi adlarla da anılır. Altıparmak veya çetayi kumaş hem şalvar ve cepken yapımında, hem de “entari” yapımında kullanılır.

Altıparmak kumaş kullanılarak cepken ve şalvardan oluşan takımlar dikilir. Altıparmaktan dikilen, cepken ve şalvarın, sarka-kasnaktan farklı olarak alt ve üst kısımları aynı kumaştandır. Sarka-kasnakta şalvar yukarıda da belirtildiği gibi, sarkadan bir iki ton açık renkte yapılmaktadır. Altıparmak kumaştan yapılan şalvarın bacak önü ve arkasına aşağıya dek inen sulu işleme yapılır. Bu bazen iki sıra bazen dört sıradır. Suyolu işleme sayısı ön ve arkada eşit sayıda olduğu için, şalvarın ön veya arka kısmı yoktur. Her yüzü de kullanılabilir. Altıparmak kumaşın enli ve birden çok renkli olanı “altıparmak” olarak adlandırılırken, iki renk ve ince çizgilileri “çetayi”, “çitari”, “şitari” gibi adlarla anılır. Bazı çetayi kumaşlar ipek-keten karışımıyla dokunur.

Eskişehir giysileri üzerine yapılan bir çalışmada, 1920 yılından kalma, çok iyi korunmuş bir çetayi “entari” veya Eskişehir Odunpazarı’nda yaşayan Manavların deyimiyle “enteri” ile karşılaşılmıştır. Bu giysinin gelinlik olarak kullanıldığı da anlatıldı. Eskişehir geleneklerine göre, kız evinde yapılan tören sonrası çok sayıda fayton süslenir, gelinin çeyizi bir arabaya konur, gelin ilk faytona biner ve düğün alayı da diğer faytonlara binerek gelini kocasının evine götürürlermiş. Daha sonra dua ve törenle gelin kocasının evine girermiş. Bu gelenek 1950’li yıllara dek devam etmişti.

Canfes (Canfez)

Canfes saf ipekten dokunmuş bir kumaştır. Hafif ve göreceli olarak ince ancak sert bir kumaştır. Tafta’ya benzer. Kırmızı, mavi, bordo veya erguvan renklerinde olabilir. En çok tutulanı “al canfes”tir. Canfes de aynı altıparmak gibi bir kumaş türüdür. Bundan da farklı giysiler yapılabilir. İnce olduğu için genellikle yaz giysilerinde kullanılabilir. Böyle olmasına karşın canfes kumaştan yapılan giysiler farklı bir giysi türü veya modeliymiş gibi sınıflanmaktadır. Canfesten yapılan cepken ve şalvar altın veya gümüş sim iplikle işlenir. Giysi üzerindeki motifler birbirinin tekrarıdır. Cepkenin bel ve etek kısmındaki ve şalvarın ayak bileğindeki motifler birbirinden farklılık gösterir. Canfesten yapılan cepkenin kol ağızları (manşeti) kolu sıkacak biçimdedir ve kol ağızlarında da işlemeler bulunur. Canfese benzer bir giysi de dizbağlı olarak adlandırılır.

Cezi

Cezi, cepken ve şalvardan oluşan yöresel bir giysidir. Genelde düz renk ipekli kumaştan yapılır. Şalvar ve cepken aynı renktir. Cepkenin yakası “V” biçiminde kesilmiştir. Yaka kenarları işlidir. İşleme diğer kıyafetlerde olduğu gibi, altın sim iplikle yapılır. Cezi şalvarının ön ve arka kısımlarında ikişer sıra sulu işleme vardır. Bu işlemeler ön ve arka kısımlarda “V” harfi biçiminde birleşir ve estetik bir görünüş oluşturur. Bazı cezilerde sulu işleme yerine yan taraflarında çiçek işlemeleri yapılır. Kol ağızlarında da işlemeler vardır. Bu işlemeler genelde gül motifi biçimindedir. Bunlar “pançaklı cezi” olarak adlandırılır. Gezide tercih edilen renkler, yeşil, vişne çürüğü, kırmızı, mor, mavidir.

Kıron

Kıron, sarkaya göre daha az işleme içerir. Kıronun kollan sarkaya göre daha uzundur. Kol ağızlarında geniş manşetler bulunur ve bunlar da işlidir. Kıronda bordo kadife kullanılır. Sarkada olduğu gibi ön kısmı açıktır. Kıron ve hörgüçlü kıron olarak ikiye ayrılır. Kıronun omuz kısmına tutturulan bir parça varsa bu hörgüçlü kıron olarak adlandırılır. İç kısmına sarka da olduğu gibi “dikolte” giyilebilir. Ancak yaka kısmına göğüs kısmını kapatmak için işli bir parça konur. Kıronun şalvarı yaklaşık 5-6 metre kumaştan dikilir. Ön kısmına “su yolu” veya “su” denilen bir işleme konur. Bacaklar birleştirildiği zaman bu sulu işlemenin “V” biçimini alması makbuldür. İşlemede sim ve sırma kullanılır.

Sevai

Sevai bir kumaş türüdür. Bu kumaştan yapılan giysiler de sevai olarak adlandırılır. Sevai kumaş ipeklidir ve kendinden desenlidir. Bazı tür sevai kumaşlar altın veya gümüş telle dokunur. Bunlar telli sevai olarak adlandırılır. Sevai kumaştan yapılan cepken-şalvar veya diğer giysiler kanımızca, zenginlik, gösteriş ve estetik konusunda sarka-kasnaktan sonra ikinci sıraya oturtulabilir. Sevaiden yapılan cepkenler uzun kolludur. Geniş yakaları vardır. Kol ağızları genelde kapaklı olur. Kol ağızları ve yakalar simle işlidir. Kumaş kendinden desenli olduğu için işlemeler kol ve paça ağızları ve yaka kısmında yoğunlaşmıştır. Şalvarın ise paçaları sim işlidir.

Hint Kumaşı

Hint kumaşı da bir kumaş türüdür. Bu kumaştan cepken-şalvar veya entariler yapılabilir. Çoğu zaman parlak açık renklidir. Genelde üstte Bol kollu, omuzlan pileli ve vatkalı, bele oturan bir cepken bulunur. Yaka bu cepkenin üzerine takılır. Alta şalvar veya etek giyilir. Diğer şalvarlarda olduğu gibi 8-10 metre kumaş yerine 5-6 metre kumaş kullanılır. Şalvar daha dardır ve uçkurludur.

Sarka Üç Etek

Eskişehir, kent ve ilçe merkezlerinde kadınlar arasında bir tören giysisi olarak sarka – pesent (kasnak) çok yaygın olduğundan söz edildi. Hemen hemen her genç kız ve kadının sandığında bir takım bulunur ve düğün. Bayram, Hıdırellez, Nevruz gibi günlerde giyilir. Kırsal kesimde de benzeri giysiler yaygındır. Bunlar arasında özellikle Yörük boylarının yaşadığı dağ köylerinde “sarka – üç etek” giyilir. Böylesi bir giysi şu parçalardan oluşur: Tepelik (Başlık), Sarka, Yakalık, Enteri (Üç Etek) ve Önlüktür.

Başta gümüş bir tepelik vardır. Tepeliğin üzerine çelme bağlanmıştır. Çelmenin üzerinde iki farklı renkli genellikle (sarı-yeşil) veya (sarı-siyah-yeşil) renklerde ince ipek kumaştan veya ince tülbentten yapılmış detay “çeki” yapılır. Buna “kepez” adı da verilir. Gelin için yapılırsa bu “kepez düzme” olarak adlandırılır. Üst kısımdan “cılır” adı verilen bir parça vardır. Bu tepeliğin cılırı olarak adlandırılır. Çelme elde katlayarak yapılır. Arasına kaymaması için ince kâğıt konur. Tepeliğin üst kısmından “akçe” sarkar. Bu örneğimizde Osmanlı döneminden kalma gümüş akçeler kullanılmıştır. Bu da giysinin yaşıyla ilgili söylenenlerin doğruluğunu ortaya koyar. İç kısımda “ak yağlık” vardır. Yağlık “saçak” olarak da bilinir. Beyaz el dokuması pamuklu kumaştır. Ak yağlığın alt kısmında boncuk vardır. Buna “deve boncuğu” denir. Deve boncuğu ağırdır. O yüzden deve boncukları önce bir beze dikilir ve öyle kullanılır.

Sarkanın içine “enteri” giyilir. Bu üç etektir. Kumaşı kutnudur. Kutnu kumaş ipek ve pamuk ipliğinden dokunur. Kutnu kumaş dokumacılığı Güneydoğu Anadolu’da Gaziantep’te devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Yaka kısmında “Yakalık” adı verilen gerdanı ve göğsü kapayan dikdörtgen bir bez parçası vardır. Bu bez basma veya pazenden yapılır.

Çorap Sarka-Pesent detay Enlerinin üzerine pembe el dokuması pamuklu kumaştan bir önlük bağlanır. Önlük üzerinde gümüş bir kemer vardır. Kemer Yörük renklerini içeren kırmızı yeşil ve sarı renkteki, el dokuması kolon ipiyle öne bağlanmıştır. Gümüş kemer stilize koç boynuzu biçimindedir ve mükemmel bir işçiliği vardır. Gümüş zincire bağlı gümüş akçeler sarkar. Ayakta beş tığ ile örülmüş yün çorap bulunur.

İnönü İlçesinde Kullanılmış Olan Erkek Giysisi

Başlık olarak bordo renkli çuha kumaşın kalıplanmasıyla oluşturulmuş bir fes vardır. Fesin üzerine poşu dolanır. İnönü bölgesinde kullanılan poşular parlak ipekli kumaştan yapılır ve genellikle kırmızı, sarı ve üzerinde ince yeşil mavi renklerden oluşur. İnönü yöresi poşuları enli biçimde fes üzerine dolandıktan sonra sol taraftan düğümlenir. Bilindiği gibi sarı, kırmızı, yeşil ve mavi renkler Yürüklerin kullandığı renklerdir. Göynek veya gömlek kutnu kumaştan yapılır. Gömleklerde sarı, kırmızı çizgili kumaşlar tercih edilir. Mor-beyaz çizgili de olur. Gömlek uzun kollu ve yuvarlak yakalıdır. Önden düğmeyle kapatılır. Kol ağızları manşetli ve kol düğmelidir. Cepken bölgedeki diğer benzer giysilerin aksine uzun kolludur. Diğer bölgelerde kolsuz (kartal kanadı) olur.

Giysinin ön kısmında siyah yün iplikten işlemeler vardır. İşlemeler yine diğer bölgelerle karşılaştırıldığı zaman daha sadedir. İşleme cepkenin eteklerinde ve kol ağızlarında devam eder. Cepken yakasızdır, mavi, ince çuha kumaştan yapılmıştır. Yaka ve eteklerde ince beş sıra siyah kordon işleme vardır.

Şalvar veya potur cepkenle aynı kumaştan yapılmıştır ve dize dek uzanır. Ağı geniş, giyimi rahattır. Belde şal kuşak vardır. Kuşak kırmızı, sarı ve yeşil renklerden oluşur. Üzerinde pullu, sim işli ve iğne oyalı mendil bulunur.

Kafkas Göçmenlerinin Giysileri

Eskişehir’de yaşayan etnik gruplardan biri de genel olarak Çerkez olarak adlandırılan ancak Adige, Abhaz, Karaçay gibi farklı Kafkas halklarından oluşan topluluklardır.

Eskişehir’de bugün 11 Adige köyü, 22 Abhaz Köyü, 5 tane de Karaçay Köyü bulunmaktadır. Eskişehir Merkez ve köylerinde yaklaşık 35 bin Kafkas göçmenini yaşadığı düşünülmektedir.

Eskişehir çevresinde yaşayan Kafkas göçmenleri, geleneksel giysilerini son dönemde düğün vb. etkinliklerde ve geleneksel dansları yaparken giymektedirler. Bir başka deyişle söz konusu giysiler gündelik hayattaki işlevlerini neredeyse yitirmiş bulunmaktadır.

Kafkas kadınlarının bir zamanlar giymiş oldukları giysiler şöyle sıralanabilir: Kaftan, kemer, içlik, korse (çuba), başlık (kep), başörtüsü, ayakkabıdır. Kafkas kadın giysileri, genelde oldukça süslü, işlemelidir. İşlemeler altın ve gümüş sim ile yapılmıştır. Kaftanın üst kısmı bedeni sarar. Kol ağızları oldukça geniş ve rahattır. Belden aşağı olan bölümü ise oldukça geniş ve rahat kesimlidir. Kaftanların ön kısmı, etekleri ve kolları altın ve gümüş sim ile işlenmiştir.

Kaftanlar çoğu zaman kendinden desenli Çin ipeğinden yapılır. Üzerinde ayrıca dikilmiş süslemeleri bulunur. Yaka yuvarlak kesimlidir ve yaka kapakları yoktur. Kaftanın ön kısmı açıktır. Bele doğru incelen kesimi vardır ve bel sonrasında bollaşır ve bir çan etek biçimini alır. Burada en ilginç olan ise, kaftanın kesim biçimidir. Koltuk altına konan bir parça sayesinde kaftanı giyen kişi kollarını ne kadar kaldırırsa kaldırsın etek boyunda herhangi bir yükselme olmaz. Bir başka deyişle, etek boyu hep aynı seviyede kalmaktadır. Bu özellik geçtiğimiz yıllarda dünyanın önemli “blue jean” firmalarından biri tarafından kullanılmaya başlanmıştır.

Omuz vatkalı gibi düşünülür ve kollar bileklere dek uzanır. Kol ağızları geniş ve yırtmaçlıdır. Kol ağızları ve yakadan aşağıya dek olan ön kısımda altın renkli ipek kumaştan bir biye geçirilmiştir. Giysiler oldukça muntazam, dikkatli bir el dikişiyle dikilmiştir. Kaftanın içine beyaz bir gömlek giyilir. Gömleğin etekleri kaftanın boyundadır ve iç kısmı astarlıdır. Gömleğin üzerine, bir önlük takılır. Önlük bordo kadifeden yapılır ve üzeri gümüş kopçalarla süslüdür.

İçlik, kaftanın içine giyilen bir parçadır. İçlikle de aynı kaftanlar gibi işlidir. İçlik aynı kaftan gibi tek parça olabileceği gibi, iki parçadan da oluşabilir. Tek parça olanların kaftandan farkı önlerinin kapalı olmasıdır. İçliklerin göğüs kısmına gümüş düğmeler dikilir. Gümüş düğmeler savatlı olabilir. İçliklerde ipek gibi kumaşlar kullanılır.

Bele kemer takılır. Kemerler oldukça kaliteli işçilikle oluşturulmuştur. Genellikle gümüşten yapılır. Ancak çok güzel altından yapılma örnekleri de vardır. Kemerler tek parça olabileceği gibi, farklı parçaların birbirlerine montesiyle de oluşturulabilir.

Kafkasyalı kadınlar bir zamanlar çuba adı verilen bir tür korse kullanırmış. Küçük yaşlarda giyilen bu korse vücudun orantılı biçimde gelişmesini sağlarmış. Korse ancak evlenildiği zaman çıkartılırmış. Söz konusu korsenin dik durması için, kemik veya ahşap destekler konurmuş, bu destekler gece yatarken çıkartılırmış. Kafkasyalı kadınların kıyafetlerini tamamlayan parçalardan biri de keplerdir. Kepler de işli olur ve üstlerine başörtüsü örtülür. Kepler fese benzer ve üzerine şal sarılır. Şal uzun püsküllü ve ipektendir, boyundan dolanarak başın arka kısmında bağlanır.

Kafkas erkeklerinin giysileri ise Çerkeska, Kemer, Kalpak, Keçe Başlık (Şapka), Gömlek, Pantolon, Ton, Yamçıdır. Tüm bunlarla birlikte kama kullanılır.

Çerkeska adı verilen bir tür kaftan olan giysi tüm Kafkas halklarının simgesi gibidir. Üst bölümü bele kadar vücudu sarar. Etek kısmı ise oldukça boldur ve hareketleri kısıtlamaz. Genellikle çuhadan yapılır. Çerkeska’nın Rus çarı tarafından çok beğenildiği ve Kazak süvarilerin üniforması hâline getirildiği söylenir. Kemer Çerkeska’nın tamamlayıcısıdır. Gümüşten yapılır. Üzerinde savatlı işlemeler bulunur. Kama da kemer gibi hem giysiyi tamamlayan bir aksesuar hem de her Çerkez erkeğin taşıdığı bir silâhtır. Kamaya çok önem verilir. Kalpak hem sosyal sınıfı ve mensup olunan halkı gösteren hem de başı soğuktan koruyan bir giysidir. Genelde av hayvanlarının postlarından yapılır. Gömlek Çerkeska’nın içine giyilir. Uzun kollu ve dik yakalı olur. Pamuklu ve ipek kumaştan yapılır. Kol ve yakalarda sade işlemeler görülür. Kaytan düğmeler kullanılır. Pantolon Uzun paçalı, uçkurlu, çuha vb. kumaştan yapılan ve hareketleri engellemeyen bir yapıya sahiptir. Bunlar dışında yağmur, rüzgâr ve kardan korunmak için Ton ve Yamçı kullanılır. Ton koyun veya keçi derisinden yapılırken, yamçı keçeden yapılır. Kafkas Çizmesi, yumuşak deriden olur ve kolay hareket etmeyi sağlar. Tabanlarında yumuşak kösele kullanılır.

Tatar Göçmenlerinin Giysileri

Eskişehir’de yaşayan diğer etnik gruplarda olduğu gibi, Tatar giyimleri de artık, düğün, toplantılar, farklı kutlamalar ve geleneksel danslarda giyilen kıyafetlere dönüşmüştür. Özellikle Tatar köylerinde birçok aile, aile yadigârı olan geleneksel giysileri korumaya ve genç kuşaklara aktarmaya çalışmaktadır. Bunun dışında Eskişehir’de bulunan Tatar kültür dernekleri de geleneksel giysilere sahip çıkmaktadır. Eskişehir’de yapılan çalışmalarda bu giysilerin iyi korunmuş güzel örneklerine rastlanmıştır.

Eskişehir ve çevresinde iskân edilen emik gruplar arasında Kırım, Karadeniz’in kuzeyi ve Romanya’dan gelen Tatarlar da vardır. 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşının Osmanlı’nın da içinde olduğu müttefiklerin yenilgisiyle bitmesi sonucunda sayıları yüz binleri bulan Tatarlar farklı yollardan Anadolu’ya göçtüler. Bu grupların bir kısmı Kırım’dan Sinop ve Samsun limanlarına deniz yoluyla gelirken bir kısmı da, Karadeniz’in kuzeyini dolaşarak Romanya ve Bulgaristan üzerinden Anadolu’ya ulaştılar. Anadolu’ya göçen grupların önemli bir kısmı Eskişehir-Polatlı arasında yer alan uçsuz bucaksız ovada iskân edildiler. Ovada onlarca Tatar köyü kuruldu. Doğal olarak Tatarlar da diğer etnik gruplar gibi, kültürlerini Anadolu’ya taşıdılar. Uzunca bir süre kapalı bir toplum hayatı süren Tatarlar zaman içinde toplumun içinde yer aldılar.

Eskişehir’de yaşayan diğer etnik gruplar gibi. Tatarların da giyim kuşam gelenekleri olabildiğince değişmiştir. Geleneksel Tatar giysileri günümüzde, bir bahar şenliği olan Tepreş, düğünler ve Tatar Halk Dansları gösterilerinde kullanılmaktadır. Ancak geçmişten kalan giysiler de korunmaya çalışılmaktadır. Diğer etnik gruplarda olduğu gibi Tatarlar da da kadın kıyafetleri daha iyi korunmuş ve günümüzde dek gelebilmiştir. Erkekler iş, alış-veriş, askerlik vb. gibi sebeplerle köylerinden ayrılıp daha büyük yerleşim ve kentlere gittikleri için hızla kentlerde giyilen kıyafetleri benimsemişlerdir. Giysilerde pamuklu ve ipek kumaşlar, deri, yün, kürk vb. malzemeler kullanılır.

Geleneksel kadın ve erkek kıyafetlerinde ortak olan gömlek ve kaftandır. Kadınlar, içlerine bir gömlek giyerler, mevsimine göre gömlek uzun veya kısa kollu olabilir. Gömlek açık yakalıdır. Gömlekler ipek veya keten olabilir. Gömlek dizlere dek uzayabilir. Bol bir şalvar ve şalvar üzerine çoğunlukla yün bir etek giyilir. Hepsini üzerine ise yaklaşık diz hizasına dek uzayan kadife bir kaftan giyilir. Kaftanlar derin yırtmaçlıdır. Kaftanlar gümüş simle ve şeritlerle işlenmiştir ve kaftanın beline işçiliği çok iyi olan bir gümüş kemer takılır. Gümüş kemerlerin bazılarında oldukça iyi savat süslemeler bulunur. Tatar kadınları evde bugünkü mestlere benzeyen, yumuşak deriden yapılmış bir pabuç giyerler.

Eskişehir civarına gelen Tatarların çok önemli bir kısmı Kırım’dan gelmiştir ama bunun yanı sıra Dobruca’dan gelenler de vardır. Geçmişte Tatar kızları ve kadınları saçlarını uzatıp örerlermiş. Ördükleri saçlarının uç kısmına ise nazardan korunmak için, içinde nazar dualarının yazılı olduğu küçük nazarlıklar takarlarmış. Yine geçmişte, üzerleri paralarla veya altın sim işlemelerle süslü fesler giyilirmiş. Feslerin üzerine ise maranta adı verilen çoğu zaman beyaz renkli bir örtü konurmuş. Kış aylarında ise yün şallar kullanılırmış.

Doğal olarak mevsimlere göre giyim kuşam da değişiklik gösterir. Kürk kış aylarının tamamlayıcısıdır. Bazı kaynaklar varlıklı bir Tatar kadınının kış aylarında kullanmak üzere on adet civarında kürk giysisi olduğundan söz eder.

Erkek kıyafetlerinde ise kalçaya dek gelen bol bir gömlek bulunur. Bol, hareketi engellemeyen bir pantolon vardır. Gömlekle aşağı yukarı aynı boyda bir cepken üste giyilir. Bele kemer yerine genellikle kırmızı renkte bir kuşak sarılır. Başta ise kırmızı bir fes bulunur. Kış aylarında ise genellikle av hayvanlarının postlarından yapılma bir kalpak giyilir.

Balkan Göçmenlerinin Giysileri

1800’lü yıllarla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamaya başlaması ve Balkanlarda gücünü yitirmesiyle birlikte, bugünkü Bulgaristan, Makedonya, Bosna-Hersek, Yeni Pazar, Kosova, Arnavutluk ve Yunanistan’dan Anadolu’ya göçler başlamıştır. Ancak söz konusu göçlerle Anadolu’ya gelenler farklı uluslar veya etnik gruplar değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanları fethetmesiyle, Anadolu’dan özellikle Konya ve Karaman’dan Balkanlara yerleştirilmiş Türk-Müslüman ahâlinin torunlarıdır. Diğer etnik gruplarda olduğu gibi, Rumeli’den göçen gruplar da günümüzün koşulları dolayısıyla geleneksel giysilerini sadece düğün, bayram, şenlik vb. durumlarda kullanmaktadır. Ancak söz konusu giysiler içinde çok iyi korunmuş örnekleriyle karşılaşmak mümkündür.

Eskişehir ve çevresinde Balkanların neresinden göçmüş olursa olsun, söz konusu göçmenler kısaca “muhacir” (yerel ağızda macır) olarak adlandırılır. Çok farklı kültürel çeşitlilik sunan Balkan coğrafyası, doğal olarak giyim kuşamda da çeşitlilikleri sunmaktadır. Ancak birbirleriyle kesişen birçok nokta da bulunmaktadır. Özellikle Balkanlarda oldukça gelişmiş bir dokumacılık geleneği vardı. Pamuklu, ipek vb. kumaşlar dokunmaktaydı. Dolayısıyla söz konusu dokumacılık tekniklerinin yansımalarını giysilerde de görülürdü.

Kadınların tören giysileri olabildiğince renkli, pahalı kumaşlardan yapılır. Kumaşlar, martin kumaşı, hama kumaşı olarak adlandırılan ipek kumaşlardır. Bunun yanında atlas kumaşlar da kullanılmıştır. Atlas kumaşlar üzerine altın ve gümüş simlerle işlemeler de yapılmıştır. Kadınlar, şalvar ve entari ve gömlekler kullanırlardı. Şalvar ve entarilerin üzerine yelekler giyilirdi. Belde kuşak ve madenî kemerler de kullanılırdı. Kuşaklar genellikle dokuma olurdu. Söz konusu kuşaklar uçkur olarak adlandırılırdı. Uçkurlar üzerine mutlaka işlemeler yapılırdı. Gömlekler genellikle bürümcük adı verilen ince pamuklu-ipekli karışımı, el dokuması kumaştan yapılırdı. Bürümcük gömleklerin kollarına ve göğüs kısmına işlemeler yapılırdı.

Balkanlardan göçen kadınlar iğne oyası, tığ, mekik ve boncuk oyalarını yapmada oldukça beceriklidirler. Başlarına iğne oyası ve diğer süsleme teknikleriyle yapılmış başörtüleri örterlerdi. Ailelerin maddi durumlarına göre göre de farklı takılar kullanılırdı. Sokağa çıkarken, çuhadan yapılma ferace veya yeldirme adı verilen pratik örtüler kullanırlardı.

Ayakta genellikle elde, beş şiş ile örülmüş yün çoraplar giyilirdi. Söz konusu çoraplar çok renkli ve değişik motifler içerirdi. Motiflerin her birine ayrı adlar verilirdi. Terlik, kısa veya uzun konçlu, altı kösele sahtiyan çizmeler, yemeniler, nakışlı ve nakışsız nalınlar ayakta kullanılırdı.

Erkek kıyafetleri, farklı kumaşlardan yapılmış gömlekler (mintanlar), kollu ve kolsuz camedan veya camadan, fermene, kavuşturmalı yelek, salta, farklı tipte yelekler, cepkenler, farklı kesimde poturlar, ağlı şalvarlar, fes, kuşak, ve değişik tipte ayakkabılardan oluşurdu. Başı örtmek için fes kullanılırdı. Gömlekler genellikle el dokuması bürümcük veya pamuklu kumaşlardan yapılırdı. Bölgelere göre erkek gömlekleri ya düz veya işli olabilirdi.

Erkekler şalvar veya potur giyerdi.. Ancak erkek şalvarlarının kesimi kadınlarınki kadar bol olmazdı. Poturlar ise farklı kesim biçimlerine sahipti. Bazı poturların ağı dar olurdu. Bazı poturların ise cep ağızları, ayak bilekleri kaytan ile işlenirdi.

Ayaklara genellikle altı kalın köseleli yemeniler veya çarık giyilirdi. Çoraplar da kadın çorapları gibi yünden örülürdü. Erkek çoraplarında kadın çoraplarında olduğu gibi çok fazla nakış bulunmazdı. -Kaynak 1-

GİYİM, KUŞAM, SÜSLENME

Eskişehir yöresinde manavların, Yörük – Türkmenlerin, Kırım Tatarlarının, Kafkas halklarının geleneksel kadın giyim örneklerine rastlanır. Han yöresinde görülen “saya”lar doğanın gelin üzerinde yansımasıdır. Sayanın içten dışa doğru sırayla giydirilmesi ve gelin başı özenle yapılır. Mihalıççık ve Mihalgazi yöresinde görülen İzmirli ve Çitare şalvarlı takımlar olup isimlerini kıyafetlerin kumaş türünden alır. Geleneksel kıyafetlerin kullanılmasında en özgün yapıya Muttalıp’ta rastlanır. Tamamı şalvar takımdan oluşan kıyafet çeşitleri yine kumaşın türünden ve işlemeden isimlerini alırlar.

Kıyafetlerin giyiminde kadın (gelin) ve kız ayrımı kesin (Sarıcakaya, Beyyayla Geleneksel kıyafetler) olarak ortaya konur. Üzerindeki kıyafetten onu giyenin gelin ya da kız olduğunu anlaşılabilmektedir. Günümüzde kumaş çeşitlenmesine bağlı olarak kadife ve şalvar takımlarının da değişik modelleri çıkmıştır. Buna bağlı olarak bu kesin çizgiler kadınlar tarafından yumuşatılmıştır.

Genç kızlar ve gelinler bazen benzer kıyafetleri giyebilmektedirler. Kafkas göçmeni bayanlar bel kesimi belirgin olan uzun kaftan giyerler ve başlarına cavluk denilen örtme bağlarlar. Bazı kıyafetlere uygun olarak da başlık takılır. Kırım Tatarı kadınların kıyafetleri de yine kaftandır ve başlık kullanırlar. (Alpu-Güneli-Kırım Tatar)

eskisehir-yoresel-giysilerEskişehir yöresinde genel olarak sarka-pesend (şalvar), uzun entari, üç etek kıyafetler göze çarpar, iğne oyalı kıron ve yazmalar başa örtülür. Eskişehir yöresinde yaşayan Yörüklerin bazıları (Aşağı kuzfındık, Yukarı kartal, Yusuflar gibi) daha gösterişli (ağır) olduğu için Kütahya yöresinde çok yaygın olarak dikilen ve işlenen üçeteği (tefbaşı) ve gösterişli iğne oyalarını da satın alıp kendi yörelerinde özellikle gelinlik olarak giymektedirler.

Beyyayla Karakeçili Türkmenlerinin giyimleri de ilgi çekicidir, içe paçalı don, üstüne üç etek, öne önlük giyilir. Başa sarılan örtmeye “aça”, açanın üstündeki parçaya “akyalık”, boyna takılan kırmızı boyunluğa “yakalık”, yeleğe “sarka”, kemere “gümüş kuşağı” denir. (Hacer Sağlam, Sarıcakaya, Beyyayla)

Mihalıççık, Çalkaya köyünde uzun entari, Trablus kuşak ve yelek; kutnu üç etek ve sarka takım olarak giyilir. (Sarıcakaya, Beyyayla Geleneksel kıyafetler)

Gelin kız, üç eteğin üstüne “deldek, deldak” denilen sarka türü kıyafet giyer. Bu kıyafetin astarı ile yüzü arası pamuk katmandan oluşur ve gelin kızı iri gösterir. Halk arasında kız beğenilirken de “Kendiliğinden deldaklı olsun.” ifadesi çok kullanılır. Gelinin kız arkadaşları da törene şalvarlarıyla katılırlar. Törene gelen tüm bayanların kendilerine ait şalvar takımları vardır. Oğlan yengeleri de törene katılırlar, hepsi de aynı renk ve desende şalvar takım giyerler. Bu şeklide oğlan tarafını temsil ettikleri belli olur. Damadın sağdıcı tören başlamadan önce kadın kılığında oğlanın evine silah atarak gelir ve heybesinde getirdiği çerezi kadınlara hediye eder. (Ummuhan Yavuz, Tepebaşı, Yusuflar)

fatma-tasci-hanSaya Giydirme: Sayayı Han yöresinde kadın ya da kız herkes giyer. Bir arkadaşı ona giyerken yardım eder. İçe pamuklu dokuma düz entari, altına koca don giyilir. Üstüne zıbın (yeşil) giyilir. üstüne şal kuşak bağlanır. Zıbının iki eteği arkaya kıvrılır ve ucundaki iple bele dolanır. Bele önlük bağlanır. Baş yapımına geçilir. Pullu alınlık paralı kısımlar alna gelecek şekilde başa tutturulur. Üstüne kara yazma dolanır ve alnın üstünden bağlanır. Kara yazmanın üstüne al yazma bağlanır ve düğümü alnın üst tarafından düğümlenir.

Al yazmanın üstüne yeşil yazma bağlanır ve düğümü yine alnın üst tarafında düğümlenir. Kara, al, yeşil yazma birer santim arayla üst üste getirilmiş olur. Yazmalardan sonra tepelik konur ve üstüne yüzeyi pembe olan çiçekli başörtüsü bağlanır, çeneden tutturulur. Belin arkasına sokma entariler (iki adet kare biçiminde yüzeyi siyah üstü çiçekli kumaşlar) geçirilir. En son kolçaklar kollara geçirilir. (Fatma Taşçı, Han, Erten Mahallesi)

eskisehir-yoresel-giysilerSivrihisar’da uzun entari, sarka-pesend ve sarka-üçetek takım olarak kullanılır. Gelin kızlara yöreye özgü Sivrihisar cebesi ve İncili küpesi alınır. Cebe özel tezgahta balıksırtı gibi örülür. İncili küpede on iki adet inci ve ortasında taş bulunur. Gelin kızlara alınan yöreye özgü özel takılardır. Yusuflar köyünde gelin kız kınada ve gelin suyu (ağırlık) uygulamasında İnönü kadifesi ve şalvar takımlar giyer ve tören sırasında sürekli kıyafet değiştirir.

Muttalıp’ta Çarşamba günü düğün başladığında kızlar kıron giyer ve başlarına krep örterler. Kıronu gelinler kesinlikle giyemezler. İşlemeli kadifeyi (İnönü kadifesi) sadece gelinler giyebilir. Başa iğne oyalı krep örtülür.

Çarşamba davet, Perşembe günü ahenk (fasıl, eğlence) yapılır. Ahenklerde gelinler sarka-pesend (ağır elbise) giyerler. Başlarına iğne oyalı krep örterler. Çitayil uzun çizgili (yeşil üzerine kerim çizgiler gibi) ve çok eskiye dayanan bir kıyafettir. Bu kıyafeti de sadece gelinler giyebilir, kızlar giyerse ayıplanır. 13-14 yaşındaki yeni yetme kızlar düz, basit şalvar takımı olan “cagar” giyerler ve ona uygun sade krep örtünürler. Gezi (Cızı) düz renk (mor, kırmızı) üzerine küçük çiçekleri bulunan şalvar takımıdır, Genç kızlar ve gelinler giyerler. -Kaynak 2-

footerKaynak-1: 81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR Say.141 ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY.
Kaynak-2: Eskişehir’in Somut Olmayan Kültürel Mirası – ESOGÜ YAY.

Kategoriler
26

Eskişehir’in Kurtuluşu

İŞGAL SÜRECİ ve 2 EYLÜL ESKİŞEHİR’İN KURTULUŞU

Kurtuluş günleri şehir ve kasabaların düşman işgalinden kurtarılışının yıl dönümleri olarak kutlanan kendilerine has günlerdir. 1922 yılının zaferlerle dolu Ağustos ayından sonra Eylül ayı şehrimizin de içinde bulunduğu pek çok yerin kurtuluş vakti olmuştur.

EskiEskisehir23Eskişehir sahip olduğu stratejik konum ve demiryollarının kavşak noktasında olmasından dolayı Anadolu’nun önemli merkezlerinden biridir. Daha 22 Ocak 1919’da bunun önemini kavrayan İngiltere 200 kişilik birliğiyle Eskişehir İstasyonunu işgal etmiştir. Zamanla İngiliz işgal kuvvetlerinin sayısı artmış ve Mart 1920’de iki bine ulaşmıştır. İstanbul’un tahıl ihtiyacını karşılayan ve Haydarpaşa-Bağdat demiryolu üzerinde önemli bir merkez olan Eskişehir’in işgali İstanbul Hükumetini de zor durumda bırakmıştır. Bu süreçte İngilizlerin şehirde hoş olmayan davranışlar içerisine girmeleri Eskişehir halkına zor zamanlar yaşatmıştır.

Eskişehir halkı sesini İzmir’in işgaline karşı 17 Mayıs 1919 günü Odunpazarında 10 bin kişinin katılımıyla düzenledikleri mitingle duyurmuştur. Mitingde okunan beyanname ile mevcut durum ve yapılması gerekenler konusunda bilgi verilmiş ve halk direnişe çağrılmıştır. Daha sonra 24 saat süreyle milli yas ilan edilmiş, dükkanlar kapatılmış ve pek çok yere protesto telgrafları çekilmiştir. Eskişehir halkı işgalcilere karşı verdiği bu tür tepkiler dışında Sivas Kongresi’ne üç temsilci göndererek ulusal direnişe de katkı sağlamıştır. İmkansızlıklar içerisinde toplanan kongreye Eskişehir temsilcisi Bayraktarzade Hüseyin Bey 1200 lira bağışta bulunarak büyük bir maddi katkı sağlamış, bir başka Eskişehir temsilcisi Hüsrev Sami Bey’de Heyet-i Temsiliye üyeliğine seçilerek lider kadroda yer almıştır. Kongre kararları da Eskişehir’de coşkuyla karşılanmıştır.

Sivas’ta Batı Anadolu Kuvayı Milliye Komutanlığı’na getirilen Ali Fuat Paşa Mustafa Kemal Paşa’nın da isteği doğrultusunda İngiliz işgali altındaki Eskişehir’in Milli Kongre’ye katılması için çalışmalara başlamıştır. Bu doğrultuda Eskişehir mıntıkasına Kaymakam Atıf Bey atanmıştır. Kısa sürede önemli işlere imza atan Atıf Bey İngilizlerin dikkatini çekmiş ve 7 Eylül 1919’da tutuklanmıştır. Bu haber üzerine Ali Fuat Paşa Milli Mücadele için çok önemli bir mevkide gördüğü Eskişehir’i ele geçirebilmek için kendisi 100 kişilik birlikle yola çıkmış ve 13 Eylül’de Sivrihisar’a gelmiştir. Burada Eskişehir’in Milli Kongre’ye bağlanması ve şehirdeki İngiliz kuvvetlerinin bölgeden uzaklaştırılması için bir plan yapan Ali Fuat Paşa ilk iş olarak bölgenin dışarıyla ilişkisinin kesilmesi üzerinde durmuştur. Haberleşme ve ulaşım kesilip halk işbaşına çağrılırsa kısa sürede denetimin milli kuvvetlere geçeceği düşünülmüştür. Bu amaçla Balıklı Köprüsü tahrip edilmiş ve bu olay İngilizler ve İstanbul Hükumeti nezdinde büyük tepki uyandırmıştır.

Bu arada İstanbul Hükumeti daha önce Ali Fuat Paşa’nın görev yaptığı 20. Kolorduyu lağvederek yerine merkezi Eskişehir olmak üzere Kiraz Hamdi Paşa komutasında 5. Kolorduyu kurmuştur. 20. Kolorduya bağlı bütün birliklerin 15 gün içinde 5. Kolorduya katılmaları tehditkar bir şekilde istenmesine rağmen kimse 5. Kolorduya katılmamıştır. Aksine birlikler Ali Fuat Paşa’ya bağlılıklarını telgraflarla İstanbul’a bildirmişlerdir. Bu da Eskişehir ve civarında milli kuvvetlerin ve Ali Fuat Paşa’nın kazandığı nüfuz açısından önemli bir gelişmedir.

EskiEskisehir09Eskişehir’in Milli Mücadele için stratejik öneminin farkında olan Ali Fuat Paşa buradaki gelişmeleri izlemek üzere bir istihbarat teşkilatı ve anında müdahale edecek milli müfrezeler oluşturmuştur. Öte yandan yeni hükumet döneminde Eskişehir’e Milli Mücadeleye olumlu yaklaşan, milli kuvvetleri destekleyen Fatin Bey’in mutasarrıf olarak atanması sağlanmıştır. Fatin Bey döneminde Eskişehir’de jandarmaya yardımcı olmak üzere milli kuvvetlerden Kır bekçisi teşkilatı kurulmuştur. Yine bu dönemde eşraf, tüccar, din adamı gibi çeşitli meslek gruplarından bazı kişiler 7 Ekim 1919’da bir araya gelerek Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin Eskişehir şubesini kurmuşlardır.

İstanbul’un işgali üzerine Ankara’da toplanması kararlaştırılan meclis için ülke yeniden seçim sürecine girmiştir. Eskişehir yeni meclise 5 milletvekili seçerek göndermiş ayrıca son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında Eskişehir’i temsil eden Hacı Veli ve Abdullah Azmi de Ankara’ya gelerek meclise dahil olmuşlardır. Ülkeyi işgalden kurtarmak ve Misak-ı Milliyi gerçekleştirmek üzere 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM’nin ilk işlerinden biri de otoritesini sağlamak ve askerden kaçışları engellemek üzere Hıyanet-i Vataniye Kanununu çıkarmak olmuştur. Bu kanun kapsamında kurulan ve suçluları yargılayıp cezalandıracak İstiklal Mahkemelerinden biri de Eskişehir’de kurulmuştur. Eskişehir, Bilecik, Kütahya ve Geyve bölgelerinden sorumlu olan Eskişehir İstiklal Mahkemesi 20 Ekim 1920 ile 17 Şubat 1921 tarihleri arasında görev yapmıştır.

İşgallere karşı Türk Milletinin verdiği ilk tepkilerden birisi kendi bölgelerini savunmak amacıyla oluşturdukları Kuva-yı Milliye birlikleri olmuştur. Bu birlikler düzenli ordu kuruluncaya kadar kahramanca görev yapmışlar vatanlarını savunmuşlardır. Eskişehir’de öncelikle Mihalıççık, Sivrihisar, Mahmudiye ve Seyitgazi’de de 10 milli müfreze daha sonra mutasarrıf Fatin Bey ve eşrafın desteğiyle Albayrak (500 kişi) ve intikam müfrezeleri kurulmuştur. Düzensiz, eğitimsiz ve dağınık olmakla birlikte bu birlikler yurt genelinde hem düzenli işgal ordusuna karşı hem de iç isyanlara karşı kanlarının son damlasına kadar mücadele etmişlerdir.

18 Haziran 1920’de Batı Cephesi kurulmuş ve düzenli orduya geçilmiştir. Üç gün sonra 21 Haziran 1920’de Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa’yla görüşmek ve Batı Cephesini denetlemek üzere Eskişehir’e gelmiştir. Bu Mustafa Kemal Paşa’nın Eskişehir’e ilk gelişidir. Daha sonra da pek çok kez Eskişehir’i ziyaret etmiştir. Hatta Eskişehir, İstanbul’dan sonra en fazla ziyaret ettiği yer olarak bilinmektedir.

eskisehir-isgalYunanlılar 6 Ocak 1921’de Bursa’dan Eskişehir’e ve Uşak’tan Afyon yönüne doğru taarruza geçmişler, 9 Ocak’ta Bilecik ve Bozüyük’ü işgal etmişlerdir. İnönü mevzilerinde gerçekleşen savaşta Türk ordusu Yunan birliklerini geri püskürtmeyi başarmıştır. 1. İnönü Savaşı olarak tarihe geçen bu savaş Türk düzenli ordusuyla girilen ilk savaştır. Düzenli orduya geçiş sürecinde çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalınmış olmasına rağmen Türk ordusu bu savaşı kazanmasını bilmiştir. TBMM’nin otoritesini ve kazanmaya olan inancını güçlendiren bu savaş Eskişehir’de büyük bir törenle kutlanmıştır.

Bolu Milletvekili Dr. Fuat Bey savaş sırasında yaptığı yardımlardan dolayı Eskişehir halkına teşekkür edilmesi için 20 Ocak 1921’de Meclis Başkanlığı’na önerge vermişti. Yunanlılar yenilginin izlerini silmek ve hedefleri olan Ankara’ya ulaşmak için ikinci kez taarruza geçmişler 26-27 Mart’ta çarpışmalar başlamış, 31 Mart 1921’de Yunan kuvvetleri yine çekilmek zorunda kalmışlardır. Türk ordusuna olan güven iyice pekişmiş ve her iki savaşı da yakından takip eden Eskişehir halkı 2. İnönü zaferini üç gün üç gece sevinç gösterileriyle kutlamıştır. Eskişehir halkı savaş sürecinde yaptıkları para yardımıyla yaralıların tedavisine katkıda bulunmuş ve aldıkları malzemeleri Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne teslim etmişlerdir.

İnönü savaşlarından sonra Yunanlılar Eskişehir’i hedef alarak dört koldan saldırmışlardı. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa Eskişehir’in Karacahisar Köyünde bulunan Batı Cephesi karargahına gelmiş ve 18 Temmuz’da ordunun Sakarya’nın doğusuna çekilmesi kararlaştırılmıştır. Bu Eskişehir’in boşaltılması anlamına gelmekteydi ve 19 Temmuz Salı günü akşamına kadar şehir boşaltılmıştı. Milli Mücadele’nin önemli tanıklarından Halide Edip ayrıntılarıyla anlattığı bu boşaltma işlemini “son dönemlerin en dramatik olaylarından birisi” olarak nitelemiştir. Batı Cephesi karargahı da 24 Temmuz’da Polatlı’ya taşınmıştı. Tarihe Eskişehir- Kütahya Savaşları olarak geçen ve kaybedilen bu savaşlar ile Eskişehir gibi stratejik önemi olan bir bölge Yunanlıların eline geçmiş ve Ankara’ya iyice yaklaşmışlardı.

Yunanlılar işgal süresince Eskişehir’e bir temsilci, iki kolordu kumandanı ve iki levazım reisi göndermişlerdi. Bu yetkililer halka zulüm yapmaktan geri kalmamış ve kendilerince yasaklar koymuşlardı. Bu arada yerli halktan ve Kumlardan bazı kişilerin Yunanlılarla işbirliği yaptığı görülmüştür ki bunların isimlerini Hakimiyet-i Milliye gazetesi “yılanlar” diyerek vermiştir.

Yunan ordusu 13 Ağustos’ta Ankarayı hedef alarak harekete geçmiş ve 14 Ağustos’ta Sivrihisar’ı almıştı. Ankara’dan top seslerinin duyulduğu hatta meclisin taşınmasının gündeme geldiği bu zor günlerde Türk milleti için kazanmaktan başka çare yoktu.

Sakarya yenilgisinden sonra Yunan ordusu Eskişehir-Afyon hattına çekilirken Türk ordusu onların toparlanmasına fırsat vermeden taarruza geçmeyi planlamıştır. Türk ordusu 26 Ağustos 1922 sabahı topçu ateşiyle taarruza geçmiş, 30 Ağustos’ta gerçekleşen Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile Yunan ordusunun büyük bir bölümü yok edilmişti. 1 Eylül 1922’de İzmir’e doğru ilerleyen Türk kuvvetleri 1 Eylül’de Uşak, 2 Eylül’de Eskişehir ve sırasıyla Nazilli, Simav, Salihli, Alaşehir, Balıkesir, Bilecik, Aydın, Manisa ve nihayet 9 Eylül’de İzmir’i düşman işgalinden kurtarmışlardır.

EskiEskisehir11Bu süreçte Eskişehir’de 2 Eylül’de kurtuluşa ermiş ve Milli Mücadele’ye verdiği maddi-manevi destekle adından sıkça bahsedilen bir yer olmuştur. Şehrine dönen Eskişehirliler burayı neredeyse tanınmayacak halde bulmuşlar ama özgürlüğün verdiği güçle yeniden imar faaliyetlerine başlamışlardır. Mustafa Kemal Paşa’nın 15 Ocak 1923’te Eskişehir’e yaptığı gezi de Eskişehir’in imarı konusunda bir dönüm noktası olmuş birçok adım atılmıştır. Mustafa Kemal Paşa Eskişehir halkına yönelik yaptığı konuşmasında; Eskişehir’i ve Eskişehir halkını çok iyi tanırım. Eskişehir halkı, içinde ve yakınında düşman kuvveti mevcut olduğu ve bizim de elimizde kuvvet bulunmadığı zaman çok büyük vatanperverlik, milliyetperverlik ve azim ve kahramanlık göstermiştir.” diyerek başladığı konuşmasında Eskişehir halkının güzide vasıflarla bezenmiş bir halk olduğunu vurgulamış ve bütün hizmetlerinden dolayı tebrik etmiştir.

Görüldüğü üzere 22 Ocak 1919 İngiliz işgalinden başlayıp 2 Eylül 1922’de kurtuluşla sonuçlanan süreçte Eskişehir pek çok badireler atlatmıştır. Hiçbir zaman yılgınlığa düşmeden Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde verilen Milli Mücadele’ye tam destek veren Eskişehir halkı haklı bir gururla 2 Eylül’ü her yıl kurtuluş günü olarak kutlamaktadır. Şehrimizde kampüs, cadde, gazete ve daha birçok yerde 2 Eylül ismi yaşatılmaktadır.

Bu duygu ve düşüncelerle tüm Eskişehir halkının 95. kurtuluş yıl dönümü kutlu olsun.

***

Eskişehir halkı işgal günlerinde çok zulümler görmüş acılar çekmiştir. Yunanlılar hanelere tecavüz etmiş ve istediklerini ele geçirinceye kadar işkenceler yapmışlardır. ”Eskişehir’den Gelen Ses” isimli şiirinde İzzet Ulvi Bey bu günleri şöyle anlatır:

Al sancağa hasret kaldık
Kaygılara yasa daldık
Zalimden çok bunaldık
İmdat senden şanlı ordu
Aman, kurtar güzel yurdu
***
Katil Yunan can yakıyor
Camilere haç takıyor
Porsuk suyu kan akıyor
İmdat senden şanlı ordu
Aman, kurtar şanlı yurdu
***
Eskişehir şimdi viran
Ne ırz kaldı ne mal ne can
Ah yok mudur, can kurtaran
İmdat senden şanlı ordu
Kurtar artık güzel yurdu
***

 

Kaynak ve Alıntı: Eskişehir Valiliği, Eylül 2009 – ESKİyeni Dergi
Eski Zamanlar – İşgal Süreci ve Eskişehir’in Kurtuluşu
Doç. Dr. Emine GÜMÜŞSOY – Eskişehir Osmangazi Üniversitesi

Seçilmiş Kaynakça:
• Güneş, İhsan-Kemal Yakut; Osmanlı’dan Cumhuriyete Eskişehir (1840-1923), Anadolu Üniversitesi Yayını, 2007.
• Ali Sarıkoyuncu, -Selahattin Önder-Mesut Erşan; Millî Mücadelede Eskişehir, ESOGÜ Yayını, 2002.
• Yıldırım, İsmail; Milli Mücadele’nin Başlangıcında Eskişehir (22 Ocak 1919-20 Mart 1920), Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Yayını, 1998.

Kategoriler
26

Eski Bir Şehrin Hikayesi

eski-bir-sehrin-hikayesi

ESKİŞEHİR, Bu şehir öyle bir şehirdir ki, Tarihin en eski dönemlerinden bu güne bir çok uygarlığa kucak açmıştır. Kafkaslardan, Balkanlardan gelenlere yurt olmuştur. Ayrımcılık yapmamış, kaynaştırmış, birleştirmiştir.

Her tarafı termal su iken, içme suyu olmamış, sularını soğutarak içmiştir. Yaygın akan Porsuk, Şeydi suyu vd. bataklıklar oluşturmuş, sıtma sıradan hastalık sayılmıştır. Ama ölüme de direnerek tarımını, hayvancılığını geliştirmeye çalışmıştır.

Yeniden, yenilikten, çağdaşlaşmadan yana olmuştur. Tüm baskı ve engellemelere rağmen Sivas Kongresine delege göndermiş.

Hatta bu kongrenin masraflarının önemli bir bölümü Eskişehirli delegelerce karşılanmıştır. İşbirlikçiliği reddetmiş, bağımsızlıktan yana tavrını koymuş, Kuva-yı Milliye’ye katılmıştır. Eskişehir’den Hatice ve Azize adlı iki kadın padişaha işgalleri protesto telgrafı çekmiş, “Esaretten Özgürlüğe” diyerek, kentte 423 gün süren İngiliz işgaline son vermiştir. Emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşının sıklet merkezi olmuş.

Herkesten önce cepheye koşmuş, varını-yoğunu son damlasına kadar ordusuna vermişti. I. İnönü, II. İnönü, Eskişehir – Kütahya Savaşlarını bağrında yaşamıştır.

Yunan işgali ile eziyetin her türlüsünü, işkencenin en onursuzunu iliklerine kadar hissetmiş. Ancak yılmamış, yıkılmamış ve direnmiştir. Sonrası mı?

Sonrası malum. Ülkenin Kurtarıcısı ve Kurucusu, Türk Devriminin lideri Mustafa Kemal’in önderliğinde Küllerinden yeniden doğmuştur.

Tarımda, ticarette, sanayide, eğitimde birçok ilke imza atmıştır. Cumhuriyet ile birlikte aydınlanmanın örnek kenti olmuştur.

KİTAP HAKKINDA

Eskişehir Ticaret Odası’na bu başlıkta bir proje sunduğumda Sayın ETO Yönetim Kurulu Başkanı Metin Güler çok olumlu karşıladı ve hemen başlanmasını istedi.

Aslında çalışmanın alt yapısı belirli bir oranda hazırdı. Çünkü genelde Eskişehir ağırlıklı yayınlar yapmıştım. Konuyla ilgili belgelerin bir kısmını ileride bu konuda araştırma yapmayı tasarladığımdan toplamıştım.

Bu projenin bir diğer alt yapısı ise öğrencim ve genç meslektaşım sevgili Melis Birgün’ün danışman­lığımda hazırladığı yüksek lisans çalışmasıydı. Kendisiyle böyle bir çalışmaya başlarken bunu zaten planla­mıştık. Ancak tez aşamasında zamanının yetmemesi nedeniyle bazı konular eksik, bazıları da çok yüzeysel kalmıştı. Bu eksiklikler tarafımdan iki yıl süren arşiv ve kütüphane çalışmaları ile tamamlandı. Genç meslek­taşımın hayat arkadaşını bulması ve meslek hayatına Van’da devam etmesi nedeniyle birlikte başladığımız çalışmanın geri kalan sürecini yalnız tamamlamak zorunda kaldım.

Daha önceki Eskişehir tarihi ile ilgili yaptığımız çalışmalarda olduğu gibi bunda da konuyla ilgili orijinal belgelerin çoğunluğuna basit transkripsiyon uygulanmış şekilde çevirileriyle birlikte sayfalarımızda yer vermeye çalıştık. Buradaki temel amacımız alan dışından okuyucuların sıkılmasını engellerken, alandan insanların ilgili belgelerden farklı çıkarsamalar sağlamalarına olanak tanımaktı.

Ayrıca kitapta ETO başkanı Sayın Metin Güler’in isteği üzerine hemen her konu da belge ya da fotoğraf kullanmaya özen gösterdik. Hatta bazı bilgi, belge ve fotoğraflar bu kitapla ilk defa gün ışığına çıkmış oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün savaş meydanlarındaki ve Eskişehir’deki fotoğraflarının büyük çoğunluğu Genelkurmay ATAŞE arşivinden alınmıştır. Eskişehir’de kurulan kimi dernek, spor kuruluşu ve ticari yapı ve çalışanları için ise dönemin Eskişehir Halkevi dergisinden yararlanılmıştır.

Bu kadar uzun soluklu çalışma olup da bize emek ve destek verenleri de anmamak olmaz. Her zaman olduğu gibi teşekküre beni yetiştiren hocalarımla başlamak istiyorum. Bugün bu çalışmaları yapabiliyorsam en başta beni yetiştiren, bana emek veren, yaptığım çalışma ile ilgili eline geçen her türlü bilgi ve belgeyi benimle paylaşan, lisans, yüksek lisans ve doktora hocam Sayın Prof. Dr. İhsan Güneş’e, sonraki akademik hayatımda önemli yerleri olan Sayın Prof. Dr. S. Esin Derinsu Dayı, Sayın Prof. Dr. Erdal Açıkses, Sayın Prof. Dr. Yaşar Akbıyık hocalarıma sonsuz şükran borçluyum.

En sıkışık ve zor zamanlarda bize desteğini esirgemeyen öğrencim ve meslektaşım Tarihçi-Arşiv Uzmanı Erdinç Şahin’e, bölüm arkadaşlarım Doç. Dr. Mehmet Topal ve Dr. Engin Kırlı’ya; Tohum Islah İstasyonu ve Dry Farming Uygulama alanı ile ilgili fotoğrafları temin eden Ziraat Yüksek Mühendisi Celalettin Aygün’e teşekkürü bir borç bilirim.

Yaklaşık bir yıl aralıksız birlikte çalıştığımız, birbirimize katlanmak zorunda kaldığımız kitabın grafik tasarımını gerçekleştiren Kadir Pekince’ye; çalışmanın her aşamasında bize büyük bir destek veren, dikkatini üzerimizden eksik etmeyen, bizi yüreklendiren, ETO Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Metin Güler’e teşekkür ediyorum.

Doç. Dr. Zafer KOYLU Ağustos 2015 ESKİŞEHİR
ISBN: 978-605-137-496-3
footer

Kategoriler
26

Eskişehir Yöresine Ait Efsaneler

Efsane, söylem, mit ya da kült olarak da adlandırılır. Oldukça kısa ve konuşma dilinde, tek olay içeren bu anlatıların gerçek olduğuna inanılır. Resmi ve yazılı belgeler, İlmi araştırma ve deneyler ya da tamamen aynı şartlar içindeki her birey tarafından tecrübe edilemediğinden, efsanelerin gerçekliği kanıtlanamamaktadır. Ama gerçeklik, şüpheci tohumları eker ve insanlar kaygı ile inanarak efsaneleri anlatırlar. Efsaneler motif denilen, birden çok farklı anlatıda benzer bir işlevle “kılık değiştirmek, aynı anda birden fazla yerde olmak, farklı tarihi dönemlerde görünmek vb.” nesne, davranış, hayvan, insan ve uygulamalar içerirler. Aynca, her efsanenin birden fazla çeşitlemesi de vardır. Yani, bir efsanevi olayın farklı çağlarda, farklı yerlerde ve farklı kişilerce yaşandığını aktaran, birbirine benzer metinleri vardır.

Eskişehir’deki efsanelerin konusu ağırlıklı olarak dinidir. Özellikle dini kişiliklerle ilgili anlatılar sıkça anlatılır ya da yazılır. Bu efsanelerden en bilindik olanları, ünleri, etrafında gelişen inanç ve uygulamaların etkin olduğu alanın genişliği açısından “genel veliler” olarak nitelendirilebilecek olan ermişler ve gazilerle ilgilidir. Bu efsaneler, genellikle söz konusu dini kişiliklerin yaşadıkları dönemleri konu ederler…

ESKİŞEHİR EFSANELERİ

Battal Gâzi Türbesi ve Kesik Başlar

Adına Seyitgâzi ilçesinde bir külliye bulunan Seyyid Battal Gâzi, muhtemelen 8. yüzyılda yaşamış bir Arap Ordusunun komutanıdır. Ama Eskişehir’de, Alevi-Bektaşi kültürü içinde bir Türk – Müslüman savaşçı olarak yaşar. Arapça’dan çevrilmiş bir destanı varsa da, halk arasında efsaneleri anlatılmaktadır…

İstanbul kuşatmasına da katıldığı söylenilen bu savaşçının çok güçlü ve uzun boylu olduğuna inanılmaktadır. Öyle ki mezarı tam 5,5 metre uzunluğundadır.

Mezarının hemen yanında, Kral Kızı olarak bilinen, Elenora adlı bir Hristiyan kadına ait başka bir mezar bulunmaktadır:

Elenora’nın, Battal Gâzi’nin sevgilisi ya da eşi olduğu kabul edilir. Hatta Battal Gâzi ’nin onun elinden atılan bir çakıl taşıyla öldüğü söylenir. Yaklaşan Hristiyan ordularım haber vermek isteyen Elenora, uyumakta olan Battal Gâzi ‘ye bir çakıl taşı atar ama sevgilinin elinden çıkan bu taş onun sonu olur.

Kesik Başlar

Seyit Battal Gâzi türbesi içinde üç kesik başlı savaşçıya ait olduğu söylenen mezar da bulunmaktadır…
Söylentiye göre; “Sadece yuvarlanarak hareket eden ve konuşabilen, genç erkeklere ait bu başlar, yine de düşmana karşı mücadele etmişler, katıldıkları gâzadan sonra can vermişlerdir. ”

Seyyid Battal Gâzi Hakkında Söylenenler / Bilinenler

Emeviler döneminde Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan savaşlarda ün kazanmış, Müslümanlar ve özellikle Alevi-Bektaşi Türkler arasında büyük bir Gazi-Veli kimliğiyle yüceltilip, destan kahramanı yapılmış “Müslüman Emir” olarak adlandırılabilecek Battal Gazi’nin tarihi kimliğiyle, söylencelere dayanan edebi ve efsanevi kimliği İlmi çalışmalarda da birbirine karışmıştır. Anadolu’da gerçek tarihi kişiliğine oranla efsanevi kimliği daha geniş bir etkiye sahip olan Battal Gazi, Endülüs’den Orta Asya’ya kadar bütün İslam dünyasının ortak malı haline gelmiştir. Türkler Anadolu’ya geldikleri zaman onun kahramanlık menkıbeleriyle karşılaşmışlar ve kendisine büyük hayranlık duymuşlar, bu sebeple onun menkıbelerini yeni bir yorumla ele almışlardır.

Bu suretle Anadoluyu fethetmiş bir Türk kahramanına dönüşen Battal Gazi’ye muhtemelen 13. yüzyıl ya da 14. yüzyılda bir de “Seyyidlik” payesi uygun görülerek Peygamber soyuna bağlanmıştır. Böylece daha 13. yüzyılda gerek halk gerekse Bizans sınırındaki gaziler arasında bir “Gazi-Evliya” olarak takdis edilmeye başlanan Seyyid Battal Gazi’nin aynı dönemde başta Kalenderiler olmak üzere Alevi-Bektaşiler arasında da yaygın bir külte konu teşkil ettiği görülmektedir.

Rivayetler ve menkıbeler dışında Battal Gazi hakkında elimizde çok az bilgi bulunmaktadır. Hemen hemen bütün kaynaklarda temel alman tema. Battal Gâzi’nin savaşları ve kahramanlıklarıdır. Nitekim tüm kaynaklarda “Battal” kelimesinin asıl adı değil kahramanlığını gösteren lakabı olduğu belirtilmektedir.

Aynca, Seyid Battal Gâzi efsanesinin geniş ölçüde ün kazanması, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde büyük izler bırakmıştır. İstanbul, Maltepe’de Seyyid Gâzi Kayası, Erdek’te kalesi, Kapadokya Karaeadağ’da bir Cami, Caesarea (Hacı Halife- Hacı Kalfa) adına bir vakıf bulunmaktadır. Kırşehir’de ise ikinci bir türbe görülmektedir. Üçüncüsü de Çorum yakınlarındaki Ali Dağındadır. Battal Gâzi’nin nereli olduğu hakkında da değişik görüşler mevcuttur. Battal Gazi, kimi yerde Şamlı, kimi yerde Antakyalı ya da Malatyalı, kimi yerde bir Türk, kimi yerde de bir Arap olarak gösterilmektedir;

Zirkili’de Battal Gâzi’nin Benî Ümeyye zamanında Şamlı bir emir olduğu belirtilir. İbnü’l-Esir’de Battal Gâzi’nin yaşadığı dönem olarak gösterilen, VII. yüzyıl tarihlemesinden (Emevi Dönemi) farklı olarak birçok kaynakta ve araştırmada VIII. yüzyıl sonu ile IX. yüzyılda Abbasi döneminde. Halife Harun-reşid zamanında (786- 809) Malatya civarında yaşadığı görüşü de sıkça kullanılmıştır. Aynca bazı kaynaklarda Battal Gazi’nin Malatyada doğmuş olduğu belirtilir. Bunların yanında Battal Gâzi’nin künyesi verilirken “Ebu Muhammed Cafer b.Hüseyn b.Rebi’ b.Abbas Malatyavî ve Haşimî” olarak gösterilir. Buradaki Malatyavî ismi Battal’ın Malatyalı olduğu iddiasını kuvvetlendirmesi açısından da önemlidir.

Evliya Çelebi, Battal Gâzi’nin Harunurreşid tarafından elçilikle görevlendirildiğini, ayrıca Antakyanın kuşatılması ve fethinde rol aldığını ve Harunurreşid’in İstanbul kuşatmasına da katıldığı ve kuşatmadan sonra Üsküdar yakasında kaldığını ve Anadolu yakasında çeşitli muharebelerde bulunduğunu belirtmektedir. Bu durum bize, Battal Gâzi kimliğinin efsaneleşerek, yaşadığı dönemden sonraki yüzyıllarda ve olaylarda da gücünü koruduğunu göstermektedir. Ahmed Rifat, Battal Gâzi’nin Antakyalı bir Arap emiri olduğunu söyler. Tarih-i Dımaşk’da, Battal Gâzi’nin Antakya’da oturduğu ve Hakemoğlu Mervanoğlu Abdülmelik tarafından Şam ve Cezire ehlinin reisliğiyle görevlendirildiği bildirilir. Samuel ben David Yemşel, seyahatnamesinde “Müslümanlar, Battal’ın Rumeli’yi fethettiğini ve aslen Osmancıklı olduğunu söylemektedirler.” demektedir.

Bunların yanında, Ahmet Yaşar Ocak ve Abdülbaki Gölpmarlı Saltuknâmede, Battal Gâzi ile Sarı Saltuk arasında bir ilişki kurulduğunu kaydederek, Sarı Saltuk da tıpkı Melik Dânişmend Gâzi gibi Hz. Ali soyundan ve Seyyid Battal Gâzi’nin torunlarından Seyyid Hasan’m oğlu olarak gösterildiğini belirterek bir anlamda bu ve benzeri neseb sahiplenmelerinin temelinde menkıbevî halk kültürünün büyük etkisini vurgulamaktadır.

Battal Gâzi’nin yaşadığı dönemi ve hayatı hakkındaki bilgileri, genellikle onun bulunduğu Rum seferlerine ve savaşlarına ait verilen haberlerden öğrenmekteyiz. Taberî ve diğer birçok kaynağın da gösterdiği gibi Battal Gâzi’yi VIII. yüzyılda Emevîler devrinde yaşamış kabul etmek gerçeğe daha yakın görünmektedir. Battal Gâzi’nin bilhassa 717 – 740 yılları dolaylarında, Emevîler’in Bizans’a karşı yürüttükleri mücadelelerde rol aldığını ve hem Müslüman hem de Hristiyan kaynaklara yansıyan efsanevî şöhretini bu sırada kazandığını kabul etmek doğru olacaktır.

Menkıbevî bilgilerle karışmasına rağmen tarihî kaynaklar Battal Gâzi’nin öldüğü zamanı ve yeri tesbit ediyorlar. Ölümü ile ilgili rivayetlerin en gerçeğe yakını. Battal Gâzi’nin, bugün Eskişehir’in Güneybatısında yer alan Seyitgâzi kasabasının bulunduğu antik Akroinon mevkiindeki bir muharebe sırasında şehid olduğudur. Birçok kaynak, onun ölüm tarihini 113 (731), 122 (740) ve 123 (741) olarak zikretmektedir. Buna göre Battal Gâzi’nin M.730’lu veya 740’lı yıllarda Akroinon mevkiinde şehid düştüğü kabul edilebilir.

Battal Gâzi’nin menkıbevî kişiliği Anadolu Türkleri arasında da kendisini kuvvetle ortaya çıkarmaktadır. Türkler bu savaşçıyı gerçek kimliğinden çıkarıp klâsik bir Türk Alp’i şeklinde düşünmüşler ve Battainâme’yi muhtemelen XI. yüzyılın sonlarıyla XIII. yüzyılın başları arasındaki dönem içinde bu anlayışa göre yeni bir yorumla oluşturmuşlardır. Destanın Türkçeye adapte edilmiş şeklinde Dânişmend ailesi Battal Gâzi’ye kadar gitmektedir. Türkler, Danişmend’i kendi geleneklerine bağlamışlar ve Battal Gâzi’nin doğum yeri Malatya’nın onun doğum yeri olduğunu öne sürmüşlerdir..

Battal Gâzi’nin Türkler arasmda bu kadar çok sevilip bir “Gâzi-Velî (Alp Eren) kimliğiyle yüceltilmesinde ve ululanmasında, şehit olduğu yerde eski bir Bizans dini yerleşimi üzerinde bulunduğu var sayılan mezarının, I. Alâeddin Keykubad’ın (1220-1237) annesi tarafından bir rüya sonucu keşf edildiğini nakleden menkıbenin önemli bir katkısı olsa gerek.

Menkıbelerin ve edebî ürünlerden Battainâmenin etkileri o denli büyük olmuştur ki. Battal Gâzi daha Selçuklular döneminden itibaren Anadolu’da özellikle Sünni İslam inanışı dışındaki Türkler (önce Kalenderiler, sonra Aleviler ve Bektaşîler) tarafından çok benimsenip yüceltilmiştir. Burada dikkatlerden kaçmaması gereken olgu; gerçekte Hz. Ali ve soyuna hiç de iyi gözle bakmayan bir hânedana, Emevîler’e mensup bir kişiliğin, bu niteliğinin unutularak en ön safta gelen bir evliya mertebesine çıkarılmış olmasıdır. Böylece, Emevî komutanı Battal Gâzi, heterodoks Türk zümreleri arasında yerini Hz. Ali soyundan gelen Seyyid Battal Gâzi’ye bırakmıştır.

Böylece daha XIII. yüzyılda gerek halk, gerekse Bizans sınırındaki Gâziler arasında bir Gâzi-Evliya olarak takdis edilmeye başlanan Seyyid Battal Gâzi’nin aynı devirde başta Kalenderîler olmak üzere çeşitli Sünnilik dışı topluluklar arasında yaygın bir külte konu teşkil ettiği görülür. Ancak bu önemli olayın nasıl ve hangi bağlantılarla meydana geldiği, Anadolu Kalenderîlerinin ne gibi sebepler yüzünden onu “Pîr-i Abdâlân” kabul ettikleri henüz tam olarak bilinememektedir. XVI. yüzyılda Seyid Battal Gâzi adının, Türk ordusunun itici gücünü oluşturduğunu görüyoruz. Sünnî halk şairleri tarafından da XV. yüzyıldan beri hem Gâzilik ve kahramanlık, hem de evliyalık yönleri vurgulanarak yüceltilmiştir.

Seyyid Battal Kültü

İslâmî dönem Türk edebiyatının en ilgi çekici ve gelişmiş örneklerinden birini destâni romanlar teşkil etmektedir. Battalnâme yazıya geçirildiği dönemden itibaren halk arasında çok okunmakta olup yaşadığı yüzyıllar boyunca birçok ilâveler gördüğü açıktır. Aynca eserdeki kültürel ürünlerin yüzyıllara ve coğrafyalara göre de değişiklikler gösterdiği açıktır.

Bunlardan biri Battal Gâzi’nin Hızır İlyas ile olan menkıbeleridir. Hızır bu destani romanlarda kahramanların yardımcısı, yol göstericisidir. Başları sıkıştığında veya ölümle burun buruna geldiklerinde Hızır ortaya çıkar ve kendilerini kurtarır. Kahramanâme, dini bir içeriğe sahip olan Battal Gâzi Menkıbesi, Selçukluların ilk zamanından beri, manzum ve mensur birçok Battalnameler oluşmasına sebep olmuştur. Kimin tarafından ve her ne amaçla yazılmış olursa olsun, o dönem Türklerinin ortak duygularını yansıtan bu eser halk arasında büyük bir ün kazanmış, hatta Doğu Türkistan’a kadar yayılmıştır.

***

Savaşa Katılan Yatır

Eskişehir kent merkezinde Şihabüddin-i Sühreverdi türbesi bulunmaktadır. Türbedeki bir evraktan Sühreverdi’nin, Abdülkadir-i Geylani’nin yanında eğitim gördüğü, Şafi fıkıh alimi ve evliyası olduğu, 13. yüzyılda Bağdat’ta vefat ettiği öğrenilmektedir. Artık hayatta olmayan türbenin bakıcısı yaşlı bir kadın, bir Kıbrıs Gazisine şunu anlatmıştır:

Kıbrıs harekâtı boyunca her sabah türbenin etrafında kan damlaları olurdu. Kadın bunları her gün sildiği halde, ertesi gün yeniden kan damlaları olduğunu görürmüş. Kadın bu durumu, “türbenin ” her gece Kıbrıs ’taki harbe katıldığına ve yaralandığına yormaktaymış…

Yerini Bulduran Yatır

Resmi tarih söylemese de işte bir okulun efsanesi şöyledir:

Eskişehir Muttalip yolu üzerinde bulunan Necatibey İlköğretim okulunun altı, eski bir mezarlıkmış! Okul inşaatı tamamlanmak üzereyken inşaattaki bir merdiven bir türlü yapılamamış, işçiler yaptıkça merdiven yıkılıyormuş. Merdivenin yapıldığı alanın altı kazılınca oradan bir yatır çıkmış. Bunu dışarı almalarından sonra merdiven yapılabilmiş.

Abdest Alan Yatır

Eskişehir’de bazı eski evlerin bahçesinde yatır vardır. Ev sahipleri bu yatırlara zarar vermemek için her şeyi yaparlar. Hiç kirli tutmazlar. Yatırların yanma devamlı takunya, abdest için su ve havlu konur. Cuma günleri. Cuma namazı sâlası vaktinde, takunya ve havlunun ıslandığı, abdest suyunun bittiği görülürmüş. Kişiler, yatırın Cuma namazı için abdest aldığına inanmaktadırlar.

Eskişehir Merkez / Uludere köyde Âşık Mustafa adlı bir adam yaşarmış. Köydeki erkeklerin toplanıp sohbet ettiği köy odasında oturdukları bir gün, Aşık Mustafa odada oturan erkeklerle iddialaşmış: “Zemheride dalıyla birlikte kiraz getiririm ”demiş. Bir gün ya da bir saat sonra, tam olarak bilinmemektedir, kirazı yeşil dalıyla birlikte getirmiş. Bu durum onun dervişliğinin kanıtı olarak kabul edilmiş.

Eskişehir efsanelerine en sık konu edilen olağanüstü varlık, cindir. Eskişehir’in eski semtleri Bademlik ve Odunpazarı ile kent merkezindeki hamamlarda kendileriyle rastlanıldığı sıkça anlatılır.

Hamama Dadanan Cinler

Bir adam, büyük bir ihtimalle Kadir Gecesinde, daha güneş ışımadan hamama yıkanmaya gider. Hamam kalabalıkmış. Birçok kişi yıkanıyormuş ama hepsinin ayağı tersmiş. O da dışarı çıkıp biletçiye, neden adamların ayakları ters, diye sormuş. Biletçi de kendi ayaklarını göstererek “Böyle mi?” demiş. Bunun üzerine adam oradan kaçmış, evine gelmiş. Başından geçenleri anlatmış. Birkaç gün sonra da adam bir şekilde ölmüş.

Ama cinler sadece erkekler hamamında gezmemektedir:

Ramazan ayında Şeytanlar bağlı olur derler ama Ramazan değilmiş. Hamama giden bir kadın yıkanmış. Kafasını sabunlamış, suyu döktüğü zaman karşısında, bir bakmış simsiyah bir boğa. “Allah Allah! Bana mı öyle görünüyor?” O sırada hamamda yalnızmış. Yine başına suyu dökmüş, bakmış hâlâ orada; yan yatar vaziyette, göbek taşının üstünde yatıyor. “Bir iki kere daha bakayım” demiş, gerçekten de oradaymış. Kadın çıldırmış. Hastaneye götürmüşler. Hamamı bir süre kapatmışlar. Sonradan kimsenin tek girmesine de izin vermemişler.

Efsaneler, sürekli üretilen anlatılardır. Bu yüzden Eskişehir kentiyle ilgili oldukça güncel efsaneler de bulunmaktadır. Bunun için gençlere ve kent sokaklarında gezenlere kulak vermek yeterlidir.

KANLI KAVAK PARKI

Kanlı kavak parkına adını veren, kavuşamayan sevgililerin buradaki bir kavağa kendilerini asarak ölmeleriymiş. Ama bu açıklamayı kabul etmeyenler de var:

Bu parktan geçen Porsuk çayı içinde bir canavar yaşıyormuş ve yaklaşan çocukları kapıp yediği için parka bu ad verilmiş. Kim bilir?

KIRK KIZ DAĞI EFSANESİ

Türkmen mecidiye köyü yakınında, Doğan çayır beldesinin yanında bir Kırkkız Dağı vardır. Kırk kız orada halı dokurken Yunan askerleri gelmiş. Kızlar Allah’a dua etmeye başlamış. ‘‘Allah’ım bu adamlar bize kötülük yapacak, ya bizi taş yap ya kuş yap.” diyorlar. Allah tarafından da onlar kuş olmuş uçmuş. (Faruk Öğülmüş, Mahmudiye, Türkmenmecidiye köyü)

Piri Köstebek Olan Meslek

Eskişehir’in o sarı, sıcak toprağı ve insanı kavuran günlerinden birinde, genç bir adam işini erkenden bitirip, Eskişehir Pazarından çıkıp, köyüne doğru yola koyulur. Güneş tam tepeye gelip, güneşliğini belli ettiği zaman yürümek gittikçe güçleşir.. Bunun üzerine adam, kıraç bozkırın orta yerinde buluverdiği ahlat ağacının gölgesine sığınır. Niyeti hem biraz dinlenmek hem de çıkınına koyduğu peyniri ekmeğe katık ederek bir iki lokmayla açlığını bastırmaktır. Yemek sonrası bir ağırlık çöker. İçi geçiverir. O sırada kulağına bir ses gelir.. Biraz ilerisinde cam gözlü, fırça tüylü bir köstebeğin beyaz bir taş ile oynadığını görür. Bir an genç adam ve köstebek göz göze gelirler. Köstebek ürker oynadığı beyaz taşı bırakarak deliğine kaçar.

Genç taşı eline alır. Toprak altının serinliğini duyar ellerinde. Yazın o deli sıcağında o yuvarlak beyaz taş serinletivermiştir genç adamı. Taşla biraz oynar. Onu koklar. Baharın ilk günlerinde sürülmüş tarla gibi kokmaktadır. Ahlat ağacının yaşlı gövdesine sırtını dayar. Cebinden çakısını çıkartır ve bu beyaz, serin taşı yontmaya başlar. Bir iki çakı darbesinden sonra dile gelir beyaz taş. İnler ve konuşmaya başlar: “Ey insanoğlu, ey koca Tanrıdan sonra yeryüzünün en becerikli varlığı…

Ne istedin benden? Niye batırdın o sivri bıçağı böğrüme? ”

Genç adam korkar taşı bırakıverir elinden. Taş o anda dünya güzeli bir genç kıza dönüşüverir. Bembeyaz, kadife gibi teni olan genç bir kız… Genç adam iyice korkar, şaşırır. Eli ayağı birbirine dolaşır. Dili söylemez olur. Konuşabilseydi eğer, kuşkusuz af dilerdi o genç ve güzel kızdan! Şaşkınlığı arasında güzel kız tekrar taşa dönüşür ve oradaki köstebek deliklerinden birine akıp gider.

Bir süre sonra genç adam kendine gelir. Vurulmuştur o güzel kıza. Köstebek deliğine ellerini sokar. Başlar kazmaya. Umudu o taşı veya genç kızı yeniden bulabilmektir. Genç adam durmaksızın kazar. Gökyüzü yedi kattır derler. Yerin altı da yedi kattır söylenenlere göre. Genç adam elleriyle kazarak yerin yedi kat altına ulaşır. Gücü tükenmiştir ve açtır. O vuruluverdiği genç kızı hayal ederken ruhu bedeninden ayrılır ve göğün yedi kat üstüne ulaşır.

Köylüler haber alamadıkları genci aramaya çıkarlar. Sonunda derin bir çukurun içinde cansız bedenini bulurlar. Avucunda yuvarlak, küçük, serin bir taş vardır. Köylülerin hepsi anlar neler olduğunu. Dedelerinin dedelerinden beri böylesi öyküler süregelmektedir.

Gencin kazdığı kuyudan boy boy ak taşlar çıkar. Köylüler alır o taşları bir güzel çamurundan arındırır. O güne dek görülmedik güzellerin suretlerini, adı sanı duyulmadık çiçekleri bu taşların üstüne özenle işlerler.

Ve o ak taşı derin kuyulardan çıkartanlar, becerikli elleriyle o taşlan işleyenler, alanlar, satanlar, kısacası taştan ekmek yiyen herkes, lületaşını yerin yedi kat altından çıkartıp getiren köstebeği pirleri olarak bellerler. Köstebeğe saygı duyarlar. Köstebeğin yuvasını ellemezler. Zaten uzaktan bakıldığı zaman, lületaşı ocakları da köstebek yuvasına benzer.

Kaynak: 81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

MEMORAT

Efsane türüyle hemen hemen aynı özellikler gösteren Memoratların efsanelerden ayrılan yönü ise günümüze daha yakın bir zamanda gerçekleşmesi ve kişilerin olağanüstü güçlerle yaşadığı kişisel tecrübelerinin hikayesidir. Memoratı, olayı yaşatan kişiden dinleyebileceğiniz gibi ondan işiten kişilerden de duyabilirsiniz. Özel bir anlatıcı gerekmez. Kahramanları insanlar veya doğaüstü güçlere sahip olan kişiler veya yaratıklardır.

eml

Kategoriler
26 Sanat

Eskişehir Lületaşı

Lületaşı İşlemeciliği

ham-luletasi

Dökme, cılız, daneli, pamuklu, birim birlik, sıramalı veya sırmalı, omuzlama, budama… Bu sözcükler çoğumuz için bir anlam ifade etmez. Oysa bu sözcükler bir sedir veya koltuk üzerinde, ayağının birini altına alıp oturmuş, diğer dizinin üzerinde elindeki incecik bir bıçakla sabahtan akşama dek beyaz veya sarımtrak, yumuşak bir taş parçasını işleyen, sayıları giderek azalan lületaşı ustaları için ekmek parası anlamına gelir. Yukarıda sayılan sözcükler ham lületaşının boyutlarını ifade eder. Her biri teşbih, kolye, ağızlık, pipo veya biblo anlamını taşır.

Eskişehir dendiği zaman akla ilk gelen değerlerden biri kuşkusuz lületaşıdır. Lületaşı, madencilikte sepiyolit olarak bilinen, genellikle beyaz, çok açık san veya pembe-kırmızı renklerde olan, oldukça güç koşullarda çıkartılan bir taştır.

Lületaşını gün ışığına çıkartan ustalar onu “patal” veya “aktaş” olarak adlandınr. Lületaşı, “Eskişehir Taşı” veya “Beyaz Altın” olarak da bilinir. Batılı ülkelerde ise “Meerschaum”, yani “deniz köpüğü” adıyla anılır. Dünyanın birçok yerinde lületaşı ocakları vardır. Ancak en kaliteli taşlar Eskişehir ve civannda bulunur. Yüzyıllar boyunca lületaşı. Batıda “Viyana Taşı” olarak biliniyordu. Hâlâ da öyle söylenir. Çünkü yüzyıllar boyunca lületaşı pipo ve objelerin en güzel örnekleri Viyanalı sanatçıların elinden çıkmıştır.

Eskişehir il sınırlan içinde birçok yerde lületaşı çıkartılır. Bu ocaklar genellikle Sakarya ve Porsuk nehirleriyle Sarısu’yun oluşturduğu ovalarda yer alır. Lületaşı ocakları sulu ve kuru ocaklar olarak ikiye ayrılır. Lületaşı ocağı açmak için önce lületaşının bulunabileceği yer kazılmaya başlanır. Kazma işlemini kuyucular yapar ve onlar nerede lületaşı bulunabileceğini hissederler (!). Bu işlem kimi zaman 60 metre derinliğe ulaşana kadar sürer. Lületaşı kırmızı renkli bir toprak içinde bulunur. Diğer madenlerde olduğu gibi lületaşı damarlar hâlinde değildir. Toprağın içinde belli büyüklüklerde yumrular halinde bulunur. Lületaşının bulunduğu derinliğe gelindiği zaman yatay galeriler açılır ve lületaşı toprağın içinden toplanır. Çoğu zaman lületaşı ocaklarından su çıkar, bu su moto-pomplarla boşaltılarak çalışmalara öyle devam edilir. Bazen bu galerileri madencileri tehlikeye düşürecek biçimde su basar ve çalışmalar zorlaşır.

Lületaşının ilk kez ne zaman ve nasıl kullanıldığına ilişkin bilgilerimiz oldukça azdı. Ancak, geçtiğimiz yıllarda Anadolu Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü’nün Eskişehir yakınlarında, Alpu İlçesi, Çavlum Köyü’nde yaptığı kazılarda yaklaşık olarak M.Ö. 1700’lere tarihlenen lületaşından yapılma bir mühür bulunması, bu taşın binlerce yıldan beri bilinmekte ve kullanılmakta olduğunu ortaya koymuştur. Bu dönemlerde lületaşının ne amaçla kullanıldığına ilişkin kesin bilgilere sahip değiliz.
Ancak yine bugün olduğu gibi, küçük takıların yapımında kullanılmış olabilir. Tütün kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte de ağızlık ve pipo yapımlarında kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde lületaşı, ağızlık, pipo hediyelik eşyaların yapımlarında kullanılmaktadır. Ayrıca endüstriyel kullanım alanları da vardır.

19. yüzyılda Eskişehir ve çevresinin önemli ihraç madenlerinden biri lületaşıydı. Lületaşı bu dönemde ağırlıklı olarak Viyana’ya ihraç ediliyor ve burada Viyanalı ustalar tarafından işlenerek dünyanın her tarafına satılıyordu.

Lületaşının İşlenmesi: 1896 tarihli Salnâmeden öğrenilenlere Lületaşı göre, kent içinde o yıllarda atölyeler kurulmaya başlanmıştı işlenmesi ve bu atölyelerde ağırlıklı olarak ocaktan çıkartılan ham lületaşları temizleniyor, sandıklandıktan sonra Viyana’ya gönderiliyordu. Bazı atölyelerde ise tespih vs. yapılıyordu. Birkaç atölyede ise düz pipolar yapıldığı düşünülmektedir. Bu atölyeler o dönemde, Eskişehir’in ilk yerleşim alanlarından olan tüm Odunpazarı semtini kaplamış, hemen hemen her evde lületaşı işlenmeye başlanmıştı. Lületaşını ham olarak dış satımı 1960 yılında izne bağlanmış, 1972 yılından sonra da taşın işlenmemiş olarak dış satımı tümüyle yasaklanmıştır. Bu yasaklar Eskişehir’de lületaşı işçiliğinin canlanmasını ve çok sayıda atölyeler açılmasını sağlamıştır. Lületaşı basit el âletleri ve her ustanın kendisinin yaptığı bıçaklarla gerçekleştirilen bir sanattır.

luletas-aletleriBir lületaşı işleme ustasının kullandığı âletler: Tarha, kaba bıçak, iş bıçağı, sıyırgı, göz kalemi, iskarpela, kılavuz, matkap, eğedir. Tarha bir tür küçük nacaktır. Lületaşının çamurunu, taşını, toprağını temizlemeye yarar. Diğer bıçaklarsa taşı işlemede kullanılır. Mesela sıyırgı, son düzeltmeler ve tesviye yapmada kullanılır.

Yapılacak işe göre temizlenmiş olarak gelen taş genellikle hafif nemlidir. Taş nemliyken işlenmelidir. Taşın bu nemi “ana suyu” olarak adlandırılır. Çalışma sırasında veya beklediği için taş kurumuşsa tekrar ıslatılır. Lületaşı kaba bıçakla işlenmeye başlanır. Belirsiz bir model oluşturulur. Daha sonra iş bıçağı ile form ortaya çıkartılır. Sıyırgı ile düzeltmeler ve rötuşlar yapılır. Göz bıçağı ile gözler oluşturulur. Eğer pipo figürü sakallı ise bunun için sakal bıçağı kullanılır. Ancak Eskişehirli lületaşı ustaları taşı işlemede o denli beceriklidir ki, bir önden, bir de yandan fotoğrafı verilen herhangi bir kişinin yüzünü taşa üç boyutlu olarak işlerler.

Yapılan bir pipo ise iskarpela ile tütün haznesi açılır. Tüm işler bittikten sonra lületaşı eşya, elektrikli fırında düşük ısıda kurutulur. Kurutma işlemi sonunda piponun deliği yapılır, kılavuz ile ağızlık kısmına diş açılır ve ağızlık takılır. Lületaşı zımparalanıp, ağızlık kısmı çıkartılarak önce kaynar balmumuna, daha sonra da cilaya atılır. Cila sonrası kadife ile parlatılır, tutulanıp satışa sunulur. Bir lületaşı ustası günde en fazla üç tane pipo yapabilir. Ağızlık, tespih, kolye gibi eşyaların yapımlarına torna kullanıldığı için, işlenmeleri biraz daha kolaydır.

Günümüzde Eskişehir’de sayılan oldukça azalmış olsa da lületaşı işleyen bir grup usta bulunmaktadır. Bu ustalar mesleklerinin son temsilcileridir ve arkada yetişen yeni ustalar olmadığı için de bu meslek zaman içinde yok olup gidecek gibi görünmektedir. Gerek maddi koşullar, gerekse gençlerin bu işi yapmak istememeleri yeni ustaların yetişmesini engelleyen önemli faktörler arasındadır. 1960’lı yıllardan başlayarak altın çağını yaşayan lületaşı satışları günümüzde iyice gerilemiş, pek çok atölye kapanmış, birçok usta işini bırakmak zorunda kalmış, ihracatçılar da bu işten vazgeçmek durumunda kalmıştır. Yeni ustalar yetiştirmeyi amaçlayan, Eskişehir ve Alpu’da açılan iki lületaşı okulu da ilgisizlik sebebiyle kapanmıştır. Üretime ilişkin sorunlara vergilendirme, sosyal güvence, işletme giderleriyle ilgili yükler de eklenince işler neredeyse durma noktasına gelmiştir.

DENİZKÖPÜĞÜ LÜLETAŞI HİKAYESİ »

Lületaşı Pipo Satış: www.altinaymeerschaumpipe.com

Kaynaklar:
81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014