Kategoriler
Sivrihisar Kültürü

Sivrihisar Folkloru

Folklor, Halk bilimi demektir. Bir ülkede veya bölgede yaşayan halkın kültür ürünlerini, sözlü edebiyatını, geleneklerini, törelerini, inançlarını, mutfağını, müziğini, oyunlarını, halk hekimliğini inceleyerek bunların birbirleriyle ilişkilerini belirten bilim dalıdır.

SİVRİHİSAR’ın YENİ KİTABI

ESKİŞEHİR İLİ SİVRİHİSAR İLÇESİ (MERKEZ) FOLKLORU

Tahsin ALTIN hocamızın tez çalışmasından 425 sayfalık bir kitap ortaya çıkmış. “Daha önce Sivrihisar’ın tarihi ile ilgili pek çok eser yazılmış fakat bu eserlerin içerisinde folklor ürünlerine Sivrihisar’ın folkloruna dair pek az örneklere rastlanmaktadır. Sivrihisar yöresinin halk kültürü ve anonim halk edebiyatı ürünleri derlenip inceledikten sonra bu ürünlerin yazıya geçirilmesi amaçlandı. Sivrihisar yöresinin önce Türk halk kültüründeki yerinin belirlenmesine yardımcı olarak, sözlü kültürdeki ürünlerin unutulmasını önlemek amacıyla tespit edilmesi, yazı aracılığıyla gelecek kuşaklara aktarılması ve daha sonra bu alanda yapılacak çalışmalara katkı sağlaması amaçlanmıştır.

Sivrihisar’ın düğünleri, yöresel yemekleri, yöresel kıyafetleri, Sivrihisar’da (halk kültürü geçiş dönemi ürünleri olarak bilinen) doğum, ölüm, sünnet, düğün ve askerlik törenleri, Sivrihisar’da söylenen ninniler, maniler ve türküler, bayramlar, törenler, milli ve dini törenler, mevsimlik törenler, inanışlar, oyunlar, çocuk oyunları, halk oyunları gibi uygulamaları derleyip bunları tüm insanlığa tanıtma gayesidir.”

Kıymetli hemşehrimiz Tahsin ALTIN’ın “Eskişehir İli Sivrihisar İlçesi (Merkez) Folkloru” adı altında (2014) yılında yayınlamış olduğu kitap, web sitemizde bir çok konuya kaynak olmuştur. Bu eseri kazandırmasından dolayı kendisine TEŞEKKÜR eder, başarılarının devamını dileriz.

HamidYDeğerli Hemşehrilerim;

Geçmişine sahip çıkmayan uluslar ve milletler geleceğini sağlam temeller üzerine kuramazlar. Toplumlar için kültür ve tarih bilinci aynı öneme sahiptir. Tarih ve kültür et ile tırnak gibidir. Bu iki kavramı birbirinden ayrı düşünemeyiz. Geçmişin değerlerine sahip çıkan toplumlar geleceklerini daha sağlam temeller üzerine kurarlar.

Anadolu coğrafyasında pek çok devlet ve uygarlık kurulmuştur. Bu uygarlıklar bulundukları coğrafyaların kültürlerine, yaşayış şekillerine, maddi ve manevi değerlerine etki etmişlerdir.

Çeşitli devlet ve uygarlıklara beşiklik eden, bugün tüm ihtişamıyla ayakta kalma mücadelesi veren şehirlerin başında hiç şüphesiz Sivrihisar gelmektedir.

Sivrihisar’ın kuruluşunun Anadolu’da ilk Türk uygarlığı olan Hititlere kadar dayandığı görülür. Hitit uygarlığının yanı sıra Frig Krallığına, Romalılar ve Bizanslılara ev sahipliği yapan Sivrihisar Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve İlhanlıların göz bebeği şehirlerinden olmuştur.

Sivrihisar, gelenek ve görenekleri, yerel dilinde barındırdığı kendine has özlü sözleri ve deyimleri, yöresel yemekleri, el sanatları, yöresel kıyafetleri, inançları, bayramları, doğum, düğün, ölüm, sünnet, askerlik adetleri, ninni, mani, türkü, bilmece, tekerleme, masal, efsane gibi edebi ürünleri, Hızır Bey’i, Nasreddin Hocası, Yunus Emre’si, Mehmet Kaplan’ı vd. gibi alim, bilgin ve bilim adamları, evliyaları ve onlara ait menkıbeleri, hanları, hamamları, çeşmeleri ve tarihi evleri ile unutulmaması ve yaşatılması gereken tarihi bir kültür hazinesidir.

  Hamid YÜZÜGÜLLÜ
Sivrihisar Belediye Başkanı

Kitab Konuları için tıklayın >

[otw_shortcode_content_toggle title=”ABSTRACT ⇓ ⇑” opened=”closed”]

SİVRİHİSAR (CENTER) FOLKLORE ESKİŞEHİR Tahsin ALTIN

MA Thesis, Department of Turkish Language and Literature Uşak University, Institute of Social Sciences, June 2014 Supervisor: Asst. Prof. Derya ÖZCAN

In this study, it has been dwellt on compilation and analysis of folklore and folk literature products of Sivrihisar (center) district of Eskişehir.

In order to provide being in existence of some oral products, which continue their existences colloquially but not taking part in written sources, in the future as well demand of being registered the products of folklore and folk literature systematically by being collected and compiled has gained more importance as days pass. That’s to say the aim of this thesis has arisen from this point. To prevent to disappear of the cultural values we have by realizing them. Beliefs in public, one of the main problems of the folklorists, become monotonous across the fast developing technology and become meaningless more than disappearing have lost their moral base day by day. The aim of this study is to contribute endemically to our folklore products which have been lost.

Some of the information in the thesis have been gotten from written sourcess whereas the great amount of information in it have been gotten from oral sources. There are young ones as well among our references, but most of them are generally ones who are upon certain average of age. This situation has shown us that our study we did can be really useful. Because, the folk idioms and beliefs etc. which have been disappeared gradually can be protected in this way; will teach to the next generations how we had a rich oral culture in the past even if they won’t be used among them.

In conclusion, this study is so important in terms of collecting the folklore products and besides it is very useful in terms of sheding light on the past of the local community. Nowadays, even if the folklore products cannot protect their existences compared to the past, living ones have been tried to be dealt here.[/otw_shortcode_content_toggle]
Tahsin ALTIN – Uşak, 2014
Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı
Uşak Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Haziran 2014
Danışman: Yrd. Doç. Dr. Derya ÖZCAN

Kategoriler
Sivrihisar Kültürü

Sivrihisar Kilimleri ve Özellikleri

BACALI KİLİM

Yörede de dokunan bu kilim Sivrihisarlılar tarafından Sivrihisar Kalesi’ne atfedilmektedir. Bacalı kilimin, tarihçesi sudur: “Kale kuşatılmış, günlerce muhasara altında kalmış ancak bir türlü ele geçirilememiştir. Ele geçirmek için bir Türk kızının kasıtlı olarak düşmana esir düşmesine karar verilir. Kıza elli simge ve işaretler öğretilir. Her simge ve işarete belli anlamlar verilmiş ve kızdan bu simgelerle işaretleri kullanarak kalenin planını bir kilime dokuması istenmiştir. Bu dokunan kilimlerden biri nasılsa kale dışına çıkacak ve Türkler bunu ele geçirecektir. Böylece kilimin desenlerinden nerede oklu, nerede atlı askerlerin bulunduğu öğrenilecek ve plana göre saldırı düzenlenecektir.

Kız, kale çevresinde gezinerek düşmana esir düşer. Kaleye giren kız, hemen tezgâhını hazırlar. Subay ve askerlere kendilerine kilim dokuyacağını söyleyerek ip sağlar. Bu arada kalenin içinde gezerek planı kafasında oluşturur. Sonra subaylarla askerlere kalenin planını simge ve işaretlerle anlatan desenleri kale planına göre yerleştirip kilimleri dokur. Düşünüldüğü gibi bu kilimlerden kale dışına çıkan olur. Kilimi ele geçiren Türkler, simge ve işaretleri çözümleyerek saldırı planı hazırlarlar. Kalenin içini adım adım öğrenen Türkler saldırıya geçerler ve bir türlü alınamayan kale “Bacalı Seccade” sayesinde fethedilir.”

* * *

bakkilimBAKLAVALI KİLİM

İlikli dokuma tekniği ile dokunur. Alt ve üst bordürlerde önce siyah bir çerçeve sonra süsleme suyu daha sonra da aynalı bir şerit bulunmaktadır. Aynalar yer yer çoban iliği yer yer bödeleklerle süslenerek zenginleştirilmiştir.

Kilimin yan bordürlerinde iki geniş şerit bulunur. Şeritler ise birbirinden parmaklı çizgilerle ayrılmaktadır. Kırmızı dolgusu olan birinci şerit kurt izi motiflerle süslenir. Yeşil dolgusu olan ikinci şerit aynalarla süslenir. Bu çerçevenin içinde iki sıra halinde gagaklı zikzak çizgilerden meydana gelen aşağıya doğru beş baklava dilimi bulunur. Baklavaların içi kavak motifleri ile doldurulur. Kilimde kullanılan renkler kırmızı, yeşil ve siyahtır. Yer yaygısı olarak kullanılmak üzere yapılır.

* * *

seccade

BEŞ BACALI SECCADE

Bu kilim seccade, tasavvuftaki beş merhaleyi anlatır ve insan ruhundaki arınmayı gösterir. Renkler olgunlaşmış ulvî bir uyum sağlamıştır. Beş bacalı seccadede çok ince bir işçilik vardır.

* * *

.

ÇEYİZLİK KİLİM

Bu kilim çeyizlik amacıyla dokunur. Bu kilim dokunurken çok ince işçilik ve ustalık ister. Kilimin renklerinde coşku, parlaklık ve zenginlik vardır ve ahenk içindedir. Eskiden çeyizler gelin evinden damat evine develer üzerinde gönderilirdi. Bu dört buçuk metrelik kilimler çeyiz yükünün üzerine atılırdı. Kilimin deve yününden yapılan kısmı devenin üzerini örter, süslü olan bas kısımları devenin iki yanını süslerdi. Şimdi ise yörede deve olmadığı için bu kilimler yapılmamaktadır.

Kilimin alt ve üst kısmı saç örgülüdür. Ayrıca alt, üst ve yan bordürlerde Aydınlı oymağının sembolleri vardır. Bordür kavak motiflerinin yan yana dizilmesi esasına bağlıdır. Ortaya birer bödelek konulmuştur. Kavaklar arası üçgenlerle doldurularak zeminde çift başlı stilize hayvan motifleri meydana getirilir. Bordürden sonra bir sıra ilikli aynalarda oluşan bir kuşak vardır. Kuşak içinde aynalar arasına nazarlıklar islenir. Daha sonra kilimin ana desenine ve süslemelerine geçilir. Ortada bir kavak ondan sonra onu çevreleyen önce dörtgen sonra altıgenlerden meydana gelen ana madalyon ilk üçü fardah, dördüncüsü ve besincisi gagaklı sularla çevrilidir. Altıncı altıgen kurt izi motiflerle süslenmiştir. Yedinci altıgen iki renkli dikine çizgilerden meydana gelip iki yanda iki boynuza açılır. Ana desenden sonra yarım gagaklı kavak aynalardan meydana gelen bir kuşak vardır. Bu kuşakla beraber kilimin bir tarafındaki süslemeler tamamlanır.

Yan bordürde ana desen arasında kalan boşluk sekiz adet hayvan motifiyle doldurulur. Kilimin bu süslemeli kısmında koyun yünü kullanılır. Ancak aradaki iki metrelik boşluk da deve yünü kullanılır. Kilimde kullanılan yünler kalitelidir. Bu kilim ilikli dokuma tekniğiyle yapılır.

* * *

karisik
Foto: Yarım ve Tam Sarı Ayak-Bıçak Sırtı-Eli Belinde-Karı Boşatan-Çoban İliği-Sığır Sidiği Motifli Kilim Örneği

MUKAVELE-MUKABELE SECCADE

Bu seccade, küçük küçük kaleye benzeyen parmaklı motiflerden meydana gelmiştir. Bazı türlerde bu motifler birbirine bağlanmıştır. Bazılarında ise sadece ortadaki üç motif birbirine bağlanmıştır. Seccadedeki bu motifler birer insanı simgelemektedir. Bağımsız olan motifler bireysel ibadetle Allah’a ulaşmayı, bağlı olan motifler ise dayanışma ve birliktelik ile ibadetle Allah’a ulaşmayı amaçlayan simgelerdir.

* * *

.

dayanis
Foto: Dayanışma Motifleri

DAYANIŞMA

Sadece yöreye özgü kilim çeşididir. Bu kilimler; topluluğu, kardeşliği, dayanışmayı simgeler. Her bir motif diğer motifin yarısını oluşturur. Sade bir dokuma biçimidir. Karmaşıklıktan arınmıştır.

SOFRA ALTLIĞI

Kilim dokumaları çeşitli amaçlarla kullanılır. Türklerin inançlarına göre,insanların yedikleri kutsaldır ve temizlik de inancın gereğidir. Bu yüzden yer sinisinde yemek yendiği zaman sini altına bir yaygı serilmektedir. Buna “sofra altlığı”denir. Kullanılan renkler kırmızı, mavi ve sandır.

KEPÇELİ NAMAZLA (NAMAZLAĞI)

Bu seccadede beş bacalı seccadede olduğu gibi tasavvuf inancının beş derecesi vardır. Aşamalar içinde yer alan kepçelerin Allah’a uzanan, dua eden elleri simgelemektedir. Ayrıca bu kepçeler tutumlu olmayı simgeler. İsraf, İslam inancında günahtır. İsraf etmek başkasının hakkından çalmaktır, düşüncesi ile insanlar tutumluluğa yöneltilmek istenmiştir.

KİRMANLI MENDİL

Bu dokuma, çok amaçlı bir dokumadır. Yatak örtüsü, tandır örtüsü olarak da kullanılır.

TÜLÜ

Tülü, keçi tiftiğinden yapılır. Tiftik, yıkanıp temizlendikten sonra kurumaya bırakılır. Kuruduktan sonra çeşitli renklerle boyanır ve dokunur. Yüklük örtüsü olarak kullanılır. Duvara asılır, yere serilerek süs eşyası olarak da kullanılır.

tulu

Foto: Tülü

SARI- KARA (ÇUBUKLU PALA)

Yünler yıkanıp kurutulduktan sonra eğrilir ve çeşitli renklere boyanarak dokunur. Kilim olarak kullanılır.

saripala
Foto: Sarı – Kara Pala

KELETE

Çuval da denilen kelete; buğday, arpa, nohut, mercimek, toprak, un gibi tahılları koymaya yarar. Uzun olarak dokunan kelete, ikiye katlanır ve yanları dikilir. Arka yüzü düz, ön yüzü desenlidir. Kelete, 5 teneke (Ölçek) buğday alır. Yaklaşık 100-110 X 70-80 cm civarındadır.

kelete
Foto: Kelete
kelete
Kelete

HARAR

Gereğinde zili büyüklüğünde bile olabilen, büyük çuvaldır. Dokumada iki tarafı bütün çıkar yanları dikilir. Hararların içine buğday, arpa, un vb. koyulur. Bir depo niteliğindedir. 50 teneke buğday alır.

harar
Foto: Harar

 HEYBE

Genellikle atların ve eşeklerin sırtına koyularak kullanılan heybeler çift taraflıdır. Torba kısımlarının ön yüzü ve hayvanın sırtına gelen yeri motiflerle süslenir. Her türlü azık, yiyecek, içecek taşımada, ahş-verişte, tarlada kullanılır. Ancak günümüzde yörede hayvan gücünden yararlanma azaldığından heybe kullanımı da azalmış ve dokuması da yapılmamaktadır.

heybe
Foto: Heybe

TORBA

Küçük boyutlarda ve tek saplı olup omuza asılarak kullanılır. Azık taşımada kullanılmaktadır. Ancak bu işlevi biraz eskilerde kalmıştır. Günümüzde bu amaçla az kullanılır. Artık süs eşyası olarak evlerimizde yerini almıştır.

torba
Foto: Torba

ZİLİ

Bu dokumada her renk kullanıldığı alan içerisine gidip gelir. Kilimin tabanını ara geçkisi olarak adlandırılan ve eriş ipiyle aynı renkte olan ipler oluşturur. Bu dokuma türünde de kilim üzerinde iğne ile desen işlenmiş gibi görünüm vardır.

zili
Foto: Zili

 KARA NAMAZLAĞI

Siyah çözgü ve siyah atkıyla dokunur. Yine renkli iplerle motifler düzenlenir. Ziliye oranla dokuması çok daha güç ve zaman alıcıdır. Aynı teknik kullanılmasına karşın zili de olduğu gibi bir motif tekrarlanmamakta, birçok motif çeşitli şekillerde yerleştirilmektedir. Zili de, atkı ve çözgü kısmı tamamıyla örüldüğü halde kara namazla da motiflerin arası açıktır. Motifleri yerleştirme işlemi güçtür. Genellikle tek boyut olarak dokunur ve tek yüzeylidir. Taban yaygısı olarak kullanıldığı gibi değişen gereksinimlerle birlikte, yatak örtüsü olarak da kullanılır.

kara-nam
Foto: Kara Namazlağı

DOKUMA YASTIK

İçine yün ya da ot doldurularak ağız kısmı dikilir. Bundan sonra odanın köşelerine konulur.

dokuma
Foto: Dokuma Yastık

* * *

Tahsin ALTIN
Eskişehir İli Sivrihisar İlçesi
Merkez Folkloru -2014
Kategoriler
Sivrihisar Kültürü

Yörede Kullanılan Motifler

Sivrihisar ve çevresinde yün dokuma çeşitli alanlarda kullanılır. Dokuma ürünleri çuval, tandır örtüsü, sofra altlığı, heybe, torba, yastık, yer yaygısı, ölümlük kilim ve seccade olarak kullanılır.

Sivrihisar’da en çok kullanılan motifler, desenler ve yöresel isimler şöyle sıralanır: 

KAYIK MOTİFİ

Sumak dokumalarda görülür. Daha çok Kayakent beldesine özgüdür. Ayrıca iç dolgu da kullanılır.

GAGAKLI SUMAK

İki tane simetrik olarak hayvan basını göstermektedir.

gasumak

KARI BOŞATAN

Bu motifin hikâyesi Sivrihisar bölgesinden çıktığı rivayet edilir. Gençliğinde bir kadın ıstarını kurmuş ve bu motifi günlerce uğraştığı halde bir türlü yapamamış. Bunun üzerine kocası “Bu basit motifi yapamayan karıyı ben ne yapayım.” demiş ve boşamış. Bu motifin adıda bundan sonra karı boşatan olarak kalmıştır. Yörede hemen hemen tüm zili dokumlarda bordür süslemesi suyu olarak görülür. Sivrihisar’daki en eski Türk eserlerinden olan Alemşah Kümbeti’nin portalındaki oyma süslemelerde de rastlanması bu Türk motifinin kökenleri hakkında bilgi verir. Motif, sapan ya da “Y” şekline benzer.

dortayak

ÇITLIK-MEKİK-DEVECİK

Bu motif için bazı köyler ayrı ayrı isimlendirmiştir. Motif, yan yana gelmiş “N” harfine benzer.

DÖRT AYAK

Bu motif bordürde su olarak kullanılmıştır. İki motif arasındaki noktalara “Dombay Göbeği” denir. Dombay, yörede mandaya verilen isimdir.

YEDİ BELA

Yapılması zor olan bu motif, iç dolgu süslemelerinde kullanılır.

yedibel

ÇOBAN İLİĞİ

Tüm dokumalarda sıkça görülür. Bu motifte, keskin çizgilerle “S” şekli yapılır.

EĞRİ AYAK

Bu motif, yarım çoban iliklerinin kareler içine alınmasıyla yapılır. Genellikle dokumanın çerçevesinde kullanılır.

YARIM VE TAM SARI AYAK

Bu motif bordür süslemelerinde kullanılır. Yörede zincir olarak da bilinir.

motif-02

BIÇAK SIRTI

Bıçağın tırtıllı kısmına benzediği için bu isim verilmiştir. Genellikle zili süslemelerinde kullanılır.

KAVAK – FARDA

Sıkça kullanılan ve yapılması kolay olan bir motiftir. Bu motif, kum saatinin tam ortasından bir cetvelin geçmesini andırır. Motifte, yan tarafa yapılan uzantılara “parmak”, ortadaki boşluğa “göl”, tepedeki çıkıntıya “çaka” veya “takke” denir.

DİŞEMEK

Yörede tüm kilimlerde eşikten sonra desenlere geçişte ilk bu motifle başlanır.

aynamotif

AYNA

Yuvarlak daha çok altıgene benzeyen bir motiftir. Genellikle içinde kavak motifi bulunur. Bu motife de yörede “kavakit ayna” adı verilir. Oğuzların Kiniş Boyu’ndan miras kalan bir kilim desenidir. Ailede birlik, beraberlik, dostluk ve dayanışmayı simgeler.

GAGAKLI AYNA

Bu motif, kavaklı aynaya çift boynuz takmakla oluşur.”Gagak” ördek anlamındadır. Sivrihisar kilimlerinde bu motife sıkça rastlanmaktadır.

KURT İZİ

Türkiye’nin her yerinde bu motife rastlanır ve bolca kullanılır. Kaynağını Türk boylarından gelmektedir. Yörede de bu motife sıkça rastlanır.

kurtizimotif

KAVUK YA DA BÖDELEK

Yöredeki en önemli motiflerden biridir. Diğer motiflerle birleştirilerek yeni motifler üretilmiştir. Sivrihisar’da çok kullanılmıştır. Bu motif ilk çağ idollerini düşündürmektedir. Bu motif, yörenin bazı köylerinde olarak da bilinir.

GÜL BUDAĞI

Bu motifle dokunan kilimlere ”gül budağı” denir. Gelin olan ve yeni ev kuranlara hediye edilir. Sülaleniz geniş olsun, çocuklarınız bol olsun, sağlıklı olsun, aileniz dallı budaklı olsun ve genişlesin diye verilir.

ELİ BELİNDE (BEYE KÜSTÜ)

Sivrihisar’a ait bir motiftir. Bu kilimlere “eli belinde kilim” adı verilir. Bu motif, elini beline koymuş, geniş etek giymiş bir kadını simgelemektedir. Genellikle iç dolgularda kullanılır. Dargınlık, nazlanma, küskünlük ve kırgınlık gibi duygulan simgeler. Kadının kocasına nazlanmasından ve elini beline koymasından kaynaklanan bir motiftir.

SIĞIR SİDİĞİ

Genellikle kenar suyu olarak kullanılmaktadır.

KİRMAN-TÜRKMEN GÜLÜ-TÜRKMEN YILDIZI

Bu motif, çok eski kilimlerde görülmektedir. Türkler Orta Asya’dan geldikten sonra çeşitli bölgelerde bu simgeyi kullanmışlardır. Motif, iç içe geçmiş iki kare ve kareleri çevreleyen sekiz köşeli yıldızdan oluşmaktadır. Bu motif, yörede Halil İbrahim bereketini simgeler.

GÖL

Bu motif genellikle sofra altlıklarında ve çubuklu dokumanın ortasında kullanılır. Tek farda motifinden oluşmuştur.

BOYNUZLU

Sivrihisar kilimlerinde kenar süsü olarak kullanılır. Gagaklarına “boynuz’ denir. Ortada parmak vardır. Üçleme şekline de  denir.

YARIM GAGAK SU

Yörede kilimlerin alt ve üstlerinde bordür süslemesi olarak sıkça kullanılır.

ÇİFTE ELİ BELİNDE

Eli belinde motifinin ters olarak birleştirilmesinden ve içine bir kavakla bir bödelek motifinin oturtulmasından oluşturulmuş bileşik bir desendir.

Bu motif, merdiven şeklindedir. Yörede bu motif yaratana, tanrıya ulaşmayı simgeler. Merdiven, tanrıya ulaşmak için atılan adımlardır. Ayrıca, insanların birbirlerine yardım ederek iyiliğe, doğruluğa, ileriye doğru birlikte ulaşmaları isteyen bir simgedir.

EJDERHA

Ejderha motifi, yörede düşmanlığın ve kötülüğün simgesidir. Ejderha motifi, kilimin kenarında olduğu zaman düşmanın tehlikesiz, zararsız olduğunu ve herhangi bir kötülük olmadığını anlatır. Ancak ejderha motifi kilimde iç motif olarak dokunmuşsa düşmanın içeriye sızdığını ve düşmanın zararlı ve kötülük yaptığını anlatır.

KOÇBAŞI

Yörede bu motif gücü simgeler. Bu kilimlerde her aşiretin, her boyun kendine özgü bir şifresi ve parolası vardır.

SEKİZ KÖŞELİ YILDIZ

Türklerin Müslüman olamadan önce kullandıkları bir motiftir.

İYİLİK-KÖTÜLÜK VE GECE-GÜNDÜZ

Kilimleri dokuyanların yaşamlarında karşılaştıkları olumlu ve olumsuz deneyimleri dokumaya yansıtırlar. Zıt duyguları yansıtan simetri motifler kullanılır.

SEVDİM DOLAŞTI

YARDIMLAŞARAK BİRBİRİNE DESTEK OLMA MOTİFİ

MİHRAP NAZARLIK MOTİFİ

MİHRAP MOTİFİ

TOPLULUK MOTİFİ

GÜL BUDAĞI MOTİFİ

ŞAMANLIK DÖNEMİ- HAÇ MOTİFİ

OTURAN KÖPEK MOTİFİ

ÇİFT AY MOTİFİ

Ayrıca, bu motiflerin yanı sıra kullanılan diğer motifler ve bunların kullanıldıkları dokuma türleri kısaca şöyledir; “Çengel motifi”, “elma motifi”, “sarı elma motifi”, “tazı motifi”, “kirman motifi”,“kazan kulpu motifi”, “benek motifi”, “parmak ayak motifi” allı namazlıklarında; “dolaştırma motifi”, “sütlü pirinç motifi”, “ters ayak motifi”, “bulut motifi”, “dört ayak motifi”, “ciynak motifi” mendillerde; “kepçe motifi”, “baca motifi” kara namazlıklarında; “gül budağı topu motifi” çıtır kilimlerde; “top motifi”, “sarı ayak motifi”, “küçük ayak motifi” zili seccadelerde; “mezgepmotifi” sinili kilimlerde; “akarca motifi” kara kilimlerde; “makas motifi” allınamazlıklarında; “mihrap motifleri” seccadelerde kullanılır.

Tahsin ALTIN
Eskişehir İli Sivrihisar İlçesi
Merkez Folkloru -2014
Kategoriler
Sivrihisar Kültürü

Sivrihisar’da Dokuma

İki ya da daha çok iplik grubunun çeşitli şekillerde birbiri arasından geçerek oluşturdukları ürüne dokuma denir. Kısaca dokuma ipliği kumaş haline getirme işlemidir. Dokuma işlemleri, makine ya da el ile yapılır. Kilimler enine ve dikey iki ya da daha çok iplik grubunun birbiri arasından değişik şekillerde geçerek oluşturdukları dokumalardır. Tamamen elle dokunurlar.

Dokumacılık, Anadolu halk sanatlarının en önemlileri arasındadır. İplerin eğrilmesi ve boyanmasından başlayıp, çeşitli dokuma teknikleri kullanılarak renkleri, motifleri arasında uyum ve biçim bütünlüğü olan bir kilimin oluşturulması yüzyılların birikimi olan hünerlerin bir sonucudur.

Söz konusu dokuma ürünleri ticari kazanca yönelik değil gereksinime yönelik olarak dokunmuştur.

Hızlı çağdaşlaşma beraberinde yozlaşmayı getirmiştir. Bir gelir kaynağı sağlamak için dokunan halı, çağdaş gelişmeye ayak uydurarak fabrikasyon üretime konu olmuş ve varlığını sürdürebilmiştir. Öte yandan kilim ise ticari bir amaç taşımadan üretildiği için, başka bir deyişle bir yaşama biçiminin gereği olarak doğduğundan daha önce sözü edilen toplumsal değişiklikler sonucunda bugün yok olma sınırına gelmiş bulunmaktadır.

Sivrihisar ilçesinde bugün yer alan kilim dokumacılığı belirtilen nedenlerden dolayı yaşlı kuşak ile birlikte kaybolmaya yüz tutmuştur. Ayrıca yörede yerleşik hayat süren genç kızlarında dokumacılığa ilgi göstermemelerinden dolayı bu oran günden güne azalmaktadır. Sivrihisar kaymakamlığınca ve Sivrihisar belediyeliğince yok olmaya yüz tutmuş pek çok kilim Sivrihisar’a bağlı köylerden toplanarak koruma altına alınmıştır.

YÜNLERİN HAZIRLANMASI

yunlerYörede dokumanın ham maddesi olan yün, yerli türlerden olan “karaman” ve “gıcık koyun” denilen türlerden elde edilir. Bu koyunların yünleri yumuşak ve parlaktır ayrıca eğrilmesi de kolaydır. Merinos türü koyun yetiştiriciliğinin devlet tarafından desteklenmesi ve yerli koyun ırkının bozulması dokumacılığı olumsuz yönde etkilemiştir. Çünkü merinos yününden dokuma, kaba olmaktadır.

Kırpılma zamanı gelen koyunlar genellikle mayıs ve haziran Aylarında yörede “kırklık” ya da ”hürriyet”, “davar makası”, Kayakent’te “şakşak” diye anılan makasla kırkılır. Kırkılmadan önce koyunlar yıkanır ve yün iyice temizlenir.

Kırpılan yünler eğrilmeden önce yıkanması gerekir. Bu yıkama işlemi sert bir zemin üzerinde “tokaç” denilen ağaçtan oyulmuş bir araçla yapılır. Yıkama esnasında yüne yapışmış olan dikenli tohumlar ayıklanmaya çalışılır. Bir süre sonra yün topaklarının gevşediği ve çözüldüğü, kokusunun da büyük ölçüde kaybolduğu görülür. Yeterince temizlendiği anlaşılınca yün son kez durulanır ve kurutulur.

Kuruyan yünlerin kalan pıtırak ve diğer pislikleri elle temizlendikten sonra didilip, inceltilmesi için tarakçılara gönderilir. Taranmış yüne “yapağı” denir. Tarandıktan sonra yün, önce el ile fitil haline getirilir sonra iğ ya da ağırsak ile bükülerek ip haline getirilir.

İĞ: Yünün elle bükülürken döndürülerek ipin sarıldığı araçtır. Her türlü ağaçtan yapılabilir.

ig
Resim: İğ

 

AĞIŞAK: İğin dip kısmında olup, iplerin aşağıya kaymasını önleyen tahta çıkıntıdır.

agisak
Resim: Ağışak

 

İLİKMEN: Yuvarlak teneke ya da toprak içine alçı dökülerek hazırlanan, iğin döndürülürken kaymasını önleyen araçtır. İlikmen olarak eski kaşık başlarından, kırılmış bardak diplerinden, kullanılmayan küllüklerden yararlanılabilir.

ilikmen
Resim: İlikmen

İğe sarılan ipler iğden çıkarılarak yumak yapılır. Eğirme işlemi yün ipliğinin kullanım amacına göre değişik biçimlerde yapılmaktadır. Halı yünleri az bükümlü, kalın ve çift kat, kilim yünleri ise genellikle tek kat, daha ince ve bükümlü olmaktadır.

Kilim dokumacılığında genellikle eriş ve ara geçkisi ipleri iki kat kullanıldığından ipin iki kat olması için, iki tek kat olan ip yumakları elle bükülerek yeniden iğe sarılır. Yünün ip haline getirilmesinde yapılan eğirme işlemi iplerin iki yapılmasında da aynıdır. İpler iğden çıkarılarak yumak haline getirilir. Beyaz olarak kullanılacak ipler melik hale getirilmeye hazır olur. Renklendirilecek ipler ise kelep adı verilen çile haline getirilir. Keleplerin boyları 35-60 cm arasında değişmektedir. Kelep haline gelen ipler artık boyanmaya hazırdır.

İPLERİN BOYANMASI

Yörede iki tür boyama maddesi vardır.

KÖK BOYA

Dokumaların boyanmasında genellikle kök boyalar kullanılırdı. Bunların çoğu bitki, birkaçı da hayvan kökenli boyalardır. Anadolu’da kök boya kullanımı dokumacılığın azalmasıyla birlikte azaldı. Kök boyacılığı tamamen yok olmaması için bazı merkezlerde üretimi devam etmektedir. Yörede kökboyası üretebilmek için bazı hususlara dikkat edilir.

Kimi bitkilerin tümü boya için kullanılırken, kimi bitkilerin belirli bir kısmı yani çiçeği, yaprağı, tohumları, kabuğu ya da kökü kullanılır. Toplama zamanı en önemli etkenlerden biridir. Toplanacak kısmın çiçeğin, yaprağın, tohumun en olgun zamanı seçmek gerekir. Çiçekler açtığı zaman, yapraklar büyüyünce, tohum ise olgunlaştığında toplanır. Diğer önemli bir husus ise bitkinin bulunduğu yöredir. En uygun iklim koşullarında hangi bitki yetişiyorsa o bitki tercih edilir. Bir dağın güneş gören yamacı ile güneş görmeyen yamacı arasında içerdikleri boyar madde bakımından farklılıklar vardır. Ayrıca toprağın beslenme gücü, kullanılan gübreler, o yılın yağış miktarı gibi faktörler de boyanın miktarını ve rengini etkiler .

Çiçeklerden elde edilen renk genellikle aynı bitkinin yapraklarının verdiği renkle aynıdır. Çiçekler en olgun ve erişkin duruma geldikleri zaman toplanır. Ancak dalında kurumuş çiçek ve yapraklar boyama özelliğini kaybetmiş demektir. Dalında kurumuş olanlar işe yaramaz.

Kökboyası tohumdan çıkarılacak ise şu yol izlenir. Boya bitkisi tohum veren cinsten ise tohumun kapsülü, çiçek ve yaprakla aynı rengi verir. Bitki bir meyve ağacı ise meyvenin kabuğu ve çekirdekleri de boyar madde içerir.

Kökboyası dallar ve kabuklardan çıkarılacak ise şu yol izlenir. Dallar ve kabuklar kışın da toplanabilir. Ağaçlara zarar vermemek için budama esnasında kesilmiş dallardan yararlanmak daha efdaldir. Kabuk iş ağaca zarar vermeyecek şekilde alınmalıdır. Bayar madde, ağacın gövdesinin dış kabuğunda ya da dallarındaki kabuğun hemen içinde bulunur. Dalın ortasındaki odunsu kısım ise boyar madde içermez.

Köklerden kökboyası elde etmek için şu yol izlenir. Köklerin dikkatlice toplanması gerekir. Kök boya bitkinin boyar madde kökünde bulunur. Fakat köklerin boya vermesi için bitkinin en az üç yasında olması gerekir. Bu yüzden kökler toplanırken hassas olunur. Kökün bir kısmı açığa çıkartılır ve kopartarak alınır. Olgun köklerin geri kalan kesimi toprak altında bırakılır. Bunlar ertesi yıl yeniden fılizlenir. Bitki kökleri genellikle ilkbahar ve sonbaharda toplanır.

Hemen kullanılmayacak olan bitki parçaları kurutularak saklanır. Kök boya kurutulurken su yol izlenir. Kurutma isi gölgede, havadar bir yerde ya asarak ya da sererek yapılır. Küflenmeyle boyar madde kaybolmaktadır bu yüzden küfletilmemeye çalışılır. Kurutma işlemi çok sıcak olmayan bir fırında da yapılabilir ancak bitkilerin kavrulmamasına dikkat edilir. Bitkiler kurutulduktan sonra boyar maddenin değişikliğe uğrayıp uğramayacağı bitkiye bağlıdır. Bazı bitkilerin bekleme sonucunda renkleri değişebilir. Bazılarının da parlak renkleri soluklaşabilir ya da koyulaşabilir. Kurutulmuş bitkiler bez ya da kâğıt torbalarda saklanır. Yörede bitkilerden elde edilen bazı renkler ise şunlardır:

Çivit Otu: Çivit otunun yapraklarından kaynatılma yoluyla mavi renk elde edilir. Açık mavi elde edilmek istendiğinde sabitleştirici olarak manda idrarı kullanılır.

Eynik: Nisan, temmuz aylarında görülen, mavi renkli çiçekleri olan, 30 cm büyüyen otsu bir bitkidir. Eynigin kökünden kırmızı renk elde edilir. Genellikle Kurutulmuş eynik kökü tercih edilmektedir. Eynigin kara boya ile karışımından siyah renk elde edilmektedir.

Boya Çili (Gülgülü): Yaz aylarında küçük beyaz çiçekler açan bir metreye yakın otsu bir bitkidir. Boyama için bitkinin kökleri kullanılır. Bazen parmak kalınlığında olabilen koyu kırmızı kökler toprağın altında yatay olarak dağılır. Bunlar ilkbahar ve sonbahar aylarında toplanır. Boya Çili kökleri taze olarak ya da kurutulup öğütüldükten sonra kullanılır. Bu bitkiden koyu kırmızı renk elde edilmektedir.

Çeşmezen: Bu bitkinin tohumlarından kırmızı renk elde edilmektedir.

Asma Yaprağı: Asma yaprağından sarı, yeşil renkler elde edilir. Sabitleştirici olarak Zey (şap) kullanıldığından soluk yeşil elde edilmektedir. Boyamada taze asma yaprağı kullanılır.

Alıç: Bir-iki metre büyüklüğünde bir ağaçtır. Ekim ayı baslarında leblebi büyüklüğünde meyveler verir. Bunlarla yapılan boyamada kirli yeşil elde edilir.

Kurt Odunu (Gubbarı): Yıl boyunca çiçek açan yarım metreye yakın otsu bir bitkidir. Yapraklar ve çiçeklerinin kaynatılmasından yeşil renk elde edilir. Sabitleştirici olarak tuz veya saçı Kıbrıs katılarak açık yeşil elde edilir.

Soğan: Soğanın kuru dış kabukları yün boyamada kullanılır. Bu boyamada taba renk elde edilir. Sabitleştirici olarak sapın kullanılmasıyla soluk sarı tonlar elde edilir. Ayrıca soğan yaprağının bir katkı olarak bütün renkleri kolaylaştırıcı etkisi vardır.

Sütlegen: Sütlegenler çok çeşitli türleri olan, süt taşıyan bitkilerdir. Genellikle bu sütler zehirlidir. Bitkinin tümü boyar madde içermektedir. Sapın sabitleştirici olarak kullanıldığı durumlarda sütlegen açık, parlak sarı renk verir.

Papatya: Gerek sarı çiçekli gerekse beyaz çiçekli bütün papatyalar boyarmadde içerir. Sade çiçekleri kullanılarak en doymuş sıcak sarı renkler elde edilmektedir.

Ada çayı: Kokulu bir bitki olan ada çayı boyar madde içermektedir. Sapın sabitleştirici olarak kullanılmasıyla sarı, saçı kibrisin sabitleştirici olarak kullanılmasıyla da kirli yeşil elde edilir.

Zerde Çal: Zerde çalın toz haline getirilmiş kökleri yün boyası olarak kullanılır. Sapla sabitleştirilmiş yünle elde edilen renk sıcak sarıdır.

Mazı: Mazılar, bazı ağaçların yaprakları ve dallan üzerinde gelişen bir, iki santim çapında yumrulardır. Bunlar ağacın dallarında bitkinin çıkarttığı koruyucu salgılardan oluşmaktadır. Mazı yün boyamada boyar madde olarak kullanılmaktadır. Havanda dövülerek bir gün önce suya batırılan mazı ile yapılan boyamada sabitleştirici kullanılmazsa devetüyü rengi elde edilir. Eğer sap sabitleştirici olarak kullanılırsa yeşile çalan devetüyü rengi elde edilir.

Kekik: Kekiğin kök dışında kalan kısımları boya için kullanılır. Şap sabitleştirici olarak kullanıldığında san, saçı kıbrıs sabitleştirici olarak kullanıldığında kirli yeşil renk verir.

Nane: Taze nane yapraklarından yapılan boyama ile koyu yeşil renk elde edilir.

Ceviz: Ceviz ağacının kökünden, gövde kabuklarından, yapraklarından ve meyvesinin yeşil kabuklarından boya elde edilmektedir. Yörede en yaygın olan, meyve kabuklarının kullanımıdır. Kabuklar hemen kullanılmayacaksa kurutularak ya da kapalı bir kapta su içinde saklanmaktadır. Ceviz, yünü doğrudan boyayan bir boyar maddedir. Yani sabitleştirici kullanılmadan boyama yapılır. Ceviz koyu kahverengi bir renk verir. Ayrıca ceviz kabuğunun soğan kabuğuyla olan karışımı da kullanılmaktadır.

Kına: Sabitleştirici olarak sapın kullanılmasıyla kızıl kahverengi renk elde edilmektedir.

Kırmızı soğan: Kırmızı soğanın dış yaprakları sabitleştiricilerle kaynatıldığında koyu yeşil renk vermektedir.

Ayva dana:    Bu bitkinin yapraklarının kaynatılmasıyla koyu mor renk elde edilmektedir.

Tetiri: Tetiri bitkisinin köklerinden siyah renk elde edilir. Ayrıca daha parlak bir siyah renk elde etmek için tetiri yörede tas boya adıyla anılan sabitleştirici ile kaynatılır.

Çöven: Koyundan elde edilen yün krem renginde olmaktadır. Bu yünün beyazlaştırılması için çöven bitkisi kullanılmaktadır.

TOZ BOYA

Sivrihisar’da hazır olarak alınan toz halindeki bu boyalar genellikle pembe, yeşil, kırmızı, mavi renklerde olmaktadır. Bu renklerin kullanılan özel adları yoktur.

Boyama işleminde ilk aşama çıkarılan köklerin topraklarının temizlenmesi aşamasıdır. Kökler temizlenirken ocaktaki kazanda su ısıtılır. Su ılıklaşınca kökler ve boyanacak olan ip çilesi kazana atılmakta ve beraber kaynatılır. Kaynama süresi genellikle deneyimler sonucu boyar maddenin yüne islemesi ve sabitleşmesi için yeterli olan süredir. Bu süre yaklaşık bir saat civarında olmaktadır. Kaynama sırasında çile çıkarılarak çilenin tüm boyayı emip emmediği kontrol edilir. Kaynama sonunda banyo soğumaya bırakılarak, yünler yavaş yavaş soğutulur. İplerin gece boyunca suyun içinde bırakılıp ertesi gün çıkartılması boyamanın tek örnek olmasına yardımcı olmaktadır. Soğuduktan sonra ipler soğuk suyla birkaç kez durulanmakta ve kurutulmak üzere asılır.

Boyamada dal parçaları, ağaç kabuğu ya da çok kurumuş bitki parçaları kullanıldığı zaman, boyar madde bir gün önceden suya yatırılır. Bitki önceden bir, iki saat kadar kaynatılıp çıkarıldıktan sonra kalan su, boyama banyosu olarak kullanılır. Ani sıcaklık değişikleri iplerin keçeleşmesine neden olduğundan keçeleşmeyi önlemek için ipler banyo suyunun içine soğukken konulur. Sonra sıcaklık yavaş yavaş yükseltilir. Bitkiler önceden kaynatılıp çıkartılmışsa banyo soğutulmakta, ipler eklendikten sonra yeniden ısıtılmaktadır.

Boyar madde miktarını kesin olarak belirlemek zor olmaktadır. Bu işlem de deneyimle bitkinin boyama gücüne ve taze ya da kurutulmuş olmasına göre değiştirmektedir. Boyar madde miktarının artırılması bir orana kadar rengin doymuşluğunu artırmakta daha fazlası rengi etkilememektedir.

Bütün boyar maddelerle birinci boyamadan artan suda genellikle ikinci, hatta bir üçüncü boyama daha yapılmaktadır. Birinciden sonraki boyamalardan elde edilen renk, ilk rengin daha açık, daha pastel tonları olmakta ancak her boyamada rengin ışık haslığı biraz daha azalmaktadır.

İp boyanırken kullanılan suyun özellikleri boyama işlemini etkilemektedir. Örneğin; kireçli su, kalkerli araziden gelen su boyanın rengini değiştirici veya etkileyici niteliktedir. Bu nedenle ip boyanırken bulunabildiği takdirde yumuşak su kullanılmaktadır.

Toz boya ile boyama da aynı şekilde yapılmaktadır. Boyanan ipler dokumada kolaylık sağlaması için melik hale getirilmektedir. Eğrilen, boyanan ve melik hale getirilen ipler dokunmaya hazırdır.

Yörede boyama büyük bakır kazanlarda yapılmaktadır. Alüminyum kazanlarda boyanan yünlerin renklerin güzel olmadığı inancı vardır.

Sivrihisar’da yapılan kilim dokumacılığında kullanılan tezgâhlar gürgen ya da çamdan yapılmaktadır. Yöredeki tezgâhların çoğu ilkel yöntemlerle yapılmış eski tezgâhlardır. Köylüler bu tezgâhlara adını vermektedir. Tezgâh boyutları 250×190 cm.dir. Bu boyutlar birkaç cm büyük ya da küçük olabilmektedir.

Tezgâh, on parçadan oluşmaktadır. Tezgâh; yanlamalar, üst takım, alt takım, kücü dalı, vargel, burgu, taban kazığı ve sargı çubuklarından oluşmaktadır.

Yörede dokuma işlemi kadınlar, kızlar ya da akrabalar ve komşular yardımıyla yapılmaktadır. Dokuma ilerledikçe dokuyan kişiler oturdukları yeri tabure, kasa gibi çeşitli araç gereçle yükseltmektedir.

Yörede çeşitli dokuma türlerine rastlanmaktadır. Bunlardan cicim, kilim üzerine nakıs işlenmiş zannı uyandıran bir dokuma türüdür. Özellikle Kayakent bölgesinde cicim türünün atkı yüzlü seyrek motifi ve atkı yüzlü sık motif türleri yapılmaktadır. Sandık örtüsü ve sofra bezi olarak kullanılan “mendil” atkı yüzlü seyrek motifli dokuma türüne örnektir.

Cicimde görülen değişik dokuma teknikleri de görülmektedir. Bunlar; seyrek motifli cicim, atkı yüzlü seyrek motifli cicim, sık motifli cicim ve atkı yüzlü sık motifli cicimdir. Cicim seccade de denilen yörede kara namazlığı olarak anılan namazlığı atkı yüzlü sık motifli cicim dokuma türündendir.

Yörede sıkça görülen bir dokuma türü de zilidir. Bu dokumada her renk kullanıldığı alan içerisinde gidip gelir. Kilimin tabanını ara geçkisi olarak adlandırılan ve eriş ipleriyle aynı renkte olan ipler oluşturur. Bu dokuma türünde de kilim üzerinde iğneyle desen işlenmiş gibi bir görünüm vardır.

Önceden ebeveynler ileride evlenecek olan çocuklarına daha küçükken bu kilimleri hazır ederler. Gelinin çeyizinde ve damadın ev döşemesinde önceden hazırlanmış kilimler gün yüzüne çıkarılırdı. Zilide kullanılan değişik dokuma teknikleri ise şunlardır: Düz zili, çapraz zili, seyrek zili, dramalı zili, konturlu zilidir.

Yörede sumak türünün de dokumacılıkta önemli bir yeri vardır. Sumak, ayrı renklerdeki desen ipliklerinin çözgü çiftlerine devamlı olarak sarılması ile dokunur. Renkli desen iplikleri motiflerin içini doldurduktan sonra arkadan başka renkteki bir desene atlatılır veya üst sıraya geçilir. Dokuma çoğunlukla zili ve cicimler gibi yaygını tersinden yapılır.

Sumakta da değişik dokuma teknikleri vardır. Bunlar: Düz sumak dokuması, atkısız düz sumak dokuması, balıksırtı sumak dokuması, balıksırtı atkısız sumak dokuması, ters sumak dokuması, çapraz sumak dokumasıdır.

SABİTLEŞTİRİCİLER

Sabitleştiriciler, kök boya ile boyanan dokuma malzemelerinin yıkama ve güneşe karşı özelliklerinin kalıcı olmasını sağlayıcı ve bunun yanında renklerin değişik tonlarının elde edilmesinde kullanılan maddelerdir.

Bitkisel boyalarla boyanan yünlerin renklerini yıkamaya, güneşe, sabuna karşı özelliklerinin kalıcı olmasını sağlamak için çeşitli maddeler kullanılır. Bu sabitleştirme işlemine Karaburhan, Zey, Dümrek köylerinde “Avşarlama”, güney köylerinde “Mordanlama” denmektedir. Bölgede kullanılan sabitleştiriciler şap, tuz, kaya tuzu, sirke, meşe külü, toprak, göztaşı, saçı kıbrıs, manda sidiği, sodadır. Eskiden bu malzemeler çevreden doğal olarak toplanırken bugün birçok malzeme satın alınmaktadır. Sabitleştiriciler genellikle üç aşamada kullanılır. Boyadan önce, boyama sırasında ve boyadan sonra.

Şap, sodaya benzeyen renksiz kristallerden oluşur. Kolayca bulunan bu madde boya renginin değişmesine koyulaşmasına neden olur. Sivrihisar yöresinde adı “Zey” dir.

Tuz ve sirke, renklerin kalıcı olmasını sağlar. Meşe kökü, renklerin koyu tonlarının elde edilmesinde kullanılır. Toprak da sabitleştirici olarak işlev görür. Göztaşı kök boya ile kullanılarak kahverengi, bazen de ilginç koyu renkler vermektedir.

Saçı kıbrıs, diğer adıyla demir sülfat kök boyalardan en koyu renklerin ve siyahların elde edilmesinde kullanılır. Manda sidiği, çivit otuyla kullanıldığında açık mavi rengi vermektedir.

En yaygın kullanılan sabitleştirici şaptır. Şap halı ve kilimlerde kullanılan yünler için yeterli derecede haslık sağlar.

DOKUMADA KULLANILAN ARAÇLAR

ARA GEÇKİSİ: Diğer adı da ara ipidir. Eriş ipleri gibi çift katlıdır. Kili erişlerinin rengine göre siyah ya da beyazdır. Özel dokumalarda ara geçkileri değişik renkte olabilir.

KİRKET (KİRKİT): Dokumada ara geçkilerini ve motifleri oturtmak için kullanılan, ucu tarak biçiminde demirden yapılmış bir araçtır. Ağır olduğu için her vuruşta ara geçkileri ve motifler kolayca eriş üzerindeki yerine oturtulur. Kirket, iplerin arasına girdiğinden tarak biçimindeki dişleri eriş iplerinin arasına rahatça girebilecek açıklıktadır.

kirket
Resim: Kirket
Tahsin ALTIN
Eskişehir İli Sivrihisar İlçesi
Merkez Folkloru -2014
Kategoriler
Sivrihisar Kültürü

Sivrihisar Çocuk Oyunları

Oyun, çocuğun yemek yemesi, uyuması, okulda ve derste ders saatleri dışında hemen hemen bütün yaşamını kapsar. Arkadaşıyla itişip kakışması, tek başına bahçenin bir başından bir başına koşması, merdiven, tırabzanlarından kayması birer “oyun”dur.

Sivrihisar’da günümüzün yaşam koşulları, teknolojik gelişmeler insanlara oyun için zaman bırakmasa da, oyun çocukların yaşamının önemli bir parçası olmaya devam etmektedir. Çocuk oyunları, çocukların vazgeçilmez eğlencelerinden biridir. Gerçi, günümüzde eğlence araçlarının değişmesi, iletişim araçlarının gelişmesi sonucu çocuk oyunları, nitelik değiştirmiş; hatta eskisi gibi oynanmaz olmuşsa da çocuk oyunları hala okullar da ve Sivrihisar’ın mahallelerinde varlığını sürdürmektedir.

NESİ VAR OYUNU

Bir ebe seçilir ve ortamdan dışarıya çıkarılır. Ebenin arkadaşları bir eşya tutar ve ebe geri çağrılır. Ebe ister karışık, ister sırayla oturan kişilere “nesi var?” Diye soru sorar. Bunun üzerine arkadaşları tutmuş oldukları eşyanın herhangi bir özelliğini söylerler. Örneğin renginden, boyundan, malzemesinden bahsederler. Aldığı yanıtları birleştirerek orada tutulan eşyayı bulmaya çalışır. Üç kez söylediği halde eşyayı bilemezse ceza verilir.

BOM-CIZ OYUNU

Arkadaşlar aralarında otururlar ve birden başlayarak sayı sayarlar. Beş ve beşin katları kimlere isabet ederse o kişiler sayı yerine “Bom ya da cız” derler. Bom diyemeyip yanlışlıkla sayıyı söyleyenler, geç kalanlar oyundan çıkarılır ve ceza verilir. Oyun üç kişi kalıncaya kadar devam ettirilir.

UZUN EŞEK OYUNU

Erkekler arasında oynanan bir oyundur. Bir kişi yastık olarak seçilir ve 5-6 kişiden oluşan karşılıklı 2 grup oluşturulur. Yazı- tura ile eğilecek grup belirlenir. Yastık olan kişi duvara yaslanır ve eğilen grup kafalarını birbirinin bacakları arasına sokar. Daha sonra diğer grup sırayla eğilen arkadaşlarının sırtına atlarlar. Tüm grup üyeleri atladıktan sonra içlerinden biri “Tek mi çift mi” diye sorar. Bu arada kendiside tek veya çift işaretini yapar. Eğilen grup bilirse atlama sırası onlara geçer. Bilemezlerse tekrar eğilirler.

KÖR EBE

En az 3-4 kişi ile oynanan bir oyundur. Bir ebe seçilir ve gözleri bağlanır. Diğer kişiler ise çeşitli sesler çıkararak ebenin etrafında dolaşırlar ve kendilerini yakalamasını isterler. Ebe de onları yakalamak için hareket eder. Ebe diğer kişilerden birine dokunursa o yanar ve ebe olur.

SICAK-SOĞUK

En az iki kişi ile oynanan bir oyundur. Ufak bir eşya seçilir ve herhangi bir yere saklanır. Ebe olan kişi bu eşyayı bulmaya çalışır. Ebe eğer saklanan eşyaya yaklaşırsa “sıcak” dtmr. Ama eşyayı sakladığımız yerden uzaklaşırsa “soğuk” denir. Eşyayı bulana kadar oyun devam eder.

LADES

Lades, tavuğun göğsündeki çatal şeklinde olan bir kemiktir. Bu oyun adını bu kemikten almaktadır. Lades, dikkat ve hafıza gerektiren bir oyundur. Lades, kemiği iki kişi tarafından çatak kısımlarından tutulur ve şöyle denir; “Lades lades olsun mu? / olsun / at bokundan atlar mısın?/ atlarım/ Cuma günü çatlar mısın?/ çatlarım/yerdeki ne?/ çimen/gökteki ne?/ bulut/ sende bunu unut/”denir ve lades kemiği kırılır. Daha sonra her iki tarafta birbirine ladesi unutturmaya çalışır. Birbirlerine herhangi bir şey verip ladesi bozmak için uğraşırlar. Örneğin biri diğerine elindeki bir şeyi uzatır o da alırsa lades olur. Ama alırken “aklımda” derse bozulmaz. Unutup alana kadar devam eder.

YAKAN TOP

10’ar 15’er kişilik iki takım yapılır. Oyun alanının çizgileri belirlenir. Takım karşılıklı geçer ve ortaya rakip oyuncular dizilir. İsmi üzerinde olduğu gibi rakip oyuncudan gelen top yakar ve çıkarır. Aynı takım oyuncuları ortada bulunan rakip oyuncuları top ile vurmaya çalışırlar. Top kime vurursa o yanar ve çıkar. Ama top havadan gelirse ve rakip oyuncuda bunu havada yakalarsa o kişi yanmaz bir can kazanır ve bu can ile de vurulup çıkan arkadaşını tekrar oyuna alabilir. Rakip oyunculardan ortada 1 kişi kalınca 10’a kadar sayılır ve vurulmaya çalışılır. Eğer 10. atışta da vurulmazsa ortada olan grup kazanır.

YAĞ SATARIM

10- 15 veya daha fazla kişi ile oynanan bir oyundur. Bir ebe seçilir. Diğer kişilerde çember halinde çömelik vaziyette dizilirler. Ebe elinde bir mendil ile;

“Yağ satarım bal satarım
Ustam ölmüş ben satarım
Ustamın evi sarıdır
Şatsam on beş liradır
Zambak zumbak dön arkanı iyice bak”

Tekerlemesini söyleyerek arkadaşlarını arkasında dolaşır. Tekerlemenin son kısmına yani dön arkanı iyice bak kısmına gelince elindeki mendili arkadaşlarının birisinin arkasına bırakır. O kişi mendili alır ve ebeyi kovalamaya başlar eğer kovalarken ebeye dokunursa ebe tekrar ebe olur. Ama dokumazda ebe o kişinin yerine çömelirse kovalayan kişi bu sefer ebe olur.

ELİM SENDE

En az 4-5 kişi ile oynanan bir oyundur. Oyunun başında bir ebe seçilir. Ebe koşarak diğer oyuncuları kovalar. Eğer ebe birine yaklaşıp dokunursa “Elim Sende” der. Bunun üzerine o dokunduğu kişi ebe olur ve o da ebelikten kurtulmak için başka birini kovalamaya başlar ve ona dokunmaya çalışır.

AÇIKGÖZ OYUNU

Oyuncular halka olur. Ortaya bir ebe çıkarılır. Oyuncular ellerindeki topu ebeye kaptırmadan birbirlerine atarlar. Gülerek oynarlar. Ebe de topu kapmaya çalışır. Kim topu ebeye kaptırırsa o ebe olur. Topu elde bekletmek ve arkadaşının elinden almak için boğuşmak fauldür.

SAKLANBAÇ

En az 3, en fazla 10 kişi ile oynanabilir. Oyuncu sayısı 10’dan fazlada olabilir. Bir ebe seçilir. Ebe bir duvara ya da ağaca dönerek gözlerini kapatır ve saymaya başlar. Ebe belirlenen sayıya kadar sayar. Örneğin 50 ya da 100 e kadar sayar. Bu arada diğer oyuncular çeşitli yerlere saklanırlar. Saydıktan sonra da “Önüm” arkanı” sağım solum sobe, saklanmayan ebe” der ve gözlerini açar. Arkadaşlarını aramaya başlar. Saklandıkları yerde gördüğü arkadaşlarını sobeler. Ama birde ebe yerinden ayrılınca göremediği arkadaşları gelir ve ebenin saydığı yere sobelerler. Mesela; 6 kişi oynuyorlarsa ebe 4 kişiyi kendisi sobelemişse, diğer 2 kişide kendileri ebeyi sobelemişse 2 kişi bir daha saymazlar. O iki kişi ebe olmaz ama geri kalan 4 kişi kendi aralarında isim koyarlar. Ebeye sorarlar ne seçelim diye ebe de il ismi seçin derse örneğin, Ankara, İzmir, Eskişehir, Uşak isimlerini kendilerine seçerler. Ebeye giderler ve bu isimleri söylerler. Ebe de Eskişehir der. Eskişehir oyunculardan kimse o ebe olur. Ama ebe kimseyi sobeleyemezse tekrar ebe olur.

SİMİT OYUNU

En az 3 kişi ile oynanan bir oyundur. Ebe belirlenir ve bir çizgi çekilir. Ebe bu çizginin arkasından “Simiiiiiiiiiit” diyerek çıkar ve diğer arkadaşlarını kovalayıp onlara dokunmaya çalışır. Kovalarken simit diye bağırmaya devam eder. Önemli olan simit kelimesini uzatabildiğin kadar uzatmaktır. Eğer uzatamaz nefesi yetmez kesilirse çizginin arkasına geçene kadar arkadaşları tarafından tekmelenir. Ama diğer oyunculardan birine dokunursa o dokunduğu ebe olur.

HALAT ÇEKME

Yapısı itibarıyla bir güç oyunudur. En az 8 kişiden oluşan iki grup oluşturulur. Ortaya bir çizgi çekilir. Her iki grupta halattan tutarak birbirlerini çekmeye çalışırlar. Kim çizgiyi geçirirse, kim diğer grubu çizginin öbür tarafına çekerse onlar galip gelir.

SEK SEK OYUNU

Genellikle kız çocuklarının oynadığı bir oyundur. Ama erkek çocukları da oynayabilir. Toprağın üzerine taşla veya bir çöple sek sek kareleri çizilir. Birde sek sek taşını atmak için bir çizgi çizilir. 1. Sayıdan başlayıp karelere 8. Sayıya kadar numara verilir. Oyuncu, eline bir taş alarak 1 numaralı kareye atar. Taş, karenin içinde kalırsa oyununa başlar. Ama taş 1 numaralı kareye değil de dışarıya giderse taşı tekrar atmak zorundadır. Oyuncu taşı attığı karenin üzerinden tek ayağı üzerinde atlar, diğer karelerin çizgilerine basmamaya çalışır. Eğer basarsa yanar. 1 den 8’e kadar o karelerden atlar daha sonra sekizi de bitirince bu sefer tersten 8’in gerisinden sek sek taşını 1. kareye atar. Daha sonra tersten 2,3,4,5,6,7 ve 8. kareye atar oyun biter.

İP ATLAMA

Genellikle kız çocuklarının oynadığı bir oyundur. Erkek çocukları da ip atlayabilir. Oyuncu sayısı isteğe göre değişir. Uzunca bir ip ya da urgan alınır karşılıklı iki kişi ipi sallar ve diğerleri de ipin üzerinden atlarlar. îp atlarken sayılar sayıp, tekerleme ve şarkılar söylerler Birde kısa ipler olur. Bu kısa iplerle de kişi bireysel olarak ip atlayabilir.

BENDEN GEÇ

Oyuncular oyun sahasına dağılırlar ebe elindeki topla onları vurmaya çalışır. Vurulacağını anlayan oyuncu “‘Benden Geç” diye bağırır ve yere çömelirse ebe onu vuramaz başkasını vurmaya çalışır. Çöken oyuncu ebe uzaklaştıktan sonra kalkar ve oyuna devam eder. Ebenin vurduğu oyuncularda kendisine yardımcı olur. Paslaşırlar, vurulmayanları vurmaya çalışırlar. Vurulmadan en sona kalan oyuncu kazanır.

İSTOP- MUMDİREK

Oyuncular ebenin yanında bulunurlar. Ebe topu havaya atınca oyuncular kaçmaya başlarlar, ebe topu tutunca “Mıımdireeeeek” ya da “İstooooop” diye bağırır. Kaçan oyuncular bunu duyunca oldukları yerde durmak mecburiyetindedirler. Hiç kımıldamadan dururlar. Ebe de topu nerede yakalarsa oradan bir arkadaşını vurmak üzere atar. Vurabilirse ebelikten kurtulur. Vurulan ebe olur. Üç kez vuramayan ebe, ceza alır.

NUMARALI TOP OYUNU

Oyuncular el ele tutuşarak geniş bir halka meydana getirirler. Her oyuncu, birden başlayarak sağa doğru sayı sayar numara alırlar. Ebe, elinde topla ortada bekler. “Başla” işaretiyle ebe topu havaya atar ve sayılan numaralardan bir numara söyler. Numarası söylenen oyuncu ortaya koşar ve top yere düşmeden tutmaya çalışır. Tutabilirse ebe olmak hakkını kazanır. Tutamazsa tekrar geldiği yere döner. Oyun bu şekilde devam eder.

SESSİZ FİLM OYUNU

Oyun iki takım halinde oynanır. Takımlarda en az üçer kişi olur. Oyun saat dakika tutularak oynanır. Normal olarak bir soru için 5 dakika yeterlidir. Yazı-tura ile sorma sırası saptanır. Sorma hakkını kazanan takım kendi aralarında bir film ismi tespit eder. Anlaşmaya göre “yalnız yerli film sorulacak” denirse ondan “yabancılarda sorulacak” denirse karışık oynanabilir. Filmi tespit ettikten sonra karşı takıma “Ebenizi gönderin” denir ve gönderilen ebenin kulağına tuttukları filmin adını söylerler. Ebenin görevi, verilen dakika içerisinde ismini bildiği filmi ağzını hiç açmadan işaretlerle (Sessiz) olarak takım arkadaşlarına buldurmaktır. Bunun için şu sırayı izler;

a) Önce parmaklarıyla filmin kaç sözcük olduğunu bildirir.

b) istediği sözcüğü buldurma serbestliği olduğundan hangi sözcüğü tarif ettiğini işaret ederek ellerini, başını, ayaklarını, mimiklerini tüm vücudunu kullanarak, taklitlerini yaparak arkadaşlarına buldurmaya çalışır.

c) Yaptığı işaretlerle filmin adına yaklaşırlarsa 2 işaret parmağını yan yana getirerek yaklaştıklarını söylemeye, aramaya devam etmelerini isteyebilirler.

Takım arkadaşlarının konuşma hakları vardır ve sonsuzdur. Belli dakika içinde filmin adını bulamayan takım bir puan kaybeder. Baştan konuşularak tespit edilen sayı kadar film adı sırayla sorulduktan sonra oyuna son verilir. Çok puan alan takım oyunu kazanır.

KULAKTAN KULAĞA

Oyuncu sayısı isteğe bağlı olarak değişebilir. En az 8 kişi ile oynanır. Başta bulunan oyuncu ikinci sıradaki oyuncunun kulağına bir söz fısıldar. Ondan sonra oyuncuların hepsi bu sözü sırayla birbirlerinin kulağına fısıldar ve son kişi fısıldanan sözü söyler. Tabii ki söz orijinal haliyle kalmamış değişmiştir. Oyuncular değişen kelimeye hep beraber gülerler. Burada amaç hep beraber gülmek ve eğlenmektir.

İSİM- HAYVAN- ŞEHİR

En az 2 kişi ile en fazlada 6-7 kişi ile oynanabilir. Oyuncular ellerine birer kâğıt alırlar ve bu kağıtların üzerine sırasıyla; isim, hayvan, şehir, bitki adı, ülke adı, artist adı gibi bazı kriterler belirlerler ve yazarlar. Daha sonra alfabetik sıraya göre bu başlıklarla isim bulmaya çalışırlar. Her başlığın puanı 10 olarak hesaplanır. Aynı cevabı yazan oyuncular 5’er puan alır ve puan her el sonunda hesaplanıp yazılır. Oyunun bitmesine karar verilince tüm ellerde alınan puanlar hesaplanır ve birinci belli olur.

GAZOZ KAPAĞI ÇEVİRME OYUNU

İçilen gazozların kapaklan toplanır. İki kişi ile oynanır. Her iki oyuncuda ortaya eşit miktarda gazoz kapağı koyar ve bunları üst üste dizerler. Oyuncular ellerine de birer tane gazoz kapağı alırlar ve üst üste dizilmiş olan kapaklara sırayla atarlar. Kim daha fazla kapak çevirirse oyunu o kazanır. Yani biri diğerini utar.

BİRDİRBİR

İki çeşit birdirbir vardır. 5-6 kişi ile oynanabilir. Oyuncuların biri ebe olur. Ellerini diz kapaklarına basarak eğilir. Diğer oyuncular birer birer ebenin üzerinden atlayarak geçer. Ebenin üzerinden atlarken sesli olarak “birdirbir ikidir iki üçtür üç…“gibi tekerleme söylenirdi. Oyunculardan biri ebeye değer ya da düşürürse o düşüren oyuncu ebe olur.

Bir diğerinde ise bir oyuncu eğilir diğeri atlar bir başka oyuncu hem birinci eğilenin hem ikinci eğilenin üzerinden atlar ve o da üçüncü olarak eğilir. Bir başka oyuncu üçünün de üzerinden atlayarak 4. Olarak eğilir birinci olarak eğilende diğerlerinin üzerinden atlar oyun böyle devam eder.

KİBRİT ATMA OYUNU

Dikdörtgen şeklindeki kibrit kutusunun kısa olan kenar yüzeylerine 40, uzun olan kenar yüzeylerine 20, dikdörtgen olan geniş yüzeylerine 10 yazılarak en az iki kişi ile oynan bir oyundur. Puan kazanmaya dayalıdır. Kibrit kutusunu atınca hangi kenarı gelirse o kadar puan alınır ve bir kâğıda yazılır en sonunda puanlar toplanıp birinci belli olur.

ÇELİK-ÇOMAK (MET) OYUNU

metoyun
Met Oyun Araçları

Açık havada erkekler tarafından oynanan zevkli bir oyun olup, karşılıklı iki kişi veya takım halinde de oynanabilir. Oyun 50-60 cm. uzunlukta bir değnek (Çomak veya met değneği) ve 15-20 cm. uzunlukta kısa bir değnek parçası (çelik veya met) ile oynanır. Met oyununda met ve değneğin çeşitli kullanım şekilleri vardır.Oyuncu meti iki küçük taşın üstüne koyar. Altından değneği ile meti havaya kaldırıp vurarak uzaklaştırır. Bir eli ile meti hafifçe havaya atar ve değneği ile vurur. Met bir ucu havada kalacak şekilde küçük bir taşın üstüne konur. Değnekle havdaki ucuna vurulur. Havaya zıplayan mete değnekle vurulur. Met, değneğin üstüne dengeli şekilde konarak havaya kaldırılıp vurulur. Değnek ile meti uzağa atmak için oyuncunun üç hakkı vardır, üç hakkında da ıska geçerek mete vuramayan oyuncu kaybeder ve ebe olur. Sayışma ile takımlar ve kimin önce başlayacağı belirlenir. Başlayacak oyuncu “Kale” denilen yerde meti yukarıda saydığımız şekillerin biri ile atar. Diğer oyuncu metin atılacağı yönde elinde değneği ile durur. Eğer atılan meti yakalar veya değneği ile değerse, meit atma sırası kazanır. Değemez ise düştüğü yerden meti eliyle kaleye fırlatır. Kaledeki oyuncu da fırlatılan meti değneği ile karşılayıp vurmak ister. Eğer met kalenin bir değnek boyundan az yakınına düşmüşse yanar ve rakip oyuncuya met atma sırası geçer. Eğer takım ile oynanıyorsa, bir oyuncu yandığında aynı takımın diğer oyuncusuna sıra gelir. Met kalenin yakınına düşmez veya kaledeki oyuncu meti değneği ile yere düşmeden uzaklaştırılırsa, düştüğü yerden itibaren kaleye kadar adımlar. Kaleye geldiğinde kaçta kaldıysa, meti değneğin üstünde hoplatarak düşürmeden saymaya devam eder. Met yere düşünce oyun kaleden met atışı ile devam eder. Saymada her elli sayı bir dalya eder. Tesbit edilen belli bir dalyaya gelindiğinde oyun biter.

DOKUZTAŞ

Oyun en az 6 kişiyle oynanıyor. Oyun için neler mi lazım? 9 tane orta büyüklükte ve yassı taş. Yani taşlar üst üste koyulabilir olmalı. Bir de top lazım. Önee iki gruba ayrılıyoruz. Gruptaki kişi sayısı eşit olmalı ki haksızlık olmasın. Sonra sayışıyoruz. Çıkan grup ebe oluyor. Ebe olan grup dokuztaşı üst üste dizip taşların on adım gerisine gidiyor. Oraya bir çizgi çekiyor. Her iki grup çizginin olduğu yere geliyorlar. Ebe grubundakiler sırayla topu taşların üzerine atarak taşları yıkmaya çalışırlar. Eğer ebe olan grubun üç üyesi de taşları yıkamazsa sıra diğer gruba geçiyor. Eğer taşları yıkarlarsa oyun başlıyor. Taşları yıkan grup hemen kaçarken, diğer grup hemen topu alıp ellerindeki topla taşları deviren grubun üyelerini vurmaya çalışıyorlar.

Taşları deviren grubun hedefi vurulmadan taşları tekrar üst üste dizmek. Topla vurulan kişi oyundan çıkıyor. Kalanlar taşları yine vurulmadan dizmeye çalışıyorlar. Eğer dokuz taşı üst üste dizerlerse oyunu kazanıyorlar ve 1-0 öne geçiyorlar. Bu skor kalemle herhangi bir yere yazılıyor. Eğer taşlar dizilmeden grubun tüm üyeleri vurulursa oyun yeniden başlıyor.

MİSKET (BİLYE) OYUNU

Sivrihisar’da misket 3 şekilde oynanmaktadır.

1- Çukur: Çukur oyununda oyuncular çukura misketlerini koyarlar. Oyun başladıktan sonra çukura ilk misketini sokan oyuncu tüm misketleri alır ve oyun yeniden kurulur.

2- Karış: Genişçe ve düz bir alanda 2 ya da daha fazla oyuncu ile oynanır. İlk oyuncu misketini genellikle çok uzak veya çok yakın olmayacak şekilde ileriye doğru atar. Onu takip eden oyuncu, diğer oyuncunun attığı miskete vurmaya veya en azından 1 karış mesafesi kadar yaklaşmaya çalışır. Genelde vurmak amaçtır çünkü eğer vurulamazsa yahut karış mesafesine gelinemezse bir sonraki elde diğer oyuncu yakında bulunan oyuncunun misketini kolaylıkla vurur. Oyun bu şekilde sırayla belirlenen alan içinde misketlerle gezilerek oynanır. Oyun başlamadan ödül miktarı kararlaştırılır. Örneğin vuruş 2 karış 1 misket gibi. Bu durumda bir oyuncu diğer oyuncunun misketini vurduğunda, vurduğu kişiden 2 misket alır. Şayet karış açmışsa {kendi karışıyla bir karış mesafeye yaklaşmışsa) 1 misket alır. Vurma ya da karış açma eyleminden sonra o anda bulunulan noktadan oyun tekrar açılır. Genelde vurulan kişi son açılır. Oyun karışsız da oynanabilir.

3- Üçgen: Bir diğer adı mors olan üçgen Genelde 2 ve daha fazla oyuncuyla daha çok toprak zeminde oynanan bu oyunda yere bir üçgen çizilir. Kaçar oynandığına karar verildikten sonra misketler, üçgenin köşelerine birer adet koyulur. Artan misketler de üçgenin içerisine gelişigüzel koyulur. Üçgenden 3-4 m uzağa atış çizgisi çizilir. Üçgenin olduğu bölgeden atış çizgisine doğru oyuncular misketini fırlatır. Atış çizgisine en yakın olan oyuncu ilk atış hakkını kazanır. Sıralama çizgiye yakınlığa göre belirlenir. Amaç oyuncunun misketleri üçgenin içerisinden çıkararak bilye hazinesini arttırmasıdır. Çıkarttığınız her bilye sizindir. Kural olarak atış çizgisinden yapılan ilk atış dışındaki diğer tüm atışlarda “mum direk tekniği” kullanılarak atış yapılması esastır.

* * *

Tahsin ALTIN
Eskişehir İli Sivrihisar İlçesi
Merkez Folkloru -2014
Kategoriler
Sivrihisar Kültürü

Halk İnanışları

[otw_shortcode_content_toggle title=”TANIM ⇓ ⇑” opened=”closed”]

Halk inancı, kişice ya da toplumca, bir düşüncenin, bir olgunun, bir nesnenin, bir varlığın gerçek olduğunun kabul edilmesidir.

Halk bilimi, belli bir toplumun eski dinlerinden miras alıp, yaşadığı çağdaki yeni dininde, yaşam şartlarının gerektirdiğince yeni biçimler, yeni içerikler, yeni anlatışlarla oluşturduğu inanışlarla ilgilenir.

Halk inanışları din, ahlak kuralları gibi kesinlik ve katılık taşımazlar ve yerden yere, topluluktan topluluğa değişiklikler gösterirler.

Halk inançları toplumun kabul ettiği ilahi dinin hükümlerini ve öğretileri dışında kalan; fakat halk arasında yaygın bir şekilde yaşatılarak bir sonraki nesle aktarılan inanmalardır.

Toplumlar hayatlarına derinlemesine etkileyen, adet, inanç ve geleneklerini yeni bir dine veya kültüre girdiklerinde bırakmazlar ve yeni dinin, kültürün özelliklerine eski adet, inanç ve geleneklerini uydurmaya çalışırlar.

Halk inanışları toplumsal hayatımızda teknik gelişmelerden, evlenmeye, doğuma, ölüme, sosyal hayatımıza kadar her türlü etkinlikte yer almaktadır.

İnsanoğlu yüzyıllardan beri çok şeye inanmak ihtiyacı duymuştur ve inandığı şeyin mantıklı olmasını önemsememiştir. O, gördüğüne, duyduğuna, yetişme sürecince çevresinden edindiği halk kültürüne bağlı kalarak inancından ödün vermeksizin inanmıştır. İnsanoğlu için inanmanın mantığı değil, inanmanın verdiği mutluluk hep ön planda yer almıştır.

Bugün birçok kişinin “Batıl” olarak adlandırdığı halk inanışlarına kültürel düzeyi ne olursa olsun, birçok insanın yaygın olarak inandığı bir gerçektir. Örneğin; bugün yaygın olarak ağaçların yapraklarının geç dökülmesi sonucunda kışın geç geleceğine inanılır. Bunun gibi halk, birkaç örneğini gördüğü olayları inanç haline getirerek onu yıllarca sürdürmektedir. Bu inançlar daha çok korktukları bir doğa olayı etrafında oluşmaktadır ve o doğa olayını olağanüstü bir şekilde düşünmektedirler. Örneğin; yağmurlu havada eşiğin üzerine oturulunca yıldırım düşeceği inancını oluşturarak günümüze kadar taşımışlardır. Bu olayın bilimsel bir açıklaması olmasa bile, halk bu olaya birkaç kez tanık olmuşsa, eşiğe yağmurlu havada oturmamak inanca dayalı bir davranış oluvermiş. Halkımız pek çok şeyde olduğu gibi inançlarında da dini, ahlaki duygularından ve tecrübelerinden faydalanmıştır.

Türk toplumu binlerce yıllık tarihinde, çeşitli dinlere ve kültürlere girmiş ve bu dinlerin ve kültürlerin etkisi altında kalarak İslamiyete girdikten sonra da eski dinlerin kültürlerinin, etkilerini sürdürmüşlerdir. Gerek yazılı kaynaklarda gerekse sözlü bilgilerde halk inançları konusunda Anadolu’nun değişik yerlerinde önemli benzerlikler bulunmaktadır ki bu, Anadolu topraklarında yaşayan insanların aynı tarih ve kültüre sahip olduklarının bir göstergesidir. [/otw_shortcode_content_toggle]

SİVRİHİSAR HALK İNANIŞLARI

Sivrihisar’da canlı, cansız, hayvan, tabiat, büyü, nazar, rüya vb. durumlarda çeşitli halk inanışları zuhur etmektedir. Sivrihisar’da bu durumlarda karşımıza çıkan halk inanışları şunlardır;

“Eskiden nazar değmesin diye “karaağaç” taşırdık yanımızda nazara bire bir etkiliydi. Karaağaç dalından keserdik onu yanımızda taşırdık, evimize koyardık, ağıllara asardık yani bizi nazardan koruyacağına inanırdık. Hatta zamanında bir kadın varmış çok nazar edermiş. Bir tane hayvan görse ona nazar eder öldürürmüş. Sonra oğlunu gönderirmiş filan yerde et var git getir de yiyelim dermiş. Ondan sonra oğlu gidermiş eti getirirmiş yerlermiş. Yine bir gün bir çift öküz görmüş nazar etmiş oğluna demiş ki git filan yerde et var git getir de yiyelim demiş. Oğlan gitmiş demiş ki amca sizde et var annem öyle diyor verinde biraz yiyelim demiş. Adam da et met yok et ne arasın yok demiş. Gitmiş oğlan annesine demiş anne et yok demiş. Annesi tekrar göndermiş. Adam yine et yok olsa veririm demiş. Oğlan gitmiş annesine anne et yok deyince kadın “Hee demek ki öküzün boyundurukları karaağaçtan demiş.” (Öküzün boyunduruğu karaağaçtan olduğu için nazar değmemiş ve öldürememiş).

“Bir kadın hamileyken eğer ki bir cenazeye bakarsa; o doğan çocuğun muhakkak nazarı değermiş. Eskiler böyle söylerdi”.

“Eskiden ay tutulduğu zaman, ayı şeytanların tuttuğu söylenirdi ve ayı şeytanlardan kurtarmak için havaya aya doğru tüfek atılırdı. Bir de ay tutulduğu zaman ‘sela’ verilirdi”.

“Birisinin arkasından su dökülmesinin sebebi, su gibi git su gibi gel demektir. Su gibi dönüp dolaşıp gel demektir. Özellikle askere giderken, yola çıkarken ya da sevdiğin bir misafir geldiği giderken bu yapılır”.
Nazar değmemesi için; Nas, Felak, Kevser, ihlas. Fatiha, duaları okunur. Evin bir köşesine nazar boncuğu takılır. İğde dalı asılır. Bir de şap asılır. İğde dalı, şap bir de boncuk bunlar nazar değmesini önlüyor. Daha sonra üzerlik otu tütütürdük. Üzerlik otunu kuruturlar daha sonra kime nazar değmişse ya da değmemesi için bir tepsiye veya küreğe koyarlar sonra otu yakarlar. Nazardan olan kişinin altından üstünden tutarlar, dolandırırlar. Üzerlik çat çat diye yanar, işte o zaman nazarda çatlar gidermiş. Üzerliğin içine sarımsak ve soğan kabuğu da koyardık onları da tütütürdük. Sonra “Azığından uzuğundan çıksın gitsin” ya da nazarı değdiğini düşündüğün kişinin eşiğinden bir parça odun alacaksın almış olduklarını da üzerliğin içine koyup yakacaksın böylece nazarın gideceğine inanılır.

Nazarı değen kişi baktığı şeye “Maşallah” derse nazarı değmez. Ya da bahçesinden bir avuç toprak alacaksın. Nazar olan kişinin üzerine serpeceksin”.

“Yanan ateşe su dökülmez. Orada ateşin içinde cinlerin, perilerin, olduğu söyleniyor. Sen suyu dökersen onlar yanar. O yüzden ateşe su dökülmez, tükürülmez, tırnak atılmaz ve pislenmez.

“Buğday başağını eve getirip asarlardı. Evde de bolluk bereket olsun diye”.

“Nazardan korunmak için; şap, çörek otu, sarımsak tepesi bunları bir kaba koy muska gibi yap evinin bir köşesine as çok faydası oluyor. Birine nazar değdiği zaman bir de kor söndürürüz. Meşe odununu yakarsın, daha sonra o kor olur. Bir kaba da su koyarsın daha sonra İhlas ve Ayetü’l Kürsi’yi okursun. Koru suyun içine atarsın o “cos” diye ses çıkarır. Daha sonra koru kabın içinden alırsın. O korlu su ile nazar değmiş kişinin elini yüzünü yıkarsın. Sonra da o suyu içirirsin. Nazara çok iyi geliyor”.

“Daha sonra kurşun dökersin. Kurşunu eski bir tavada eriteceksin. Nazar değen kişiyi yatıracaksın başının üstüne tülbenti örteceksin. Daha sonra suyun içine boşaltacaksın. Eğer nazar varsa kurşun iğne gibi göz göz olur, parça parça olur. Ondan sonra döktüğün kurşunu alırsın nazar değen kişinin üzerine takarsın. Suyunu da üç yol ağzına dökersin”.

“Nazarı değen kişinin ayakkabısının altından bir parça lastik alırsın ve üzerliğe koyup tütütürsün. Nazar değmesin diye özellikle ağıl ve ahıra hayvan kafatası iskeleti asılırdı”.

“Eskiden beşiğin altına bir bardak su 3 İhlas 1 Fatiha okunur ve koyulurdu. Bunun sebebi de çocuğun yanına şeytan gelmemesi içindir. Bu uygulama 40’lı yani kırkı çıkmamış çocuklara yapılırdı. Daha sonra bu su çocuğa yavaş yavaş içirilirdi”.

“Büyü yaparken kemik, domuz yağı, muska, Kur’an’dan ayetler ve ölü toprağı kullanılıyor. Mesela senin düğününe geliyorlar gelirken ölü toprağı getiriyorlar ve avluya saçıyorlar. Gelen gelinin inanca göre çocuğu olmuyormuş. Bir de kapına, eşiğine, duvarına domuz yağı sürüyorlar. Büyü yapılan evdeki herkesi domuz gibi görüyorsun”.

“Nazar değmesin diye leyleğin yuvasından çer çöp, pislik alınıp, bir muska gibi yapılıp kişinin üzerine asılırdı”.

“Konuşamayan çocuğa ezan vakti caminin anahtarını getirip, çocuğun ağzına sokarak anahtarı çevirirlerdi. Böylece konuşacağına inanılırdı. Çok ağlayan çocuğa babasının ayakkabısını ağzına 3 defa yavaş yavaş vururlardı”.

Nazar değmeden önce; uykuluk otu, kaplumbağa kemiği, yılan kemiği, tavşan kuyruğu, kaplumbağa kabuğu, nazar değmesin diye kişinin üzerine veyahut evin, arabanın bir köşesine koyulurdu. Koyungözü kurutulur çocukların omzuna takılırdı.

“Bir insana bir hayvana veya bir eşyaya nazar değerse, nazar ettiğinden şüphelendiğimiz kişiyi getirip nazar değen insana, hayvana ve eşyaya ‘Bismillah Maşallah * diyerek elini sürerse iyi olur, nazar geçer”.

“Malımız (Büyükbaş ya da küçükbaş) dağda kaybolduğu zaman, akşam eve gelmeyince gece malımızı yırtıcı hayvanlar yemesin canavarlar yemesin diye keskin bir bıçağın ya da makasın ağzını bir ip ya da çaputla bağlardık. Buna “kurtağzı bağlama“ deriz. Böyle yapınca malımızı yırtıcı hayvanların yemeyeceğine inanırız. Sabah olunca da malımızı aramaya çıkmadan önce bağladığımız ipi ya da çaputu çözeriz”.

“Aynı işlemi ip ya da çaputu üç yerinden bağlayarak da yapardık. Hayvanımız kaybolduğu zaman bir ipi 3 yerinden bağlar ve düğüm atardık. Sabahta hayvanı aramaya çıkmadan önce bu düğümleri çözerdik”.

“Nisan yağmuru yağarken kaşların altına leğenler, kovalar konulur. Yağmur durduktan sonra su dolu kaplar alınır. Süzüldükten sonra içilir. Böylece sağlıklı ve şifalı olunacağına inanılır”.

“Nisan yağmurundan kaçmamak gerekir. Nisanın yağmurunun saçları güçlendirdiğine ve gürleştirdiğine inanılır”.

“Gök gürlediği zaman gökte meleklerle zebanilerin kavga ettiklerine inanılır”.

“Dolu yağdığı zaman 3 tane dolu yerden alınıp besmele çekilir ve ihlas suresi okunur. Daha sonra bu 3 dolu tanesi yenilir. Bunun şifa getireceğine inanılır. Daha sonra dolunun mahsullere zarar vermemesi için 3 diş dolu alınır ve kişi bu dolu tanelerini koynuna atar. Bunun sebebi, dolu yağışının durması ve mahsullere zarar vermemesi içindir”.

“Dolu çok yağarsa dinmesini sağlamak için dolu tanesi bir bıçakla ortadan ikiye kesilir. Böylece dolunun kesileceğine, dineceğine inanılır. Yine dolunun dinmesi için avluya saçayağı ayakları yukarı gelecek şekilde konulur”.

“Gökkuşağının (Ebemkuşağı) altından geçen kızın oğlan, oğlanın da kız olacağına inanılır”.

“Eli büyük olanın şanslı, bahtlı olduğuna inanılır”.

“Gözü büyük olan insanların akıllı ve zeki olduğuna inanılır”.

“Kesilen tırnak herhangi bir yere atılmaz. Kesildikten sonra toplanıp toplu bir şekilde ayak basmadık bir yere atılır. Eğer açık ve herkesin geçtiği, bastığı bir yere atılırsa, bir kişi de ona basarsa o basan kişi ile düşman olunacağına inanılır”.

“Baştan dökülen ya da kesilen saçlar sokağa atılırsa atanın başı ağrır. Birde saçlar atılırsa onu kuşların aldığına ve saçlarla yuva yapıp üzerine oturduğu için başının ağrıdığına inanılır”.

“Kulağı çınlayan kişi uzak bir yerde kendisinden söz edildiğine inanır. “Biri beni andı. Çin kulağım çin git. Kim andıysa din git” der ve kulak çınlamasının geçeceğine inanır”.

“Yüzün sağ tarafı kızarırsa iyilikle birinin bizden bahsettiğine inanılır. Yüzün sol tarafı kızarırsa o kişi hakkında kötü sözler söylendiğine inanılır”.

“Sağ kulak kızarırsa iyilik ve iyi bir şekilde konuşulduğuna inanılırken sol kulak kızarırsa o kişi hakkında kötü konuşulduğuna inanılır”.

“Dil ve üst damak kaşındığı zaman biri ile çekişeceğine (laf dalaşı) edileceğine inanılır”.

“Sağ göz seğirdiği zaman sağlığa, sol göz seğirdiği zaman varlık olacağına inanılır”.

“Hıçkırık tuttuğu zaman dinmeyince, geçmeyince “Ocakta bir taş hıçkırığımı al da kaç Ocakta iki taş hıçkırığımı al da kaç Ocakta üç taş hıçkırığımı al da kaç” denir ve hıçkırığın geçeceğine inanılır”.

“Kaş, göz ve dudak seğirdiği zaman elimize üç defa İhlas ya da Fatiha okuyup seğiren yere süreriz. Yine seğiren yere saman, çöp gibi şeyler koyulur. Böylece geçeceğine inanılır”.

“Sağ avuç içi kaşındığı zaman paranın geleceğine, sol avuç içi kaşındığı zaman da paranın çıkacağına inanılır”.

“Körlerin, topalların inatçı olduğuna inanılır. Kısa boyluların fitne, fesat olduğuna inanılır. Gök gözlü (mavi) kimselerin nazarlarının değdiğine inanılır”.

“Ekmeğinin dilimini yarım koyarsa, çayını bitirmez yarım bırakırsa yine tabaktaki yemeğini bitirmez yarım koyarsa düğünün başlı kalacağına inanılır.(Vakti zamanında bir kişi tabağındaki yemeği bitirmez, lokmasını yarım bırakırmış. Bu kişinin evlenme vakti gelmiş düğün başlamış devam ederken çalgıcılar, davetliler düğünü terk etmişler. Düğün başlı kalmış. Lokmaları, yemekleri bitirmediği için onunda düğünü başlı kalmış).

“Eğer ki sofradaki nasibinin hepsini yer, hiç artırmazsa tabağı sıyıran kişinin nişanlısının güzel olacağına inanılır”.

“Ekmek besinler içinde en çok saygı gösterilen nesnedir. Ekmeği yere atmamak yerde görünce alıp 3 defa öpüp alnımıza götürmek ve yüksek bir yere koymak gerekir. Ekmek ve su ayakta yenilip içilmez. Yenilip içilirse o yiyecekleri şeytanın yediğine ve vücuda fayda getirmeyeceğine inanılır”.

“Tuz boşuna yere döküldüğü zaman israf ve günah olduğuna inanılır ve dökülen tuzun ahrette kirpiklerimizle tek tek toplanacağına inanılır”.

“Yerde Arapça yazılı kağıtlar görüldüğü zaman alınıp yüksek yerlere konulur. Koyulmazsa günah olacağına ve çarpılacağına inanılır”.

“Kur’an-ı Kerim ele alındığı zaman 3 kere öpülüp alına koyulur. Yerine konulurken de 3 defa öpülüp yerine bırakılır. Bu dini bir inanmadır”.

Akşam ateşle oynayan çocuğun gece altına işeyeceğine inanılır”.

“Ateş çok önceden sönse dahi külün yanında yatılmaz. Gece kül dökülmez külde cin ve şeytanın olduğuna inanılır. Külün üstüne su dökülmez, işenmez”.

“Yaş odun ateşte yanarken ‘Tıs’ sesi çıkartır. Bunun üzerine ateşi yakan kendi hakkında dedikodu yapıldığına inanır”.

“Ayna: Aynaya gece bakılmaz. Gece aynaya bakan kişi şeytan görürmüş. Küçük çocuklara da ayna gösterilmez. Hamile kadın aynaya bakarsa çocuğu kendine benzer. Ayna kırılınca “Nazar çatladı”,“Nazar çıktı” denir”.

“Sakız: Gece sakız çiğnemek günahtır. Gece sakız çiğneyen ölü eti çiğnemiş gibi olur”.

“Tavşan: Yolculuk esnasında tavşan görülürse yolculuğun uğursuz geçeceğine, kaza bela geleceğine inanılır”.

“Tilki; yolculuk sırasında tilki görülürse uğur getireceğine inanılır”.

“Koyun; Koyunun melek, keçinin ise şeytan olduğuna inanılır”.

“Arı; Arının sokması vücuda sağlık vereceğine inanılır”.

“Karınca; Bir evden karınca çıkarsa, bulunursa o evin bereketli olacağına inanılır”.

“Baykuş; Baykuşun ötüşü uğursuzluk sayılır. Damında öttüğü evden ölü çıkacağına inanılır”.

“Domuz; Domuz ismi pek kullanılmaz. Domuzun kötülük, pislik getireceğine inanılır”.

“Horoz; Horozun gece yarısına kadar ötmesi uğursuzluk sayılır. Horozların yeryüzünde meleklerin seslerini duyarak öttüğüne inanılır”.

“Gelincik; Bir eve gelirse uğur getirir. Gelinciğe zarar verilirse evde huzursuzluk olur”.

“Kedi; kedi öldürmek günahtır. Günah ancak camii yaptırılarak affedilir. Bunun yanında kedilerin şeytan ve nankör olduğuna inanılır”.

“Kırlangıç; kırlangıç yuvasını bozanın yuvasının bozulacağına inanılır”.

“Güvercin kutsaldır. Peygamberimizin saklandığı mağaranın ağzına yuva yaparak onun kurtulmasına vesile olmuştur. Güvercini öldürmek ya da yuvasını dağıtmak günahtır”.

“Köpek; ezan okunurken ulursa Allah’ı zikrettiğine inanılır. Eğer ki ezan vakti dışında ulursa Azrail’i gördüğüne ve o evden bir ölü çıkacağına inanılır”.

“Uğur Böceği: Üzerine konduğu kişiye uğur getireceğine inanılır”.

“örümcek; Örümcek gece yerinden kımıldatılmaz. Örümcek sarkınca misafir geleceğine inanılır”.

“Serçe; serçe bir camın kenarına konarsa misafir geleceğine inanılır”.

“Yılan; Yılan ateşte yakılırsa yağmur yağacağına inanılır”.

“Leylek; ağzında başak getirirse yılda bolluk olacağına, ağzında kuru ayrık otu getirirse kıtlık olacağına, yine leylek ağzında çaput çul getirirse o sene ölümün çok olacağına inanılır”.

“Ürünün bereketli olması için tohumu saçmadan tohumun içine çörek otu atılır. “Kurdunan, kuşunan, eşinen, dostunan yemeyi nasip eyle” diyerek tohum saçılır. Böylece ürünün bereketli olacağına inanılır”.

“Yemek sofrasına bir tane fazladan kaşık, çatal, bardak konulur. Bunun sebebi de Hz. Hızır’ın gelip sofradan yemek yiyeceğine ve sofraya bereket bırakacağına inanılır”.

“Büyüye tutulduğuna inanılan kimse ırmak çay, nehir gibi küçük yahut büyük akarsu üzerinden geçirilirse büyüden kurtulacağına inanılır”.

“Başın ağrıması, midenin bulanması, belin ağrıması, gözlerin sulanması, küçük çocuklarda huzursuzluk gibi belirtilerde nazar değdiğine inanılır”.

“Yeni elbiseler giydirilen çocuğa nazar değeceğine inanılır”.

“Nazar değmemesi için yüze is sürülür. Kapıya nal çakılır. Eve başaktan nazarlık asılır. Küçük çocuğa nazar değmesin diye saçları kapatılır”.

“Nazarı değen kişinin üzerinden ip alınır ve tütsü yapılır. Böylece nazarın geçeceğine inanılır”.

“Yaşlı kimselere nazar duası okutulur. Nazar duası okunurken nazarın değdiği kimse esner. Bu da nazar değdiğinin belirtisidir”.

“Çocuk sahibi olmak isteyen, doğan çocuğun ölmesini önlemek isteyen, evlenemeyen evde kalmış erkek ve kızlar türbelere, yatırlara giderek dua ederler, adanırlar. Bunun sonucunda isteklerinin olacağına inanırlar”.

* * *

Tahsin ALTIN
Eskişehir İli Sivrihisar İlçesi
Merkez Folkloru -2014
Kategoriler
Sivrihisar Kültürü

Sivrihisar Halk Hekimliği

Halk hekimliğinin temelini, “Halkın sağlığı, Allah’ın insanlara verdiği en büyük armağandır.” İnancı oluşturmaktadır. Bu inançta İslam dininin etkisini görmekteyiz. Bununla birlikte, halk hekimliği uygulamalarında kültür izlerimizi görürüz.

Halk arasında “Koca karı”, “Ocaklı”, “Efsuncu” vb. olarak bilinen ve kendine göre tedavi uygulamaları bulunan kişiler aslında birer halk hekimidirler. Bu kişilerin yaptıkları ilaçların ve uygulamaların hastalıkların tedavisi ile doğrudan doğruya ilgisi bulunmazken, bazılarının uygulama ve ilaçlarının olumlu sonuçlar verdiği de görülmektedir. Bunlar çoğunlukla deneyimli kişiler olup tedavi yöntemlerini büyüklerinden öğrenmişlerdir. Bu kişiler tedavilerini evlerinde yapmakta ve halkın kendilerine verdikleri “Ocak” “kırık-çıkıkçı”, “ara ebesi“ gibi isimleri kullanmakta ve “Ağırlık atmak” olarak tanımlanan bir ücret karşılığında tedavilerini yapmaktadırlar.

Sivrihisar’da da pek çok hastalık (insan-hayvan hastalıkları) halk hekimliği yöntemleriyle iyileştirilmekte ve bu yöntemler günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Sivrihisar’da karşımıza çıkan halk hekimliği uygulama ve pratikleri şunlardır;

“Eskiden köy yerlerinde inekler hasta olurdu. “Hort hort” diye ses çıkarırlardı. Babamda su vardı. O suya okurdu. İneklere içirirlerdi daha sonra geçerdi.”

“Vücudumuzda ufakken kırmızı kırmızı sulu sulu yaralar çıkardı. Kaşınırlardı kaşıyınca su çıkardı. Babam biraz ocağımızın külünden, biraz nane, bal, yavşan otu atardı. Kaynatırdı karıştırırdı yaralarımıza sürerdi, yarayı iyileştirirdi.”

“Annem yağlama ocağıydı. Yağlama dediğimiz şeyi doktorlar bilmez. Bu üşüme ile olur. Nazar ile olur. Gelibolu’da biri vardı kocası astsubaydı 12 sene bebesi olmamış 12 sene sonra olmuş. Bebekte durmadan ağlar, burnunu siler, durmadan ağlar. Birde ağzına bir şey verince öğürür çıkarırdı. Bir de kakasını yağlı yağlı yapıyordu. Kadına dedim sana bir şey diyeceğim ama kocan yapar mı izin verir mi batıl inanca inanır mı? dedim. O da dedi ki teyze inanır vallahi dedi. Ne oldu dedi. Senin beben yağlama olmuş dedim. Cuma günü çocuğunu yağlayalım dedim. Nasıl yapacağız emine teyze dedi. Kocan kızar mı dedim. Kızmaz dedi. Azıcık tuzsuz sarı yağ eritirsin. Azıcık sarımsak kabuğu atarsın birazda çörek otu atarsın. Daha sonra bunları karıştırırsın. Çocuğun her azasına pamukla sürersin. Daha sonra tekrar pamuğu alırsın bu malzemeleri pamukla beraber çocuğun ağzına verirsin çocuk öğürür. 3 gün hiç öpmezsin yıkamazsın 3 gün öylece durur. 3 gün sonra çocuğu yıkarsın. Birde böyle kil var ya çamaşır kili o kili su ile karıştıracaksın bulanık bir şekilde çocuğun başından aşağı dökersin ve yıkarsın. Sonra çocuğu giydirirsin. Vallahi doktordan çekildiler.”

“Eğer bir çiftin çocukları olmuyorsa, 250 gr maydanoz tohumunu alacak robotta onu iyice çekecek. Daha sonra onu hem kadın hem kocası az az yiyecekler hamile kalma durumu çok fazla”.

“Çocukların ateşi çıkınca, ateşlenince elbiseleri yoğurt suyuna batırırlardı, giydirirlerdi bu çocuğun ateşini alırdı. Daha sonra yine çocuğun ateşi çıkınca sirke sürerlerdi”.

“Öksürük olunca, gazeteyi delerdik, ispirto dökerdik, gazeteyi çocuğun sırtına bağrına sokardık. Öksürüğü geçirirdi”.

“Bebek kabız olduğu zaman kullanılmamış sabunu inceltirdik ve çocuğun makatına sokardık. Bir yerimiz yandığı zaman patatesi rendelerdik ve yanık yerin üzerine sarardık. Çocuk düştüğü zaman kafası şişmişse, şeker ile ekmeği çiğnerdik ve şişen yerin üzerine koyardık şişini alırdı”.

“Eskiden birisi saplıcan (zatürre) olduğu zaman tilki kanı içirirlerdi. Tilki vurulurdu. Daha sonra tilkinin kanı bir çaputa alınır. Çaputu tilkini kanına batırırlar.

Daha sonra o çaputu kanlı bir şekilde kuruturlardı. Bir kişi zatüre olunca o çaputu alıp sıcak suya atarlardı. Kan suya dağılırdı ve daha sonra o kanlı suyu içip şifa beklerlerdi”.

“Yine bir kişi zatüre olduğu zaman eşek pisliğine boynuna kadar gömerler ve terlemesini sağlarlardı. Böylece zatürrenin geçeceğine inanılırdı”.

“Kafan ağrıdığı zaman ya taş ısıtırdın ya da kiremit onu kafana sarardın sonra da yatardın. Ağrısı geçerdi”.

“Bir kişi korkaksa dışarıya çıkamıyorsa her şeyden korkuyorsa canavarı (kurt) vurup onun yüreğini yedirirlerdi. Böylece korkusunun gideceğine inanılırdı”.

“Eskiden dişimiz ağrıdığı zaman bal mumu derler işte o bal mumunu dişimizin çürük yerine koyardık. Arıların balının peteklerini kaynatırlardı balını aldıktan sonra kaynatırlardı. Onu getirirler tülbentte süzerlerdi sıktırırlardı altına tabak tutarlardı sarı cacık kırmızı cacık çıkardı akardı tabağa. Daha sonra onu dişe geçirirlerdi. Dişin ağrısını keserdi. Dişin dibindeki suyu alırdı. Dişin iyi olurdu”.

“Gözümüzde it dirseği (arpacık) çıkınca tabii göz kapağının hem altında hem üstünde çıkabilir. Sivilce gibi ucu irinli olur. Onu geçirmek için bir parça ekmeği alırız. Bir de tülbent alırız. it dirseği çıkan gözün üstüne tülbenti örteriz, üstüne de bir parça ekmeği koyarız. Sonra köpeğe o ekmeği oradan aldırırız. Böylece geçer. Birde köpeğin su içtiği yalaktan su alırız it dirseğinin çıktığı yere süreriz”.

“Dudağımız da uçuk çıkardı, O zamanda uçuğun üzerine sıcak çaput basardık. Sıcak su buharına tutardık ya da taş veya kiremit ısıtırdık uçuğun üzerine basardık. Uçuğu sıcakla korkuturduk. Yara büyüyemezdi sonra kabuk bağlar geçerdi”.

“Kafamız ağrıdığı zaman kafamıza yazma sarardık. Daha sonra patatesi yuvarlak yuvarlak keserdik, kabuğuyla birer tane ortaya birer tane kenarlara koyardık sarardık ağrısını alırdı”.

“Eskiden bir yerimizde yara çıktığı zaman; çam sakızı, bal mumu, sarı yağ, sabun bunları karıştırıp eritirdik ve yaranın üzerine çalardık. Eğer yara midende ise sabunsuz yapardım ilacı ve yutardım”.

“Eskiden çocuk olunca dünyaya gelince toprak getirirdik. Toprağı sobanın üzerinde ısıtırdık. Daha sonra da toprak ılıman olunca çocuğun bezini sererdik çocuğu yatırırdık, çocuğun bacak aralarına, kasıklarına toprağı sererdik, toprakla kapatırdık. Böyle yapınca kemiklerinin, kasıklarının pek olacağına inanırdık”.

“Eskiden başımız ve boğazımız ağrıdığı zaman kaynatıp ensemize elma sarardık. Zerdali kurusu ve erik kurusu kaynatıp sararlardı”.

“Çocuk saplıcan (zatürre) olduğu zaman kara tavuk keserlerdi ve karnına o kara tavuğu çiğ çiğ sararlardı. Böylece iyi olacağına inanılırdı”.

“Boğazın ve bademciğin ağrıdığı zaman başparmağı damağının ortasına sağına, soluna basarsın. Daha sonra saçını yukarı doğru çekersin. Sıcak havluyu ensene basarsın, koyarsın. Kulaklarını da yukarı doğru çekersin”.

“Eskiden kabız olduğumuz zaman efelek (lapada) var ya onu pişireceksin güzelce yıkayacaksın, temizleyeceksin, pişireceksin kavuracaksın hiç acı suyunu almayacaksın. Suyu ile beraber onu yiyeceksin. Kabızlığa birebir”.

“Zamanında birisi romatizma olduğu zaman arpayı kaynatırlardı, suyunu süzerlerdi adamı yatırırlardı arpayı hastanın üzerine sererlerdi. Arpa hastayı yakar ve ısıtırdı. Sonra iyileşirdi”.

“Kulağın ağrıdığı zaman dombayın (manda) kulağından kulak pisliğini alırdık getirir kendi kulağımıza koyardık. Daha sonra yine kulağımız ağrıdığında emzikli bir kadından süt sağardık kulağımıza ve üzerine biraz tuz ekerdik o ağrısını alırdı”.

“Sırtımız ve belimiz ağrıdığı zaman bardak vururduk, bardak çekerdik. Gazete ile vururduk genellikle. Gazeteyi yakar, bardağın içine atardık, gazete bardağın içinde yanarken hemen ağrıyan yerimize getirir kapatırdık. Daha sonra ise bardakları kaldırırdık çekerdik”.

“Eskiden zatürre olunduğu zaman katran ve sarı yağ (tere yağ) eritip bir beze döküp karnımıza sarardık. Daha sonra eşek pisliğini ısıtıp, bir beze koyup karnımıza sarardık”.

“Dişimiz ağrıdığı zaman mercimek, nohut koyardık. Onlar orada koyduğumuz yerde şişecek ve ağrısını alacağına inanırdık”.

“Kulağımız ağrıdığı zaman katran dökerdik kulağımıza. Belimiz ağrıdığı zamanda tuzu ısıtırdık belimize sarardık”.

“Hayvan hasta olduğu zaman samanı kaynatırdık, yem yediği torbasına sıcak sıcak koyar ağzına geçirirdik. Sıcak samanın buharıyla hayvan terler sancısı ağrısı geçerdi. Hayvanlar zehirlendiği zaman toprağı su ile karıştırıp hayvana içirirlerdi akıtırlardı. Daha yine bir zehirlenme olduğu zaman eriği kaynatıp hayvana içirirlerdi”.

“Herhangi bir uzvumuz çıktığı zaman çıkan yer ur yapınca orayı yumuşatmak ve uzvu tekrar yerine koymak için karaağaç kökünü süt ile kaynatıp çıkan uzvumuzun olduğu yere 3 gün boyunca ılık ılık sarardık ve çıkan uzvu tekrar koyardık”.

‘”Dişimiz ağrıdığı zaman ağrıyan yere karanfil koyardık. Daha sonra sarımsakta koyardık. Sarımsak ağrıyan yerin suyunu alıyor ve ağrısını kesiyor”.

“Mayasıl (hemoroid, bağsur) olduğumuz zaman sığır kuyruğu dediğimiz otu kullanırız. Sığır kuyruğu otunu kaynatacaksın ve sıcak sıcak onun buharına oturacaksın. Böylece bağsura birebir gelir”.

“Eskiden nezle olunca meşe korunun üzerine toz şekeri dökerdik. Sonra şeker buharlaşınca, tütünce o buharı burnumuza çekerdik. Nefes almamız kolaylaşırdı”.

“Eskiden çocukların karnı ağrıdığı zaman su yolaklarından solucan bulup getirirdik. Daha sonra o solucanları ezerdik ve çocuğun kamına sarardık. Ağrısını keserdi ve çocuk iyi olurdu. Çocuğun altı pişik olduğu zaman toprak getirir ve sarardık. Kabız olduğumuz zaman eşek papatyasını kaynatırdık ve şırınga ile makattan içeri akıtırdık. Sonra kabızlık geçerdi. İshal olduğumuz zaman patatesi kaynatıp yerdik ya da pirinç kaynatırdık lapa yapardık ve yerdik”.

“Kına üçer gün arayla olmak üzere iki sefer yakınılır. İlk seferde kınanın içine tuz, yumurta konulup karılır ve yakılır. İkinci seferde ise sadece kına yakılır. Kına, başa, ayaklara ve ellere yakılır. Başa yakıldığı zaman nezle, grip olunmayacağına inanılır. Daha sonra saçları güçlendirdiğine ve baş ağrısını geçirdiğine inanılır. Ellere ve ayaklara yakıldığında kaşıntıyı, ellerdeki çatlamayı, topuklardaki çatlama ve yarıkları ve hemoroit gibi rahatsızlıkları iyileştirdiğine inanılır”.

“Eskiden öksürük olunca zeytinyağı ile sırtını ovup, gazete kağıdı koyardık. Daha sonra havluya hiç kullanılmamış sabunu sürüp sırtımıza ve bağrımıza koyardık. Yine öksürük olunca sırtımıza ispirto veya gaz yağı sürüp ovuştururlardı. Bunun sebebi ise derimizi ısıtıp öksürüğü dindirmekti”.

“Dişimiz ağrıdığı zaman bengilik otu koyardık. Bengilik otunu kaynatırlardı. Daha sonra kaynayan suyun buharını dişimize tutardık ağrısını alırdı”.

“Kulak ağrıdığı zaman nohut büyüklüğünde kulağın içine tuzlu sarı yağ(tereyağı) konulurdu. Diş ağrıdığı zaman dişin oyuğuna sarımsak, zeytin ve tütün koyardık. Baş ağrısına ise tuzu ısıtırdık ve daha sonra başımıza sarardık”.

“Elimizi bıçak kestiği zaman bir bez parçasını yakıp külünü kanayan yere basıp kanı dindirirdik. Yaraya ise; kese yoğurdunu kullanmadık sabun ile karıp merhem yapıp yaraya sarardık”.

“Gözümüze çöp saman gibi şeyler gittiği zaman bu işten anlayan bir kişiye giderdik. Göz kapağını çevirir ve diliyle yalardı. Sonra iyi olurdu. Gözümüze kurt sineği çarptığı zaman gözümüze et parçası koyardık. O etin kokusuna kurtlar çıkardı ve ete yapışırdı. Böylece kurtulurduk”.

“Gözümüz acığıdı zaman limon damlatırdık. Karnımız ağrıdığı zaman sabun ile ovarlardı. Nazar değdiği zaman örümcek ağı ve tuzu üzerliğin içine koyup tütüdürdük. Birisi korktuğu zaman toprak binalardan toprak kazıp su ile karıştırıp içirirdik. Böylece korkusu geçerdi”.

“Gözümüz acıdığı zaman asma budanınca asmanın suyunu damlatırdık. Dişimiz ağrıdığı zaman tuz basardık. İshal olan çocuğa, yetişkinlere tuz ile sodayı karıştırıp içirirlerdi. Vücudumuzun herhangi bir yerinde yara çıktığında oraya lokum sararlardı. Daha sonra yaranın üstüne kelem yaprağı sararlardı. Soğanı közleyip yaraya sararlardı”.

“Vücudun herhangi bir yerinde yara çıktığı zaman kuş konmaz dikenini yakarlar, onun külüne koyun gözünü atarlar ve iğne ile gözün suyunu akıtırlar. Daha sonra o kül ile göz suyunu kararlar ve yaraya çalarlar”.

“Ebe gümeci otu çocuğu olmayan kadınlarda kullanılırdı. Ebe gümeci otunu köküyle getirip sıcak suda kaynatacaksın, kaynadıktan sonra onu bir leğene alacaksın, bunun ardından çocuğu olmayan kadını getirip leğenin içine ılık suya oturtacaksın. Böylece çocuğun olacağına inanılır. Aynı suyu 3 gün ısıtıp oturtacaksın. Kadının rahmini, damarlarını açıp çocuğunun olacağına inanılır”.

“Bir kişi ishal olduğu zaman ayva yaprağını kaynatıp suyunu içerlerdi. Yine ishal olunca patatesi haşlayıp yerlerdi ve kahve içerlerdi”.

“Gözler ağrıdığı zaman çayı demleyip çayın buharına gözlerini tutarlardı”.

Yılancık Ocağı:

yilantas
Resim: Yılancık Taşları

“Yılancık vücudun çeşitli yerlerinde görülen bir hastalıktır. Aynı yılan gibi vücudunda dolanır gezinir. Bir hafta perhizi var. Bulgur aşı, soğan, sarımsak, acı, turşu, yemeyeceksin. Bir hafta yıkanmayacaksın. Şimdi bu tedavi işleminde yılancık taşları var. Onlarla yapıyorsun bu işi. Hasta geliyor rahatsızlığı nerede ise taşları oraya koyuyorsun. Daha sonra taşlar oraya yapışıyor. Üç defa “Ne kesiyorsun?” diye soruyor. Her defasında “yılancık kesiyorum” diye cevap veriyorsun. Taşlar yapışık durumda iken bıçakla aralarını çiziyorsun. Taşlar yaklaşık 30 dakika yapışık kalıyor. Daha sonra bıçağın ucu ile taşları kaldırıyorsun. Bu işi para için değil Allah rızası için yapıyorlar. Tabii ki atalarımızın “Çalacaksız yoğurt tutmaz” sözüne istinaden 3- 5 lira veriyorlar. Gönüllerinden ne koparsa. Ocaklı kişide o parayı alır. Daha sonra elinden bir bardak su içiyorlar ya da ekmek yiyorlar. Sonra gidiyorlar.(yılancık taşları arpa ununun içinde duruyor”. Mehmet amca bu taşların unu yediğini söylüyor. Taşları suya da koyduğunu ve su içtiklerini de belirtiyor.

Sığama Ocağı:

“Baba tarafımda sığama ocaklığı var. Sığama, yel, tutma ocağı da denir. En basitinden hastanın omzu ağrıyor. Benim o hastanın omzunu tutmam gerekiyor.

Ağrıyan yere avcumun ortasını koymam gerekiyor. Ben elimi çekmeden zaten hasta hisseder ne olduğunu. Zaten adamın vücudundan bana geçtiğini hissediyorum. Avcumun ortasına iğne gibi dürtmeye başlar. Ondan sonra ben onun ızdırabım iki üç gün çekerim. Ben kimseden el almadım. Allah tarafından verilmiş bir şey bana. Sonradan öğrendim. Evde, dışarıda kahvede nerede olursa olsun hiç fark etmez her yerde bu işlemi yapabilirim. Tedaviyi yaparken çeşitli dualar okurum, hep dua okuyarak tutarım. Ovmam sadece ağrıyan yere avuç içimi kapatırım. Sonra onun acısının bana geçtiğini hissederim. Daha sonra suya okurum. O suyu da hastanın ağrıyan yerine sürerim. Tedaviden sonra bir bardak ocak suyu içiririm. İnsanlara fayda ettiği gibi hayvanlara da etki ediyor. Onları da iyileştiriyor. Kendi hayvanlarım üzerinde denedim. O hastanın ağrısı bana geçince sabahlara kadar ellerimi duvarlara sürerim. Olmazsa buz koyarım. O zaman biraz iyi oluyor. Zaten tedaviden sonra elimi soğuk suya tutarım. Herhangi bir perhizimde yok. Herhangi bir maddi bir beklentim yok. Sadece Allah razı olsun desin yeter”.

Temre Ocağı:

“Biz bu işin ocağıyız. Bu iş babaannemim babası-gilden geliyor. Kan bağıyla geliyor. Ben bu işi aklım erdiğinden beri sürdürüyorum. Babam ölünce bu iş bize kaldı. Babamdan öğrendim. Babam bana “el verdi”. “Elimi sana veriyorum” dedi. Ellerimi elleriyle tuttu, okudu, üfledi ve tükürdü. Bende bu tedaviyi yapmaya başladım. Fatiha ve İhlas surelerini okuyorum ve yüzüne ya da temrenin olduğu yere tükürüyorum. Hasta sonra gidiyor. Tedaviyi her yerde yapabilirim. Çarşıda, pazarda, evde fark etmez. Hasta nerede isterse orada tükürürüm. Kınaya tükürüyorum. Kınaya okuyorum, üflüyorum ve tükürüyorum. Daha sonra hasta o kınayı temre nerede çıkmışsa orasına yakıyor. Allah tarafından geçiyor. Tabii bir yerde bu inanma itikat meselesi. Daha sonra perhiz var. Bir hafta bu perhizi tutacaksın. Acı, eksi, turşu, sarımsak, soğan, bulgur pilavı yemeyeceksin. Daha sonra tedavi bitince ocak ekmeği yediriyoruz ya da bir bardak su içiriyoruz, “çalacaksız yoğurt tutmaz” hastanın gönlünde ne kadar koparsa ne kadar verirse onu alırız. Bu işi Allah rızası için yapıyorum”.

Gelincik Ocağı:

“Biz bu gelinciğin ocağıyız. Benim ebem ananem ocakmış. Oradan anneme oradan da bana geçti. Ben annemden el aldım. Kızım sana elimi vereyim dedi. Ellerimi elleriyle tuttu dualar okudu üzerime üfledi. Daha sonra elimi sana veriyorum dedi ve ağzıma tükürdü. Sonra bende bu derde bakmaya başladım. Gelincik denen dert çocuklarda ve yetişkinlerde görülür. Vücudunun her yeri mosmor olur ve ağrır. Tedaviyi her yerde yapabilirim fakat en uygunu evde olmasıdır. Hasta gelir yatar vücudunun çeşitli yerlerine bıçakla az az göz göz keserim kan çıkar. Üç kere hasta bana “ne kesiyorsun” der. Bende ona üç kere “gelincik kesiyorum” derim. Daha sonra çeşitli dualar okurum ve üzerine üfler tükürürüm. Hastaya ocağımızdan ekmek yediririz ve su içiririz. Daha sonra hasta gönlünden ne koparsa onu verir. Bu işi para için yapmam Allah razı olsun desin yeter”.

Köstü Ocağı:

“Vücudun çeşitli yerlerinde avuç içi büyüklüğünde morluklar olur. Bu morluklara köstü denir. O morluklar ağrı yapar, akıntı olur. Ocağına gidersin. Ocağında hastaya dua okunur ve daha önceden vurulup öldürülen köstü(köstebek) etinden ocaklı kimse hastaya yedirir. Daha sonra köstebeğin tepmiş olduğu 3 öbekten toprak alınır ve su ile karıştırılıp hastaya içirilir. Ocaklı tarafından ocak suyu içirilir ve ocak ekmeği yedirilir. Tabii perhizi de vardır. 7 gün boyunca ekşi, turşu, acı, soğan, sarımsak, domates, et ve mayalı ekmek yemeyeceksin. Perhize dikkat edeceksin. Ocaklı kimseye gönlünden ne koparsa bir miktar para verirsin”.

Buğday Püskürmesi Ocağı:

“Vücudun çeşitli yerlerinde fasulye büyüklüğünde ve şeklinde fasulyeye benzeyen kabarcıklar meydana gelir. Buna buğday püskürmesi denir. Bu kabarcıklar kaşınır. Daha sonra ocağına gidersin. Burada ocaklı kişi önce dua okur. Daha sonra ağzına buğday ya da bulguru alıp çiğner ve öğütür. Daha sonra hastanın yüzüne ve vücuduna ağzındaki buğdayı ya da bulguru tükürür. Ocaklı kişi hastaya ocak ekmeği yedirir ve ocak suyu içirir”.

Siğil Ocağı:

“Vücudun çeşitli yerlerinde nohut büyüklüğünde et parçaları oluşur. Buna siğil denir. Siğil çıkınca ocağına gidersin. Ocaklı kişi siğilin etrafını bir iple bağlar ya da bir kalemle çizer. Daha sonra bir at parçasına ya da bir ota okur. Bunları siğilin üzerine sürer. Daha sonra dua okur ve hastanın yüzüne ya da ağzına tükürür. Et ya da otu hastaya verir. Bunları bir yere asmasını saklamasını ister. Bu et ya da ot kuruyunca siğilinde kuruyup gideceğine inanılır. Son olarak da ocaklı kişi ocak suyu ya da ocak ekmeği verir. Bunları yer ve içersin. Gönlünden ne koparsa verirsin”.

Sarılık Ocağı:

“Vücudun her yeri gözlerin beyaz kısımları da dahil her yeri limon gibi sapsarı olur. Sarılık ocağına gidersin. Ocaklı kişi elindeki bıçakla vücudun çeşitli yerlerini çizer. Çizerken hasta üç kere “ne kesiyorsun?” diye sorar. Ocaklı kişi de “sarılık Kesiyorum” cevabını üç kere verir. Daha sonra çeşitli dualar okur, üfler.

Ocaklı kişi hastanın yüzüne sapsarı renkte yazma örter. Böylece sarılığın o yazmaya geçeceğine inanılır. Ocak ekmeği yedirilir ve ocak suyu içirilir”.

* * *

Tahsin ALTIN
Eskişehir İli Sivrihisar İlçesi
Merkez Folkloru -2014

Kategoriler
Sivrihisar Kültürü

Bayramlar-Törenler-Kutlamalar

HIDRELLEZ

Hıdrellez, Hızır ve İlyas peygamberlerin yılda bir kere bir araya geldikleri gündür; ancak bu beraberlikte ismi yaşatılmasına rağmen İlyas’ın şahsiyeti tamamıyla silinerek Hızır motifi öne çıkarılmıştır. Bundan dolayı hıdrellez bayramında icra edilen bütün merasimler Hızır ile ilgilidir.

Halk arasında Hızır’a yüklenen çeşitli işlevler yüzyıllardır sözlü yazılı ürünlerde (efsane, destan, masal, menkıbe, şiir vb.) karşımıza çıkar. Hızır’ın sahip olduğu vasıflar insanlara şifa, sağlık, uğur getirmesi tabiatta ki diriliş, uyanış ve canlılığın insana yansıması şeklinde ortaya çıkar.

Hıdrellez, bahar bayramı niteliğinde kutlanan mevsimlik bayramlarımızdandır. Türk kültürü içinde canlılığını koruyan geleneklerden biri de “Hıdrellez” dir. Hıdrellez geleneği, bir bayram olarak bütün Türk milletinin topluca katıldığı, kutladığı, bir takım töreleri yerine getirdiği bir bahar bayramıdır. Bu tarih kışın bitişi, yazın başlangıcı, yılbaşı olarak kabul edilir. Rûz-ı Hızır (Hızır’ın günü) olarak adlandırılan hıdrellez günü, Hızır veya İlyas sözcüklerinin birleştirilmesiyle halk ağzında Hıdrellez şeklini almıştır.

Hıdrellez geleneğinin doğuşuyla ilgili rivayetlerin Hızır ve İlyas üzerinde yoğunlaşmasına rağmen kutlama nedenlerini incelediğimiz zaman temel nedeninin mevsimlik bayramlardan bahar şenlikleri olduğu öne çıkmaktadır. Baharın gelişini, doğanın canlanışını kutlamak, kışın soğuk günlerinden sonra insanlar arasında bir canlılık oluşması, uyuşukluğun atılması için şenlik yapılır.

Hangi tarihte kutlanırsa kutlansın ilk dönemlerde hayvancılık ve daha sonra da tarımla geçimlerini sağlayan Türkler için tabiattaki değişikliklerin ticaretle uğraşan yerleşik toplumlara göre daha önemli olduğu kesindir. Hıdrellez, toplumsal yaşamın kökleşmesini grup kimliğinin ifade edilmesini, bireysel yeteneklerin sergilenmesini, kültürel mirasın ifade edilmesini ve yeni nesillere aktarılmasını sağlayan karmaşık, sosyo-kültürel bir formdur.

gulfidanSivrihisar’da hıdrellez 6 Mayısta kutlanır. Hıdrellezden 1-2 gün önce evler silinip süpürülür. Çeşitli yiyecekler, içecekler yapılır. Börekler açılır, tatlılar hazırlanır. 5 Mayıs gecesi bir gülfidanının dibine dilekler adanır. Dilekler şekillerle belirlenir. Ev isteyenler ev resmi yapıp gülfidanının dibine gömerler. Para isteyenler para resmi yapar veya gülfidanına para asarlar, kısmet isteyenler kısmetlerinin özelliklerini bir kâğıda yazar ve gülfidanının dibine gömerler. Dileklerin gerçekleşmesi için Hıdrellezin uğruna içtenlikle inanmak gerekir. İnanmayanların dilekleri gerçekleşmez.

Sivrihisar’da 6 Mayısta genellikle piknik, mesire alanlarına gidilir. Kimi aileler birleşerek 2-3 aile şeklinde eğlenmeye giderler. Bu yerler genellikle, Sivrihisar’daki Uça Park, Gültekin Topçam Parkı, Bademlik dinlenme tesisi. Gavur Bağları, Dörtyol Nasreddin Hoca Parkı ve Yunus Emre Kasabasıdır. Sivrihisar halkı olsun çevredeki köyler ve ilçelerden olsun çoğunluk 6 Mayısta Yunus Emre’yi tercih eder. Çünkü burada Yunus Emre’nin mezarı bulunmaktadır. Hatta 6 Mayıs günü Sivrihisar’dan Yunus Emre’ye gitmek için otobüsler kaldırılır. Gidenler Yunus’un mezarını ziyaret ederler. Burası aynı zamanda yeşillik ve ağaçlık bir alandır. Bu alanda yanlarında getirdikleri yemekleri yerler ve gezerler. O gün Yunus Emre kasabasına pazar da kurulur. Burada alış-veriş edilir. Yunus Emre’nin mezarının yanındaki büyük alanda pilav ve ayran dağıtılır. Toplu yemek yenilir. Zengin kişiler ya da adağı bulunanlar Yunus’un mezarında dua ederek kurbanlarını keserler ve orada dağıtırlar

Hıdrellez günü genç kızlar ve çocuklar ip atlarlar. Erkekler genellikle futbol oynarlar. Yaşlı- genç, kadın erkek, çoluk-çocuk herkes salıncakta sallanır. Bunun sebebi de salıncakta sallanırken tüm dertlerin kederlerin düşeceğine, yok olacağına inanılmasıdır. Kızlar darbuka çalıp türküler söylerler, maniler atarlar ve çeşitli oyunlar oynarlar.

cikrikHıdrellez günü ya da bir gün önce “Hıdrellez Kınası“ yakılır. Hıdrellez kınası ellere ya da ayaklara yakılır. Çocuklar ve gençler “Çıkrık” denen oyun aracına binerler ve eğlenirler. Çıkrık, “ T ” şeklinde bir ağaçtır. Kazığın ucu sivriltilerek yere çakılır. Çakılan kazığın üzerine uzun bir ağaç tam ortasından oyularak yerde çakılı olan kazığın üzerine oturtulur. Daha sonra ise, ağacın uç kısımlarına karşılıklı birer kişi binerek dönmeye başlarlar. Kim diğerini düşürürse oyunu o kazanır.

Hıdrellez günü yumurta yemek bir adettir. Kaynatılmış yumurta soyulup soyulan kabuklar başın üzerinden geriye doğru atılır. Böylece dertlerden, kederden yumurta gibi soyulup kurtulacağına inanılır. Hıdrellez sabahı çimenlerde sağlık, uğursuzluktan ve baş dönmesinden arınmak, sağlık kazanmak için yuvarlanılır.

Hıdrellez günü gölle kaynatılır. Göllenin içinde; buğday, nohut, fasulye gibi hububatlar bulunur. Gölle kaynatıldıktan sonra en az 7 eve dağıtılır. Konu-komşuya verilir. Gölle kaynatılınca bolluk bereket olacağına inanılır.

Hıdrellez günü iki ayrı tencereye süt pişirilip yoğurt yapmak için konulur. İkisi de mayalanmaz ve tencerelerin üzerleri kalın örtülerle kapatılır. Kapatıldıktan sonra tencerenin birine ”Var yoğurdu” diğerine “Yok yoğurdu” denir. Mayasız yoğurtlardan örneğin “Var yoğurdu” tutarsa o yıl ailede varlık olacağına “Yok yoğurdu” tutarsa da yokluk olacağına inanılır. Hıdrellez günü un elenmez, elenirse o yıl çok sinek ve böcek olacağına inanılır.

5 Mayıs gecesi un tahtasına un elenir ve düzgün bir şekilde yayılır. Ertesi gün bakıldığında unun üzerinde çocuk ayağı izi varsa o yıl çok çocuk olacağına, koyun izi varsa o yıl kuzuların çok olacağına inanılır. Hıdrellez günü açların doyurulması, dargınların barıştırılması, üzüntülü olanların sevindirilmesine çalışılır.

Hıdrellez gecesi, Hızır peygamber kimin kapısına gelirse onun bolluk içinde yaşayacağına inanılır. Bunun yanı sıra sadece hıdrellez günü değil diğer günlerde de kapıya gelen yabancı yoksul, fakir kişilere para verilir, karınları doyurulur. Hızır’ın bu kişilerin kılığına girip geldiğine inanıldığı için geri çevrilmezler.

* * *

KOÇ KATIMI (SALIMI)

Hayvan yavrularının kışın soğuğa ve açlığa dayanıksız oluşlarından dolayı, yavrulama zamanlarının denetim altına alınması amacıyla sürülerden ayrılan erkek hayvanların sürüye geri salındığı zamandır.

Koçlar genellikle haziran- temmuz aylarında sağmal sürüden ayrılır. Koçlar ayrıldıktan sonra ağıllarda özel olarak yemlenir ve beslenir. Koç katımı tarihi bölgeden bölgeye değişmekle birlikte genellikle 15 Ekim- 20 Kasım arasında sağmal sürüye salınır. Koçları bu tarihler arasında salmanın sebebi, doğacak kuzuların kış soğuğundan fazla etkilenmemesi içindir. Çünkü koyunların kuzulama süresi 5 ay (150 gün) dır. Ekim ve kasımda koçlar sürüye salınırsa kuzular mart- nisan aylarında olur. Böylece kış mevsimi atlatılmış ve kuzuların hasta olması, üşümesi önlenmiş olur. Koçlar sürüye katılmadan önce çeşitli renklerdeki toz boyalarla boyalanır ve koçlara hasta olmamaları için hap atılır. Bu toz boyalar kırmızı, mavi, sarı, pembe, yeşil her renkte olur. Koçların alnı, boynuzları, sırtı güzel bir şekilde boyanır. Böylece koçlar sürüye salındığı zaman sürünün içinde kendilerini belli ederler. Kimi koç sahipleri boyamanın yanı sıra koçlara kına yakarlar. Kına sulu bir şekilde karılır ve koçun alnına, sırtına sürtülür.

Koç katımında bazı inanışlar da karşımıza çıkmaktadır. Koçlar sürüye katılırken; imam gelir ve dua eder. Böylece alınacak dölün bereketli olacağına inanılır. Koyunlara, koçlar sürüye katılmadan önce tuz verilir. Bunu yaparak koyunların daha çabuk koçlanacağına (çiftleşeceğine) inanılır. Koçlar sürüye katıldıktan sonra meraya doğru giderken sürünün önünden hamile bir bayan geçerse o yıl kuzuların ikiz olacağına, erkek bir kişi geçerse erkek olacağına, bayan geçerse de o yıl kuzuların dişi olacağına inanılır.

* * *

RAMAZAN BAYRAMI

Sivrihisar’da ramazanlar manevi bir hava içerisinde geçer. Ramazan gelmeden önce bazlamalar pişirilir, yufkalar gözlemeler yapılır. Ramazanda evlerde iftarlık ve sahurluk yemekler yapılır. Börekler açılır. Evde pişen yemeklerden özellikle fakir fukaraya dağıtılır ve doyurulur. İftardan önce sıcak ramazan pidesi alabilmek için fırınların önünde uzun kuyruklar olur. Yine ramazanda Sivrihisarhlar ekmek fırınlarına pide yaptırırlar. Bu pideler kıymalı ve yumurtalı olur. Pideyi yaptıracak kişi malzemeleri önceden hazırlar ve fırına götürür. Fırında pide yaptırmak Sivrihisar’da bir gelenek halini almıştır. Genellikle kadınlar ve genç kızlar camilere mukabeleye giderler. Akşam iftar vakti tüm aile bireyleri sofranın başında toplanır ve ezanı beklerler. Çeşitli yemekler yapılmış, tatlılar hazırlanmıştır. Kumlu yol mezarlığının yakınında bir ramazan topu bulunmaktadır. Bu top akşam ezanla beraber ateşlenir. Sivrihisarlı ezanın ve topun sesini duyunca orucunu açar. Yemekler yendikten sonra teravih namazı için abdestler alınır ve camiye gidilir. Camii minarelerine ve özellikle saat kulesine “Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan” yazılı mahyalar asılır. Teravih namazından sonra erkekler kahveye giderler, esnafla otururlar. Çoğu esnaf sahura kadar açık olur. Kadınlar ise akşamdan sahur için hazırlıklarını yaparlar. Sahur vaktinden 1-2 saat önce ramazan davulcuları sokağa çıkarlar. Çeşitli havalarda çeşitli maniler söyleyerek uyuyanları sahur için uyandırırlar. Hatta ramazan davulcuları kapıya veya pencere dibine gelerek davul çalıp mani söylerler. Böyle olunca davul çalıp mani söylediği evden davulcuya belli bir miktarda bahşiş atarlar. Bu manilerden birkaç örnek;

Ulu camii direk ister Söylemeye yürek ister Benim kamım tok ama Arkadaşım börek ister

Halayıklar halayıklar Ocak başında uyuklar Davulun sesini duyunca Pirincin taşını ayıklar

Sahurunu yapan Sivrihisarlı orucunu tutmak için niyet eder. Yine ramazanda komşular ve akrabalar birbirlerini iftara davet ederler. Yenilir, içilir. Bu da birlikteliği ve beraberliği sağlar.

Eskiden ramazanlarda şimdiki buğday pazarı denen yerde akşam ramazan eğlenceleri olurmuş. Buraya ip cambazları gelir, gösteri yaparak halkı eğlendirirlermiş.

Bu uygulamalar bir ay boyunca devam eder. Ramazan bayramından bir hafta önce evler ve bahçeler silinip süpürülür. Evde genel bir temizlik yapılır. Yine bayram için çeşitli yemekler özellikle bamya çorbası, kelem dolması, yaprak sarması, hoşaf, un helvası, kabak tatlısı ve çeşitli börekler yapılırdı. En önemlisi ise baklavadır. Mahalledeki kadınlar toplanıp yardımlaşarak birbirlerine tepsi tepsi baklava yaparlar. Bayrama 3-5 gün kala bayram alış-verişine çıkılır. Bayram için fıstık, şeker, kolonya, çikolata alınır. Mutfak malzemeleri tamamlanır. Çocuklara bayramlık elbiseler, ayakkabılar alınır. Arife günü genellikle ikindi ezanından sonra mezarlıklar ziyaret edilir. Yapılan baklavalar şerbetlenir. Yine arife günü genç kızlar ve kadınlar ellerine kına yakarlar.

Bayram sabahı erkekler bayram namazına giderler. Bayram namazından çıktıktan sonra erkekler camide kendi aralarında bayramlaşırlar. Eve gelince yemek yenilir ve ardından ev halkı kendi arasında bayramlaşır. Dedeler ve babalar çocuklara bayram harçlığı verirler. Daha sonra çocuklar 3-4 arkadaş toplu bir şekilde ellerine poşetleri alarak ev ev dolaşırlar. Bu dolaşma sırasında çocuklara şeker, fıstık, çikolata, para verirler. Çocuklar gittikleri evlerde bayramlaşırlar. Büyüklerin ellerini öperler. Aldıkları hediyeleri poşetlere doldururlar. Genç kızlar ve erkekler salıncakta sallanırlar. Çıkrığa binerler. Nişanlılar, evliler ev ev dolaşarak hısım, akrabaları ile bayramlaşırlar. Gittikleri evlerde onlara sofra kurulur. Bayram için hazırlanan yemeklerden yerler. Bu uygulamalar bayram bitene kadar devam eder.

* * *

KURBAN BAYRAMI

Ramazan bayramında yapılan uygulamaların birçoğunu burada da görmekteyiz. Ramazan bayramından farklı olarak; kurban bayramından bir hafta on gün önce Sivrihisar’ın büyük ve geniş alanlarına “Buğday Pazarı” na köylüler kurbanlık hayvanlarını getirirler. Bu geniş meydanlarda hayvanlarına baraka yaparak satışa sunarlar. Bu pazarlarda genellikle küçükbaş koyun-keçi, büyükbaş olarak da sığır bulunur. Sivrihisarlılar bu hayvan pazarlarında gezerek bütçelerine göre kurbanlık hayvan satın alırlar. Bakacak yeri olanlar hayvanları alıp götürürken, yeri olmayanlar hayvan sahibiyle bayram sabahı kurbanı getirmesi suretiyle anlaşırlar. Kurbanlık hayvanların bakımı önemlidir. İyi bir şekilde bakılır ve beslenirler. Hatta kurban bayramına 3-4 ay kala bu kurbanlık hayvanlar sahipleri tarafından ayrı bir yere alınarak özel bir şekilde bakılır. Daha sonra kurbanlık hayvanlara kına da yakılır.

Yine kurban bayramından bir hafta önce evde genel bir temizlik yapılır. Yemekler, börekler, tatlılar hazırlanır. Bayram alış-verişine çıkılır. Çocuklara bayramlık elbise ve ayakkabılar alınır. Evin eksikleri tamamlanır. Arife günü yine mezarlık ziyaretleri yapılır. Bayram sabahı erkekler camiye namaza giderler. Namaz çıkışında tüm cemaat bayramlaşır. Eve gelince yemek yenir ve ev halkı kendi arasında bayramlaşır.

Bayramlaşma bittikten sonra kurban kesmek için hazırlıklar yapılır. Bıçaklar bilenir. Kurbanlık hayvanın ayakları bağlanır, kafası yüzü kıbleye gelecek şekilde yatırılır. Gözleri hayvanın ya kendi kulağıyla ya da bir çaputla kapatılır. 3 defa “Allah ü ekber Allah ü ekber la ilahe illallah hüvalla hü ekber Allah ü ekber velillahil hamd” diyerek tekbir getirilir ve üçüncü tekbirin sonunda kurban kesilir. Kurban kesildikten sonra yüzme işlemine geçilir. Etin 3/1’i fakir fukaraya, 3/1 ’i komşu ve akrabalara, 3/1’de evde yemek için ayrılır. Ayrılan paylar birinci gün dağıtılır. Kurbanların derisi tuzlanarak ya camiye ya da özel kuruluşlara bağışlanır. Eve ayrılan et pişirilerek misafirlere ikram edilir. Hısım akrabaya bayram ziyaretine gidilir. Eskiden kurban bayramında 3-4 çocuk ellerine bir oklava alarak kapı kapı dolaşırlar evlerden et isterlermiş. Aldıkları etleri de oklavaya takarak gezerlermiş. Daha sonra bu topladıkları etleri çocuklardan birinin annesi pişirirmiş ve onlarda afiyetle yerlermiş.

* * *

YAĞMUR DUASI

Sivrihisar’da yapılan yağmur duasının belli bir zamanı yoktur. Kuraklık, yağmursuzluk ne zaman baş göstermişse yağmur duası o zaman yapılır. Yağmur duası yaz mevsiminde olabileceği gibi kış mevsiminde de olabilir. Genellikle ilkyazın nisan, mayıs aylarında Sivrihisar ve köylerinde yağmur duasına çıkılır.

Sivrihisar’da yağmur duası camii avlusunda yapılabildiği gibi genellikle umuma açık geniş alanlarda da yapılır. Her yerde dua edilebilir. Genellikle yağmur duasında yüksek bir yer tercih edilir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) de yüksek bir yere çıkarak yağmur duası yapmıştır. Bunun sebebi de Allah’a daha yakın olmak içindir.

Sivrihisar ve köylerinde yağmur duası öncesi bazı uygulamalar yapılır. Köylerde davarı çok olan kişiler keçi, koyun, kuzu gibi hayvanları yağmur duası yemeği için verirler. Bazı kişilerde bütçelerine göre gönüllerinden ne koparsa hane başına para verirler. Yemek ateşini yakmak için odunu çok olan kişiler odun verirler. Birkaç kişi ev ev dolaşarak un toplarlar ve bu toplanan unla da kadınlar yağmur duası yemeğinde yemek için “yufka” yaparlar. Küs insanlar birbirleriyle barıştırılır. Çocuklar sevindirilir. Çocuklara şeker, çikolata dağıtılır. Fakir ve kimsesiz çocukların karnı doyurulur. Üzerlerine elbise alınır.

Yağmur duası bir haftalık sürece yayılır. 3-4 gün her vakit namazının sonunda genellikle camii avlusunda dualar edilir. Bu duaya imam, cemaat, kadınlar ve özellikle çocuklar iştirak ederler. Cemaat bilhassa çocukların bu duaya katılmasını ister. Bunun sebebi de; çocukların günahsız olması ve dualarının kabul olunacağına inanılmasından dolayıdır.

Yağmur duasından önce halkın yağmur yağması için uyguladığı bazı pratikler söz konusudur. Bu pratikleri şöyle sıralayabiliriz; Yağmur duasından önce bazı sureler ve ayetler belli miktarda okunur. Hep beraber tüm topluluk bir akarsuyun ya da gölün kenarına gider. Kırk gözlü bağ çubuğunun kırk gözüne de çeşitli dualar okunup suyun içine gömülür. Böylece yağmur yağacağına inanılır. Daha sonra topluluktan bir kişi habersizce akarsuyun içine atılır ve ıslatılır. 70 tane taş toplanır ve bu taşların hepsine çeşitli dualar okunur ve bir torba içinde akarsuyun içine konulur. Yağmurun yeterince yağdığı kestirilince bağ çubuğu ve taşlar sudan çıkarılır. Bir tek taşın bile suya düşmemesine dikkat edilir. Taşlar ve bağ çubuğu suda kalırsa yağmurun dinmeyeceğine inanılır.

yagduaYağmur duasına genellikle Cuma günü çıkılır. Cuma günü çıkılmasının sebebi de Cuma saatinin, gününün ve vaktinin kutsal sayılmasındandır. Yağmur duasına herkes katılabilir. Cuma namazı kılınmadan önce yüksekçe bir yere çıkılır. Genellikle bu yüksek yerler de evliyalar, yatırlar bulunmaktadır. Bu kutsal mekânda Allah rızası için namaz kılınır ve kurbanlar kesilir. îmam dua eder ve cemaat “Amin” der. Parmaklar aşağıya yere doğru çevrilerek havaya kaldırılır. Ellerin böyle tutulması yağmurun gökten yere inişini hatırlatmak, dilekleri daha kesin belirtmek içindir. Allah’ın çaresizlere acımasını sağlamak için, analarından ayrı bırakılan kuzular meletilir, buzağılar böğürtülür ve daha sonra bunlar birbirlerine karıştırılır, emiştirilir.Yağmur olmazsa otlar bitmez, sular akmaz. Yağmur onlar içinde önemlidir. Dua töreni bitince Cuma namazı kılınır ve yine yağmur duası edilir. Namazdan çıkıldıktan sonra yağmur duası yemeğine geçilir.

Yemeğe herkes davet edilir. Civar köylerden, ilçelerden isteyen herkes katılır. Bu yemekte özellikle fakir fukaranın kamının doyumimasına özen gösterilir. Yemek sonrasında artan yemekler fakir fukaranın evine dağıtılır. Eskiden yağmur duası yemeğinde yufka, bulgur pilavı, hoşaf, un helvası verilirdi. Günümüzde ise etli pirinç pilavı, bamya çorbası, helva ve ayran verilmektedir. Yemek sonrasında dua edilir ve yağmur duası sona erer.

* * *

Tahsin ALTIN
Eskişehir İli Sivrihisar İlçesi
Merkez Folkloru -2014
Kategoriler
Sivrihisar Kültürü

El Sanatları ve Dokuma

Cumhuriyetten önce mevcut el emeği ağırlıklı esnaf ve sanatkarlardan: Yemeniciler, at arabacılar, nalbantlar, sa­raçlar, tabaklar, bakırcılar, kalaycılar, te­nekeciler, hallaçlar, keçeciler, demirciler, yağhaneciler (şırlan yağ imalatçıları-sıvı yağ), semerciler, helvacılar, şıracılar, el dokumacıları, halıcılar, kilimciler, ku­yumcular gibi meslek erbabı teknolojinin ilerlemesi ve üretimin otomasyona bağ­lanması ile artan maliyetler, zevk ve ka­bullerde değişiklikler sebebi ile faaliyet alanından çekilmek zorunda kaldılar. Konfeksiyon fabrikaları geniş yer tutan terzi esnafını belli sayıya indirdiği gibi, küçük el sanatlarındaki ikameler, başka alanlara yönelmeyi teşvik edici bir rol oynadı.

Ev hanımlarının yaygı olarak tiftik ve ya­pağıdan eğirip ördükleri çorap ve fanila­lara talep kalmadı, unutulmaya yüz tut­tu. El sanatlarının, ziraai faaliyetler ve hayvancılıkla ilgili olması bu alanlara devletin iktisadi politikaları gereği gös­terdiği ilgisizlikle orantılı olarak bir düşüş trendine girdi. Küçükbaş besiciliği yapan bir tanıdık, 260 kuzunun yünü­nün kırkılması için 100 milyon TL. verir­ken, elde edilen yünü zar-zor 40 milyona sattığını ifade ederken bu gerçeği ifade ediyordu.

halidok

Yakın zamana kadar halıcılık ve kilim do­kumacılığının yörede çok yaygın olduğu görülüyor. Sivrihisar’da halı ve kilimler bugün İstanbul Sultanahmed Halı ve Ki­lim Müzesi’nde büyük bir yer işgal edi­yor. 13-14yy. da dokunmuş hatta 18-19. yy. a kadar uzanan devrede imal edilen kök boyası özgün renk ve desenleri havi essiz örnekler olarak sergileniyor. Sivrihisarlıların ellerinde bulunan halı ve kilim­ler özel bir müzeyi dolduracak sayıda ol­masına rağmen bugün bazı köylerimizde kilim, zili ve cicim, heybe dışında doku­ma yapılmamaktadır.

Ahmet Tevhid’in 1929 tarihli Maarif Ve­kaleti Mecmuasındaki Sivrihisar hakkındaki raporunda zikri geçen Hacı Bayram Camii’nin yan mahfilindeki dev halı, ta­rafımdan görülmüş bas kısmındaki rozet seklinde ortada “Ankara’nın Sivrihisar’ı” yazısı okunmuştur.

1990 tarihinde basılan XXI sayılı Vakıflar Dergisindeki makalesinde Suzan Bayraktaroglu:

Halı, Orta Asya’da Türkler’in yasadığı bölgelerde ortaya çıkmıştır. Sibirya’da pazırık kurganlarında M. Ö. 5. yy. a ait Türk düğümü ile yapılmış halı, bugün Leningrad müzesindedir. Yine eski halılar (M. Ö. 3-4. asır) Doğu Türkistan’da bu­lunmuştur.

Halıcılık Asya’dan yapılan göçlerle Ön asya ya yayılmıştır. Eskişehir ve civarında yörüklerin dokuduğu ender halılar bu­lunmaktadır. Yöre dokumaları Türkmen ve Yörük aşiretleri tarafından yapılmak­tadır. 1320 tarihli Ankara Salnamesinin 168. sayfasında padişah tarafından Sivri­hisar’a 45 adet halı tezgahı tahsis edildiği ve bu tezgahlarda yılda 500 adet halı imal edildiği ve keza 252 adet seccade tezgahı bulunduğu yazılıdır.

Sivrihisar’ın sanayi ürünleri arasında ki­lim, seccade, halı, altın, gümüş sayılmak­ta. Keçe, kadın bilezikleri, bakırdan imal edilen kaplar sanayi ürünü olarak belir­tilmekte idi.Sivrihisar’ın bütün köylerinde kilim, ci­cim, zili olmak üzere dokumalar yapıl­makta idi. Köylerde hâlâ dokuma yapılır. Bu dokumalar seccade, yer yaygıları, hey­be, çuval, yastık olarak kullanılmaktadır. Yörede çorap, eldiven, baslık, kese de örülmektedir.

dokumaDokumalarda özellikle yörük dokumala­rında:

1-Koç boynuzlu

2-Göbekli

3-Parmaklı (merdiven)

4-Eli böğründe

5-Güllü veya Türkmen gülü

6-Toplu

7-Kırk bu­dak yöresel isimleri ile motifler yer al­maktadır.

Parmaklı ya da merdiven motifi, kilim­lerde çok kullanılır. Özellikle kenar bordürlerinde veya ortadaki motiflerin kon­tum olarak yer alır.

Eli belinde (böğründe) motifi bütün ki­lim, cicim, zili ve sumaklarda bulunan özellikle Sivrihisar kilimlerinde ve evde bulunan kara döşeme adıyla bilinen ki­limlerin iç dolgusunda ana motif olarak kullanılır.

Eskişehir Sivrihisar çevrelerinde yaygının ortasında eşkenar dörtgen, altıgen veya sekizgen madalyona “gül motifi” veya ‘Türkmen gülü” denilmektedir.

Kırk budak: Kilim, cicim ve sumaklarda kullanılan motiftir.

Halı, kilim ve düz dokuma yaygılar üze­rinde araştırma yapan bilim adamları, kilimin halıdan önce bulunduğunu söy­lemektedirler. Sadece eris, arkeo tabir edilen enine ve boyuna ipliklerle oluştu­rulan kilim daha basittir. Enine boyuna ipler arasına başka iple düğümler atarak elde edilmiştir.

Kilimler; deseni meydana getiren değişik renkli atkı ipliklerinin durumlarına göre, birkaç tipe ayrılır. Anadolu’da en yaygın olanı ilikli kilimlerdir. Her iplik çözgü ip­likleri arasında desen alanı içinde gidip gelirken, desenler arasında oluşan küçük aralıklara ilik, böyle kilimlere de ilikli ki­lim denir. Bu kilimlerde istenirse aralık­lar çeşidi metodlarla yok edilir.

Cicim: Kilimlerdeki atkı ve çözgü (eris- arkaç) ipliklerinden başka, renkli desen ipliklerinin de kullanılmasından meyda­na gelen bir dokuma türüdür. Genellikle kilim dokumasından sonra iğne ile yapıl­mış olarak bilinir. Genellikle çapraz ve dikey çizgiler kullanılır.

Sivrihisar’da beyaz zemin üzerine “güllü” denilen ortada ufak eşkenar dörtgen madalyonlu ufak seccade boyunda yaygılar, seyrek motifli cicimlerdir. Deseni veren renkli ipler sık sık kullanıldığı motiflerin bir birine çok yakın olduğu sık motifli ci­cimler, yer yaygıları, heybe, çuval, hurç, yastık ve minderde kullanılmıştır.

Zili: Cicimlerde olduğu gibi, atkı ve çöz­gü ipliklerinden başka, deseni veren renkli iplikler bulunmaktadır. Teknik ola­rak cicimden ayrıdır. Deseni veren renkli iplikler zili de atlamalarla motiflerin içini doldurur. Zililer de daha çok boyuna çiz­giler dokunur.

Sumak: Cicim ve zililer de olduğu gibi atkı çözgü iplerinin yanında, renkli iplik­ler çözgü iplerine sarılarak desen veril­mektedir. Dokuma, cicim ve zililerde ol­duğu gibi yaygının tersinden yapılır. Su­mak kelimesi Kafkasya kasabalarından birinin adı olarak kabul edilir. Sumak türleri çeşitlidir.

Kilimler, sevgi ile büyütüp beslediği koyunlarının yününün elde didilmesi veya atıcı (hallaç) tarafından atılması sonra­sında, el iğlerinde iplik haline getirilme­sinden sonra, kök boyalarla renklendiril- meşini müteakip dokunurdu. El iğleri alt ve üst tarafı inceltilmiş, alnnda başlan­gıçta volan daha sonra eğrilen ipin sark­mamasını önleme vazifesi gören, ağırsak bulunan bu ig, yerde bulunan ilikmen tabir edilen yuvarlak bir çukurda iğin ba­sından iki parmakla döndürülerek, yün ip yapılır ve ige sarılırdı. Kilimlerde, ge­linlik kızları yeni yuva hasreti, ev kadın­larının da övünülecek ve üzerinde yaşa­nılacak bir eser arzusu, ihtiyarlarda vefa­tını müteakip, cenazesinin sarılıp erte­sinde yıkanıp camiye serilerek Allah rıza­sına erme duygusu yer bulur.

Yörede yetişen tiftik keçilerinin yünleri demir el taraklarında taranır. Kazak, fa­nila, çorap, atkı yapılır adeta öğütülecek birer sanat eseri vücuda getirilirdi.

1-2) Gelin kız motifi (Sivrihisar)
3-4-5) Evliliği belirleyen motifler (Gelin kilimlerinde izlenir)
6-7) Ev sembolü (Günyüzü Türkmenlerinde (Sivrihisar)
8) Dodurga Türkmen damgası (im)

* * *

SİVRİHİSAR KİLİMLERİ ve DETAYLAR İÇİN TIKLAYIN >

Kaynakça:
Orhan KESKİN – Bütün Yönleriyle Sivrihisar
Kategoriler
Sivrihisar Kültürü

Sivrihisar Kapı Tokmakları

KAPI TOKMAKLARI

Kapı tokmakları yapıldıkları çeşitli şekil, motif ve çıkardıkları ses itibariyle bazı anlamları ifade ederler. Ayrıca, ev sahibinin mesleği ve ekonomik durumunu da belirtirler.

Türkler, misafir sever bir milletiz. Dostlarımız, yakınlarımız; evimize gelsinler, sohbet edelim, ikramlarda bulunalım isteriz. Gerçi, tanımadığımız birine veya yolda kalmış yolcuya da her zaman kapımız açıktır. Misafiri velinimet sayar, onun rahatı için, kendini evinde hissetmesi için elimizden gelenin en iyisini yapmaya gayret ederiz. Bunun yanında, kapıya gelenin de geldiğini haber vermesi için ya kapıyı tıklatması ya da zile basması gerekir. Kapı zillerinin kullanılmadığı yıllarda, yani elektrikle henüz tanışmadığımız 80-100 yıl öncesine kadar olan yıllarda, zil yerine kapı tokmakları kullanılıyordu.

kapiKapı tokmakları demirden veya pirinçten, dövme veya döküm olarak yapılır. Demir kutsallığı, pirinç ise ekonomik durumu ve sosyal statüyü ifade eder. Değişik şekil ve motiflerde yapılan tokmaklar iki parçadan oluşur. Birinci parça üst kısımdaki tokmak, ikinci parça da alttaki madeni levha. Tokmak kapı, kanatları üzerine el yetişecek yüksekliğe sabitlenir. Madeni levha da tokmağın alt kısmına tutturulur. Üst kısımdaki tokmağın bu levhaya vurulduğunda ses çıkarması sağlanır. Kapı tokmakları yapıldıkları çeşitli şekil, motif ve çıkardıkları ses itibariyle bazı anlamları ifade ederler. Ayrıca, ev sahibinin mesleği ve ekonomik durumunu da belirtirler. Tarih, kültür ve etnografik eser yönünden zengin olan Sivrihisar ilçemizde, sıkça rastladığımız ve yerel olarak “şak şak” denilen kapı tokmak çeşitlerini hem tanıyalım hem de onların şekil ve motiflerinin ne manaya geldiğini görelim. Onların da mezar taşları, halılar ve kilimler gibi dili vardır; bazen konuşurlar.

TOK06Yuvarlak veya oval motif: Tek olarak kullanıldıkları gibi genelde çift veya üçlü olarak kullanırlar. Kapı çift kanatlı ise birer tane kanatlarda; tek kanatlı ise yan yana olur. Sağ tarafta bulunan, diğerine göre biraz yukarıdadır ve kalın ses çıkarır. Peki niye iki tane diyebilirsiniz. Haremlik selamlık uygulanan bir toplum düşünün. Eve gelen misafir erkekse sağ taraftakini vuruyor. Tokmağın çıkardığı kalın ses, misafirin erkek olduğunu belirtiyor ve kapıya evin beyi veya başka bir erkek çıkıyor.

tokciftGelen misafir hanımsa sol tarafta ince ses çıkaran tokmağı vuruyor. Bu defa da misafiri karşılamaya evin hanımı veya başka bir hanım çıkıyor. Erkeğe ait olanın biraz yukarıda olması erkeğin üstünlüğüne işaret ediyor. Kapının daha alt kısmında bulunan üçüncü tokmak ise haber getiren çocuklar içindir. Onlar küçük olduğu için, boylarına gore, tokmak daha aşağı tutturulur.

TOK03El motifi: Gelen kişi kapıyı çalmak için tokmağı tuttuğunda ev sahibinin elini tutmuş olur. Demek oluyor ki;”Sen benim elimi tuttun. Artık senden ne bana ne de ev halkıma herhangi bir kötülük, zarar gelmez. Tabi benden de sana gelmez.” Eğer el motifinin parmağında yüzük, bileğinde işleme varsa, kapı tokmağı diyor ki: “Benim sahibim kuyumcu. Bu yüzük işin inceliğini, bileğimdeki işleme de kuyumculuğun zerafetini anlatıyor. Eğer elimin üzerinde küçük bir yara izi varsa evde dul bir hanımın olduğunu belirtirim. Yalnız bu motif gayrı müslim vatandaşlarımız tarafından kullanır. Müslümanlarda kapının arkası kişinin özelidir. Bu tür bilgileri dışarı vermem.”

Yılan motifi: Yılan, sağlığı sembolize eder. Gelen misafir tokmağı tuttuğunda, ev sahibine sağlık ve afiyetler dilemiş oluyor. Ayrıca doktor veya sıhhıye olanlar da mesleklerini belirtmek için kapılarındaki tokmakta yılan motifini kullanırlar.

TOK01Ejder motifi: Ev sahibini kötü niyetli misafirlerden koruduğu gibi evi ve ev halkını da her türlü kötülükten korur.

Koç başı motifi: Hane sahibinin hayvancılıkla uğraştığını belirtir. Genelde büyük sürü sahiplerinin kapılarında görülür.

TOK04Baklava dilimi motifi: Bu tokmak diyor ki; “Benim ev sahibim dokumacı. Baklava diliminin üzerine bak, içi işlemeli ise; dokumacılığı ta çocukluktan, aileden veya usta yanında çıraklıktan öğrendiğini anlarsın. Baklava diliminin üzeri sade ise; bu şehre sonradan göçmen olarak geldiğini dolayısıyla dokumacılık mesleğini sonradan öğrendiğini anlarsın. Kilim ihtiyacın olursa gel, burada dokuruz.”

.

TOK05Üzüm salkımı motifi: Bu evin sahibinin bağcı olduğunu, dolayısıyla bağları bulunduğunu simgeler. Üzüm, pekmez ve nardenk lazımsa bu evden temin edilebileceği anlamını da taşır. (Nardenk, ezip çıkarılan üzüm suyunun topraksız kaynatılmışına deniyor. Pekmeze göre biraz acımtraktır. Su katılarak hoşaf yapılır)

.

TOK02Kapı tokmaklarının yanısıra bir de kapı halkaları vardır. Bunlar normal yuvarlak demirden ve sacdan yapılır. Ekonomik durumu zayıf olanların kapılarında, tokmak yerine kullanılır. Evden giderken iki halka birbirine iple bağlanır. Evde yokuz demektir. Hırsızlığa karşı bir önlem değildir.

TOK07Sivrihisar’da kapı tokmağı çeşitlerinin bunlardan daha fazla olduğunu tahmin ediyorum. Çünkü hemen hemen bütün kapılarda izleri var. Kapıyı çalıp evdekilere haber vermeye, tutup çekerek kapatmaya yarayan; estetik olarak kapıların gerdanlığı, küpesi olan tokmaklar sökülmüş veya üzülerek söyleyelim, çalınmışlar. Teknoloji muhakkak ki insanın yaşamını kolaylaştırıyor. Ancak her biri ayrı bir değer olan kültür eserlerimizi de yok ediyor. Keşke ikisini bir arada yaşatabilseydik.

* * *

tokmak

Kaynakça:
Eskişehir Valiliği – EskiYeni Dergi