Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Sivrihisarlı Mülazım Ahmet Hamdi Ayker

Milli Mücadele Gizli Bir Kahraman

sivrihisarli-mulazim-ahmet-hamdi-efendiTarih kitaplarında kendine hak ettiği yeri ve değeri bulamayan Mülazım (Teğmen) Ahmet Hamdi Efendi en az bir Hasan Tahsin, bir Maraşlı Sütçü İmam, bir Antepli Şahin Bey kadar hayırla yâd edilmeyi hak eden vatanperver bir kahramandır. 

Mülazım Ahmet Hamdi Bey, (H-1316) 01 Temmuz 1900 tarihinde Eskişehir İlinin Sivrihisar ilçesinde dünyaya gelmiştir. Babası Halil İbrahim Efendidir. Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşı’na katıldığı yıllarda, 1914’te Eskişehir Muallim mektebinden mezun olmuş, 5 Mart 1918’de ise İstanbul İhtiyat Zabiti Talimgahını (İstanbul Yedek Subay) Okulunu bitirmiştir. Daha sonra ise 9. Orduya bağlı 15. Fırka 38. Alay 2. Bölük takım komutanlığına sevk edilmiştir. O tarihlerde Samsun ve çevresinde Pontus Rum Çeteleri ortaya çıkmış ve buradaki Türkler üzerinde baskılarını iyice artırmaya başlamışlardır. Bu bölgede yaşayan Türklerde kendilerini savunmak durumunda kalmış ve kendi imkanlarıyla güvenliklerini sağlamaya çalışmışlardır. Bundan dolayı İngilizler Mondros Mütarekesinin 7. Maddesine dayanarak. 9 Mart 1919 tarihinde Samsun’a 200 kişilik askeri birlik çıkarmışlar, bir müfrezede Merzifon’a göndermişlerdi.

Kurtuluş Savaşı öncesi, çoğu Rum olmak üzere, 50-60 kadar çete, Samsun Sancağı içinde, huzur ve asayişi kökünden sarsmıştı. Bölgedeki Rum halkının bu durum karşısında sevinç gösterilerinde bulunması ve hatta taşkınlık yapacak kadar ileriye gitmesi üzerine ilk tepki, 17-18 Mart 1919 gecesi, Samsun’daki Türk Birliğinden geldi. 15. Tümen Makineli Tüfek komutanı olan Ahmet Hamdi Bey memleketin düşman istilasına uğradığı endişesiyle isyan eder ve bir makineli Tüfek ve bir gurup askerle 17-18 Mart 1919 gecesi dağa çıkar. Ahmed Hamdi Beyin 17 Mart 1919 gecesi Samsun dağlarında attığı ilk kurşun aslında Anadolu’daki bağımsızlık mücadelesinin başlama kıvılcımını dolaylı da olsa ateşlemiş oldu.

Ahmet Hamdi Bey, Mahmur Dağı’na doğru Rum çetelerinin üzerine yürür. Türk subayının bu davranışı diğer Türk askerlerine ve Türk milletine örnek olmuş ve güç vermiştir. Bu durum karşısında Rum Pontus çetelerinin liderleri İngilizlerden güvenliklerinin sağlanması konusunda yardım isterler. İngiliz Yüksek Komiserliğinin de Türk halkının silahlandığı konusundaki şikayetleri artar. İngilizler dikkatlerini bu bölge üzerinde yoğunlaştırır, 19 Mart günü Samsun açıklarında bekleyen İngiliz gemisinden şehre 100 asker çıkarırlar. 

Ahmet Hamdi Bey İngilizler tarafından Osmanlı Hükumetine şikayet edilir. İngilizler Teğmenin yakalanmasını ve cezalandırılmasını isterler. Buna gerekçe olarak da bölgedeki Rum halkının can ve mal güvenliğinin kalmamasını gösterirler. Mülazım Hamdi Bey olayından sonra İtilaf Devletlerinin Osmanlı Devleti üzerinde baskıları artar ve Osmanlı Devletine bir nota verilir. “Samsun ve çevresindeki Rum köyleri her gün Türklerin saldırısına uğramaktadır. Onların emniyet ve huzurunu temin etmek insanlık borcumuzdur. Eğer siz bu konuda aciz iseniz bu vazifeyi biz üzerimize alacağız.”

Bu durum Türklerin soykırım yaptıkları şeklinde duyurulur. İtilaf devletleri Samsun ve çevre köylerine Türk çetelerinin saldırdığını hükümetin güvenliği sağlamaması halinde bölgeyi işgal edeceklerini bildirmesi üzerine 30 Nisan 1919’da 9.Ordu Müfettişliği’ne Mustafa Kemal atanır ve 19 Mayıs 1919 da Samsuna varır. Mustafa Kemal 22 mayısta İstanbul hükumetine ilk raporunu verir. Raporda: “İngiliz kıtasının Samsuna çıkması üzerine, memleketin yabancı istilasına uğradığı hissine kapılan ve Rum taşkınlıklarına kızan, 15. Tümen makineli Tüfek Subayı Ahmet Hamdi Efendi Rum çetelerinin Türk köylerine ve halkına yapmakta oldukları zulüm ve tecavüzlere üzülerek bir makineli Tüfek ve emrindeki askerlerle 17-18 mart gecesi dağa çıkmıştır.”diye belirtmiştir. Bu rapordan sonra Mülazım Ahmet Hamdi Bey 25 kasım 1919 da terhis edilmiştir. Milli Mücadeleye ise 22 mayıs 1919 tarihinde, 15. Tümen, 38. Alay 3. Tabur 11. bölüğe iltihak ederek katılmıştır. Sakarya ve İstiklal Savaşının her safhasında onu cephede görmekteyiz.

sivrihisarli-mulazim-ahmet-hamdi-beyKurtuluş Savaşındaki başarılarından dolayı kendisine TBMM tarafından 26 Şubat 1926 da 2096 sayılı beratla kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Kahramanımız askeri alandaki başarısını sivil hayatına da taşımış Kurtuluş Savaşından sonra İzmir’e yerleşmiş, subay maaşlarından yaptığı birikimlerle kendisine Buca ilçesi Kızılçullu Semtinde bir bakkal dükkanı açmıştır. Ticaret hayatına bir bakkal dükkanıyla atılmasına rağmen ilerleyen zamanlarda şirket kuracak düzeyde bir ilerleme kaydetmiştir. İşlerini büyütmek için iş yerini Anafartalar Caddesi’ne taşımış, işini perakendecilikten toptancılığa çevirmiştir.

II. Dünya Savaşının çıkması üzerine ihtiyat olarak askere çağrılmış, 324. Alay 1. Tabur , 2. Bölük komutanı olarak Ağustos 1942 de ordudan tekrar terhis edilmiştir.

Ahmet Hamdi Beyin kahramanlığını genel kurmay başkanlarımızdan Fevzi Çakmak Paşa’nın anılarında da görmemiz mümkündür. Ayrıca Selahattin Selek “Anadolu İhtilali” adlı eserinde “Türk makineli tüfek birliğinden Sivrihisarlı Mülazım Ahmet Hamdi Bey adındaki bir teğmenin askerlerini alarak dağa çıkması ve kurtuluş savaşının ilk fitilini ateşlemesi ve ilk direnişi göstermesi bakımından çok önemli bir olaydır.” demiştir. Yine Kamuran Gürün “Savaşan Dünya ve Türkiye” adlı eserinde “Ahmet Hamdi Beyin yaşanan olaylar karşısında dağa çıkarak, İngilizlere nota verdirmesine Mustafa Kemal’in görevlendirilmesine Kurtuluş savaşının dolaylı da olsa başlamasına sebep olmuş oluyordu.” ifadelerini kullanmıştır.

Kurtuluş savaşının en önemli kahramanlarından biri olan ve Milli Mücadelede oynadığı aktif rolle istiklal fikrinin fitilini ateşleyen Ahmed Hamdi Bey 22.02.1992 Tarihinde hakkın rahmetine kavuşmuştur, İzmir Balçova Mezarlığına defnedilmiştir.

Evet, Mülazım Ahmet Hamdi Bey Hakkın rahmetine kavuştu ancak cesareti ve fedakarlığı ile Türk halkına örnek oldu ve Kurtuluş savaşının ilk kıvılcımını ateşledi. Milli Mücadelenin kazanılması yolunda ilk adımlardan birini atmış oldu. Vatan, millet, bayrak ve mukaddesat uğrunda canları ve kanlarıyla mücadele eden ecdadımızın yaptığı fedakarlıklar bazen tüylerimizi diken diken edecek mesabededir.

Bu kahramanlardan Sivrihisarlı Mülazım Ahmet Bey de Türk’ün genlerinde var olan İstiklale susamışlığın o dönemdeki bir sembolü olarak dağlara çıkmış ve işgalci güçlere tepkisini Samsun dağlarından vermiştir.

Milli Mücadele kahramanımız Mülazım Ahmet Hamdi Efendiye bu vesileyle Allah’tan rahmet diliyorum. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

***

ayse-yilmazAtatürk Üniversitesi Yüksek Lisans Öğrencisi Ayşe Yılmaz‘ın Ekim 2015’te Sivrihisar Sempozyumunda sunduğu yazının özeti.

Ayrıca, yazının hazırlanmasında emeği geçen Yazar Necmi Günay Bey’e teşekkür ederiz.

footer

Kaynak:http://kartv.net/tr-tr/kose-yazilari/9154/milli-mucadele-gizli-bir-kahraman-mulazim-ahmet-hamdi-bey
Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Osman Afif Efendi

Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif Efendi: H.1234/M.1818 yılında Mekke’de doğdu. Alim ve şair Ali Rüstem Efendinin oğludur. Hıfzını Mekke ve Medine’de tamamladı.

osmanlı-belgelerinde-sivrihisar-osman-afif-efendiBabası bir kıtlık senesinde manevi işaret üzere akrabaları ile birlikte Anadolu topraklarına göç etmiştir. Anadolu’ya yerleşmeden önce bir müddet Şam’da konaklamış daha sonra Hatay’da ve Konya’da hicreti esnasında kardeşlerinden ikisi vefat ettiği için oralarda bulunmuştur.

Padişah Sultan II. Mahmud kendisine saygı göstererek Ankara Keskin ilçesi (Taşobası) arazisine yerleştirdi. Bir müddet sonrada Eskişehir-Sivrihisar yolunda Cöngel yeni adı ile Doğanca Köyüne yerleşti.

İstanbul’da bir müddet müderrislik yaptıktan sonra Sivrihisar Kurşunlu Camii yanında İrfaniye Medresesini kurmuş ve burada zahir ilim okutmakla beraber Nakşibendi – Halid’i tarikatı üzere irfan sohbetleri ile irşadını sürdürmüştür. Buraya su getirtti. Uzun müddet burada, daha sonra da İstanbul’da müderrislik yaptı. İyi bir hattat olduğu söylenir. Diyarbakır kütüphanesinde 1295 no. da kayıtlı ve şeyhülislam Atıfzade Celal Efendinin torunu Ömer Hüsameddin Efendiye ithaf ettiği “Perişan” isimli bir eseri olduğu anlaşılmaktadır. Mekke ve Medine’den ayrılırken kendisine verilen beraatta sülale-i Resulullah’dan olduğunun ifade edildiği söylenir. Keza kendisinin veli olduğu keşf-ü keramet sahibi bulunduğu rivayet edilir.

osman-afif-efendi1297 Rumi 1881 M. de 63 yaşında rahmet-i rahmana kavuştuğu ve Cöngel (Doğanca) kabristanında medfun bulunduğu bilinmektedir. Cümlesini Allah rahmet eyleye. Oğlu Şeyh Ahmet Şemseddin Efendi Hamdi Baba türbesinde medfundur.

Not: Bu bilgi kabri başındaki yazıdan alınmıştır. Lakap olarak Kürt Osman Efendi denmişse de dayanağı yoktur.

Kendisi Kibar-ı Evliya’dan ve Ricalullah’tan bir zat olup Sivrihisar – Eskişehir yolu üzerinde Cönger (Doğanca) Köyünde Ziyaretgahtır. Yerine Osman Abdülmennan Efendiyi halife bırakmıştır. Oğlu Şeyh Ahmed Şemseddin Efendi ise Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi Hazretlerinden icazet alarak babasının Hankâhı ve Medresesini ihya etmiş ve halife bırakmadan ahirete irtihal etmiştir.

Yaşadığı süreç içerisinde;

-Medrese açıp vakfetmesiyle hayır sahibi olduğu -Medreselerde ömrü boyunca müderrisliğiyle eğitimimize katkısı,

-Hat sanatının büyük ustası olması sebebiyle sanatımıza katkısı,

-Kütüphanelerdeki eserleriyle kültürümüze katkısı,

-Büyük Evliyaullah olması hasabiyle dinimize diyanetimize hizmetleri ve yazmış olduğu şiir ve deyişlerle Türk edebiyatına katkısı çok önemlidir.

Toplumumuzda örnek şahsiyetler arasında yer alan tarihimizce tescillenmiş bu mübarek zat Eskişehir-imiz için geçmişten geleceğe isminin yaşatılması gereken büyük değerlerimizden birisidir.

Bu zat sevgili Peygamberimiz (sav)’in altın silsilesinin 33. sırasında yer almaktadır. Büyük Evliyadan Mevlana Halidi Bağdadi Hazretlerinin 3. kuşak talebesidir.

Seyyid ve Şeyh Osman Afif Efendinin Kabri Mahmudiye İlçesi Doğanca (Cönger) Köyünde Türbe’dedir. Yani Eskişehir’den çıkışta Ankara’ya giderken 50. km de Ana kara yolu üzerindedir. Türbesinin önünde Şanlı Bayrağımız dalgalanmaktadır. Yol kenarında türbe yön levhası vardır.

Türbesi İnanç Turizmi çerçevesinde tüm Anadolu insanımız tarafından devamlı ziyaret edilmektedir. Ayrıca araştırmacı akademisyen ve yazarlarca da türbe içerisindeki bilgilerden faydalanılmaktadır. Türbe içerisinde bilgi köşesi vardır.

Tarihçi Bursalı Mehmet Tahir bey siyasete ait eser yazanlar fihristinde Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif Efendinin siyaset eseri olduğunu tasrih etmektedir. Diyarbakır Kütüphanesinin 1295 numarasında kayıtlı Evrak-ı Perişanda bu kitabın Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif Efendinin tarafından o zamanın Şeyhülislamı, Atıfzade Celal Efendi Torunu, Ömer Hüsamettin Hazretlerine ithaf edildiği bu eserde belirtilmektedir. Bu kitabında “Zulmedenleri Ağır Surette Tenkit Ettiği” yazılmaktadır.

Kendisi babası gibi evliyadan olup, Kalp gözü açık keşfi keramet sahibi bir zat idi. İyi bir hattat olup, ömrü boyunca irfaniye medresesinde müderrislik yapmıştır. Türbesi Sivrihisar ilçesindeki tarihi Kurşunlu Camii bitişiğindeki Hamdi Baba Türbesi içindedir. Türbesi ziyaretgahtır.

İrfaniye Medresesi daha önce Hızır Bey medresesi adı ile anılıyordu. Bu medrese Nasrettin Hoca’dan oğlu Celal Beye, ondan da oğlu Hızır Beye intikal ettiği, medresenin bitişiğindeki konağın Hızır Bey Konağı olduğu bilinmektedir. Medrese 1870 yılında konağı ile beraber Osman Afif Efendi, Vakıf idaresinden satın alınıp, İrfaniye Medresesi adı ile kendi vakfına bağlanmıştır.

Dünyaca ünlü büyük halk şairi ve hak aşığı YUNUS EMRE’nin gerçek mezar yerinin bulunmasında “Keşfi Keramet” sonucunda tespit ettiği ve bundan yüzyıl sonra gerçek mezarının “Anıt Mezar ve Külliye” yapılmasına vesile olmuştur. Osman Afif Efendi Yunus Emre ve Nasrettin Hoca’nın kültürel mirasına sahip çıkarak, eserlerin düşünce ve fikirlerinin günümüze yansımasını sağlamıştır.

Aydın Meşahiri, kitabının 77. Sahifesinde meşayıhı Nakşibendiden Osman Abdulmennan Efendinin İstanbul’da, Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif Efendi’den okuduğunu yazmaktadır.

Başbakanlık Devlet Osmanlı Arşivleri Resmi kayıtlarına göre hat yazısıyla yazmış olduğu “Delaillül Hayrat” isimli eserinden dolayı devletçe hicri 1289 senesinde ödüllendirilmiştir. Yazmış olduğu bu eser, zamanın ünlü yazarlarından İbnül Emin Mahmut Kemal İnal’ın 1957 yılında neşretmiş olduğu “Osmanlının Son Hattatları” isimli eserlerinde Delailül-Hayrat’ın son iki sayfası konulmuştur.

Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif Efendi’nin yazmış olduğu “Delaülül-Hayrat” isimli eserin ise zamanın meşhur hattatlar koleksiyoneri olan Ethem Hakkı Ayverdi’de olduğu belirtilmektedir. Bu kişinin koleksiyonunda eserleri yıllardır sergilenerek birçok Hattata ilham kaynağı olmuştur.

Sivrihisarlı Seyyid ve Şeyh Osman Afif Efendi aynı zamanda Tasavvufi şiirleri de vardır. Kendine ait Divanı olduğu söylenmektedir. Fakat bu eserin araştırmaları devam etmektedir.

Yaşantısı boyunca medrese baş-müderrisliği, müderrislik yapmıştır. Bu zat zamanın devlet kademelerinde bulunan üst düzey yöneticiler ile halef selef olduğu resmi devlet arşiv evraklarından anlaşılmaktadır. Yetiştirdiği çok önemli şahsiyetler devlet üst kademelerinde önemli vazifelerde görevlendirilmişlerdir. Talebelerinden çoğu zamanın mantık ve felsefecisi vede astronomi kitap yazarlarındandır. Talebelerinin de bu konularda yazmış oldukları çok önemli eserleri bulunduğu bilinmektedir.

Şeyh Osman Afif Efendi, Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğünden edindiğimiz “İrfaniye Medresesi” vakfiyesindeki açıklamalara göre; büyük evliyalarından olduğu açıklanmaktadır. Ayrıca Başbakanlık Devlet Osmanlı Arşivlerindeki resmi kayıtlarda ise “Saadat-ı Sofiye”’den olarak bahsedilmesi ise sevgili Peygamber Efendimiz (sav)’in soyundan gelen büyük evliyalara atfedilen bir sıfat olduğu belirtilmektedir.

osman-afif-efendi-turbesi osman-afif-efendi-turbe

Seyyid Şeyh Osman Afif Sivrihisari: Türk Dünyasından Dağıstan’ın Şirvan şehrinin büyük alimlerinden Seyyid Şeyh İsmail Şirvani ile Şirvan Ağdaşlı Seyyid Şeyh Hacı Ahmed Gıyasi’nin yetiştirdiği şahsiyetlerden olan, Alim, Mutasavvuf ve Hattat, Sivrihisarlı Seyyid Şeyh Osman Afif Efendi 22 yaşında başladığı Müderrislik (Profesörlük) görevine önce Dersaadet’de (İstanbul) uzun bir süre devam etmiş ve birçok talebe yetiştirmiştir. Bu talebelerden en meşhurları Dünyaca bilinen Türk Mantık Bilgini ve ilk Türk Mantık Eseri olan “Hülasat’ül-mantık fi şerhi tehzib-il mantık”ın yazarı Denizlili Osman Abdülmennan Efendi ve Astronomi Bilgini ve Hattat İbrahim bin Ahmed Bursevi ‘dir.

Osman Afif Efendinin Eserleri;
-Nesh Hat yazısı ile yazdığı Kur’an-ı Kerim – İstanbul’da Müze’de
-Nesh Hat yazısı ile yazdığı Delail’ul-Hayrat – Padişah Sultan Abdulaziz Han’a takdimen
-Nesh Hat yazısı ile yazdığı Delail’ul-Hayrat – İstanbul Kubbealtı Sanat Galerisi Ekrem Hakkı Ayverdi Koleksiyonu
-Mevhub-u Mahbub Şerhi – Sivrihisar Nüshası
-Zulmedenleri Ağır Surette tenkit ettiği Siyaset Eseri Diyarbakır Kütüphanesi
-Şiirler , Veciz Sözler
-İlm-i Kelam Kitabı olan İradet’ul Cüz’iyye – Hacı Selim Ağa Kütüphanesi

***

Sivrihisarlı Şeyh Osman-ı Afif Efendi Hazretlerinin Eski El Yazmalarından Bulunan Bir Ezgisi: İlahisi

Diyarı gurbette kaldım
Halimden anlar yadigarim yok
Sevdai mihette bi mecal oldum
Derdü gamdan özke elimde varım yok

Buçerhin elinden gülmedim bir dem
Akan çeşmim yaşını silmedim bir dem
Derdü gamdan azad olmadım bir dem

Çok diyaz eyledim geçmedi dilek
Ahımdan aciz gökteki melek

Veciz Sözler

Ne cennette ne tuğbada
Gönül eğlenmez eğlenmez
Cemallullahı görmeyince
Gönül eğlenmez eğlenmez

Misafir Tavsiyesi

Ey Misafir
Al abdesti kıl namazı
Kıble bu caniptedir
İşte leğen işte ibrik
İşte peşkir iptedir

Kaynaklar:
Bütün Yönleriyle Sivrihisar – Orhan Keskin
www-eskisehirkulturturizm-gov-tr
Eskişehir Valiliği ESKİyeni Şehir Kültürü Dergisi, Ağustos 2010

Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Metin Yurdanur

Metin YURDANUR kimdir

1951’de Sivrihisar’da dünyaya geldi. Çocukluk yıllarını babasının demirci atölyesinde geçirdi. Sivrihisar’daki Frigya kalıntıları, onda heykele karşı ilgi ve merak uyandırdı. Lise öğrenimini Eskişehir’de tamamladıktan sonra Gazi Eğitim Enstitüsü’nde sanat eğitimi aldı ve heykele başladı.

1972’de mezun olduktan sonra öğretmen olarak Isparta’ya atandı. Ertesi sene Cumhuriyetin 50. yılı kutlamaları şerefine Isparta’ya bir beton döküm Atatürk anıtı yaptı. Öğretmenlik yaşamı 1978’e kadar Eskişehir’in Mihalıççık, Çifteler ilçelerinde devam etti.

1 Şubat 1980’de evlenen Eser – Metin YURDANUR çiftinin Aslı ve Gizem adında iki kızları var.

1978-1981 arasında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim İş bölümünde modelaj öğretmenliği yaptı. 1979’da Ankara Belediyesi’nin talebi üzerine kamusal alanlara heykel çalışmaları yapmaya başladı. Abdi İpekçi Parkı, Gar Meydanı, Batı Kent ve Kavaklıdere gibi birçok yer için heykeller tasarladı.

1985 yılında kendi atölyesini açan sanatçının atölyesinde yaptığı ilk eser Sivrihisar’ın girişine dikilen Nasreddin Hoca heykeli oldu. 1998 yılında Kültür Bakanlığı’nca verilen Devlet Sanatçısı unvanını aldı.

2005 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi yerleşkesinde “Ben Anadoluyum, Ben Cumhuriyetin, Ben Halkım” adlı bir yıl süreli ve elliden fazla heykel içeren sergiyi açtı. Sergi, her yıl farklı bir üniversitede tekrarlanmaktadır.

Sanatçı, genellikle bronz malzeme ile eserler üretmektedir . Yirmisi Ankara’da olmak üzere Türkiye’de 100, Macaristan’da üç, Almanya’da iki, Libya, Türkmenistan ve Japonya’da ise birer heykeli vardır.

Web Sitesi : http://metinyurdanur.com.tr/tr

VİDEO

[ot-video type=”youtube” url=”DzayZwxIvlA”]

Sanatçının Katkısı

1950 yılında Sivrihisar’da doğan Metin Yurdanur, ilçeye en çok katkıda bulunanların başında geliyor. Bugün ülkemizin önde gelen heykeltıraş sanatçılarından biri olan Metin Yurdanur, çocukluğunda Sivrihisar yöresinde var olan Friglerin kalıntılarından etkilenerek, güzel sanatlara yöneldi ve sonunda Türkiye’nin dünya çapındaki heykeltıraş sanatçılarından biri oldu. Türkiye’nin her tarafında başta Atatürk olmak üzere çeşitli konularda heykelleri olan sanatçı Metin Yurdanur belki de bir tek Eskişehir’de yeterince ilgi görmüyor. Sanatçının şehir merkezinde bir eseri yok. Eskişehir heykeller kenti olarak biliniyor. Ama kendi evladına yeterince sahip çıkamıyor. Demek ki, bu işlerden sorumlu olan kişi de bir yabancı hayranlığı var. Öyle ya, Eskişehir’in belediye binası bile iki üniversitemiz dururken, İTÜ’lülerin yapması isteniyor.

Ancak, Sivrihisar’ı yönetenlerin, Eskişehir’dekine göre daha memleketlisine düşkün olduğu görülüyor. Önümüzdeki Cuma, Cumartesi ve Pazar günü Sivrihisar’a gidenleri, Sivrihisarlı heykeltıraşın yaptığı Nasreddin Hoca heykeli karşılayacak. Devlet sanatçısı unvanına da sahip olan Metin Yurdanur, doğduğu Sivrihisar’da tarihi bir evin restorasyonunu yaptırarak, heykel müzesine çevirdi. Ev henüz açılmadı. 100 yıllık kiliseye yakın olan müzede heykeller yapan sanatçı Yurdanur, yaptığı eserleri kilisenin çevresindeki Sivrihisar ile bütünleşmiş kayaların çevresine yerleştirdi. Nasreddin Hoca etkinlikleri ile bu yerde hizmete girecek. Hemşerim sanatçının kayalık yamaçlara yaptığı kurtuluş savaşımızı canlandırdığı heykeller ile diğer heykeller ilçeye daha fazla turist gelmesine de neden olacak. Yakın gelecekte de bu eserler Sivrihisar’ın simgeleri arasına girecektir.

Yakında ilçe belediyesi 12 sokakta sokak iyileştirmesi yapacak. İyileştirme olmayacak sokaklarda oturan ilçe sakinleri, ilçeye gelmeye başlayan turist sayısını artırmak için evlerinin dış yüzeylerini boyadılar. Sonuç olarak Metin Yurdanur’un yurt dışındaki heykellerini saymıyorum. Türkiye’deki 100 heykeline yeni heykeller Sivrihisar’dan yükseliyor. Önümüzdeki dönemde bu heykeller Sivrihisar adı ile anılacak.

2 Eylül gazetesi – Can Hacıoğlu

Kategoriler
Necmi Günay Yazıları Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Sivrihisar’lı Bestekar Hüseyin Erbay

Türk Sanat Musikisine pek çok eserler kazandırmış bestekârımızı daha yakından tanımak, bize gönül kapılarını aralayan o güzel eserlerin sahibi Sayın Hüseyin ERBAY’ı tanıtmak üzere huzurlarınızdayım. Sürç-i lisan edersem Affolla…

Eskişehir’de “Türk Sanat Müziği” denilince ilk akla gelen isimlerden Bestekâr, Koro şefi, Ses sanatçısı, Hoca ve Udi Hüseyin ERBAY, 15 Temmuz 1948 tarihinde Sivrihisar’ın Sadıkbağı köyünde dünyaya geldi.

h-erbay

1965 yılında Astsubay okulunu bitirerek Personel Astsubay olarak orduya katıldı.1965-1971 Ankara, 1971-1975 Erzurum, 1975-1983 Eskişehir, 1983-1985 yıllarında Kilis’te çalışıp 1985 yılında kendi isteğiyle emekli olmuştur.

İlkokul çağlarında Kemani Mustafa KARABAYIR ilk hocası olmuş, gençlik ve deneyim kazanmaya başladığı yıllarda ise Nevzat SÜMER hocanın derslerine katılmış, böylelikle ilk ciddi, bilinçli ve sistemli çalışmalarına başlamıştır.

Müzik alanında akademik bir eğitim almamasına rağmen bu işte başarılı olacağına inancından 1965 yılında Ankara Mûsikî Derneğinde başlayıp, 1971 Yılına kadar burada zamanın çok tanınmış ünlü sanat müziği ustalarından ders almıştır.

1971 yılında Erzurum Halk Eğitim Merkezi TSM Korosunu, 1975 yılında da Eskişehir Halk Eğitim Merkezi TSM Korosunu, 1983 yılında Kilis’te de Halk Eğitim Merkezi TSM Korosunu kurmuştur.

İlk beste çalışmalarına 1966–1967 yıllarında başlayan Erbay’ın 100’ye yakın bestesi vardır. Bunlardan 2 si ilahi, 5 i çocuk şarkısı, 1 i oyun havası, 2 si saz semaisi olup geri kalanı şarkı formundadır. Değişik formdaki eserlerinden 60 tanesi TRT Repertuar Kurulundan geçmiş olup, halen radyo ve televizyonlarda sık okunmaktadır.

1 Ekim 1975 tarihinde kurulan ve bu yıl 38. Sanat yılını kutlayacak Eskişehir Halk Eğitim Merkezi TSM Korosu hocamızın çok sevdiği, uzun yıllar uğraş verdiği, bağrından nice sanatçıların çıktığı, kendi çocuğu gibi büyütüp meyvelerini gördüğü okuldur.

Türk Müziği Dünyasında Hoca ve şef olarak başarılı olduğu kadar, bestekâr olarak da Türkiye çapında haklı bir üne kavuşmuştur. Sesini yurt dışında da duyuran ender sanatçılarımızdandır. Makedonya ve Belçika’da korosu ve solistleriyle konserler vermiştir.

Romantik, akıcı, güncellikle sanatı kaynaştıran, ritmik, kendine has besteleri ile sanatseverlerin gönüllerinde taht kurmuş ender sanatçılarımızdan biridir.

Geniş bir repertuara sahip, bestekârların eserlerini iyi tahlil eden, yeni bir eseri gerektiği gibi yorumlayabilen, eserleri müzikal yönden iyi tanımak, korosundaki saz ve ses sanatçılarının özelliklerini iyi bilen, disiplinli ve müzik sanatının gerektirdiği hassasiyet ve otoriteye sahip biridir.

“Besteci olarak hiçbir zaman iddialı değilim ama koro şefi ve hoca olarak oldukça iddialıyım” diyecek kadar alçak gönüllü ve mesleğinin aşığıdır.

Besteleri melodik, duygu dolu, tamamen doğal, ilham mahsulü olup, eserlerinde akıcılık, romantizm ve derin bir duygu zenginliği vardır. Tüm besteleri günümüzün zevk ve anlayışına hitap etmektedir. Besteleri günümüze seslendiği gibi geleceğe de seslenmektedir.

Kendisi çok hassas bir ruha sahip olduğu için nağmeleri musiki bilgi ve bestekârlık tekniği ile ustaca birleştirip sevilen birçok esere imzasını atmıştır.

Renkli kişiliği ise eserlerine de yansımıştır. Romantik ve duygusal bir besteci kişiliğine sahiptir. Genellikle aşk ve romantizm içeren sözleri seçmiştir.

Bestecilik dalında büyük ödüller almış, gerek resmi ve gerekse özel kuruluşların açtığı beste yarışmalarında bugüne kadar 20 ye yakın BAŞARI ödülü almıştır.

Hocamızın ismi Sivrihisar Belediye Başkanlığınca doğum yeri olan Sivrihisar Karabaşlı mahallesinde bir sokağa,

halen oturduğu Eskişehir Vişnelik Mahallesindeki bir sokağa ve Kilis’te bir caddeye verilmiştir. Ayrıca Eskişehir Odunpazarı Belediye Başkanlığınca Ihlamurkent’te bir parka “Bestekâr Hüseyin ERBAY Parkı” adı verilmiştir.

Hüseyin ERBAY, 1972 yılında Nurten Hanım’la evlendi. İki kızı, 3 torunu vardır. Allah üstadımıza ve ailesine uzun ömürler versin.

Hocamızın Türk Müziğine katkıları yadsınamaz. Saygıdeğer Hocamızın ülkemizin, bölgesel olarak da Eskişehir ve Sivrihisar’ın tanıtımına ve bu uğurda harcadığı emeklere tüm SİVRİHİSAR’lılar olarak saygı duyuyor ve kendisine teşekkürü borç biliyoruz.

Toplumsal yaşamın önemli alanlarında güzellikler üreten sanatçılarımıza toplumca şükran borçluyuz. Bundan sonraki çalışmalarında başarılar dilerim. İyi ki varsınız Sayın Hocam…

Unutmayalım ki; Hüseyin ERBAY’ lar bu ülkede kolay yetişmiyor. Kıymetlerini bilelim.

SAYGILARIMLA Necmi GÜNAY

Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Emineddini Mikail Kimdir

e-mikailEminüddîn Mîkâîl’in Hayatı

Sivrihisar da bazı tarihi eserlerin (ulu cami) yapımında ve  yenilenmesinde adı geçen Emineddini mikâil: Rum asıllı olup, gerçek ismi Mihal’dir Sonradan Müslüman olmuştur. (M.1200-1240 yılları) Babasının adı Abdullah olması da bunu teyit etmektedir.

Ulu Caminin doğu girişi ahşap kasalı ve ahşap kapılıdır. Bu kapının en üstünde bir kitabe ve yanında Mikâil denilen ka­natlı sitilize bir resim yer alır.

Emineddin Mikail, Anadolu Selçuklularından III. Gıyaseddin Keyhüsrev’in naibidir.* Ünlü hoca Maliye Bakanı Sadeddin Ebu Bekr-i Erdebili’nin azadlısıdır. Üstün gayreti, sağlam isabetli düşün­cesi, engin bilgisi ve atılganlığı ile köleli­ğin malla aynı tutulan seviyesinden, efendiliğin başköşesine yükseldi. Sağlam inancı, güçlü kalemi, engin bilgisi ile in­sanlar arasından seçilerek sıradan ve seç­kin kimselerin gözdesi oldu. Hadis, fıkıh, hikmet ilimlerinde en yüksek payı ve en geniş hisseyi kazandı… Aziz ömründen hiçbir anını İnsanî olgunlukları elde et­mek ve dünyadakilerin hayır dualarını kazanmaktan başka bir işe harcamadı. (İbni Bibi-Selçukname. Kültür Bakanlığı s. 207)

Mikâil ve karısı Mevlâna Celaleddini Rumî hazretlerinin müridleri idiler Mevlâna onun konağına gider bütün vüzera hanımlarının gece toplantısına iştirak, eder sara­yın sazı çalar Mevlâna Semâ ederdi. Emineddinin karısına Hatunların şeyhi derdi.

Emineddini Mikâilin şahsiyeti: Yaşayışı pek dürüst olduğunu, Saltanat naibi olunca Sultan İzzeddin onun makamını kutlamak üzere altın divit ve de­ğerli hıl’at göndermiştir. Selçuk büyükleri mersiyelerinde Emineddini Mikâili şu suretle tavsif eder.

Asrın en güzide benzersiz nâibi olan o kişi Emineddini Mikâil nasıl oldu da gözlerden yok oldu. Nerede o resanet nerede o sebat ve nerede o kumandan nerede o bü­yüklük o kavmü kabile binlerce toplayıp biriktirdiği mal­lar nerede etrafını alan o kölelerle o tertip o hanedanlık nereye gitti.

Eminettini Mikâilin öldürülmesi

Keyhusrev ile Fahreddin Ali Tebrizde bulunuyordu. Konyanın muhafazası ümeradan Emineddini Mikâile verilmişti. Bu fırsattan istifade eden Karaman oğlu, Cimriyi alarak Konya üzerine yürüdü. Emineddin kuymayınca şehrin kapılarını yakarak Konyaya girdi. Emineddin başına sangını geçirerek öteye beriye koşmağa başladı. Mikâil nerede diye bağırarak bir yere geldi­ğinde atından indi ve kaçtı.

Nihayet Tokat yolunu tuttu. Kaymaz hanında yakalandı. Sargının ucunda bir düğüm gördüler içinde hazineleri­nin nerede olduğu yazılı idi. İşkence ile çıkarttırdılar. Sonra sahiller emri ile birlikte şehit ettiler.

dovme-altin-dinar

* Naip (dişil Naibe), hükümdar adına hükümdarın yokluğu, yetersizliği, çocukluğu süresince devleti yöneten kimse. Ayrıca İslam devletlerinde ve Osmanlılarda hükümdar, yönetici ve yargıç gibi kimselerin yerine bakan kimse anlamına gelir.

Sivrihisar’ın Yetiştirdiği Ünlüler
Sivrihisarda Yetişen Büyükler
Bütün Yönleriyle Sivrihisar -Orhan Keskin
Sivrihisar Tarihi – Tahsin Özalp
[otw_shortcode_content_toggle title=”DETAYLAR ⇓ ⇑” opened=”closed”]Cem BOZ – Ankara-2013
Türkiye Selçuklu Devleti yönetiminin işleyişine zarar vermiş olan taht mücadeleleri bir süre sonra, Moğolların yeniden Selçuklu yönetimine müdahalede bulunmalarına neden olmuş ve Hülâgu 1258 yılında, Mengü Kağan’ın fermanı gereği Selçuklu topraklarını iki kardeş arasında paylaştırarak, Şemseddin Tuğrâî’yi de her iki sultanın ortak vezîri olarak tayin etmiştir. Bununla birlikte Şemseddin Tuğrâî’nin 1260 yılında ölümü üzerine II. İzzeddin Keykâvus, Fahreddin Ali’yi, IV. Rükneddin Kılıç Arslan ise Muînüddîn Süleyman’ı kendilerine vezîr olarak atamışlardır.

Eminüddîn Mîkâîl’in saltanat nâibliği de bu dönemde başlamış olup, II. Keykâvus’un, Fahreddin Ali’yi kendisine vezîr olarak atamış olması sonucunda, Fahreddin Ali’den boşalmış olan saltanat nâibliği makamına da Müstevfî Emînüddin Mîkâîl getirilmiştir.

Eminüddîn Mîkâîl’in ailesi hakkında sahip olduğumuz tek bilgi ise; Mevlânâ’nın, “Hâtûnların şeyhi” diyerek, hitâb etmiş olduğu ancak ismini dahi bilmediğimiz eşi ile ilgilidir. Eflâkî’nin menâkıbnâmesinde yer alan bir kayda göre; Mevlânâ Celâleddîn, her Cuma akşamı kendisine haber verilmeksizin, kadın mürîdlerinin toplanmış olduğu Eminüddîn Mîkâîl’in evine gidip, burada kadın mürîdleri ile birlikte yeni gün doğana dek âyînler yapmaktadır. Eflâkî; sabaha kadar süren bu âyînler esnasında, kadınların eşlerininde, Nâib Eminüddîn Mîkâîl ile birlikte evin dışında toplanarak sohbet etmiş olduklarını ve aynı zamanda yabancıların, içeride konuşulan sırları bilmemeleri içinde göz kulak olduklarını ifâde etmiştir .

Eflâkî’nin bu kaydı, Mevlânâ’nın, kadın müridleri ile yapmış olduğu ayinlere ev sahipliği yapmış olan Eminüddîn Mîkâîl’in eşinin ileride bahsedeceğimiz üzere, tıpkı Eminüddîn Mîkâîl gibi Mevlânâ’ya derin bir manevîyatla bağlı olduğunu ve dolayısıyla Eminüddîn Mîkâîl’in muhafazakâr bir aile yaşantısına sahip olduğunu açıkça göstermektedir.

Eminüddîn Mîkâîl’in Eserleri

Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunan 453 numaralı tapu tahrir defterindeki kayıtlarda, günümüzde Eskişehir’e bağlı bir ilçe olan Sivrihisar’daki Kapulu köyünün, Sultan Alâaddîn zamanında Eminüddîn Mîkâîl’e mülk olarak bağışlanmış olduğu belirtilmiştir. Belgede adı geçen sultanın II. Alâaddîn Keykubâd olduğu, Halime Doğru tarafından belirtilmiş olup Doğru, Sivrihisar’daki, Selçuklu döneminden kalan vakıfların hemen hepsinin, Sultan II. Alâeddin Keykubâd’ın mülk olarak şâhıslara bağışlamış olduğu yerlerin, yine aynı sultan zamanında vakfa dönüştürülmesiyle oluştuğunu ifade etmiştir. Eminüddîn Mîkâîl’in kendisine mülk olarak bağışlanmış olan köyün gelirlerini sonradan, 1274 yılında inşâ ettirmiş olduğu ve bugün Ulu Câmî olarak bilinen yapıya vakfetmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Sivrihisar Ulu Cami: Eskişehir’in, Sivrihisar ilçesinin merkezinde bulunan bu yapıya ait olan en eski kitabede, günümüzde Ulu Cami olarak bilinen bu yapının ilk olarak, H. 629/M. 1231-32 yılında, Emir Cemaleddin Ali Bey tarafından, bir imaret olarak inşâ ettirilmiş olduğu belirtilmiştir.

Bununla birlikte, yapıya âit olan 1231-32 tarihli bu en eski kitebenin, yapıya 1409 yılında eklenmiş olan minarenin kapısı üzerinde bulunmasından da anlaşılabileceği gibi ilk olarak, Cemaleddin Ali Bey tarafından 1231-32 yılında bir imaret olarak inşâ ettirilmiş olan bu yapı, ilerleyen zamanlarda yapılmış olan yenileme çalışmaları sonrasında büyük bir değişim geçirmiştir.

Sanat tarihi uzmanları da yapının bugünkü formunu Eminüddîn Mîkâîl’in H. 673/M. 1274 yılında yaptırmış olduğu onarım sonrasında almış olduğu hususunda hemfikirdirler. Yine bazı araştırmacılarda Eminüddîn Mîkâîl’in, Cemaleddin Ali Bey’in H. 629/M. 1231-32 yılında yaptırmış olduğu bu eski imareti yıktırarak, yerine yeni bir yapı inşâ ettirmiş olduğunu ve dolayısıyla günümüzde Ulu Câmî olarak bilinen bu yapının asıl bânîsinin, Eminüddîn Mîkâîl olması gerektiği kanâatini ifâde etmişlerdir .

1274 yılında büyük bir değişim geçirerek bugünkü formunu almış olduğu anlaşılan bu yapının Eminüddîn Mîkâîl tarafından hangi maksadla yaptırılmış olduğu hususunda Tahsin Özalp, yapının inşâ ediliş biçiminden ve ayrıca minare ve mihrâbın, yapıya 15. yüzyılda eklenmiş olmasından hareket ederek, Eminüddîn Mîkâîl’in günümüzde Ulu Câmî olarak bilinen bu yapıyı, aslında bir kervansay olarak onartmış olduğunu yâhût 1231-32 tarihli eski imareti yıktırarak, yerine kervansaray olarak yeni bir yapı inşâ ettirmiş olduğunu ve yapının ancak 15. asırda, Hızır Bey’in yaptırmış olduğu onarım sırasında camîye dönüştürülmüş olduğunu ifâde etmiştir.

Günümüzdeki formuna Eminüddîn Mîkâîl’in 1274 yılında yaptırmış olduğu inşâ ve onarım çalışmaları sonrasında kavuşmuş olan Ulu Camînin minaresi 15. asırda, tam olarak 1 Recep 812 / 9 Kasım 1409 tarihinde, Taymiş oğlu Hâcı Habîb adlı bir kişi tarafından yaptırılmıştır . Yukarıda sözünü etmiş olduğumuz ve yakın bir zamana kadar İslâmi İlimler Derneği Kütüphânesi olarak kullanılmış olan ve daha önceleri Sölpük Mescidi ve Eminüddîn Mîkâîl Kütüphânesi isimleri ile kubbeli mekânın, 1409 yılındaki bu onarım sonrasında yapıya eklenmiş olduğu düşünülmektedir . Camîdeki alçı mihrâbın 13. yüzyıl Anadolu Selçuklu mihrâb geleneğini yansıtmayıp, 15. yüzyıl Osmanlı dönemi özelliklerini taşımasından dolayı, H.843/ M.1439-40 senesinde, Celal oğlu Hızır Bey tarafından yaptırılmış olan onarım sırasında değiştirilmiş olduğu tahmin edilmektedir. Ulu Camîi’nin 1244 tarihli minberi ise, 1924 yılında yıkılan Kılıç Mescidi’nden getirilerek, yapıya ilâve edilmiştir.

Eminüddîn Mîkâîl Medresesi: Ulu Câmî’nin hemen bitişiğinde bulunan ve yakın bir zamanda müftülük binası olarak ta kullanılmış olan bu kısmın, hangi tarihte medrese olarak kullanılmaya başlandığına dair elimizde bir kayıt yoktur. Bununla birlikte, bugün Ulu Câmî ismi ile bildiğimiz bu yapıdan Osmanlı kaynaklarında Eminüddîn Mîkâîl Câmî ismi ile bahsedilmiş olunması da, sonradan medrese olarak kullanılmaya başlanmış olan bu kısma, yapının banîsi olarak algılanmış olan Eminüddîn Mîkâîl’in isminin verilmiş olması oldukça doğaldır.

Eminüddîn Mîkâîl Kütüphânesi: Ulu Câmiînin bitişiğinde bulunan ve Sölpük mescidi olarak ta adlandırılmış olan bu kubbeli mekânın, minarenin yapıldığı tarih olan H. 812/M. 1409 yılında, yapıya eklenmiş olduğu tahmin edilmektedir. Önceleri Eminüddîn Mîkâîl Kütüphânesi ve Hızır Bey Kütüphânesi isimleriyle hizmet vermiş olan bu yapı, yakın bir tarihe kadar İslâmi İlimler Derneği Kütüphânesi olarak kullanılmıştır . H. 1325/ M. 1907 tarihli Ankara Vilayeti Sâlnâmesinde, Sivrihisar’daki bu kütüphâneden bahsedilerek, kütüphânede 1500’ü aşkın değerli kitabın bulunduğu belirtilmiştir.

Sivrihisar’da Eminüddîn Mîkâîl’in Maiyetindeki Kişiler Tarafından Yaptırılmış Olduğu îddiâ Eserler Hakkında

Tahsin Özalp, Sivrihisar’ın Karacalar mahallesinde bulunan Hâzinedâr ve Hoşkadem mescidlerinin 13. yüzyılın ikinci yarısında, Eminüddîn Mîkâîl’in hâzinedârı olarak belirtmiş olduğu Necibüddin Mustafa isimli bir şâhıs tarafından yaptırılmış olduğunu iddia etmiştir. Özalp, aslen Sivrihisarlı olduğunu belirtmiş olduğu bu şahsın, İlhanlılar tarafından idâm edilmiş olduğunu ve naâşının sonradan Sivrihisar’a getirilerek, burada defnedilmiş olduğunu bildirmiştir. Özalp’ın bahsetmiş olduğu Necibüddin Mustafa isimli bu şahsın, gerek ad gerekse mesleki yönden olan benzerlikler ve yine hayatını kaybediş biçimiyle, 1262 yılındaki Karaman oğulları isyanı sonrasında Pervâne Muînüddîn tarafından, isyan ile ilişkilendirilerek Moğollara teslim edilmiş olup, sonrasında Moğollar tarafından idâm edilmiş olan Müstevfî Necibüddîn Delîcânî’ye olan benzerliği, ilk anda dikkatleri çekmektedir .

Orhan Keskin, Sölpük isminin menşeînin bilinmediğini ve ayrıca binanın restorasyonunda mihrap izine rastlanılmamış olduğunu belirterek, bu binâya Sölpük Mescidi denilmesine karşı çıkmıştır bkz. Keskin, a.g.e., s. 138-139.

Bununla birlikte, soyadından aslen Sivrihisarlı olmadığı anlaşılan Necibüddîn Delîcânî’nin, ayrıca 1262 yılında Moğollar tarafından idâm edilmiş olunduğu bilindiğinden dolayı, Özalp’in inşâasını M.1274 yılına tarihlendirdiği Hoşkadem Mescidi’ni yaptırmış olması da bu durumda imkânsız hale gelmektedir . Eğer, Özalp’ın Hoşkadem mescidinin inşâsına dâir vermiş olduğu 1274 yılını doğru kabul edecek olursak, o halde 1274 yılına kadar yaşamış olan Hâzinedâr Necibüddin Mustafa isimli bu şahsın, Müstevfî Necibüddîn Delicani ile aynı kişi olmayıp, Eminüddîn Mîkâîl’in maiyyetinde bulunan başka bir kişi olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda Özalp’ın, bu iki şahsiyeti birbirine karıştırmış olduğu ihtimali üzerinde durulabilir.

Sanat tarihçileri ise, Özalp’ın bu iki mescidin inşâ tarihleri hakkında yanılmış olduğunu ifâde ederek, gerek planları ve kuruluşları ve gerekse malzeme özellikleri bakımından büyük benzerlikler gösteren bu iki mescidin, 15. yüzyılda inşâ edilmiş olduklarını belirtmişlerdir. Hâzinedâr Mescidi’nin 15. yüzyıldaki bânîsi bilinmemekle birlikte, 15. yüzyıla âit 453 numaralı tapu tahrir defterindeki vakıf kayıtlarında Hoşkadem Mescidi’ni yaptıran kişinin, Hâcı Hoşkadem adlı bir şâhıs olduğu belirtilmiştir .

Eminüddîn Mîkâîl Zaviyesi: Yaklaşık olarak on yedi sene boyunca saltanat nâipliği yapmış olan Eminüddîn Mîkâîl’in, Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinde yaptırmış olduğu ve bugün Ulu Câmî olarak bilinen bu yapının dışında, Kayseri’de de bir zaviye yaptırmış olduğu Yasemin Demircan’ın, Kayseri vakıfları üzerine yapmış olduğu inceleme sonucunda ortaya çıkmıştır. Demircan, 1500 ve 1584 yıllarına ait 565 ve 584 numaralı Konya Evkaf defterlerindeki Kayseri vakıflarıyla ilgili kayıtlarda, 16. yüzyılda, Kayseri’de Eminüddîn Mîkâîl’in adını taşıyan bir zâviye bulunduğu bilgisini aktarmıştır. Demircan’ın yine bu kayıtlara dayanarak vermiş olduğu bilgiye göre, zaviyenin Koşdinyolu, Kesibbüke ve Talas mezralarında vakıfları bulunmaktadır.

Türkiye Selçuklularına ait çağdaş yazılı kaynaklarda Eminüddîn Mîkâîl’in Kayseri’de bir zaviye yaptırmış olduğuna dâir herhangi bir bilgiye rastlanılmasa da, Türkiye Selçuklu devlet adamlarının hayır amaçlı bu tür yapılar inşâ ettirmiş oldukları ve ayrıca Eminüddîn Mîkâîl’in tasavvufa olan düşkünlüğü bilindiğinden dolayı, Kayseri’de ki bu zaviyeyi bizzat kendisinin yaptırmış olma olasılığı bir hayli fazladır.

Eminüddîn Mîkâîl’in bu çalışmada bahsetmiş olduğumuz eserlerinin haricinde bilhâssa kendisinin on yedi sene yöneticiliğini yapmış olduğu payitaht Konya olmak üzere, Türkiye Selçuklu Devleti’nin diğer önemli kentlerinde de eserler yaptırmış olması muhtemeldir. Bununla birlikte, kendisinin eserleri üzerine yapmış olduğumuz araştırmada, Sivrihisar ve Kayseri’deki eserlerinin dışında Eminüddîn Mîkâîl’e ait olabilecek başka herhangi bir eser tespit edemedik.

DEVLET HİZMETLERİ
Eminüddin Mîkail’in Müstevfiliği
(Müstevfi: Anadolu Selçuklu Devleti’nde maliyeden sorumlu olan)

Türkiye Selçuklu Devleti’nde yüksek mevkiîlerde görev yapmış olan birçok devlet adamının, gulâm sistemi içerisinde yetişmiş kişiler oldukları bilinmektedir. Çoğunluğu Rum kökenli olmakla birlikte, çeşitli etnik kökenlerden gelmiş olan gulâmlar, Türk aile terbiyesine göre yetiştirilip, orduda, sarayda ve devlet idâresinde istihdam edilmişler; atabeg, emîr-i âhûr, taştdâr, hâzinedâr, emîr-i devât, melikü’l- ümerâ, iğdişbaşı, şarâbsâlâr, emîr-i cândâr, emîr-i sipehsâlâr, emîrü’l kebîr, çaşnigîr, emîr-i dâd, nâibü’l hadre gibi önemli mevkiîlerde görev alarak, ayrıca büyük şehirlere askerî vali olarak da atanmışlardır .

Yine Selçuklu gulâm sistemi içerisinde yetişmiş Rûm asıllı gulâmlardan birisi olan Eminüddîn Mîkâîl ise, devlet hizmetine ilk olarak istifa dîvânında görev alarak başlamıştır. İbn Bîbî’nin belirtmiş olduğu üzere, efendisi olan Müstevfî Sadüddin Ebû Bekr Erdebili’den, mâlî konularda eğitim almış olan Eminüddîn Mîkâîl’in istifâ dîvânında göreve başlamasında da efendisinin doğrudan ya da dolaylı bir etkisinin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kaynaklarda bilgiye düşkün, zeki ve gayretli bir kişiliğe sahip olduğu belirtilmiş olan Eminüddîn Mîkâîl’in, devlet hizmetine başlamış olduğu istifâ dîvânında, zaman içerisinde müstevfîlik makamına kadar yükselmiş olduğu görülmektedir. Bununla birlikte, onun bu mevkiîye hangi tarihte atanmış olduğu hususunda ise, kaynaklarda herhangi bir ifâde yer almamaktadır.

Eminüddîn Mîkâîl’in istifâ dîvânında görev yapmış olduğu dönemle ilgili olarak, dikkatimizi çekmiş olan bir diğer hususta; Eminüddîn Mîkâîl’in hayatından bahsederken belirtmiş olduğumuz üzere Sultan II. Alâeddin Keykubâd’ın kardeşleriyle birlikte müşterek olarak hüküm sürmüş olduğu 1249-1254 yılları arasındaki dönemde Sivrihisar’daki bazı köyleri, Eminüddîn Mîkâîl’e mülk olarak bağışta bulunmuş olmasıdır. Sultan II. Alâeddin Keykubâd’ın, kendisine mülk olarak arazi bağışında bulunmuş olması, aklımıza Eminüddîn Mîkâîl’in bu dönemde hangi idarî pozisyonda olduğu sorusunu getirmektedir.

Üç kardeşin aynı anda hüküm sürmüş olduğu bu dönemde, sultanların kendilerine taraftar sağlamak adına, askerî ve idarî pozisyonlardaki kişlere arazi bağışında bulunmuş olabilecekleri dikkate alındığı vakit, Eminüddîn Mîkâîl’in de bu dönemde görev yapmış olduğu istifâ dîvânında saygın bir konumda bulunuyor olması gayet muhtemeldir. Necibüddin Delîcânî’nin biraz önce belirtmiş olduğumuz üzere “Üç Kardeş Devri” içerisinde müstevfîlik yapmış olduğu bilindiğinden dolayı, müstevfîlik vazifesinin 1257-1260 yılları arasında gerçekleşmiş olabileceğini düşündüğümüz Eminüddîn Mîkâîl’in de 1249-1254 yıllarını kapsayan bu dönemde, müstevfî yardımcılığı posizyonunda bulunuyor olması pek muhtemeldir. Üstelik Necibüddin Delîcânî’den hemen sonra müstevfîlik mevkiîne atanan kişinin Eminüddîn Mîkâîl olması da bu ihtimali oldukça kuvvetlendirmektedir.

Eminüddîn Mîkâîl’in Saltanat Nâipliği

Eminüddîn Mîkâîl’in müstevfîlik dönemi ile ilgili çağdaş kaynaklarda hemen hemen hiçbir bilgi yer almazken, saltanat nâipliği makamı âdetâ Eminüddîn Mîkâîl’in ismi ile özdeşleşmiş olup 1260 yılından, 1277 yılına kadar yaklaşık on yedi sene boyunca sürdürmüş olduğu bu görevi esnasında, kaynaklarda kendisinden daha sık bahsedilir olmuştur.

Keykâvus ve IV. Kılıç Arslan arasında ikiye bölünmüş olan Türkiye Selçuklu Devleti’nin ortak vezîri olan Şemseddin Tuğrâî’nin 1260 yılında ölümünün ardından, Nâib Fahreddin Ali’nin, II. Keykâvus tarafından vezîrliğe atanmış olmasıyla birlikte, Fahreddîn Ali’den boşalmış olan saltanat nâibliği makamına da Müstevfî Eminüddîn Mîkâîl tayîn edilmiştir.

Daha öncede bahsetmiş olduğumuz üzere, Eminüddîn Mîkâîl’in saltanat nâibliğine atanmasından bir yıl sonra, siyâsî koşulların II. İzzeddin Keykâvus aleyhinde değişmiş olması nedeniyle Sultan II. Keykâvus tahtını bırakarak, Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultan II. Keykavûs’un Anadolu’dan ayrılmasının ardından tahtın tek sahibi olan Sultan IV. Kılıç Arslan’ın yeniden kurmuş olduğu hükümette Eminüddîn Mîkâîl’in bir kez daha saltanat nâibliği mevkiinde görünüyor olması oldukça dikkat çekicidir.

Saltanat Nâibi olarak zamanının çoğunu Konya’da geçirmiş olan Eminüddîn Mîkâîl’in, pâyitahtın dışında da bir takım vazifeleri yerine getirmiş olduğu görülmektedir. İbn Bîbî Selçuknâmesi’nde yer alan bir kayda göre Eminüddîn Mîkâîl’in 1276 yılında, merhûm Sultan IV. Kılıç Arslan’ın kızı Selçuk Hâtûn’u, İlhan Abaka’nın oğullarından birisi ile izdivaç kurması için Tebriz’e götüren gelin alayında yer almış olduğu görülmektedir

Daha evvel de bahsetmiş olduğumuz üzere İbn Şeddâd’ın kayıtlardan, Eminüddîn Mîkâîl’in Moğolların 1272 ve 1275 yıllarında Bîre üzerine düzenlenmiş oldukları kuşatma harekâtlarına da katılmış olduğunu öğrenmekteyiz.

Türkiye Selçuklu Devleti’nin, Moğol baskısı altına girmiş olduğu bir dönemde yaklaşık on yedi sene saltanat nâipliği yapmış olan Eminüddîn Mîkâîl’in bu vazifesi, hayatını yitirmesine neden olan 1277 yılındaki Karaman oğullarının Konya’yı işgallerine kadar devam etmiştir.

ŞAHSİYETİ

Gerek çağdaş yerli müelliflerin doğrudan kendisinin kişiliği hakkında kullanmış oldukları ifâdelerden ve gerek döneminin siyâsî gelişmeleri karşısında sergilemiş olduğu tutum ve davranışlardan, Eminüddîn Mîkâîl’in nasıl bir kişiliğe sahip olduğu konusunda az çok fikir edinebilmekteyiz.

Eminüddîn Mîkâîl’in gulâmlıktan, saltanat nâibliğine kadar uzanmış olan kariyer serüveni de yine, kendisinin kişiliği hakkında fikir sahibi olmamıza yardımcı olacak ipuçlarını içermektedir. Onun bu kariyer serüveni ile ilgili olarak İbn Bîbî; “ Üstün gayreti, sağlam ve isabetli düşüncesi, engin bilgisi ve atılganlığıyla köleliğin malla aynı tutulan seviyesinden efendiliğin başköşesine yükseldi” demektedir.

Eminüddîn Mîkâîl’in idârecilik yönüne değinmiş olan Aksarâyî ise, onun, üstün belâgat yeteneğine sahip, ağırbaşlı, yumuşak huylu, yardım sever ve oldukça cömert bir idâreci olduğunu ifâde etmiştir. Aksarâyî ayrıca Eminüddîn Mîkâîl’in müstevfîlik ve saltanat nâibliği makamlarında bulunmuş olduğu süre içerisinde, maiyyetinde bulunan hizmetlilerin, onun bu cömert tabiâtından dolayı mevkiî ve servet sahibi olduklarını da belirtmiştir.

Entelektüel bir kişiliğe sahip olduğu ve bu yönüyle de Konya’da büyük bir ün kazandığı anlaşılan Eminüddîn Mîkâîl’in öğrenme arzusunun ve bilgiye vermiş olduğu kıymetin bir diğer göstergesi de yine, kendisininin, örnek olarak sıkça nakletmiş olduğu Evhadüddîn Enverî’ye ait şu beyitlerden anlaşılmaktadır.

Çabanı hüner için harca, mal için değil. Elinin tuttuğu şu an.
Dünyanın parazitleri gibi iki ekmek için çalışma.
Sahib olduğun malı artırmaya uğraşma, bildiğinle yetinme.
Bunun gibi teninle meşgul olma, onun gibi ruhunu ihmal etme.
Makamın ilimleyse, ilerlersin. O zaman mülkün de ebedi olur.
Eğer cehalet ölümüyle ölürsen, hiçbir zaman (ebedi) hayata kavuşamazsın.

Doğru sözü dinlemesini bilmelisin. Ne diye yalan yanlış yazılmış kitabı okuyorsun? Bu taraftan nasıl olduğunu anlamak için ecele bak da ecelin öbür yanında böyle (gafil) kalmayasın”

Eminüddîn Mîkâîl’in Dini Kişiliği

Gayrimüslim asıllı biri olarak Selçuklu gulâm sistemi içerisinde İslâm dinini özümsemiş olan Eminüddîn Mîkâîl’in, Mevlevî kaynaklarında ve İbn Bîbî Selçuknâmesi’nde kendisinden bahseden kayıtlar incelenildiğinde, muhâfazakar bir kişiliğe sahip olduğu kolayca anlaşılmaktadır.

İbn Bibi Eminüddîn Mîkâîl’in bu yönüyle ilgili olarak; “ Hadis, fıkıh ve hikmet ilimlerinde en yüksek payı ve en geniş hisseyi kazandı. Tarikat konusunun bütün dallarında elde ettiği üslup ve yöntemle çağının ve devrinin benzersizi oldu. Tefsir, hadis ve diğer dini ilimler hakkında yazılmış olan kitapları okumaktan hiçbir zaman geri durmazdı. Bazen de bilgisini daha da derinleştirmek için İhvanü’s-safa risalelerini okurdu. Onları seçme ve değerlendirme konusunda engin zekâsını ve doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini kullanır, vehim ürünlerine ve hayal mahsüllerine iltifat etmezdi” sözleriyle Eminüddîn Mîkâîl’in dini ilimlere olan düşkünlüğünü ve bu alanda derin bilgi sahibi olduğunu belirtirmiştir.

Mevlânâ Celâleddin’in gerek Eminüddîn Mîkâîl’e yazmış olduğu mektuplardan ve gerekse Fih-i Mafih’te yer alan sohbetlerinden, Eminüddîn Mîkâîl’in, Mevlânâ’nın itibâr göstererek yakın çevresine dâhil ettiği kişilerden birisi olduğu anlaşılmaktadır. Mevlânâ Celâleddin, Eminüddîn Mîkâîl’e yazmış olduğu bu mektuplarda, Eminüddîn Mîkâîl’e, “emîrlerle nâibler padişahı, mazlûm olanların imdâdına yetişen, Allah’ın ışığıyla bakıp gören, uluğ kutluğ, zamanede eşi az bulunur, kerem ve ihsân ıssı, hayırları yayan, adaleti döşeyen” şeklinde övgü dolu sözlerle hitâb etmiş olup, ayrıca ismini zikretmiş olduğu birkaç mürîdi için de Eminüddîn Mîkâîl’den bazı isteklerde bulunmuştur.

Eflâkî’nin yazmış olduğu menâkıbnâmede Eminüddîn Mîkâîl’in, Şems-i Tebrizî ile de manevî bir yakınlık kurmuş olduğu görülmektedir. Eminüddîn Mîkâîl’in, Şems-i Tebrizi’ye olan yakınlığını Şems-i Tebrizi’nin Makâlât’ın da görmek mümkündür. Burada da Şems-i Tebrizi, Eminüddîn Mîkâîl’den övgüyle bahsetmektedir.

Eminüddîn Mîkâîl’in Şems-i Tebrizî ile olan ilişkisi bizlere aynı zamanda kendisinin tarihsel kişiliğiyle ilgili yeni bir ipucu vermektedir. Şöyle ki; Şems-i Tebrizî’nin rivâyet edildiği üzere, 1247 yılında öldüğü yahût esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolduğu bilindiğinden dolayı, Eminüddîn Mîkâîl’in gerek Mevlâna Celâleddîn ile gerekse Şems-i Tebrizî ile henüz genç denilebilecek bir yaşta tanışmış olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

Eminüddîn Mîkâî’in Siyasî Kişiliği

Eminüddîn Mîkâîl’in, Mevlânâ Celâleddin ile yapmış olduğu sohbetler, kendisinin manevî kişiliği kadar, siyâsî kişiliği ile ilgili olarak da fikir sahibi olmamıza imkân vermesi açısından oldukça mühimdir Fîhi Mâ-fîh’te yer alan bu sohbetlerin birisinde Eminüddîn Mîkâîl, “ Bundan önce kâfirler putları öperler, putlara secde ederlerdi. Bizde şu zamanda onun tıpkısını yapıyoruz. Gidiyor, Moğollara âdetâ secde ediyoruz; sonrada kendimizi Müslüman sanıyoruz” sözleri ile Moğollar hakkındaki duygu ve düşüncelerini içtenlikle ifade ederek, aynı zamanda kendi şahsında Türkiye Selçuklu Devleti’nin, Moğollara yönelik politikasının da bir öz eleştirisini yapmış olmaktadır.

Bununla birlikte, dönemin siyasi gelişmeleri göz önüne getirildiğinde Eminüddîn Mîkâîl’in, Moğollara karşı sahip olduğu bu olumsuz hissiyâtın aksi yönde bir tutum sergilemiş olduğu ve mevkiîni Moğollar sayesinde elinde tutmuş olan Pervâne Muînüddin Süleyman’ın belirlemiş olduğu devlet politikasının dışına aslâ çıkmamış olduğu görülmektedir.

Eminüddîn Mîkâîl’in, Konya’yı işgal etmiş olan Karaman oğulları karşısında sergilemiş olduğu tutumun da yine kendisinin idâreci kimliğiyle yakından alâkalı olduğunu düşünmekteyiz. Bir önceki bölümde Konya’nın işgalinden bahsederken dile getirmiş olduğumuz ihtimallerin dışında, Eminüddîn Mîkâîl’in her şeyden önce, devlete sadakat hisleriyle yetişmiş gulâm kökenli bir idareci olduğu unutulmamalıdır. Böyle bir durumda kendisinin, üstelik on yedi sene idareciliğini yapmış olduğu kenti işgal etmek isteyenlere karşı direnmiş olması gayet anlaşılır bir davranıştır.

Eminüddîn Mîkâîl’in Askerî Kişiliği

Uzun süre saltanat nâibliği yapmış olup, pâyitaht Konya’nın âsâyişini sağlamış olan Eminüddîn Mîkâîl’in, askerî yönden de yetenekli bir şâhsîyet olduğu, İbn Bîbî’nin ve Konyalı Sadrü’l Mutatabbib lakablı, Ebû Bekr b. Zekiyüddin’in kayıtlarından anlaşılmaktadır. İbn Bîbî onun askeri kişiliği ile ilgili olarak “ atiklikte ve çeviklikte gökler gibi hızlı idi. Sınırsız bir cesarete ve yiğitliğe sahipti. Gürzden, yaydan, mızraktan ve çevganden bütün silahları kullanırdı” sözleri ile Eminüddîn Mîkâîl’in mahâretli bir asker olduğunu belirtirken, Ebû Bekr b. Zekiyüddin ise bir dostuna yazmış olduğu mersiye niteliğindeki mektubunda, Eminüddîn Mîkâîl’in ölümünden dolayı hissetmiş olduğu üzüntüyü dile getirirken, onun askeri kişiliğine de vurgu yapmıştır.

Eminüddîn Mîkâîl’in gulâm sistemi içerisinde yetişmiş bir devlet adamı olduğu göz önüne getirilecek olunursa, onun askeri vasıflarıyla ilgili İbn Bibi’nin aktarmış olduğu bilgilerin çok ta yadırganmaması gerekir. Üstelik daha öncede bahsetmiş olduğumuz üzere, Ermenek kumandanı Bedreddin İbrahim’in Karaman oğulları tarafından bir kalede kuşatılması üzerine, Moğol noyanlarının Bedreddin İbrahim’in kurtarılması için Eminüddîn Mîkâîl’i görevlendirmiş olmaları ve Eminüddîn Mîkâîl’in de bu görevi başarıyla yerine getirmiş olması, kendisinin askerî kabiliyetinin bir göstergesi niteliğindedir.

Konya’nın Karaman oğulları Tarafından İşgal Edilmesi ve Saltanat Nâibi Eminüddîn Mîkâîl’in Ölümü

Karaman oğlu Mehmed Bey, gerek Kayseri’den ayrılmış olan Sultan Baybars’tan yardım alma ihtimâlinin yok olması nedeniyle gerekse Moğol ordusunun kısa zaman içerisinde yeniden Anadolu’ya dönebileceği endişesiyle, Bizans İmparatoruna bir elçi yollayarak kendisine göndereceği Selçuklu şehzâdesini bekleyerek zaman kaybetmek yerine, içinde bulunduğu uygun koşulları bir an önce değerlendirerek, Konya’yı ele geçirebilmek amacıyla sâhte bir şehzâde kullanmayı da tercih etmiş olabilir.

İbn Bîbî’nin kayıtlarından Karaman oğlu Mehmed Bey’in, Eminüddîn Mîkâîl’i iknâ edebilmek amacıyla epey çaba sarf etmiş olduğu anlaşılmaktadır. İbn Bîbî, Eminüddîn Mîkâîl’in, Mehmed Bey’in bu ısrarına daha fazla dayanamayarak bir süre sonra, kendisine gönderilmiş olan habercileri öldürtmüş olduğunu belirtmiştir.

Eminüddîn Mîkâîl’in ne zaman öldürüldüğü konusunda kaynaklarda kesin bir tarih belirtilmemiş olmakla birlikte, Karaman oğullarının 675 yılı Zilhiccesinin 7. veya 9. günü, milâdî olarak 12 veya 14 Mayıs 1277 tarihinde Konya’yı ele geçirmelerinden birkaç gün sonra, hayatını yitirmiş olduğu anlaşılmaktadır.

II. Gıyâseddin Keyhüsrev’in saltanat döneminde istifâ divânında göreve başlamış olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz Eminüddîn Mîkâîl’in 7 ile 10 yaşları arasında gulâm sistemine dâhil olduğunu düşünürsek ve ayrıca on beş ile yirmi yıl arasında bir eğitim sürecinden geçmiş olduğunu hesaba katarsak, kendisinin hayatını kaybettiği sırada 60 ile 65 yaşları arasında olduğunu söyleyebiliriz.

Çağdaş kaynaklarda Eminüddîn Mîkâîl’in mezarı ile ilgili olarak herhangi bir bilgi mevcut olmamakla birlikte, M. Ferit ve M. Mesut birlikte hazırlamış oldukları kitapta, Lârende mescidinin güneyinde bulunan ve Sahip Fahreddîn Ali tarafından yaptırılmış olan Hânkah kapısının sağında, kapalı bir kemerin altında bulunan mezarın, Eminüddîn Mîkâîl’e âit olabileceği ihtimâlini dile getirmişlerdir . Zaman içerisinde mütevazi bir türbeye dönüştürülmüş olduğu anlaşılan bu mezarın, sonraki dönemlerde caddenin yenilenmesi esnasında kaldırılmış olduğu belirtilmiştir.

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi

Kaynak: acikarsiv.ankara.edu.tr/eng/browse/25207/CemBOZtez.pdf[/otw_shortcode_content_toggle]

Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Müderris Ali Feyzi Efendi

 

Holantalı (Kayakent) olup, Yörmede (Gümüşkonak) ve Holanta da müderrislik yapmıştır. Alim ve şair bir zattır. H.1318 de vefat etmiştir.

Bu zatın soyundan  Arif Pâkin, (PAKSOY) çocukları ve torunları Kayakenttedirler.

.

.

Ali Feyzi Efendinin Sivrihisar müftüsü Hasan Kamil için yazdığı şiir

Masiva kaydından azadın huda gördü sevab

İrciî emrine ram ol deyu geldi hitab

Ruhu pakin istedi mevlâ bu zat-ı pakden

Daveti Rahmana karşı duramaz şeyhü şab

Sine suzan olarak talipleri kodu bu gün

Zir’i hake azm eder misli grubu afitab

Namu vâlâsı Hasan Kamil dediler

Fatiha bahş eylesun herkes bîhisab

Feyziye tarihini söyle dümui ayn ile

İşbu 1302 de etti ukbaya şitap

 

* * *

Lugat:

Müderris, Osmanlı Devleti ve Selçuklular’da devlet ve toplum yapısında günümüz üniversite öğretim üyesine karşılık olarak kullanılan bir kavramdır. Medreselerde eğitim veren öğretim üyeliğinin bugünkü tam karşılığı profesörlük ünvanıdır.

Arapçada “ders” masdarından gelen müderris kelimesi, ders veren öğretmen ve ders vermeye yetkili ilim sâhibi kimse mânâsındadır.

İrfan: Bilgi, zeka ve deneyle oluşan zihin olgunluğu. Gerçeğe ulaştırıcı güçlü seziş varış, gerçeği sezme, kavrama gücü. Dini gerçek ve sırları biliş. Bilmek, anlayış, tecrübe ve zekadan ileri gelen zihni kemal. İrfan kelimesi Arapça kökenlidir. Aslen kültür kelimesi ile aynı mahiyette değildir. Kültür, belirli bir yer ve durumdaki topluluk yahut yaşantının ifadesidir. İrfan ise bu mananın daha üstündedir.

* * *

Sivrihisar’ın Yetiştirdiği Ünlüler
Sivrihisarda Yetişen Büyükler
Sivrihisar Tarihi – Tahsin Özalp
 
Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Sivrihisar’lı Diğer Ünlüler

Yakın tarihimizde, 1915 yılında Samsun’ da Türk halkına acımasızca zulmeden isyankar yerli Rumlara ve istilacı İngiliz askerlerine karşı savaşmak için birliği ile dağlara çıkıp Kurtuluş Savaşının kıvılcımını ateşleyen Sivrihisarlı Mülazım. Hamdi Bey, edebiyat tarihimize çığır açan Prof. Mehmet Kaplan, 1950 li yılların İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay, günümüz büyüklerinden Orhan Keskin’in varlığı bizler için övünç nedenidir.

Hızır Bey: Hızır Bey’in, oğlu Ahmet Paşa’dan torunudur. Alim ve şairdir. Şiirle­rinde Hızri mahlasını kullanırdı. 1518’de vefat etti.

Kutbittin Dede: Künyesi: Hacı Kutbittin Fakih, II. Murat ve Fatih döneminde yaşamış bir din adamıdır. Alim ve fazıl Saraç Dedenin oğludur. Kendi ismiyle maruf yaptırdığı ve halen yeri boş olarak kalan, Hacı Kutbittin Fakih Caminin imamlığını yapmıştır. Yaptırdığı camiye Tekören Köyü’nde bir mülk, Sivrihisar’da bir dükkan, ayrıca caminin aydınlatılmasında kullanılacak yağ için iki adet tarla vakfetmiştir.    Ömer Fakih, Mahmut Fakih, Lûtfullah Şeyh Paşa adlı oğulları da kendisi gibi din adamı olarak hizmet vermişlerdir. Kutbittin Dede; Sivrihisar Medreselerinin yetiştirdiği ünlü bir din büyüğüdür.

Haydar Bey: Sivrihisarlıdır. Şehzade Cem’in defterdar ve nedimidir. II. Bayezid devrinde (1481-1512) vefat etti. Şair­dir.

Ahmed Muhtar Efendi: Hüseyin Efendinin oğlu olup, H.1304/M.1888 yılında Sivrihisar kasabasında doğmuştur. Kasaba-i mezkurede İbtidai Mektebinde okuduktan sonra, Rüştiyeye girmiş ve müretteb dersleri ikmal ile 2 Temmuz 1318 tarihinde aliyyül a’la derecesinde şehadetname almıştır. Hoşkadem Medresesinde dahi 1323 senesine kadar ulum-i Arabiye tahsil eylediği 7 Haziran 1330 tarihli Müderrislik tasdiknamesin­den anlaşılmıştır. Türkçe tekellüm ve ki­tabet eylerdi. 28 Temmuz 1327 tarihinden itibaren Sivrihisar Kazası Eytam Tahsildarlığında bulunmuştur. Soyadı kanunu ile çocuk­ları Baydar soyadını aldı.

Mehmed Ali Efendi: Helvacızade Osman Efendinin oğlu olup, 1289 (1873) tarihinde Sivrihisar kazasında doğmuştur. Önce Hazinedar Medresesinde daha sonra da İrfaniye Medresesinde tahsile başlamış ve mahalli ulemadan Tucazade Halil Efendinin, ders halkasına dahil olup Mart 1316 (1900) tarihinde icazet almıştır, icazet aldığı tarihten itibaren, aynı kazada bulunan Ziyaiyye Medresesinde talebe okutmaya başlamıştır. Müderrislikte devam ettiği sıralarda, Şubat 1325 (1909) da Sivrihisar Müftüsü olmuştur. Babasının da müftülüğünü yaptığı Sivrihisar da Nisan 1335 (1919) tarihlerinde vazifeli bulunuyor ve mafsal romatizma­sından muzdaripti.

Ömer Lütfi Efendi: Ulemadan Yahya Efendi’nin oğlu olup, 1257 (1841) senesinde Sivrihisar kaza­sında doğmuştur. Babasından ve şair ho­calardan akaid’e kadar ders görmüş ve 1286/1870 senesinde İstanbul’a gelip, Beyazıt Dersiamlarından Menlikli Ah­med Tevfik Efendi’nin derslerine devama başlamıştır. Arabi ilimleri ikmal ederek H. 1293’de icazet almıştır. Ruus imtiha­nına girip kazanmış ve Şevval 1295’de Bayezid Camiinde derse çıkmıştır. Bunun üzerine talebe okutmaya başlamış ve Cemazielevvel 1311 de talebelerine icazet vermiştir.

İstanbul’a geldiğinde Nuruosmaniye Medresesi’ne kayıt olmuştu. Şevval 1319’dan Safer 1327’ye kadar dokuz sene fahriyen Sivrihisar kazasında müftülük yapmıştır.

Şeyh İbrahim Efendi: Alim bir zattı. Damadı Çallı Hoca namı ile maruf Uşaklı Ahmet Hamdi Efendi 1272H/1855M. de Sivrihisar’a gelmiştir. Kayınpederinin başladığı ve kendisinin bitirdiği Müftah üs Saade (Mutluluk Anahtarı) adlı eserin tarihi H. 1303 tür. Bu zat Sivrihisar’da kalmasının sebebi olarak buranın evliya ve şüheda makamı saidler ve alimler diyarı bulunduğunu ifade eder. Şeyh İbrahim Efendi (Cık Cık evliya de derlerdi.) mezar taşı kitabesi şöyledir:

Koyup dünyayı ol devvar
Bu gavsi seyyidül ebrar
Mesihi sahibi gülzar
Şeyh İbrahim bııdur ey yar
 
Cinan içre tütüp karar
Okusun fatiha ahyar
Erdi çün bu arifi esrar diyerek
Ruhu ya gaffar
 

Sene H 1287/M 1870

Şiirden bahsetmişken bu arada Müftü M. Ali Efendi’nin talebesi Rasih (Gün­düz) Efendiye yazdığı şiiri aşağıya derc ediyorum:

Aferin ey nuru ayn’ım aferin
İftiharımsın benim iki cihan
Rahmet etsin Hak bizim abamıza
Hem dahi üstazımıza der cihan.

Rasih Efendi, Dr. Nedime Yücelay ve merhum avukat Metin Gündüz’ün baba­larıdır.

Tüm üstadlardan ve talebelerden Allah razı olsun.

Şeyh Osman Afif Efendi >

Hacı Hilmi EfendiRuus hocalığı ve sarayın mabeyn imam­lığından sonra İrfaniye ve Hızır Bey med­reselerinde müderrislik yanında Camii Kebir imamlığı ve A. Mahmud Hüdai Camii hatipliğinde bulunmuştur. Sedası hoş alim kamil vücuh ilmine vakıf bir zat olduğu nakledilir. Emekli bankacı Mus­tafa Karaer’in anne dedesidir.

Ahmet Hüsamettin Efendi (1847-1925) Ehl-i beyt’ten olduğu kabul edilir. Yüce Kuran’ın bilinen klâsik yorumunun dışında iç anlamını da “tevil” yoluyla açıklayan din alimlerimizdendir. İstanbul, Denizli, Trablusgarp, Sivrihisar ve Bursa’da bulunmuşlar; eserleri ile ayetlerin bilimsel yönlerini izah etmişlerdir. Kuran’ın manasının genişliği insanların idrakine sığmaz… şanı yüce Kuran’da gelmiş ve gelecek bütün ilimler mevcuttur sözünü çok sık tekrarlamıştır. İslami çok dar ve sınırlı bir çerçevede görmeyi alışkanlık haline getirenler bu değer biçilmez alimin sözlerini kavrayamamıştı. Bu yüzden hayatı biraz da sıkıntı ve zorluklarla geçmiştir. 78 senelik ömründe yazdığı 200 eserden 5-6 sı zamanımıza ulaşmıştır. Edvar-ı Alem isimli eseri bunlardan biridir. Takdir edenleri yanında hurufi ve batni yakıştırması yapanlarda bulunmuştur. Bu büyük zata bağlı olduğunu iddia edenlerin bazılarının ehli sünnet dışı fiil ve hareketlerinin bu kanaatin meydana gelmesinde rolü olduğunu söyleyenler de vardır. (Uzayın Sır­ları. A. Tuna. Boğaziçi yay. 1992 s. 261 ve Sefinetül Evliya. H. Vassaf. C. 11-2000) Sivrihisar Şeyh Ziyaeddin Medresesinde müderrislik yapmıştır. Müftü Hasan Efendi ve Sofu Hocanın bu zatın halifesi olduğu söylenir.

İhsan Gevrek Babulluoğlu: 1926 yılında Sivrihisar’da doğdu. Babası Hüseyin Efendi, anası Nuriye Hanımdır. Müftü Hasan Efendi babası tarafından, Musa Hocaoğullarından Hacı İbrahim (Oğlu Fahri, Keskin soy-ismini aldı) anne tarafından büyük dedesi olurlar.

İlkokulu Sivrihisar’da, Orta ve Liseyi Eskişehir Lisesinde birincilikle bitirdi. Siya­sal Bilgiler Okulu’na (şimdi fakülte) birincilikle girdi. Mali Şube’den okul birincisi olarak mezun oldu. Bir süre memuriyet yaptı fakat hastalık sebebi ile devam edemedi. Almanca, İngilizce ve Fransızca’yı ana dili gibi bilirdi. Bu dillerden Devlet Lisan im­tihanı verdi.

Diyanet İşleri Başkanlığının takrizinde taltif ettiği Muhammed Esad’ın “Mek­ke’ye Giden Yol” isimli eserini İngilizce­den çevirmişti. Almanca ve Fransızca dil­lerinden şiir tercümelerini havi “Batı Rüzgarına Şarkı” ve bir nevi hatırat “Hiç­lik Kokusu” gibi yayınlanmış eserleri var­dır.

Üstün zekâ sahibi İhsan Babulluoglu siklora zamplax hastalığından kurtulamayıp amcasının da vefat ettiği Diyarbakır’da hayata gözlerini yumdu ve orada defne­dildi. 5 Kasım 1984. (İhsan Bey Cevdet Gevrek’in ağabeyidir.)

Prof. Dr. İhsan Sarıkardaşoğlu: 1926 yılında Sivrihisar’da doğmuş 25. 7.1999 tarihinde vefat etmiştir. Necati ve Sevda isminde iki çocuğu vardır. İlkokulu Sivrihisar’da, Ortaokulu ve Liseyi Eski­şehir Lisesinde okumuş yüksek tahsilini İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, keza Adli Tıp ve Ruh hastalıkları ihtisası­nı ve doktorasını da aynı fakültede yap­mıştır.

1957-1968 yılları arası Eskişehir Adli Ta­bibi olarak görev yapmış, 1962 yılında Doçent unvanını almıştır. Eczacılık Özel Yüksek Okulu’nda İktisadi Ticari ilimler Akademisine bağlı Eczacılık ve Kimya Mühendisliği Yük. Okulu Müdürlüğü ve kuruculuk görevinde bulunmuştur. Ecza­cılık Fakültesi Dekanlığı da yapmıştır. Anadolu Üniversitesinin kurulusu ile Profesör olan Sarıkardeşoğlu yaş haddin­den emekli oluncaya kadar bu görevi sürdürmüş emeklilikten sonra da öğre­tim üyeliğinde bulunmuştur.

İyi bir Sivrihisarlı ve Sivrihisar aşığı olan Sarıkardeşoğlu, mesleğe başladığı yıllarda Sivrihisar’da görev yapmış, hatıralarını, tesbitlerini “Bir Beyaz Gömleklinin Miza­hı” adı ile kitaplaştırmıştır.

Yaz aylarını bir ömür babasının Yavşan Yaylası’nda tabiatla baş başa geçirmiştir. Çevresince sevilen ve sayılan tam Anado­lu çocuğu hüviyetini hiçbir zaman kay­betmemiş, bir çok gencin yetişmesine katkıda bulunmuştur. Vasiyeti üzerine Sivrihisar Kumluyol Kabristanına defnedilmiştir.

Sonuç

Sivrihisar’ın yetiştirdiği ve Sivrihisar’a nispet edilen kimselerden bazılarını yukarıya derc ettik. Şüphesiz övünç kaynağı insan varlıklarımız sadece bunlardan ibaret değildir. Sivrihisar’da ruh ve gönül dünyaları zengin nice şah­siyetler sessiz ve sedasız olarak terki dün­ya etmişlerdir.

Burada, halen yaşamakta olan şahıslara yer vermedik. Şüphesiz içlerinde sahalarında temayüz etmiş nice şahsiyetler vardır. Halen yaşayan şahıslar hakkında hüküm vermek bize düşmez. Bizden sonra gelecek nesiller kendileri hakkında hükümlerini vereceklerdir.

Kaynak: Bütün Yönleriyle Sivrihisar – Orhan Keskin

* * *

Ali Rıza Öztekin ile Nizamettin Arslan’ın hazırladığı, Hüsrev Subaşı’nın sunduğu slayt gösterisinden sonra çekilen bir hatıra fotoğrafı

digerleri

Ayaktakiler: İhsan Sarıkardeşoğlu, Fikret Aslan, M. Hüsrev Subaşı, Kemal Arslan, M. Adil Atasoy, Orhan Keskin, Cevat Akar, Faruk Çelikbilek, Fahri Keskin, Mustafa Altan

Oturanlar: Ahmet Aytekin, H. Hüseyin Erkaya, Nizamettin Arslan, Ali Rıza Öztekin, Osman Kayabaşı, Yaşar Yurttaş, Süleyman Ergür, Özkan Bey

***

Sivrihisar’ın Yetiştirdiği Ünlüler
Sivrihisar’da Yetişen Büyükler
Bütün Yönleriyle Sivrihisar -Orhan Keskin
Sivrihisar Eğitim Vakfı, Burası Sivrihisar – 2016

Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Tokat’lı Molla Lütfi

Sinan Paşa’nın seçkin öğrencilerindendi. Sinan Paşa, matematik ilmini padişahın koruyucu kanatlan altına sığınan Acem Molla Ali’den (Ali Kuşçu) öğrenip, öğ­rendiklerini kendisine takrir eden Molla Lütfi aracılığı ile öğrenmişti.

Hazine-i Amire’de olan kitapların bakımı için, güvenilir bir kişi ve bilgin olarak, Molla Lütfi görevlendirilmişti. Bu sayede Sinan Paşa ve Molla Lütfi ilmi merhale katetmede geniş imkana kavuşmuşlardı. Sinan Paşa’nın vezirlikten alınması ile görevine son verilen Molla Lütfi, hocası ile Sivrihisar’a giderek üzüntülü günle­rinde ona dert yoldaşı ve arkadaş oldu. Hızır Bey medresesinde hocası ile bera­ber beş yıl ders okuttu.

Sürgün yıllarından sonra İstanbul’a dö­nüşlerini müteakip, bazı alimlerin Sinan Paşa’ya hasedi, Molla Lütfi’nin vaazının ters yorumu, onun idamı gibi bir sonuç doğurdu. Böylece Sinan Paşa, en değer verdiği bir öğrencisinin ve vefakar arka­daşının kaybı gibi büyük bir acıyı tatmak durumunda bırakıldı.

(Hoca Sadeddin Efendi. Tacüt-tevarih C. 5 s. 146-149) Molla Lütfi, Eyüb’de Zal Mahmud Paşa Camii önünde yatmaktadır. Kadir bilir Eyüb Belediyesi mezarı restore ettirmiş ve kapısına su kitabeyi koydurmuştur: Merhum ve mağfur sehid Molla Lütfi Aralık 1494/ H. 900 Eyüb Belediyesi tarafından şahadetinin 500. yılında onarılmıştır. 1994 M. /1415 H.

Sivrihisar’da Yetişen Ünlüler

Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Karaca Ahmet Sultan

KARACA AHMET SULTAN

Sivrihisar’a yerleşen Karaca’lar ile ilgili elde mevcut ilk bilgiler Karaca Ahmet Sultan ile başlamaktadır. Bu kişi Osmanoğullarından Orhan Gazi (1288-1359) devrinde yaşamıştır. Nitekim Orhan Gazi’nin annesi Malhatun adına Günyüzü ilçesinde Kozağacı köyünde bir vakfiye bulunmaktadır.

Sivrihisar’da doğup büyüyen karaca Ahmet eğitimini ünlü Seyit Hoca (Seyit Nurettin) nın yanında yapmıştır; ondan dersler alarak yetişmiştir.
Sivrihisar’da ilk medreseyi 1300 yılında Seyit Nurettin açmış, Karaca Ahmet’te burada okumuştur. Seyit Nurettin, Malazgirt savaşından sonra Sivrihisar’a gelip yerleşen bir bilgindir. Sivrihisar’da kendisinin kurduğu Selçuklu Medresesinde hocalık yapmıştır. Burada yüzlerce öğrenci yetiştirmiş ve onlara icazet vermiştir. Bunlar arasında sivrilerek üne kavuşan Karaca Ahmet Sultan olmuştur.
Bilindiği gibi İslam kültüründe, Seyyid sözcüğü, Hazreti Muhammed’in soyundan gelenlere verilen bir isimdir.
Hacı Bektaş-ı Veli (1242-1337) Sivrihisar’ı ziyaret ederek, halkın Ahiliği kabul edip, kendisine katılmasını istemiştir. Bu istek kabul görmüş ve arkasından Seyyid Hoca ile Karaca Ahmet, Ahi reisleri pozisyonuna yükseltilmişlerdir. Kol gücü ile çalışan , alın teri ile kazanan ve teşkilata bağlı esnaf ve sanatkarlara ‘Ahi’ denilirdi.

Sivrihisar’da Yetişen Ünlüler

Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Seyyid Mahmut Süzani

SEYYİD ŞEYH MAHMUD SÜZANİ

Seyyid Mahmut Süzâninin hayatı ve kişiliği hakkında, külliyesi ve kabrindeki kitabesinden başka bir bilgiye sahip değiliz. İsminin Seyyid ve Şeyh olması çağının ileri gelen din adamlarından olduğunu ortaya koymaktadır. Vakıf kayıtların da mezarının bulunduğu çevrenin SEYYİD MAHMUT SÜZANİ KÜLLİYESİ olarak belirtilmiş olması da bize ayrı bir bilgi vermektedir. Bilindiği gibi Sivrihisar’da yaptıranın ve ihdas edenin ismine izafeten bir çok külliye mevcuttur. Külliyelerin yapısı içinde Medrese, Mescit, İmaret, Misafirhane ve Kütüphane gibi bölümler bulunuyor. Mahmut Süzani Külliyesinde de bunların bulunması külliyenin bu zat tarafından yaptırılmış olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Ancak, Külliyenin mescit kitabesinde, “bu imareyi ve türbeyi Hoca Bahadır Ömer’in oğlu büyük kadı Yakup 749 da yaptırdı.” denilmesi mescidin ve Süzani’nin türbesinin bilahare yapıldığını belirmektedir.

Seyyid Mahmut Süzani’nin türbesinin kitabesinin Türkçe’si “Darı fena olan dünyadan Dârı bekâ olan ahirete ve gurur merkezinden sevinç yurduna giden şehit, Seyyid, Allah’ın rahmet ve gufranına vasıl olan Şeyhlerin kutbu Abit, Zahit, Fütüvvet sahibi Şerafettin oğlu Seyyid Mahmut’un kabrini yüce Allah ışıklandırsın. Sene 630” Kitabede belirtildiği üzere Şeyh Süzani, Selçuklular çağında İslâm’a hizmet verip vasfı ile gurur diyarı, Sivrihisar’daki medreselerde görev yapmış ulu bir din büyüğüdür.

* * *

Mahmûd Suzani Türbesi

Kurşunlu Mahallesi, Uçapark Caddesinde yer alan iki katlı yapının alt katı dikdörtgen planlı, sivri tonoz örtülü, üst katı eyvanlıdır. 1348 yılına tarihlenen yapının banisi, Hoca Sadreddin Yakub bin Hoca Bahadır Ömer’dir. 1980 yılında belediye tarafından onarılarak doğu ve batı cephelerine tuğla örgülü birer üçgen alınlık yapılmış ve yapının üzeri kırma çatıyla örtülmüştür. Yapı sağlamdır. Her iki kata da batı cepheden girilir. Alt kata, eksende bulunan dikdörtgen biçimli bir kapı; üst kata, önünde yer alan sivri kemerli, eyvandan basık kemerli bir kapıyla girilir. Üst kattaki eyvanlı giriş, sivri tonoz örtülüdür. Eyvan içinde, eksende yer alan kapı, iki yanda iki sütuncenin sınırlandırdığı derinliği az, dikdörtgen biçimli bir niş içerisindedir. Kapının üzerinde tek sırada dört mukarnas dilimi yer alır. Mukarnasların üzerindeki kare panoda beş satırlık inşa kitabesi bulunur. Mescit kısmı, üçgen kuşak ile geçilen 4.90 m çapında bir kubbe ile örtülüdür. Bu katın güney duvar ekseninde kademeli üç düz şerit ile çevrelenen yarım daire kesitli mihrap nişi bulunur. Mihrap kavsarasında dört sıra mukarnas bulunmaktadır.

***

Eskişehir Valiliği, EskiYeni Dergisi – Aralık 2010