Kategoriler
Yunusemre

Bizim Yunus

BİZİM YUNUS

13. asrın sonları ile 14. asrın ilk çeyreği Yunus Emre’nin yaşadığı çağ, Anadolu Selçuklularının son devri ile beylikler ve Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarıdır. Bu süreçte Anadolu üç önemli hadise yaşar.

1- Haçlı seferleri
2- Moğol saldırıları
3- Babailer isyanı

Bu üç hadise, Anadolu’da çok büyük çapta sosyal, siyasal ve dini kargaşalığa sebep olur. Bu olumsuz hadiseler önünde savrulup gitmemek, güçlü kökleriyle toprağa tutunarak ayakta kalmayı başaran asırlık çınarlar gibi olmak, bunun için de sağlam bir düşünceye yaslanmak gerekiyordu.

Yunus Emre de öyle yaptı. Yeni bir felsefe ortaya koymadı. Yeni bir fikri, sosyal ve siyasi hareketi başlatmadı. Mutlak Hakikate tutundu. Sadece ona inanıp bağlandı ve ona yeniden çağırdı insanları. Bir “davi”nin değil, adına “sevi” dediği bir gayenin insanı olarak hareket etti. Unutulan bir gerçeği yeniden ama yeni bir dille hatırlattı. Yani onu bu anlamda Mutlak Düşüncenin bir “yenileyicisi”, “yeni bir yorumcusu” olarak görmek gerekir. Onun önemi, büyüklüğü işte buradan gelmektedir.

20. yüzyılda şiiriyle, dünya görüşüyle çağdaş bir Yunus yorumcusu/takipçisi sayabileceğimiz Necip Fazıl Kısakürek, Yunus’la alakalı olarak yazdığı şiirlerden birine başlık olarak “Bizim Yunus” ifadesini seçer. Üstelik bu ifade, sadece başlık olarak da kalmaz ve şiirin bütününde nakarat dizeleri olarak devam eder.

“Bizim Yunus” ifadesi, şair tarafından belli ki bilinçle seçilmiş bir ifadedir. Zira şairlerin milletleri adına konuşan kişiler oldukları düşünülecek olunursa Necip Fazıl’ın Yunus Emre’den “Bizim Yunus” diye söz etmesi onu ne kadar sevip benimsediğinin bir göstergesidir.

“Bizim Yunus” şeklindeki bu mensubiyet ve benimseme ifadesi sadece Necip Fazıl’a has değildir elbette… Bu ifade, aslında Tabduk Emre’ye aittir. Yani Yunus Emre, daha dervişlik yoluna girdiği ilk anlardan itibaren böyle bilinmekte ve üstelik bu şekildeki benimseme bizzat şeyhi tarafından “Bizim Yunus” şeklinde söylenmektedir.

Yunus’dur Benim Adım

Yunus’durur benim adım, gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum, bana seni gerek seni

Yunus’un adının Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bir edebiyat adamını bu kadar derin düşüncelere sevk etmesi boşuna değil elbette… Çünkü çilenin soylu macerasını yaşamış bir Yunus daha biliyoruz. O da Yunus peygamberdir ve onun macerasıyla bizim Derviş Yunus’un macerası daha isimlerinden başlayarak çarpıcı benzerlikler taşımaktadır.

Tanpınar’a göre Yunus, Anadolu’da bu ismi taşıyan ilk sufidir. Üstelik bu isim onun doğduğunda kendine verilen ismi değildir. Yunus, sonradan Yunus peygamberin isminden mülhem olarak bu ismi benimsemiştir.

Yunus, pek çok şiirinde Tabduk Emre’den söz eder. Bu da göstermektedir ki; Tabduk Emre’nin kendinin ilk manevi rehberi olduğu bizzat Yunus tarafından da teyit edilmektedir. Bu durumda Yunus’un bu yolda sufilik geleneğine uygun olarak bir mürşit tarafından eğitildiğini göstermektedir. Dolayısıyla Yunusu Yunus yapan Tabduk Emre olmuştur. Yani “Yunus’un şeyhi Tabduk Emre’dir.” O, bu ocakta “Şeyhi Tabduk Emre’nin terbiye ve irşadında uzun yıllar pişip” öyle “Bizim Yunus” olmuştur.

Bir Gönül İnsanı

Yunus Emre’den bahsediyor Necip Fazıl, hepimizin yakından tanıdığı, sevip benimsediği ve sadece Necip Fazıl’a ait olmayan ifadeyle “bizim” Yunus’tan. Yunus Emre için söylenebilecek pek çok söz vardır elbet. Fakat hiçbiri bu “Bizim Yunus” kadar kapsayıcı olamaz. Onu bize bu kadar benimseten, sevdiren şüphesiz ki sevgi, barış, hoşgörü ve merhamet insanı olmasıdır.

Nazar eyle itüri bâzâr eyle götüri
Yaradılanı hoş gör Yaradandan ötüri.

Elif okuduk ötüri bâzâr eyledik götüri
Yaratılmışı severiz Yaradandan ötüri.

Sevgi olmadan hoşgörü, hoşgörü olmadan da sevgi olmaz. Ve tabii, sevmenin de hoş görmenin de temelinde sadece insanı değil, bütün yaratılmışları Allah’ın nûrunun bir tecellisi olarak görme inancı vardır.

Ben gelmedim da’vî içün benim işim sevi içün
Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldim.

Da’vi ve sevi, birbirinin zıddı olan iki kelime. Birincisi savaş, ikincisi barışı da içine alan aşktır. Yunus; savaşa, kavgaya karşıdır. Dostluktaki yüceliği düşünür. Dost, her zaman gönülde ağırlanır.

Gelin tanış olalım işi kolay kılalım
Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.

diyerek dünyaya kavga etmek için değil, sevmek ve sevilmek için geldiğine inanan Yunus, görevinin gönül yapmak olduğunu söylüyor.

Ak sakallı bir koca hiç bilmez hâli nice
Emek vermesin hacca bir gönül yıkar ise.

Yunus’a göre namazın da, abdestin de, orucun da, haccın da arka planında gönül vardır. Bu yüzdendir ki Yunus Emre gönül kıranların haccını turistik bir geziye, namaz ve abdestini de gayrimüslimlerin ellerini yüzlerini yıkamalarına benzeterek bunların Allah katında hiçbir değer ifade etmeyeceğini söyler:

Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahı elin yüzin yumaz değil.

Derindeki ifadesiyle; bu dünyanın gelip geçici bir mekân, asıl hedefe ulaşmak için aşılması gereken bir menzil, bir konaklama yeri olduğunu; asıl ve ebedi hayatın ahiret âleminde yaşanılacağını, bundan ötürü de gönül denilen o ilâhi cevherin dostluk, sevgi ve muhabbet erdemleriyle parlatılmasını ister. Öğretisinin merkezine sevgiyi, dostluğu yerleştiren Yunus:

Bu dünyaya kalmayalum, fanidir aldanmayalum
Bir iken ayrılmayalum, gel dosta gidelim gönül. diyerek yüzyıllar öncesinden seslenmiştir.


Mustafa Özçelik, Bizim Yunus – Eskişehir Valiliği, 2010
ESKİyeni Dergi, Mayıs 2013 – Esma ELDEM

Kategoriler
Yunusemre

Yunus Emre Anma Etkinlikleri

YUNUS EMRE KÜLTÜR VE SANAT HAFTASI

Yunus Emre Anma Etkinlikleri Başladı

6 Mayıs 2017 Cumartesi Mihalıççık Yunus Emre Mahallesinde “Yunus Emre’nin Kabrini Ziyaret ve Anma Etkinliğine” Eskişehir’den katılacak vatandaşlarımız ulaşımlarını isterlerse tren ile sağlayabilirler. Özel Yolcu Treni Ücretsizdir. Eskişehir Tren Garından Mihalıççık Yunus Emre Mahallesine, 06 Mayıs 2017 cumartesi günü, saat: 08.15’te hareket edecek.  Öğleden sonra saat : 17:00 ‘de Eskişehir’e geri dönecektir.

2 Mayıs 2017 Salı
“Tarih İle Seyr-i Alem Yunus Emre”
Saat : 18:00
Yer : ESOGÜ Kongre Merkezi
Hazırlayan : ESOGÜ YUMER

5 Mayıs 2017 Cuma
“Yunus Emre’de Ahlak Vaaz ve Hutbe”
Saat : 13:00
Yer : Eskişehir Camileri
Hazırlayan : İl Müftülüğü

6 Mayıs 2017 Cumartesi
“Yunus Emre’nin Kabrini Ziyaret ve Anma Töreni”
Saat : 10:30
Yer : Mihalıççık – Yunus Emre Mahallesi
Program : Mezar Ziyaretleri ve Dua
Protokol Konuşmaları Yunus Emre Ezgi ve İlahiler Dinletisi Türk Kültüründe Yunus Emre Sergileri Geleneksel Yunus Aşı İkramı
Hazırlayan : Eskişehir Valiliği
“Yunus Emre’ye Özel Müzikli Tiyatro”
Saat : 20:00
Yer : Zübeyde Hanım Kültür Merkezi
Hazırlayan : Tepebaşı Belediye Başkanlığı

7 Mayıs 2017 Pazar
“Yunus Emre İlahileri Dinletisi”
Saat : 15:00
Yer : Eskişehir Mevlevihanesi (Odunpazarı Kurşunlu Cami Arkası)
Hazırlayan : Eskişehir Mevlevihanesi Kültür Derneği

8 Mayıs 2017 Pazartesi
“Yunus Emre Konseri”
Saat : 20:00
Yer : Yunus Emre Kültür Merkezi
Hazırlayan : Odunpazarı Belediyesi

10 Mayıs 2017 Çarşamba
“Yunus Emre Haftası Kapanış Etkinliği”
Saat : 20:00
Yer : Büyük Park
Hazırlayan : Büyükşehir Belediye Başkanlığı

Kategoriler
Edebiyat Yunusemre

Yunus Emre Şiirleri

– Muharrem Kubat ve Cemile Eren’den Yunus Emre Şiirleri –

[row][forth_paragraph]

Şiir 1

Yunus

Denizlere, dağa, taşa,
Söyler Yunus telden telden,
İnsanlara, kurda, kuşa,
Söyler Yunus telden telden.

Hakka doğru gider yolu,
Sarıköylü, Türkmen oğlu,
Kucak kucak sevgi dolu,
Bakar Yunus tülden tülden.

Yanmış ocak, tütmüş baca,
Taptuk Emre olmuş hoca,
Sahip olmuş bitmez güce,
Coşar Yunus selden selden.

Şiir yazmış, şair olmuş,
Çalışmayı görev bilmiş,
Hizmet etmiş, kendin bulmuş,
Eser Yunus yelden yelden.

Gelir aşka, vurur saza,
Düşer yola, çıkar düze,
Sevgi ile başlar söze,
Verir Yunus baldan baldan.

Tarla sürmüş döne döne,
Ekmek yemiş bana bana,
Alev alev, yana yana,
Gider Yunus yoldan yoldan

Ayrı gayrı yok birlik var,
Hem düzen var, hem dirlik var,
Zenginlik var, fakirlik var,
Gelir Yunus elden elden.

Hoş sohbette, duru sözde,
Tatlı dilde, güler yüzde,
Hoşgörüde, gerçek nazda,
Vardır Yunus dilden dilden.

İnsanları sevmek asıl,
Pırıl pırıl, ışıl ışıl,
Yaprak yaprak, yeşil yeşil,
Açar Yunus daldan daldan.

Dert başlamış ince ince,
Çare bulmak anca anca,
Tomurcuklar gonca gonca,
Kokar Yunus gülden gülden.

Yumak yumak sarmış ağı,
Düğüm düğüm atmış bağı,
Dalga dalga aşmış çağı,
Doğar Yunus yıldan yıldan.

Muharrem Kubat

[/forth_paragraph][forth_paragraph]

Şiir 2

Yunus

Duygu duygu,ezgi ezgi,
Gönüllere giren Yunus,
Yürek yürek,sevgi sevgi,
Tüm evreni saran Yunus.

Kanat çırptı gökte kuşlar,
Selam durdu, dağlar taşlar,
Gerçek oldu bütün düşler,
Hak’kı hakta gören Yunus.

Duvaklarda, tüllerdesin,
Bestelerde, dillerdesin,
Çiğdemlerde, güllerdesin,
Sevgileri deren Yunus.

İlâhî bir sessin bizde,
Aşkın kordur içimizde,
Öze iniş Türkçemizde,
Halka kendin veren Yunus.

Nefes nefes, ince ince,
Gündüz gündüz, gece gece,
Sözcük sözcük, hece hece,
Sonsuz sırra eren Yunus.

Sevgilerde dilin olsam,
Mektuplarda pulun olsam,
Dergâhlarda kulun olsam,
Hak katına varan Yunus.

Coştu gönlün durmaz oldu,
Çağlar, sende kendin buldu,
Tüm insanlar kardeş oldu,
Tek bir dünya kuran Yunus.

Aşka vefa, vecde geliş,
Engin gönül, gerçek görüş,
Bitmez sevgi,sonsuz barış,
Derya-deniz duran Yunus.

Gönül verdim, gönül aldım,
Piştim sandım, sana geldim,
Seni, yine sende buldum,
Çağlar boyu süren Yunus

Muharrem Kubat

[/forth_paragraph][forth_paragraph]

Şiir 3

Bizim Yunus

Bizim Yunus, Derviş Yunus,
Merhametli, insan Yunus,
Canı canla özlettiren,
Sevgi dolu barış Yunus

Gönüllerde tahtlar kuran,
İnsanlara öğüt veren,
Kucak kucak sevgi deren.
Hoşgörülü pirdir Yunus.

Diyar diyar iller gezen,
Şeyhler ile sohbet eden,
İslamiyet ‘i sevdiren,
Sufi Yunus, birlik Yunus.

Eşitliği kardeşliği,
Kavimleri ve dilleri,
İnsanlığa tüm maleden,
Hak aşığı büyük Yunus.

Miskin sensin, derviş de sen,
Ölümsüzsün, ermiş de sen.
Gönle giren Hak aşığı,
Bilgin Yunus, Alim Yunus.

Evrenselsin, hem eşsizsin,
Aydınlıksın, bir güneşsin,
Var oldukça bu dünyamız,
İnsanlığa tek öndersin.

Bizim Yunus, Umman Yunus,
Barış, sevgi, sunan Yunus,
Senin gibi gerçek dostu.
Söyle nerde bulam Yunus.

Hiç ölmedin Yunus Emre,
Gönüllerde coşuyorsun.
Dilden dile yüreklerde,
Çağlar boyu yaşıyorsun.

Hoşgörü sende umman,
Sevgi ise katar katar.
Kardeşlik özünde yatar,
Ölmez Yunus, sonsuz Yunus.

Cemile Eren

[/forth_paragraph][forth_paragraph]

Şiir 4

Yunus Gibi

Düşte gördüm ayan beyan,
Uyan, Koca Yunus uyan,
Senden gelen sesi duyan,
Sevem dedim, Yunus gibi

Her gönülde çiçek açmış,
Sevgi ile dolmuş taşmış,
Semalara elin açmış,
Erem dedim, Yunus gibi

Yüreğime ışık saçtın
Nice çileleri aştın
Aşkınla da doldun taştın,
Gidem dedim, Yunus gibi

Varlığında yok oldum ben,
Kendimi sende buldum ben,
Dolanıp sana geldim ben,
Görem dedim, Yunus gibi

Seslenirim sağa, sola,
Yolum Hak’kın yolu ola,
Güler yüze, tatlı dile,
Soram dedim, Yunus gibi.

Merhem oldun tüm derdime,
Pir ettim seni kendime,
Taht kurdun benim gönlüme,
Çilem dedim, Yunus gibi.

Sevgi hamurundan tenin,
Gönlündesin sevenlerin,
Dolmuyor ki senin yerin,
Bulum dedim, Yunus gibi

Dünya hayran oldu sana,
İnsanlık hep senden yana,
Dermansın her zaman cana,
Kulum dedim, Yunus gibi.

Cemile Eren

[/forth_paragraph][/row]

[row][paragraph_left]

Kategoriler
Yunusemre

Yunus’ta Göz

MEHMET KAPLAN’IN YORUMUYLA YUNUS’TA GÖZ

Yunus Emre bu millet için büyük bir hazinedir. Bu hazineyi ziyaret eden herkes buradan kendi isteğine ve nasibine göre heybesini doldurarak çıkar. Değişik konferans ve panellerle her sene Yunus Emre’yi anmaya, hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışıyoruz. “Aynı insan, aynı şiirler, aynı menkıbeler…”, “Acaba biz de sürekli aynı şeyleri mi tekrarlıyoruz?” şeklinde bir kuşku beliriyor insanın zihninde. İşte biraz da bu kuşkuyla elimize aldığımız Yunus Emre divanını bir kere daha okurken, çok ilginç bir ruh hâli yaşıyoruz, çünkü divanı her okuyuşta, ilk defa okur gibi oluyoruz. İçimizdeki bu duygu ona karşı hissettiğimiz yabancılık duygusu olamaz. Zamanla şunu fark ediyoruz ki, o anda içinde bulunduğumuz duyguya göre Yunus’un şiirleri de farklı bir anlam kazanıyor. Hüzünlüyken başka-mutluyken başka; hastayken başka -sağlıklıyken başka; ölüm korkusunun bizi sardığı anda başka -ölümsüzlüğü yudumlarken başka bir Yunus Emre çıkıyor karşımıza. Bu işin sadece duygu yönü.

Bir de Yunus’un hitap şeklini düşünelim: O herkesin anlayacağı yalın ve sade bir dil kullanıyor. Ama bu dil, içe ve derine doğru değişik katmanlardan/tabakalardan oluşuyor. Onu sadece camilerde, mevlitlerde okunan ilahileriyle tanıyanlar, bu katmanların en dışında bulunan yüzeydeki anlamla karşılıyorlar. Bu bile dinleyenleri çok etkiliyor. İnsan kendini geliştirdikçe, yani okuyarak ve düşünerek içindeki ve dışındaki dünyanın sırlarını çözdükçe, kabuktan öze gittikçe. Yunus Emre farklı şekil ve anlamlara bürünüyor. Yani her insanın anlama derecesine, bilgisine, samimiyetine, bakış açısına göre… yüzlerce, binlerce Yunus çıkıyor ortaya. Bu yüzden Yunus Emreyi yıllarca ve bıkmadan okumak, Yunus cahillerinin zannettiği gibi onu tekrar etmek değil, derindeki gerçek Yunus’a ulaşmak yönünde sürekli ve peş peşe atılmış adımlar anlamına geliyor.

İşte bundan dolayı; “Yunus Emre herkese hitap edecek kadar geniş, ancak herkesin anlayamayacağı kadar derin bir bilgedir.”

Ve Göz

İnsanın en önemli uzuvlarının başında göz gelir. Doğuştan kör olan birisinin hiç görmediği varlıkları zihninde canlandırması zordur. Gözleri gören normal bir insanın görebilmesi için göz tek başına yeterli değildir. Gözün kendisine görme imkânını sağlayacak ışığa ihtiyacı vardır. Yani ışıksız göz de kördür. Bir aydınlatma aracı olarak ışık görmemizi sağlar ve çok önemlidir. Ama görmenin ötesinde bir de daha derine nüfuz etmek anlamına gelen tanımak ve bilmek için belki başlangıçta dış gerçekliği görmek şarttır, ama yeterli değildir. Bunun için ışığı, bir aydınlatma aracı olmanın dışında soyut anlamda “bilgi ve bakış açısı” olarak da düşünebiliriz. Somut ve soyut belli bir bilgiye, yine bununla birlikte belli bir perspektife sahip olmayan insanların derine nüfuz etmek anlamına gelen görme eylemini gerçekleştirmesi mümkün değildir. Dışla birlikte içi/özü de görmek için bütün bu saydığımız şartların hepsinin bir araya gelmesi gerekir.

Görenedir görene!
Köre nedir köre ne? (Erzurumlu İbrahim Hakkı)
(Varlıklar, sırlar, güzellikler… onların farkında olanlar için vardır.)
Körler çarşısında ayna satma Sağırlar çarşısında gazel atma. (Mevlana)
(Seni görmeyen ve duymayanlara bir şey anlatma!)
Sevgilimin resmini gözümün gözbebeğine nakşettim/çizdim, nereye baksam onu görüyorum. (Mevlana)
(Nasıl bakarsan öyle görürsün!)
Göz gördü, gönül sevdi seni, ey yüzü mâhım Kurbanın olam var mı benim bunda günâhım. (Nâhifî)
(Önce göz görür sonra gönül sever.)
(Göz gönlü; gönül gözü tamamlar.)
Gözüm, canım, efendim, sevdiğim, devletlim, Sultânım… (Fuzûlî)
(Bütün güzel hitapların başında göz vardır.)
İki Hemşehri: Mehmet Kaplan ve Yunus Emre

Burada sözü, bu iki insanın arasındaki ilişkiyi bize en güzel anlatan Ömer Faruk Akün’e bıkaralım:

“Bir yanda XIII. asırda bir Yunus Emre’miz vardır. Bir yanda da XX. asırda Mehmet Kaplan vakası vardır. Burada çok hayırlı bir kavuşmadan bahsedeceğim. Kaplan Bey, Yunus’u en iyi okuyan bir okuyucu olmuştur. Asırlar boyunca Yunus’un tekkelerde İlâhilerini okuyan dervişlerini de dâhil edip hatırlayarak söyleyebilirim ki. Kaplan Bey derecesinde Yunus’un sâdık, onun ruhuyla hemhâl olmak isteyen bir okuyucusu olmamıştır. Yunus Emre’nin ben bir talihi olarak Kaplan Beyi görüyorum. Yunus Emre, kaç asır sonra büyük bir okuyucusuna Kaplan Bey’in şahsında kavuştu.”1

Şimdi de, en vefalı hemşehrisi Mehmet Kaplan’ın Yunus Emre’nin bir kaç beytine, “göz” kavramından yola çıkarak getirdiği yorumlara geçebiliriz:

Yol odur ki doğru vara göz odur ki Hakk’ı göre
Er odur ki alçakta dura yüceden bakan göz değil

“Gerçek yol, doğru yol, güzelliklere giden yoldur. Gerçek göz doğruyu/Allah’ı, onun yarattıklarını, büyüklüğünü gören gözdür, iyi insan, yiğit insan alçakta duran, mütevazı olan insandır; yüceden bakan, insanlara ve varlıklara gururla, kibirle bakan göz, göz değildir, gerçeği göremez. Çünkü, kibir insanın gözünü kör eder.” O hâlde Yunus’a göre insanın gerçeğe ulaşmada takip edeceği bir yol olmalıdır. Yine ona göre alçak gönüllülüğü/tevazuyu elden bırakmadan yani kibirlenmeden bakarak hem doğruyu ve güzeli, hem de Allah’ı ve O’nun büyüklüğünü daha iyi anlayabiliriz. Burada göz ufuktur, bakış açısıdır, birikimdir, düşüncedir, insanın içinden dış dünyaya açılan penceredir.

Yunus’a göre, gözden bakan düşüncedir:

“İnsan vücudundan ayrı bir ruh var mıdır? Yunus’a göre ruh, bu dünyaya, vücut olarak gelir. Vücudu bırakır, gider. Ölen vücuttur, ruh değil. Vücut, ruhun barınmasını temin eden bir yuvadır. Ruh vücudun içindedir, fakat onun aynı değildir. Ruh için vücut bir vasıtadır; göz, kulak, burun ilh. Dünyayı idrak için bir âlettir. “Bu gözümden bakan nedir?”_diyor. Bakan göz değil, düşüncedir.”2

Yunus başka bir yazısında bu bahsi daha da açar: “İnsan hem kendisini, hem de kâinatı anlamaya çalışan bir varlıktır. Onu diğer varlıklardan ayıran başlıca vasıf da budur. Yunus Emre,

Bu gözümden bakan nedir? diye garip bir sual sorar. Fakat üzerinde düşünülürse bu sual tamamıyla yerindedir. Çünkü göz de, mikroskop ve teleskop gibi bir âlet, etten bir âlettir. Gören göz değil, düşüncedir.”3

Yunus hiç kimsenin üzerine eğilmediği, alelâde gördüğü küçük nesne, varlık ve canlılardaki büyük ve gizli sırları, bakış açısındaki orijinallik sayesinde fark eder. Çünkü o, “ulu bir nazar”la bakan ve gören bir göze sahiptir:

“Önemli olan varlığa, hayata, dünyaya, tabiata, insana bakış tarzıdır. Pek çok kimse için karınca hakîr bir mahluktur, fakat:
Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır diyen Yunus, onu Hazret-i Süleyman ile konuşurken görür, ilim adamları karıncaların hayret verici bir âlemleri olduğunu keşfederek, Yunus’un “ulu bakış” ına hak vermişlerdir.”4

Bu ‘ulu nazar’ bazen küçük bir çakıl taşında evreni seyreder:
“İkinci Dünya Savaşı sıralarında hapse atılan Batılı bir yazarın hapishane avlusunda bulduğu bir çakıl taşı hakkında yazdığı iki sayfalık bir yazıyı okumuş ve hayret etmiştim. Yazar, benim için alelâde bir şey olan çakıl taşında kainatı seyrediyordu.

Yunus: Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır, der. Gerçek âlim, gerçek sanatkâr varlığa “ulu nazar” ile bakar ve mutasavvıfların söylediği gibi “zerrede yaratıcı”yı görür.

…Önemli olan basmakalıbı kırmak, ilk bakışta görülenin ötesine gidebilmektir. Herkesin ezbere bildiği basmakalıp veya görünüş, cevizin kabuğundan ibarettir.”5

Yunus Emre’ye göre hiçbir varlığı küçük görmemek gerekir. Çünkü bakışlarını derinleştirebilenler için sineğin kartalı kaldırıp yere vurması çok da zor değildir: “Bir sinek bir kartalı kaldırdı vurdu yere Yalan değil bu gerçek, ben de gördüm tozunu”

Yunus’un bu beyti bana daima II. Dünya savaşına son veren ve modern çağı açan Einstein’i hatırlatır. İkinci Dünya Savaş’ından sonra Fransızca bir dergide okumuştum: Bir Alman Yahudisi olan Einstein, Hitler’in zulmünden kaçarak Amerika’ya sığınır. Atomun sırrına vâkıf Roosevelt’e atom enerjisine dayanan bomba yapılabileceğini söyler ve bunun yolunu gösterir. Neticede, bu mütevazı Yahudi âlimin kafasından çıkan fikir, korkunç bir cehennem alevi olarak Japonların tepesine düşer. Kartalların, aksiyon adamlarının müthiş orduları, topları ve tankları karşısında kılık ve kıyafeti ile Yahudi bir soba tamircisine benzeyen Einstein nedir ki? Fakat bu sinek o kartalları yere vurmuş ve bütün dünya da bunun tozunu görmüştür.”6 Ben de Milli Mücadele’nin bu bahse harika bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Bugün insanlığın en çok muhtaç olduğu şey bu derin bakıştır: “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır”

Bir karıncaya ulu nazarla bakan, onu hayatın sırlarını çözecek bir anahtar gibi gören düşünce… İşte insanlığın muhtaç olduğu şey. Bu dünyada kalabalıkların şuursuzca kullandıkları bir çok faydalı ve güzel nesneleri, sakin, kendi halinde, derin düşünen, derin gören ilim adamları ve sanatkârlar keşfetmişlerdir.”7

Yunus’a göre zerreden güneşe kadar hiçbir şeyi küçük görmemek gerekir:
“Zerre ile güneş arasındaki bağlantıyı çok iyi bilen Yunus, karıncayı bile hakîr görmez. Bilâkis, benim pek hoşuma giden bir mısraında onu yüceltir:

Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır

Böyle diyen bir insanın, en hakîr insana karşı bile saygı duymasından daha tabiî ne olabilir:

Hakîr görme kimesneyi, hiç kimesne boş değil

Dünyada birbirinden farklı bin bir şey olduğunu görmeyenler bunca varlığı ve insanı daralta daralta ikiye veya üçe indiren basitleştirici kafalardır, hayatı bizlere cehennem edenler!”8

Bir “gül”de, bir “karınca”daki olağanüstülükleri göremememiz bizim sığlımızdandır: Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır diyen Yunus’u hayretten açılmış gözlerle bir karıncayı seyrederken görür gibi oluyorum. İçimizden hangimiz bir gülü yahut bir karıncayı “ulu nazar” ile seyretmiştir. Bizim için onlar alelâde varlıklardır. Fakat onları alelâde yapan bizim sathîliğimiz, sabırsızlığımız, dikkatsizliğimiz, kendimizi üstün görmemiz değil midir?”9

Sonuç

Alelâdeden, bayağı olandan kurtulabilmek için gözümüzün görmesi, gönlümüzün hissetmesi, kulağımızın duyması gerekir. Bunun için de gözümüzün ışığını bilgiyle, ilimle ve irfanla daha aydınlık duruma getirmeliyiz.

Prof.Dr. Muharrem Dayanç – ESKİyeni dergi, Mart 2009

Kaynakça: 1- İsa Kocakaplan-Mehdi Ergüzel. Prof. Dr. 0:Faruk Akün’le Prof.Dr. Mehmet Kaplan Üzerine Yapılan Sohbetin Tam Metni. Türk Edebiyatı. Mayıs 1986. s 42.
2- Mehmet Kaplan. Yaşadığıma Dair, Ali’ye Mektuplar. Hazırlayanlar: Zeynep Kerman-İnci Enginün. Dergâh Yayınları, İstanbul 1992, s. 230.
3-  Mehmet Kaplan, Marangoz, Sevgi ve İlim. Dergâh Yayınları, İst. 2002, s. 116.
4- Mehmet Kaplan. Anadolu’nun Keşfi, Büyük Türkiye Rüyası, Dergâh Yayınları, İst. 1992, s. 127-128
5- Mehmet Kaplan. Körler. Sevgi ve İlim, Dergâh Yayınları. İst. 2002. s. 163.
6- Mehmet Kaplan. Fikir ve Aksiyon Adamı. Büyük Türkiye Rüyası, Dergâh Yayınları. İst 1992, s. 145.
7- Mehmet Kaplan. İdeoloji İlim ve Sır, Büyük Türkiye Rüyası, Dergâh Yayınları, İst. 1992, s 227- 228
8- Mehmet Kaplan. Tek Kitap. Sevgi ve İlim. Dergâh Yayınları, İst 2002, s 236.
9- Mehmet Kaplan. Sükutiler Tarikatı, Sevgi ve İlim, Dergâh Yayınları. İst 2002, s. 264

Kategoriler
Yunusemre

Yunus’ta Hak ve Halk Sevgisi

İlâhi Aşk

Tasavvufta olgun insan olma yollarından biri de “aşk” yoludur ve bu en kestirme yol sayılır. Buradaki aşk, Allah’a olan büyük sevgi demektir. Allah hem korkulan hem de sevilen bir varlıktır. Mutasavvıflar Allah sevgisi üzerinde çok durmuşlardır. Gerçi Allah Kahhâr’ dır, Cebbâr’dır, fakat O aynı zamanda Rahmân’dır, Rahîm’dir. Üstelik bir kudsî hadîse göre “Rahmeti gazabından üstündür.”

Tasavvufta biri hakîkî, öteki mecâzî olmak üzere iki nevi sevgi ve aşktan bahsedilir. Hakiki sevgide ve aşkta konu Allahtır, mecâzî aşkta ise konu insandır. Bir insanın karşı cinsten bir insana duyduğu sevgiye mecâzî veya beşerî aşk denir. Hakîkî aşka büyük önem veren tasavvuf erbâbı, beşerî aşka da ilgisiz kalmamışlar, çoğu zaman beşerî aşkı ilâhî aşka geçmek için bir köprü olarak görmüşlerdir.

Yunus Emre tasavvuf düşüncesinin adamıdır. Onun prensiplerini yaşamış ve çok iyi anlatmıştır. Katıksız teslimiyeti, ferâgati, bu yolda yıllar süren samîmî ve ihlâslı hizmetleri sonucu büyük mertebelere ulaşmış, kemâle ermiş, kilidi çözülmüş ve Hak âşığı Yunus Emre olmuştur.

Tasavvuf her şeyden evvel bir gönül terbiyesidir. Gönül de insanda bulunduğu için tasavvufun konusu insandır. Gayesi ise, onun kalbî yönünü eğiterek olgunlaştırmaktır. Tasavvuf ilâhî ahlâkla ahlâklanmak demektir. Tasavvuf bencillikten kurtulup diğergâm olmaktır, kendinden çok başkalarını düşünmektir.

Yunus Emre’de İnsan Sevgisi ve İnsanın Değeri

Yunus’un düşünce dünyasındaki en önemli kavram şüphesiz ki insan sevgisidir. Dünya edebiyatında bile insanı bu denli yücelten ve seven bir şaire rastlanmaz. Batı’nın “hümanizm” adıyla ulaşmaya çalıştığı bu düşünce seviyesine Yunus, asırlar öncesinden ulaşmıştır. Yunus’u bu yüzden batılı anlamda bir hümanist olarak göremeyiz. O, batılı hümanistlerin aksine insanı Allah’ın en güzel ve en mükemmel yarattığı varlık olarak sevmektedir. Bu düşüncesini de “Yaradılmışı severiz; Yaradan’dan ötürü” dizelerinde dile getirmektedir.

İnsan denen varlık, gerek maddî gerekse mânevî yönü îtibâriyle yaratıkların en mükemmelidir. İslâm inanç ve düşüncesine göre, insan en güzel biçimde (ahsen-i takvim üzere) yaratılmış ve Allah ona kendi rûhundan bir nefha vermiştir. Meleklere, insana secde etmeleri emredilmiştir. Hiçbir varlığın yüklenmeye cesâret edemediği «emânet”i insan yüklenmiş ve o, Allah tarafından yer yüzünde “halîfe” kılınmaya lâyık bulunmuştur. Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisi diğer varlıklarda münferid ve dağınık biçimde bulunduğu halde, insanda topluca ve tam olarak bulunur. Aslında öteki bütün yaratıklar insanın hizmetindedir. Mahlûkatın var oluşundaki esas sebep insanın var olmasıdır (insan hilkatin illet-i gaiyesidir). İnsan kâinat ağacının meyvesidir.

İnsan türü bu kadar değerli olmakla berâber, fert fert her birinin derecesi aynı değildir. O aynı zamanda zayıftır, hırslı ve huysuzdur, azgınlaşmaya müsaittir. Aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîne) yuvarlanabilir. Ne var ki herkes alabildiğine yükselme ve “olgun insan” olma imkânına sâhiptir. Yeter ki, mayasındaki cevherin kıymetini bilerek onu geliştirmek gayreti içinde olabilsin.

Yaradılışımızdaki en güçlü hislerden biri sevgidir. Sevginin yöneltileceği ikinci önemli obje de insan olacaktır. Hayvanlar da sevgi dilinden anlar. Fakat sevginin bu dünyada asıl muhâtabının insan olması akla daha yakındır. Başta söylemiştik, bütün kainat sevginin eseridir.

İnsan “gönül” sâhibidir. Gönül bütün yüceliklerin kendinde toplandığı yerdir. Gönül nazargâh-ı ilâhî’dir. Nihâyet gönül, sevginin coşup taştığı yer olduğu gibi, aynı zamanda girip yerleşeceği, karar kılacağı mahaldir. O bakımdan sevginin dilinden en iyi anlayan insandır.

Aslında bütün varlıklara karşı gösterilen bu sevginin asıl kaynağı Allah’ın sevgisidir. Bâyezid Bistâmî öyle der: “Allah bir insanı sevdiği zaman, bunun belirtisi olarak ona üç sıfat ihsan eder: Deniz gibi cömertlik, güneş gibi sıcaklık, toprak gibi tevazu.” Her şeyi kucaklayan bu yüksek hasletler en belirgin şekilde insan sevgisi olarak kendini gösterecektir. İşte İslam sûfilerince temsil ve tatbik edilen bu anlayışın tarihimiz ve kültürümüz içerisindeki en büyük temsilcilerinden birisi de Yunus Emre’dir. Yunus’un büyüklüğü, eşsiz bir şâir oluşunun yanında, taşıdığı insancıl hüviyetinden gelir.

Batı’da kökü çok eskilere dayanan ve insanın değeri noktasında odaklanan Hümanizm cereyanı, değişik devir ve bölgelerde farklı yorumlara sâhip olmuş, ama hep teoride kalmıştır. Yunus’ta ve benzerlerinde ise insan sevgisi sâdece sözde değil bizzat hayâtın içindedir. Özellikle Yunus Emre, çeşitli hümanizm teorilerini geliştiren ve bugünkü medeniyetin öncüleri olan milletlerin birbirini din, mezhep, ırk ayrılığı yüzünden boğazladıkları bir devirde, bütün insanların eşit olduklarını, hakiki olgunluğun “yetmiş iki millete aynı gözle bakmak” sûretiyle gerçekleşeceğini terennüm etmiş kimsedir.

Dost’un Dostunu Sevmek

Yunus Emre’nin mensup olduğu sevgi ağırlıklı tasavvuf düşüncesinde Allah sevgisinin bir sonucu olarak insan sevgisi doğacaktır. Allah’ı gerçekten sevenler, Allah’ın en mükemmel eseri ve halifesi olan “insan”ı da sevecektir. Öyle diyor Yunus: Hakkı gerçek sevenlere cümle âlem kardaş gelir.

Tasavvuf ahlakında kendinden çok başkalarını düşünmek mühim bir esastır. Yunus’ta bu başkalarını düşünme ve diğergâmlık engin bir duygu olarak adeta bütün insanlığı kucaklar mahiyettedir. Bu düşünce onun mısralarında öylesine güçlü ve etkilidir ki, onun kuru bir öğüt ve laf olarak kalmış olması düşünülemez. Yunus bunları bizzat yaşamış, faydasını ve sonuçlarını görmüş, ondan sonra da başkalarına tavsiye etmiştir.

“Bir kez Gönül Yıktın ise Bu Kıldığın Namaz Değil” Yunus Emre’deki insan sevgisinin en veciz ve açık tezahürlerinden birini de onun gönül yıkmamak ve alçak gönüllü olmak tavsiyesinde bulunduğu mısralarında görüyoruz. insan varlığında gönlün yeri büyüktür, hatta insanı insan yapan onun kalbi yanî gönlüdür. Yer yüzünde Kabe’nin Müslümanlarca değeri ne ise, insan varlığında gönlün yeri odur.

“Bir Hastaya Vardın İse” Yunus Emre’deki insan sevgisinin teoriden ibaret olmadığını söylemiştik. Kimse kendisinde insan sevgisi olmadığını söylemez. Önemli olan bu sevginin davranış haline gelmesi, fiilî olarak ortaya çıkmasıdır. Mesela hasta ziyaretinde bulunmak, muhtaçlara yardım etmek bunun tezâhürlerinden biridir.

“Yiğit İken Ölenler” Yunus Emre’de ve onun düşüncelerine hayat veren sistemde insanın değeri tartışılmaz bir üstünlüğe sahiptir. Böyle olunca insan hayatı da o nisbette kıymetli olacak demektir. Ölümler, hele genç yaşta ve vakitsiz görünen ölümler her yerde insan kalbini titreten, derin kederlere sürükleyen olaylardır. Yunus da bir insandır, hem de duygulu bir insan. Bu tür ölümlerin onu da etkilememesi düşünülemez. Yunus Emre’deki insan sevgisi öyle bir boyuta ulaşmıştır ki, sanki yaşadığı devir Anadolu’sundaki bütün muztarip insanların duygularına tercüman olmaktadır.

“Beri Gel Barışalım” Ve Yunus Emre’nin bütün insanlığı kucaklayan cihanşümûl dâveti! O herkesi barışa, dostluğa, tanışıp anlaşmaya çağırıyor. Fert veyâ toplum olarak aramızda bir takım anlaşmazlık veya kavgalar çıkmış olabilir. Artık bunları bir yana bırakıp barışalım. Birbirini tanımayan yabancılar hâlindeysek tanışıp bilişelim.

***

Prof.Dr. Mehmet DEMİRCİ

Kategoriler
Yunusemre

Bilge Yunus

Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında Önemli Bir Bilge: Yunus Emre –

Anadolu’nun manevi iklimini yoğuran iki bilgede, Yunus’ta ve Mevlana’da, sevgi konusu öne çıkar. Onlar için aşk, kendisinden başka her şeyin kendisiyle açıklanabileceği bir ana ilke durumundadır. O olmazsa varlık bir kaos içine girer, açıklanamaz hale gelir. Onlar hayatı aşkla açıklamaya çalışan kişilerdir. Hayatı aşkla açıklamak demek, hayata dair her şeyin aşkla açıklanması demektir. -K1-

Yunus Emre’nin dilinde bilge kişinin adı “eren”dir, “bilge”dir. Eren barış içinde yaşamayı, bütün insanları kardeş görmeyi, kendini sevmeyeni bile sevmeyi bilen kişidir.*

Yunus Emre, Divanına göre daha az bilinen eserini H. 707/M. 1307 tarihinde yazmıştır. Eser 54 yapraklık küçük bir kitap olup toplam 562 beyittir. Risâletü’n-Nushiyye, adından da anlaşılacağı üzere tasavvufî öğüt kitabıdır.

Eser, mesnevi nazım türünde yazılmış olup vezni; giriş bölümündeki ilk 13 beyit (fâilâtün/fâilâtün/fâilün) kalıbındadır. Mensur kısımdan sonra gelen eserin asıl bölümünün vezni ise (mefâîlün/ mefâîlün/feûlün) kalıbındadır.

Yunus Emre, Risâletü’n-Nushiyye’yi giriş bölümü hariç olmak üzere beş bölümde işlemiş ve her bir bölümde ayrı bir konuyu ele almıştır. Şairin konuları işlerken canlı bir dil kullandığını söyleyebiliriz. O, devrin sosyal yaşantısına uygun olarak ele aldığı kavramları (Ör. akıl, iman, öfke, cimrilik vs.) çoğu zaman bir savaş manzarası içinde vermektedir. Yer yer çeşitli semboller ve mecazlar kullanılarak yapılan bu anlatımdan yola çıkarak Risâletü’n-Nushiyye’nin alegorik (canlandırılmış) bir eser olduğunu söyleyebiliriz.

Yunus Emre, tahkiyeli anlatımın dışında özellikle öğütlerin ağırlık kazandığı bölümlerde vecizeler söyleyen bir bilgedir. Risâletü’n-Nushiyye, söyleyiş güzelliği bakımından her ne kadar Divan’daki şiirlerin seviyesine ulaşmasa da kimi beyitlerin edebî olarak üstün bir değer taşıdığını söyleyebiliriz. -K2-

Yunus Emre, ne bir filozof, ne bir müderris, ne de filozofik manada bir bilgedir. Yunus Emre hikmeti ledün ilmine sahip bir mutasavvıftır ve sanatı da buna göre düşünülmelidir. O ilimden ziyade insanın kendisini bilmesinin gerekliliğini vurgulamıştır. -K3-

Yunus’ta “bu mahfi sırrı sendedür”, “seni kanda bulam”, “benem ebed benem beka”, “hem batınam hem zahirem”, “hem evvelem hem ahirem”, “Hak’dan ayru değülidüm” vb. ifadeler, insanın kendini bilme çabasının Allah ile olmaktan ayrı düşünülemeyeceğine işaret etmektedir. Yine bu cümleden olarak, yukarıdaki ifadeler dikkate alındığında, bir yandan, dinsel bilgi ile epistemik inanç arasında bir uyumun var olduğu dikkat çekmekte, öte yandan kendini bilme çabasında olan insanın hem bilme gücüne hem de inanma eğilimine sahip bir özde yaratılmış olduğu öne çıkmaktadır.

Bize öyle geliyor ki, kendini bilme özlemi içinde olan insan ile Allah arasında kurulan ilişki, Yunus’a özel atıfla, dinsel epistemoloji bağlamında üç önemli sonuca iletir. Bu cümleden olarak, kendini bilmeye çalışan insan: Allah’ı, deyim yerindeyse, kendine yakın bir dost gibi görür; Kendini Allah’ın varlığı karşısında her yönden sınırlı olarak algılar; Ulaşmaya çalıştığı tek gerçeğin Allah ile olma olduğunu anlar. Bu durumda, insanın kendini bilmesini dinsel epistemoloji içinde anmak, Unamuno’nun ifadesiyle insanı sapientiae’ya, bilgeliğin tahtına iletir. Öyleyse, dinsel epistemolojiden beklenen, yalnızca mantığın çözümleyici gücünü değil, aynı zamanda inancın yaratıcı gücünü de kullanmak olmalıdır. -K4-

Aşk ile terbiye edilmek ya da aşkın üstün ahlâk ile ilişkisini göstermek, Yunus’un düşüncesinin en önemli yönlerindendir. Kainatta gördüğü düzenliliği, toplumsal yaşamda da görmek isteyen, insan ruhunun ancak erdemlerle donatıldığında Hakka yaklaşacağını düşünen Yunus; adalet, doğruluk, bilgelik, hoşgörü gibi erdemleri temele alır. Onun için Hakk aşığı aynı zamanda üstün ahlâkın seçkin bir örneği olmalıdır. Bu sebeple ilâhî aşk ve üstün ahlâk bağlantısı doğrultusunda Onun ulaşmak istediği insan tipi de netleşir. -K5-

Yunus Emre halk diliyle yazdığı için, halkın zevk ve beğenisine hitap ettiği için, bugün de halk arasında yaşıyor. En eski Anadolu eserlerinde olan Yunus Emre Divanı Azeri lehçesine yakın bir dille ve hece vezniyle yazılmış, on iki bin mısradan oluşan, dış aleme karşı kayıtsız, iç alemin derinliklerini dile getiren, vecd ve huşu içerisinde yazılan ilahiler nefesler, ahlaki öğütler ve tasavvufi bilgeliklerden oluşuyor. Yunus Emre’nin şiirleri sanat kaygısı taşımaksızın, ilahi yakınlığı gerçekleştirmek üzere, halkın ruhuna işleyen bir dil’le yazılmıştır. İlahi cezbeye ve aşk mezhebine inandığını söyleyen Yunus Emre, şeriat ehlinin kendisinin sahip olduğu mazhariyetlere sahip olamayacaklarını iddia eder. Tasavvuf ahlakına dayalı ve tasavvuf/tarikata davet eden ilahiler yazan Yunus Emre her durumda tevekkül ve teslimiyeti, dünyevi ilgilerden feragati önerir. Yunus Emre Divanında Mevlana Celaleddin’in etkisini müşahede etmek de mümkündür. -K6-

Bu dünyanın fani şeyleri senin gözlerini kamaştırmasın; fakat sen Allah’a saygı göstermeye, ruhsal işlerle meşgul olmaya bak ve bunlar sonun geleceği zaman sığınakların olur.’ − Yunus, bu bilge sözleri birbirine bağlayarak insanlara ruhsal değerler sunmakta. Bu konuşmalarının doğruluğunu ise iyi ameller kanıtlayabilir. -K7-

Bazen tek başına çok fazla bir şey ifade etmeyen kelimeleri, yerli yerine koyup düzenli bir şekilde bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan güzellik ve anlamdır ruh. Sıradan bir bedeni hisseden, anlayan, anlatan, yaşayan, yaşatan bir güç hâline dönüştüren gizli güçtür ruh. Binaları, caddeleri, mahalleleri, sokakları yaşanılır bir şehre dönüştüren güzellik anlayışıdır ruh. Görünenin arkasındaki görünmeyen, bilinenin arkasındaki bilinmeyendir ruh. “Ete kemiğe bürünen ve daha sonra Yunus olarak görünen” sıradan bir Anadolu insanını büyük bir bilgeye dönüştüren güçtür ruh. Ete, kemiğe; taşa, toprağa; binaya sokağa yani maddeye anlam katan güçtür ruh. Maddeden ruhu soyutladığımızda, geriye boş bir ceset, terk edilmiş bir bina, başıboş bir şehir kalır.

Yunus, iki dünyalıdır. Çok boyutlu ve çok anlamlıdır. Bunun en somut örneği de beden ile ruhu; kelime ile anlamı kaynaştırma çabalarında ortaya çıkar. Bedenin ruhsuz, ruhun bedensiz; kelimenin anlamsız, anlamın sözsüz çok fazla bir mana ifade etmediğini bilir. Bu yüzden onun çağımıza düşen birçok gölgesi vardır. Çağımızın ana sorunlarının başında; bedenlerimizle ruhlarımızın, yani şekille anlamın uyuşmazlığı gelir. Bu uyuşmazlığı giderecek ve hayatımızdaki altın dengeyi sağlayacak olanlar Yunus gibi bilge insanlardır. Bu yüzden Yunus ve Yunus gibi büyük şahsiyetler her zaman çağlar üstüdürler ve öyle kalmaya da devam edeceklerdir. -K8-

Kaynak: Eskişehir Valiliği ESKİyeni Kültür dergisi

Başlık: Yrd. Doç. Yağmur SAY – Mayıs 2012

*ESOGÜ Öğr. Üyesi Metin ERDOĞAN – Mayıs 2009
K1- Doç. Dr. Vefa Taşdelen – Mayıs 2011
K2- Prof. Dr. Erdoğan BOZ – Mayıs 2012
K3- Ayşe Semra ERGÜVEN – Mayıs 2013
K4- Prof. Dr. Metin YASA – Mayıs 2012
K5- Harun Emre KARADAĞ – Mayıs 2013
K6- Yazar, Atasoy MÜFTÜOĞLU – Mayıs 2010
K7- Prof. Dr. Edit Tasnádi – Macaristan
K8- Doç. Dr. Muharrem Dayanç – Mayıs 2011

Kategoriler
Yunusemre

Herkesin Yunus’u Kendine Göre

Yunus Emre, halkın asırlar boyunca hiç unutmadığı, menkıbeleri dilden dile, nesilden nesile aktarılan, belki de daha yaşarken efsaneleşmiş bir şairdi. Bestekârlar, ilâhi, naat, mersiye, kaside, durak, tevşih gibi dinî formlarda eser bestelemek istedikleri zaman önce tekkelerin vazgeçilmez söz hazinesi olan Yunus Divanına bakar ve mutlaka istedikleri güzellikte bir şiir bulurlardı.

Dede Efendi, Zekâî Dede, Kazasker Mustafa İzzet gibi büyükler de dâhil olmak üzere, çok sayıda bestekâr onun deyişlerini çeşitli formlarda bestelediler. Fakat Yunus, divan şairleri ve tezkire yazarları tarafından pek önemsenmezdi, çünkü çok farklı bir şiir dili ve duyuş tarzı vardı.

Yunus’un şiirlerinin tekkelerde öncelikle tercih edilmesinin sebebi, Türkçesindeki saflık, söyleyişindeki içtenlik ve düşünüşündeki derinlikti; halk onun divanında kendi ruhunun yansımalarını bulurdu. Cemaleddin S. Revnakoğlu’nun anlattığına göre, Anadolu’da âdeta mukaddes sözler olarak görülen Yunus ilâhileri muska gibi mumlu bezlere sarılıp saklanır, daima yukarıda tutulur, kutsal gecelerde ve çeşitli dinî toplantılarda Kur’an-ı Kerim ve Mevlidden sonra mutlaka Yunus ilâhileri okunurdu.

Yunus’un Türk dili, düşüncesi ve edebiyat tarihi bakımından taşıdığı önemi ilk fark eden Darülfünun Türk Edebiyatı Tarihi Müderrisi Köprülüzâde Fuad Bey [Fuat Köprülü] oldu. 1913 yılında Türk Yurdu mecmuasında yayımlanan iki makalesiyle aydınları bu büyük şairden haberdar eden Köprülüzâde, aynı yıl, Bilgi mecmuasında çıkan “Hoca Ahmed Yesevî, Çağatay ve Osmanlı Edebiyatları”3 başlıklı makalesinde de, Batı Türkleri arasında yaygın olan tasavvufî edebiyatın Şark Türklerinden, özellikle Ahmed Yesevî’den geldiğini ileri sürmüş, sonraki araştırmaları bu tezi doğrulayınca Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserini yazmıştı. 1918 yılında yayımlanan ve iki ana bölümden meydana gelen bu âbidevî eserin birinci bölümünde Ahmed Yesevî, ikinci bölümünde Yunus Emre ele alınıyordu.

Türkiye dışındaki Türkoloji ve şarkiyat çevrelerinde geniş yankılar uyandıran İlk Mutasavvıflar, Türk edebiyatı tarihi araştırmalarına yepyeni ufuklar açan öncü bir eser oluşunun yanı sıra, XIII. yüzyıl Anadolu’sunun din ve kültür tarihi açısından da son derece önemli bir çalışmaydı. Köprülüzâde, bu eserinde, millî zevki en yetkin bir biçimde temsil eden Yunus’un, eldeki belgelere göre ümmî kabul edilmesi gerektiğini, ancak bu ümmîliğin kara cahillik anlamına gelmediğini, Risaletun-Nushiyye gibi uzun bir mesneviyi asıl mânâsında ümmî bir şairin yazamayacağını belirttikten sonra, onu medrese tahsili görmüş bir şair olarak değerlendirmenin de yanlış olduğunu söylüyordu.

Yunus, Köprülüzâde’ye göre asla sanat ve sanatkârlık endişesi taşımayan, sırf kendi ruhunu, ruhî heyecanlarını ve ilhamlarını terennüm etmiş “âteşîn” bir mutasavvıftı. Bütün sûfilerde olduğu gibi, onu da bu yolda teşvik eden tek dış etken, halkı irşad etmek, insanlara faydalı olmak düşüncesiydi. Ancak sanat ve sanatkârlık endişesi taşımaması, onun büyük bir sanatkâr olmasına engel değildi; aksine çağının anlayışı doğrultusunda bir sanat endişesine kapılmış olsaydı, klasik edebiyatın sıkı kaideleri içinde tasannudan kurtulamayacak, dolayısıyla ruhunu kelimelere bu kadar samimiyetle dökemeyecekti. Yunus’un güçlü şahsiyetinin ve büyük sanatkârlığının kaynağı samimiyetiydi. Dilini, edâsını, veznini ve şeklini veren millî unsur onda tasavvufla kusursuz bir biçimde kaynaşmış ve ortaya bütünüyle millî bir sentez çıkmıştı; başka bir deyişle, Yunus zevk bakımından katıksız bir Türk’tü.

Köprülüzâde’nin, Yunus’un Türklük tarafını özellikle vurgulaması sebepsiz değildi. Büyük bir hızla dağılan imparatorluğun enkazı altında tutunacak bir dal arayan Türkçü aydınlar, Yunus’u temiz Türkçesi, samimiyeti ve o gösterişsiz söyleyişin ardına ustaca gizlediği derin düşüncesiyle Türklüğün saf bir temsilcisi olarak görmüşlerdi. Nitekim İlk Mutasavvıflar yayımlandıktan sonra, aydınlarda Yunus’a karşı büyük bir ilgi uyandığı gibi, ülkenin çeşitli bölgelerinde bu büyük şairi sahiplenme yolunda zorlu bir yarış başlamıştı.

Bu arada, Yunus’tan derin bir biçimde etkilenen bir şair vardı: Necip Fazıl. “Beni de piştiğin eza kabında Kaynata kaynata buhara kalbet!” diye seslendiği Yunus, genç şairin gözüne çorak şiir ikliminde bir vaha gibi görünmüş ve ruhunun derinliklerine ayna tutmuştu. Aynı nesilden Burhan Toprak’ın Yunus’la yaşadığı macera da Necip Fazıl’ınkine benzer. Alp Dağlarındaki bir sanatoryumda tedavi gördüğü sırada Pascal’ı okurken, bir gün bu büyük filozofun bazı önemli fikirlerine, lise son sınıfta edebiyat hocasının aylarca okuttuğu Yunus’un şiirlerinde rastladığını hatırlayan Burhan Toprak, hemen İstanbul’a yazarak bir Yunus Emre Divanı istediğini, on beş gün sonra postadan çıkan divanın sayfaları arasından kendisine o güne kadar hiç kimsenin seslenmediği kadar içten seslenen Yunus’u bir daha yanından ayırmadığını anlatır.

Köprülüzâdenin eseriyle birlikte Türk aydınlarının ilgi odağı haline gelen Yunus Divanının o tarihlerde -aradan yıllar geçtiği halde- henüz doğru dürüst bir neşrinin bulunmadığını hatırlamakta fayda vardır. Onun hakkında övücü yazılar okuyup da şiirlerini merak edenler, 1933 yılına kadar, taşbaskısı derme çatma Yunus divanlarıyla yetinmek zorundaydılar. Bu divanlar, Yunus adıyla ve Yunus vadisinde yazan birçok şairin şiirleri de karıştığı için güvenilemeyecek neşirlerdi. Yunus hayranlarının imdadına Burhan Toprak yetişti.

Alp Dağlarındaki sanatoryumda yatarken Yunus Divanını didik didik eden Toprak, kendine göre bazı kıstaslar belirleyerek Yunus’a ait olmadığına karar verdiği şiirleri ayıklamış, mümkün olduğunca güvenilir bir Yunus Divanı ortaya çıkarmaya çalışmıştı. Yaptığı çalışma 1933 yılında Ahmet Halit Kitabevi tarafından üç cilt halinde yayımlandı. Bu üç ciltte üç yüz elli şiir vardı, fakat daha sonra bunların da bir kısmı ayıklandı. Peyami Safa, Hafta mecmuasında çıkan bir yazısında, Yunus’u Sahaflar Çarşısının harabesinden kurtardığı için Burhan Toprak’ı kutluyor, “Devirler ve çarşılar yıkılır, fakat Yunus gibi büyük şairler devirlerin ve çarşıların, geçmiş zamanların ve harab olmuş mekânların daima üstünde kalırlar” diyordu.7

Burhan Toprak, Yunus Emre Divanı’na yazdığı ve Köprülüzâde’yle kıyasıya hesaplaştığı “Başlangıç” yazısında, saz şairlerini bayağı bulduğunu, “Made in Persia” sezgisi veren “hain, yalancı, riyakâr” divan şairlerinden de iğrendiğini söylüyordu. Yunus Divanında ise “ruhun büyüklüğü, varlığın geçiciliği, kendi talihimizi yaratamamak felâketi, varlığımızın kadın ve erkek taraflarının -aklımızla hassasiyetimizin- mücadelesi, insanlığın bütün sefalet ve yüksekliği, ızdırap tesellisi […] zevk fırtınaları, korkuları, ümitleri, pişmanlıkları, isyanları, şüpheleri, teselli ve imanları ile bütün bir insan hayatı vardı.”8

Yunus Divanının aynasında âdeta kendini seyreden Burhan Toprak, bu cümlelerinde Müslüman bir sûfiden çok, bunalımlı bir entelektüel portresi çiziyordu. “Ben o divanda yalnız kendi coşkunluğumun yankısını görüyordum. O, benden bana gelen bir ses gibiydi, bu yüzden onu çok sevdim” derken anlatmaya çalıştığı bu idi. Yakın dostu Necip Fazıl da Yunus’ta kendi “kriz entelektüel”ini bulmuştu. Açıkçası, Köprülüzâde ve onun gibi düşünenlerin Yunusu ile, eserlerini Cumhuriyet’in ilk yıllarında veren bunalımlı entelektüellerin Yunus’u birbirinden çok farklıydı; onlar ayaklarının altındaki zemin kayarken Yunus’a tutunmaya çalışıyorlardı.

Burhan Toprak’ın Köprülüzâde’ye birçok itirazı vardı. Özellikle ihtiyatla da olsa, Yunus’u ümmî bir şair olarak görmesine ve göstermesine içerlemişti; şairinin çok okumuş bir adam olduğunu ve Arapça bildiğini ispat etmeye çalışıyordu. Onun halkı irşad etmeye çalıştığı iddiası da Burhan Toprak’a göre doğru değildi; koca şair kendi evinde yangın varken başka yangını söndürmeye niçin gitsin di? O başkalarını irşad etmekle değil, kendi kafasındaki kaostan kurtulmak için çabalıyordu. Yunus’ta sanat kaygısı bulunmadığı iddiasına gelince; aksini ispat edecek yüzlerce mısra gösterebilirdi.9

Yunus Divanı’nın “bizim Divina Commedia’mız” olduğunu söyleyen Burhan Toprak’ın “kriz entelektüel” yaşayan Yunus portresinde hümanist çizgiler de vardı. Türk Beşleri’nden Ahmet Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosunu bestelemeye o yıllarda karar vermesinde bu portrenin etkili olduğu düşünülebilir. Yunus’la aynı yıllarda ilgilenmeye başlayan Abdülbaki Gölpınarlı’nın 1936 yılında yayımlanan Yunus Emre nin Hayatı adlı kitabındaki Bektaşî-Batınî Yunus da bir hayli hümanist görünür. O da, Burhan Toprak gibi, divan şiirine acımasızca saldıracak ve Yunusu Karacaoğlan gibi saz şairleriyle birlikte alternatif olarak gösterecekti.10 Ömrünün sonuna kadar peşini bırakmadığı büyük şaire, dünya görüşündeki değişmelere göre farklı gömlekler biçen Gölpınarlı’nın 1960’lardaki Yunusu laik, hümanist, hatta biraz sosyalist, 1970’lerdeki Yunus’u ise Mevlevî idi. Yunus’ta tasavvufun soyutlayıcı bir felsefe olmaktan çıkıp insanı ve tabiatı soyutluktan kurtaran bir sistem olarak kullanıldığını düşünen Gölpınarlı, soyut Tanrı sevgisinden yola çıkan Yunus’un somut insan sevgisine ulaştığını söylüyordu. İnsan sevgisi onda bazen bir sevgiliye aşk, bazen halkın tarafını tutmaktı. Yani Yunus’ta sevgi, ilâhî aşktan halktan yana oluşa kadar, çok çeşitli şekillerde tezahür ediyordu.11 Sonraki yıllarda bazı aydınlarca “halkçı ve devrimci Yunus’a” övgüler dizilecek, hatta onun “kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adamı” olduğu iddia edilecekti.12

1940’larda Yunus’a gösterilen ilgi ile devletin uygulamaya çalıştığı hümanist kültür politikası arasındaki ilişki, üzerinde ayrıca durulmaya değer özellikler taşımaktadır.

Yeni Türk kimliğinin inşasında kullanılacak önemli bir figür olarak öne çıkarılan Yunus, Osmanlı kültürünün yok sayılmasının yarattığı büyük boşluğu dolduracaktı. Bu konuda elbette Halkevleri’ne büyük görevler düşüyordu. Yunus’un asıl mezarının hangisi olduğunu tespit etmek amacıyla yapılan çalışmalar da o yıllarda hız kazandı. Öteden beri Yunus’la ilgilenen Vakıflar Umum Müdürlüğü Teftiş Heyeti Reisi Halim Baki Kunter, 1943 yılında Halkevleri’ni idare etmek üzere görevinden ayrılmış ve bu teşkilâtın müzik çalışmalarını yöneten Adnan Saygun’la tanışmıştı. Saygun, tesadüf bu ya, 1932 yılında başladığı, fakat çeşitli sebeplerle tamamlayamadığı Yunus Emre Oratoryosuna o günlerde dönmüş, harıl harıl çalışıyordu.

Yunus artık gündemin ilk sıralarını işgal eden önemli meselelerden biriydi ve Burhan Toprak’ın 1933, Abdülbaki Gölpınarlı’nın da 1943 yılında yayımladıkları divanlar yetersiz görülüyordu. Mükemmel bir Yunus Divanı hazırlayabilmek için Türkiye çapında çok ciddi bir tarama çalışması yapılmalıydı. Bunun için Maarif Vekâleti’ne başvuran Halim Baki Kunter, bütün valiliklere Hasan-Ali Yücel’in imzasıyla bir tamim gönderilmesini sağladı. Radyoda da okunan bu tamimde, resmî ve özel kütüphanelerdeki divanlarda ve cönklerde Yunus’a ait olduğu belirtilen bütün şiirlerin derlenerek yetkili mercilere teslim edilmesi isteniyordu.13

Hasan Ali Yücel’in tamiminden nasıl bir sonuç alındığı bilinmiyor. Ancak Adnan Saygun’un hummalı çalışması sonuç vermiş ve “sanatların eşsiz koruyucusu Türkiye Cumhurbaşkanı İnönü’nün yüce varlığına armağan” edilen Yunus Emre Oratoryosu, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin büyük salonunda, 21 Mayıs 1946 tarihinde, Reisicumhur başta olmak üzere bütün devlet erkânı ve kordiplomatiğin yer aldığı seçkin bir dinleyici kitlesi huzurunda seslendirilmişti. Hasan Ali Yücel, dört gün sonra da halka açık bir programla ikinci defa seslendirilen oratoryo için hazırlanan tanıtma kitapçığına yazdığı takdim yazısında, Yunus’un Türk ruhunu dile getirmede, yedi asır boyunca, nefesi her sesin üstünde kalmış bir gönül eri olduğunu söylüyordu; ona göre Yunus Emre, “dimağlarda medrese istibdadının fermanferma olduğu devirlerde hürriyetin, hürriyetin tanrılaştırılıp kargaşalık doğurduğu zamanlarda iç inzibatının sığındığı sakin, huzurlu bir ruh köşesi”ydi.14 Bu temsil münasebetiyle, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden getirtilen yazma Yunus divanlarıyla Yunus’tan bahseden kitap ve vesikaların orijinallerinden oluşan bir de sergi açıldı.

Yunus hayranlığının bazı aydınlarda Avrupa ve Amerika’da faaliyet gösteren Ömer Hayyam kulüplerini örnek alarak Yunus Emre cemiyetleri açma hevesi uyandırdığını da, bu meseleye Kadınlar Tekkesi adlı romanında ironik bir üslûpla değinen Refik Halit Karay’dan öğreniyoruz:
“Kadehini doldurup hemen yuvarlayan Süha baktı ki bir edebiyatçı ve sanatçı grubunun içine düşmüş, etrafını çevirenler siyah ipek elbiselerinin büsbütün ince gösterdiği ve esmerliklerini cilaladığı taze hanımlar ve birkaç genç erkek… bunlar bir Yunus Emre Kulübü veya derneği kurmak niyetinde imişler. Hepsi de şairin hayranı! Küçük hanımlardan biri -İngiliz şivesine kaçan hoş bir telâffuzla- diyor ki:
– Bütün dünyada Ömer Hayyam kulüpleri var; neden memleketimizde bir tek Yunus Emre cemiyeti bulunmasın?
– Bulunmalıdır. Madem ki tekkeler resmen kapalıdır ve kulüplerin açılmasına müsaade vardır, yeni icaplara uyup an’anemize devam etmeliyiz, modern tekkeler kurmalıyız. Yunus’u bilerek, zevkine vararak seven bir gençler topluluğunun içinde bulunmaktan iftihar ederim. Lokali nerede olacak bu kulübün? Beyoğlunda, yan sokakların birinde mi?
– Evet…
– İşte korktuğum bu idi!15

Yunus’a karşı kamuoyunda uyanan ilgi, sahiplenme yarışını da hızlandırmış, bu yarışta, vali Daniş Yurdakul’un gayretiyle öne geçen Eskişehir’in Sarıköy’ünde bir Yunus Emre Anıtı yapılmasına karar verilmişti. Yunus’a ait olduğu iddia edilen türbe demir yoluna çok yakın olduğu için yeniden yapılması planlanan mezarın biraz geriye alınması gerekiyordu. Güzel Sanatlar Akademisi Süsleme Sanatları Şubesi Şefi Kenan Temizkan tarafından hazırlanan ve Yüksek Mimar Asım Mutlu tarafından çizilen projede, anıt, Türk tarzında bir çeşme olarak tasarlanmıştı. Yunus’un kabri bu çeşmenin arkasında daha yüksek bir yerde bulunacak, etrafına dikilen servilerle uhrevî bir atmosfer yaratılacaktı. Mezarın yüksek tutulmasının bir sebebi vardı: Çeşmeye su almak için gelen halkı “daimi surette hürmet vaziyetinde bulundurmak.”16

Sarıköy’de anıtın inşası devam ederken Yunus’un mezarı Halim Baki Kunter, Ahmet Adnan Saygun, Kemal Güngör,
Raci Temizer ve Hasan Bıçakçı’dan oluşan bir ekip tarafından 28 Haziran 1947 Cumartesi günü öğleden önce açılmış, bir eli başının altında, bir eli kalbinin üzerinde, bozulmamış halde yatan bir iskelete ulaşılmıştı. Ekipteki uzmanlar tarafından yapılan antropolojik inceleme, bu iskeletin altı yüz yıl kadar önce, seksen yaşlarında ölmüş Türkmen soyundan birine ait olduğunu gösteriyordu.17 Ne var ki bu incelemenin ne kadar uzmanca yapıldığı hep tartışılacak, Yunus’un Karamanlı olduğunu ve Karaman’da yattığını savunanlar tarafından, yıllar sonra, Adnan Saygun ve Kemal Güngör’ün şahitliklerine başvurularak açılan mezardan aslında on beş iskelet çıktığı, bu yüzden büyük bir hayal kırıklığı yaşayan ekip üyeleri arasında ciddi tartışmalar cereyan ettiği ve “halkın duygularını incitmemek” için hazırlanan olumlu raporu Halim Baki Kunter’den başka kimsenin imzalamadığı iddia edilecekti.18 Başka bir iddia da, Konya Evkaf Arşivi’ndeki eski vakıflar defterinde Yunus’un Karamanlılığını açık bir şekilde gösteren kayıtların yer aldığı sayfaların çalındığı yolundaydı.19

Yunus’a tuhaf bir tutkuyla bağlı olan Halim Baki Kunter, Sarıköy’deki mezar açılırken kısa notlar da tutmuştu. Bu notlar, onun Yunus adı etrafında yeni bir mitoloji yaratma gayretini gösteren çarpıcı bir belge niteliği taşımaktadır:
“Saat 13.00’te gayet açık olan havada birdenbire değişiklik görüldü. Mihalıççık istikametindeki dağlarda bulutlar peyda oldu. Yakındaki dağlara düşen doludan birbirlerine çarpan kemiklerin çıkardığı seslere benzer sesler duyulmağa başladı. Bu senfoni bir müddet devam etti. Hepimiz bir ürperti içinde bunu dinledik. İskelet tamamen toprak üzerine çıkmış, yanları da açılmış olduğu bir sırada üzerimize doğru bir bulut geldi ve gülsuyu serper gibi hafif bir yağışla kemikleri yıkadı. Bizi fazla ıslatmadan, tertemiz yıkanmış olan kemikleri de çamur etmeden kesildi.”20

Yunus’a ait olduğu iddia edilen kemikler, toprağıyla birlikte, yeni yerine 6 Mayıs 1949 Cuma günü nakledildi. Tören, Halim Baki Kunter’e göre izdihama yol açılmaması için, başka bir görüşe göre de yönetimin bilinen korkuları yüzünden radyo ve basın yoluyla duyurulmamıştı. Sadece Eskişehir’de çıkan gazetelerin söz ettiği nakil töreninin sessiz sedasız geçiştirilmesi arzu ediliyordu. Bu tedbire rağmen tören günü Sarıköy’de toplanan mahşerî kalabalık herkesi hayrete düşürdü. Sandıklı’dan, Bolvadin’den, Bolu’dan, Konya’dan, hatta daha da uzak yerlerden binlerce insan, yedi yüz yıldır gönüllerinde yaşattıkları şairi yeni mezarına nakledilirken yalnız bırakmamıştı. Endişe ne kadar yersizdi! Vakur halk, kendisinden korkanları utandırmış, şairine karşı görevini hiçbir taşkınlığa ve düzensizliğe meydan vermeden yapmıştı. Halim Baki Kunter, bu beklenmedik ilgiden duyduğu heyecanı, “O gün herkes bir ölünün mezarı başında değil, bir ölümsüzün huzurunda olduğunu hissetti” diye ifade ediyor.21

Bu olay açıkça gösteriyordu ki, kaç tane mezarı bulunursa bulunsun, Yunus ölmemişti ve sadece Anadolu insanının değil, Türkçe konuşan bütün halkların gönlünde yaşıyordu; mezarlar ve makamlar birer sembolden ibaretti. Ölümsüzlüğü gönüllerde yakalayan Yunus ne diyordu:
Ko ölüm endişesin âşık ölmez bâkîdir.

Yunus Emre anıtı, Bektaşî rivayetleri esas alınarak Sarıköy’e yapılmıştı yapılmasına; fakat ne mezarın yeri, ne de Yunus’un kimliği konusundaki tartışma bitti! Büyük şairin kalın sis perdesi ardındaki hayatı ve şiirlerinin her türlü yoruma elverişli derinliği, adı ve eseri üzerinde ideolojik kavga vermeyi kolaylaştırıyor. Bu kavga sahici ilim adamlarının ciddi uyarılarına rağmen devam edip gitmektedir.22 Hâlâ herkesin Yunus’un kendine göre!

Bana sorarsanız, bunda şaşılacak bir taraf yok. Her nesil ve her aydın Yunus’u yeniden keşfedip yorumlayacaktır. Herkesin Yunus’ta seveceği şiirler ve düşünceler bulması, onun büyüklüğünün bir delili olarak kabul edilmelidir.

***

Eskişehir Valiliği ESKİyeni Kültür dergisi, Beşir AYVAZOĞLU – Yazar
1. Cemaleddin Server Revnakoğlu, “Yunus’un Bestelenmiş İlâhileri Nerede ve Nasıl Okunurdu?”, Türk Yurdu Yunus Emre Özel Sayısı, C. V, nr. 319, Ocak 1966
2. “Yunus Emre”, Türk Yurdu, C. IV, nr. 3, 1329; “Yunus Emre ve Âsârı”, Türk Yurdu, C.5, nr. 2 1329 (1913)
3. Bilgi Mecmuası, nr. 6, 1329
4. Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 2. bs., Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınladı, Ankara 1966, s. 284
5. Köprülü, age, s. 285
6. Necip Fazıl, daha sonra Toprak soyadını alacak olan yakın arkadaşı Burhan Ümit’in Yunus’u bu şiirden tanıyıp sevdiğini ve idealleştirdiğini söyler. Bk. Babıâlı, 2. bs., İstanbul 1976, s. 28
7. Peyami Safa, “Yunus Emre ve Genç Dostu”, Hafta, 16 Ocak 1934
8. Burhan Toprak, Yunus Emre, 6. bs., İnkılap ve Aka, İstanbul 1982, s. 17
9. Toprak, age, s. 22 vd.
10. Abdülbaki Gölpınarlı, Divan Edebiyatı Beyanındadır, İstanbul 1945, s. 137
11. Gölpınarlı’nın Yunus’la ilgili yorumları için bk. Yunus Emre ve Tasavvuf, Remzi Kitabevi, İstanbul 1961
12. Sabahattin Eyüboğlu, Yunus Emre, Cem Yayınevi, İstanbul 1976, s. 26
13. Halim Baki Kunter, Yunus Emre. Bilgiler-Belgeler, Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği Yayınları, Ankara 1966, s. 8 vd.
14. Ahmet Adnan Saygun, Yunus Emre (Solo, Koro ve Orkestra İçin) Orato¬ryo 3 Bölüm Op.26, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1946, s. 9
15. Refik Halit Karay, Kadınlar Tekkesi, 2.bs., İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1964, s. 223 vd.
16. Kunter, age, s. 17 vd.
17. Bu kazı, çıkan iskelet üzerinde yapılan antropolojik inceleme ve hazırlanan rapor hakkında bk. Kunter, age, s. 20 vd.
18. Cahit Öztelli, Belgelerle Yunus Emre, Karaman Turizm ve Tanıtma Derneği Yayınları, Ankara 1977, s. 67
19. Öztelli, age, s. 45
20. Kunter, age, s. 21
22. Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın Yunus’la ilgili ideolojik yorumlar hakkındaki eleştirileri mutlaka okunmalıdır: “Türkiye’de Yunus Emre Araştırmaları Üzerinde Genel bir Değerlendirme ve Yunus Emre Problemi”, Türk Vakıf Medeniyeti Çerçevesinde Yunus Emre Semineri, Vakıflar Genel Müdürlüğü, 4-5 Aralık 1991, s. 29-33; “Türkiye’de Kültürel-İdeolojik Eğilimler ve Bir Xni-XIV. Yüzyıl Türk Halk Sufisi Olarak Yunus Emre’nin Kimliği”, Uluslararası Yunus Emre Sempozyumu Bildirileri (Ankara 7-10 Ekim 1991), Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 1995, s. 79-88. Yunus hakkındaki son araştırmaların sonuçlarını da kapsayan önemli bir çalışma da Dr. Mustafa Tatçı tarafından yapılmıştır: Yunus Emre Divanı I, İnceleme, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990; Yunus Emre Divanı II, Tenkitli Metin, Ankara 1990

Kategoriler
Yunusemre

Yunus’un Türkçeye Armağanı

Yunus Emre, Anadolu’da tasavvuf akımının ve Türkçe şiirin öncülerindendir. İnsan sevgisine dayanan bir görüşü benimsemiştir.

Yunus’un elimizde bir Divan’ı ve bir de Risaletü’n-Nushiye adlı iki eseri vardır. Yunus, Risaletü’n-Nushiye adlı eserini Hicri 707, Miladi 1307-1308 tarihlerinde yazmıştır. Bu eserin sonunda şu beyit bulunmaktadır:

Söze tarih yidi yüz yidi-y-idi
Yunus canı bu yolda fidi-y-idi.

Onun hakkında bildiklerimiz bir sisler perdesi içindedir. Yunus, bu eserini olgunluk çağında yazmış olmalıdır. Son zamanlarda bulunan bir mecmuada şu kayıt dikkati çekmektedir. İstanbul Bayezit Devlet Kitaplığında (Nu: 7912) bulunan bir mecmuadaki kayıtta, “Vefat-ı Yunus Emre, sene 720, müddet-i ömr 82” yazmaktadır. Bu kayıt doğru ise şairin H.638-M.1240- 1241’de vefat ettiği düşünülebilir.

Yunus’un dünyaya gözlerini açtığı dönem, Anadolu’da Türkçenin ses bilgisi, şekil bilgisi ve kelime hazinesi bakımından karışık yapıda olduğu dönemdir. Daha sonra gelen yüzyıllarda bazı yazar ve sanatçılar tarafından, bu dönemin dili ”olga bolga dili” veya “kaba ve sakim” diye adlandırılır. İçinde Oğuzcanın yanında Kıpçakça unsurlar bulunduğu. Arapça ve Farsçanın yaygın hakimiyeti dışında, Türkçenin daha durulmamış ve oturmamış yapıda olduğu için, onu benimsemek ve eser vermek pek de rağbet görmemiştir.

Tarihçi Enver Ziya Karal, dilimizi, Anadolu’da takip ettiği süreç çerçevesinde beş bölümde tasnif etmiştir:
1. Türkçenin yabancı dil etkisine karşı direnişi (1299-1453)
2. Türkçe üzerinde yabancı dil etkisinin artması (1453-1517)
3. Türkçede Arapça ve Farsça etkisinin artması (1517-1718)
4. Türkçenin önem kazanmaya başlaması (1718-1839)
5. Türkçenin bağımsızlığı için çalışmalar (1839-1918)

Görüldüğü gibi bu tasnif denemesinde Yunus, Türkçenin yabancı dil etkisine karşı direniş döneminin öncülerindendir. Selçuklularda bilim, edebiyat ve devlet dilinin Arapça ve Farsça olması bu yeni topraklarda Türkçeyi bir hayli sıkıntıya sokmuştur. Türkçe, Anadolu bölgesinde bir yazı dili durumuna gelebilmek için Arapça ve Farsça ile epey bir mücadele etmek zorunda kaldığını gerek Karamanoğlu Mehmet Beyin M.1277 yılında çıkardığı fermandan gerekse Yunus gibi gönül adamlarının eserlerinden kolayca anlayabilmekteyiz. Bu dönemde Anadolu’da, Arapçaya ve Farsçaya karşı hakim durumuna geçebilme mücadelesi veren Türkçe doğrudan doğruya Oğuz Türkçesidir.

Anadolu Türk edebiyatının kuruluş devirlerinde sanatçı ve yazarların bir çoğunun Türkçeden şikayet etmesi bir kültürel yapıdan kaynaklanmaktadır. Onlar, Farsça ve Arapça olarak edindikleri kültürü ve edebi birikimi “başka bir dille” -ki aslında bu onların anadilidir- hele de bu konuda öncesi olmayan bir dille ifade etmek zorunda kalınca sıkıntıya düşmüşlerdir. Mecburen Türkçeyi kullanmalarının sebebi yeni kültürel ortamdır, yani muhatap artık Türkçe konuşmaktadır. Hakikatin ulaşacağı kişi Türkçe konuşuyorsa, hakikatin Türkçeyle temsil edilmesi gerekir. Tarih boyunca Türk aydını hakikatin muhatabına iletilmesinde dilin ancak bir alet olabileceği şeklindedir. Selçuklunun zayıflamasının ardından beyliklerin kuvvet kazanması ve yönetimin mahalli idarelere geçmesi, Türkçenin güç kazanmasını netice vermiştir.

Yunus’tan yaklaşık bir asır sonra Hoca Ahmed b. Mesud, Süheyl ü Nevbahar isimli mesnevisinde Türkçe yazma sebebini şöyle açıklar:

Cihanda bugün resm eyle gider
Ki öküş kişi Türkiye meyl eder

Nitekim aynı yüzyıl Aşık Paşa, Garipname’sinde “…zaruret iktiza etti kim bir kitab Türk dilinçe tertib ola…” diyerek bu noktayı vurgulamıştır. Şeyhoğlu Mustafa da “Hurşidname” isimli eserinde, hala Farsça etkisinde olan okumuşların ‘Niçin Türkçe yazdın?’ sorusuna ve kınamasına muhatap olacağını belki de tahmin ettiğinden;

Garaz hubun cemalidür kemali
Gerek Türki olsun gerek Moğali

dizeleriyle önemli olanın anlam olduğunu vurgulamak zorunda kalmıştır.

Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi Yunus, kendisinden sonra gelen ve Türk dilinde eser ve emek veren nice kalem ve gönül erbabına da önderlik etmiştir.

Yunus’un Eski Türkiye Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesi gibi isimlerle değerlendirdiğimiz dönemde dilde standartların oluşmasında da emeği ve etkisi büyüktür. Geldüm, bildüm, aldum, virdüm, olmışdur, bizüm, anlarun, atmışvan alsavuz şekillerini, gelecek zaman -ısar/-iser çekimini ve burada sayamayacağımız Eski Anadolu Türkçesinin en güzel örneklerini Yunus’ta görürüz. Bu açıdan bakıldığında da Türkçede o, eskiyle yeni arasındaki, Orta Asya, Kafkaslar, Anadolu hatta Balkanlar arasındaki en önemli köprüdür.

Her sanatçı herkesin kullandığı dilin içinden seçtiği unsurlarla hususi bir dil meydana getirir. Aksi halde sanatçı olmaz. O, kendi devrinin dilini “Yunusça” kullanmıştır. Bütün karışıklıklara rağmen Yunus’un şiirlerini diğerlerinden ayıklayabilmemiz başka türlü izah edilemez.

Yunus Emre şiirlerinde ilim, ilahi aşk, insan sevgisi, birlik- beraberlik, ölüm ve fazilet sahibi olma gibi temaları büyük bir ustalıkla işlemiştir.

Yunus Emre’nin dilinde bilge kişinin adı “eren’dir, “bilge’dir. Eren barış içinde yaşamayı, bütün insanları kardeş görmeyi, kendini sevmeyeni bile sevmeyi bilen kişidir.

Kültürümüzde Yunus Emre ile karıştırılan başka Yunuslar da vardır. Kendisini Yunus, Yunus Emrem veya Derviş Yunus olarak tanıtan, şiirlerinde daha çok Aşık Yunus’u kullanan on beşinci asırda yaşamış bir şair ve yine şiirlerinde Hacı Bektaş-ı Veli’den bahseden bir Derviş Yunus bunlardan birkaçıdır. Yunus kelimesinin başka şairler tarafından isim ve mahlas olarak kullanılmasında, Anadolu insanının Yunus Emre’ye duyduğu sevgi ve saygı yatmaktadır.

Milâdî on üçüncü yüzyılda, yani bundan 700 yıl önce, Anadolu ruhi, siyasî ve sosyal bakımdan yeni bir mayalanma ve yoğrulma çağının başındaydı. Üstelik Batı’dan gelen ve aralıklarla birkaç yüz yıl süren Haçlı seferleri, sonra, doğudan gelen Moğol akınları, Anadoluyu ve Anadolu insanının aklını ve kalbini allak bullak etmiş, dış savaş bitince, iç savaş başlamıştı.

Karanlık gece dalgalarını andıran, korkunç hadiselerin cereyan ettiği Anadolu’nun dört bir tarafını Moğol zulmü sardığı, devlet otoritesinin azaldığı, fitne-fesat ve tefrika dalgalarının dağlar gibi ortalığı kapladığı, o tehlikeli ve buhranlı günlerde, adeta yatağından fırlayan bir arslan gibi, yanardağları andıran bir kükreyişle, halkı uyanışa çağırmıştır:

Kasdım budur şehre varam
Feryâd u figan koparam!

diyerek, bütün rahat ve huzurunu bu davası uğruna feda etmekten geri durmamıştır. Birçok şehri dolaşır ve bunları şiirlerinde dile getirir;

Gezerem Rum ile Şam’ı
Yukarı itleri kamu
Çok istedüm bulamadım
Şöyle garip bencileyin

İndük Rum’a kışladuk
Çok hayr ü şer işledük
Uş bahar oldı girü
Göçdük Elhamdülillah

Yunus Emre adı, Türk ve Türk kültürünü tanıyıp seven herkes için bir şeyler ifade eder. Şiirlerinde, her devrin okuyucusu ya da dinleyicisi kendini etkileyecek bir şey bulmuştur. İlk kez Yunus, şiirlerinde büyük ölçüde Türkçe kullanmıştır. Yunus’la birlikte dil, daha renkli, canlı ve halk zevkine uygun bir hale gelmiştir. Gerçi bazı şiirlerinde aruz veznini kullanmıştır fakat en güzel ve tanınmış şiirleri Türkçe hece vezniyle yazılmıştır. Böylece, şiirleri kısa zamanda yayılarak benimsenmiş ve ilahi olarak da söylenerek günümüze dek ulaşmıştır.

Sonuç olarak Yunus, kendi yaşadığı devirde hem de halkın konuştuğu binlerce Türkçe kelime, muhteşem bir ahenk ve mükemmel bir duygu hoşluğu içinde derleyip aşk imbiğinden süzerek asırlar öncesinden bizlere armağan etmiştir.

Bir edebiyatçı onun şiirlerinde onun eserlerinde yedi asır öncesinin edebi zevkini canlı bir şekilde yaşar. Bir tarihçi o günlerin tarihi hadiselerini görür, analiz eder. Bir sosyolog, Yunus’un şiirlerinde o devrin insanının dramına şahit olur. Ticaret erbabı Yunus’tan öğrenir, gerçek alışverişi. Yaratılanı nasıl sevmemiz gerektiğini bize öğreten odur. Gerçek aşk Yunus’tadır.

Türk dili üzerine araştırma yapan, emek veren bizlere armağanı nedir, diye düşünecek olursak; Yunus’un dili, Yunus’un şiirleri, Dede Korkut Hikayeleri gibi, o dönemde telif edilmiş Kur’an tercümeleri gibi ve halkımızın yıllardır her vesileyle ve büyük bir zevkle okuduğu, okuttuğu, Süleyman Çelebi’nin “Mevlidi gibi dilimizin en önemli kaynaklardan biridir. Onun şiirlerinde yukarıda da arz ettiğim gibi, konuşma dilinde geçen binlerce kelime, bugün itibarıyla söyleyecek olursak, onlarca arkaik kelime yazıya geçirilmiş ve bir nevi ölümsüzleştirilmiştir.

Ondan asırlar sonra burada toplandık, onu anlamaya çalışıyoruz. Doğru da yapıyoruz. Çünkü onu anmaya değil anlamaya ihtiyacımız vardır. Güya Yunus ölmüştür ve onun torunları onu anmaya ve anlamaya çalışıyoruz.

***

Kaynaklar: ESOGÜ Öğr. Üyesi Metin ERDOĞAN – ESKİyeni Kültür dergisi, Mayıs 2009

Yunun Emre Divanından Seçmeler, Haz.Erdinç Akbaş, Eflatun Yay.. İstanbul 2004 s. 13
Muhammed B. Boydur, Akaid-i İslam (Kitab-ı Güzide), Manisa Ktb., no:6886, s.2 a; İstanbul Arkeoloji Ktb., nu:1498, mukaddime Zeynep Korkmaz, “Yunus Emre ve Eski Anadolu Türkçesinin Kurulu- şundaki Yeri”, Türk Dili üzerine Araştırmalar, Birinci Cilt, T.D.K.Yay. Ankara 1995, s. 360
Osmanlı Tarihinde Türk Dili Sorunu. Bilim Kültür ve öğretim Dili Olarak Türkçe. T.T.K.Yay. Ankara 1978
Hayati Develi, Osmanlının Dili, 3F Yay. İstanbul 2006, s. 57
İhsan Fazlıoğlu. Osmanlı Döneminde ‘Bilim’ Alanında Türkçe Telif ve Tercüme Eserlerin Türkçe Oluş Nedenleri ve Bu Eserlerin Dil Bilincinin Oluşmasındaki Yeri, Kutadgu Bilig, 3. İstanbul 2003
Cem Dilçin, Mes’ud bin Ahmed, Süheyl ü Nevbahar, inceleme-Metin-Sözlük. Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara 1991, s.217
Kemal Yavuz, Aşık Paşa, Garip-name, c.1/1, T.D.K.Ankara 2000, S.7
Kemal Yavuz, Şeyhoğlu, Kenzü’l-Kübera ve Mehekkül-ülema, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara 1991, s.28
Sezai Karakoç. Yunus Emre, 2. Baskı, İstanbul 1974 s.7

Kategoriler
Yunusemre

Yunus Emre’nin Dünya Görüşü

Yunus Emre’nin Dünyaya ve İnsana Bakışı

Yunus Emre, ne bir filozof, ne bir müderris, ne de filozofik manada bir bilgedir. Yunus’ta yaşamının belirli dönemlerinde biri, İslamın Sünni, öteki tasavvufi inanç sistemlerine göre biçimlenmiş iki farklı dünya görüşü vardır. Bunların birinde Yunus, medreseden yetişmiş bir molladır; ötekinde postu tekkeye sermiş bir derviştir. Molla Yunus, işinde gücünde, evinde barkında, namazında niyazında tam da düzene uygun bir aydındır.

Yunus’un dünya görüşünde bu dünya gelip geçicidir, fanidir. Esas olan ebedi alem, Gayesi Allah’a aşk, Cemaline aşktır. Yunus, fakir fukara yaşamını seçmiş, saadet ve mutluluğu insanların dertlerinde, sevgisinde aramış, çaresizlerin çaresi olmuştur. Bu dünyaya önem verenler ancak kendilerini aldatırlar. Bu dünyanın içindeki eşya imrenilecek şey değil, bu dünya ahretin tarlasıdır. Bu hayattan kurtulmanın yolu Aşkı ilahidir. Ancak tek yol, Allah’a giden yolu bulmaktır, ancak aşıklar ölmez, aşıkların bedeni ölür, ruhu ölmez, o bir nimettir. Onun için Yunus;

Aşık derviş öldü diyeler, sala verirler
Ölen ten hayvan imiş, aşıklar ölmez

der kendisi için.

Yunus Emre’de dört temel öğeyi görürüz. Bunlar dil, düşünce, duygu ve yaratıcılıktır. Israrla vurguladığı konular ise sevgi, insan, varlık birliği, Allah, yaşama sevinci, barış, evren, ölüm, yetkinlik, olgunluk, erdem, eli açıklık, alçak gönüllülük gibi insan özünde odaklaşan unsurlardır.

Anadolu’daki Türkleşme ve İslamlaşma olguları içinde beşeri bir dünya görüşü ile felsefi tasavvufu birleştirebilen, insanı tanrılaştırmak yerine, özü İnsani özde tecelli ettirebilen bir inanç ve dünya görüşünü Yunus’ta görüyoruz. Şiirleriyle insan ve hayat arasında bir köprü oluşturarak toplum içinden biri olmuştur. O içimizden biri olurken, insanoğlu da onun hayat görüşünde, şiirlerinde, felsefesinde kendilerini bulmuştur.

Yunus’un istediği dünya, kinden ve nefretten arınmış, hoşgörü ve barışla kuşatılmış, yaratılanların en üstünü olan insanı sevme üzerine kurulmuş bir yerdir. Yunus bizlere, görmek istediği dünyayı anlatırken aynı zamanda bu dünyanın geçici olduğunu ve ona bağlanmamamız gerektiğini de tavsiye eder.

Türk edebiyat dilinin de, kurucusu olarak kabul edilen ve edebiyatın yapı taşı olan Yunus Emre özellikle Allah’ı, ilahi aşkı, Allah’ın varlığını, birliğini, zenginlik, fukaralık, hem dünya yaşamı ve hem de ahiret hazırlığı konuları üzerine, düşündürücü ve dine bağlayıcı, ikaz edici olmuştur.

O, türlü iç ve dış etkenlerle parçalanmış, sükun ve huzura muhtaç bir yurda, elinde sevgi, dilinde barış reçeteleriyle sevmeyi, sevilmeyi aşılamak, kini yok etmek, sevgiye dayalı bir barış düzeni kurmak için dünyaya gelmiştir. Kabul ettiği felsefenin temeli olan Allah tevhidinden söz ederken ülkenin vahdetine yani birliğine de dikkati çekmek ister.

Tevhid imiş cümle âlem, tevhidi bilendir âdem
Bu tevhidi inkâr eden öz canına düşman imiş

der. Yani: “Yaratanı birlemek, gerçekte cümle âlemin birliğidir. Birlemeyi insan olan bilir. Onu inkâr eden öz canına kasteden düşman gibidir.” demek ister. Yunus’un şiirleri yüzyılları birbirine bağlayan bir ruh olmuş. Yunus sevgiyi, sevilmeyi öğütlerken bu yurdun topraklarını, bu milletin insanlarını bir dirlik ve barış düzeni içinde görmek dilemiştir.

Risâletü’n-Nushiyye’sinde sevgisizliğin ve türlü kötülüklerin viraneye çevirdiği gönlü bir şehre benzetmiş, bu şehrin sevgiyle onarılmasını dilerken sanki kinin, haset, düşmanlık ve dedikodunun harap ettiği bir ülkeyi sevgiyle onarmayı tasarlamıştır.

Yunus, karşılık beklemeden, almadan veren, kendinde olanı, karşısındakine yüce bir gönül zenginliği içinde sunan, yılın her gününde, günün her saatinde, eserinde bir başka güzellik, bir başka iyilikle karşılaşılan büyük bir dosttur. 

İnsana Bakış Açısı

Yunus Emre’nin dünya görüşünün odağında insan ve sevgi vardır.

İnsan, insan olma anlamını gönlünde taşır. Bu yüzden Yunus’un şiirlerinde gönle çok önem verilir. Çünkü gönül Hakkın tecellilerinin aynasıdır. Bu yüzden gönlü kırmak, incitmek çok büyük bir yanlıştır.

Her şeyden önce insan kelimesinin kökeninde dostluk vardır. Yani dost olabilenler insandır. Binaenaleyh insan doğası gereği dost olabilir bir varlıktır. Demek ki, insanın özünde sevgi vardır. Yunus da zaten bütün öğretisinde bunu söylemiştir.

Yunus Emre’nin sanatından, edebiyatından, şiir ve ilahilerinden örnekler verecek olursak, bizlere doğrudan İslam’ın emrini, insanın nasihate olan ihtiyacını anlatır. İnsanın, dünyaya teşrifinin iki mühim gayesi vardır. Biri; Allah’a “kul” olmak; diğeri ise, bütün canlılara merhamet ederek hizmette bulunmaktır. Bu sebepledir ki. Yunus Emre’nin şiirlerinde Allah ve Peygamber aşkına bağlı olarak, derin bir insan sevgisi bulunmaktadır, insan- Halık ve insan – insan münasebetlerini, insanın, “eşref-i mahluk oluşu ve “en güzel surette yaratılması” sebebiyle, inceden inceye kusursuz bir şekilde nasihatlerle ele alır.

O ilimden ziyade insanın kendisini bilmesinin gerekliliğini vurgulamıştır. İnsanın insan olmasının, insanın terbiye edilmesinin, eğitilmesinin yoludur. İnsan ilim öğrenerek mükemmelleşen bir varlıktır. Yunus terminolojisi ile İnsana kendini tanıtmayan bilgi, işe yaramayan bilmektir.

Kainatta gördüğü düzenliliği, toplumsal yaşamda da görmek isteyen, insan ruhunun ancak erdemlerle donatıldığında Hakka yaklaşacağını düşünen Yunus; adalet, doğruluk, bilgelik, hoşgörü gibi erdemleri temele alır. Onun için Hakk aşığı aynı zamanda üstün ahlâkın seçkin bir örneği olmalıdır. Bu sebeple ilâhî aşk ve üstün ahlâk bağlantısı doğrultusunda O’nun ulaşmak istediği insan tipi de netleşir.


Kaynaklar: Eskişehir Valiliği ESKİyeni Kültür dergisi
Mustafa TEMİZSOY – Nisan 2013
Yrd. Doç. Yağmur SAY – Mayıs 2010
Gürcan BANGER – Mayıs 2009
Müjgan CUNBUR – Türk Yurdu dergisi, Mayıs 2012

Kategoriler
Yunusemre

Necip Fazıl’ın Gözüyle Yunus Emre

Anadoluculuktan Yunus Emre’ye

Yunus Emrenin Milli Edebiyat döneminden itibaren aydın ve sanatkârlarımız arasında birdenbire “popüler” bir şahsiyete dönüştüğünü, hemen herkesin ondan bir şekilde beslendiğini, onun takipçisi olmak gibi bir gayretin içine girdiğini biliyoruz. Fuat Köprülü ve Rıza Tevfik’in yazılarıyla başlayan bu ilgi sürekli olarak artmış ve Yunus Emre, asırlar boyu halk arasında gördüğü rağbeti bu defa aydınlar katında da görmüştür. İşte Necip Fazıl da Yunus Emre’ye çok özel ilgi gösteren, onun adeta manevi bir takipçisi olarak eserler veren bir şairdir.

Gerek o devir sanatçılarının gerekse Necip Fazıl’ın Yunus’a duydukları bu yakın ilgi nasıl açıklanabilir? Bu noktada devrin şartlarına bakmak gerekmektedir. Bilindiği gibi Tanzimat, yönümüzü Batı’ya çevirdiğimiz bir dönemdir. Ardından gelen Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti dönemlerinde de bu durum devam eder. Milli Edebiyat devrine gelindiğinde ise o güne kadar ne batılı olabilmiş ne de kendi köklerine eğilebilmiş dolayısıyla “arafta kalmış” aydınlar, kendi kültür ve medeniyetlerine yeni bir dikkatle yönelirler.

Bu ilgi, ilk etapta hece vezni ve sade Türkçe ile milli konularda yazmak şeklinde kendini gösterir. Bu anlamdaki gelişmeler Cumhuriyet devrine kadar devam eder. Bütün bu süreçte divan edebiyatı gayr-ı milli sayılarak redde mahkûm olduğu iç in dikkatler halk ve tekke şiirine yönelir. Konu olarak da Anadolu hayatı işlenmeye başlar. Hareket noktası bu olunca da geçmişte bu anlamda örnek alınacak tek bir isim vardır aslında. O da Yunus Emre’dir. Bu Türkmen dervişi sade Türkçe ve hece vezni ile yazdığı şiirlerle tam bir Anadolu şairidir.

Yunus: Anadolu’nun Ruhu

Yunus, Necip Fazıl için de ilk bakışta bu anlamı ifade eder. Nitekim, daha şiir hayatının başlarında onunla ilgili bir şiir yazacak, daha önemlisi şiirini hem şekil hem de muhteva olarak Yunus ikliminde kuracaktır. Ama biz önce Necip Fazıl’ın Anadoluculuk bağlamında Yunus Emre’ye bakışını görelim. Bunu anlamak için bize yol gösterecek metin, 1962 yılında Milliyetçiler Derneği’nin Yunus Emre Günü’nde yaptığı “Yunus Emre Hassasiyeti” başlıklı konuşmadır. Necip Fazıl, bu konuşmanın bir yerinde şiire ilk başladığı yıllarda Yunus Emre’nin aydın ve sanatkarları nasıl etkilediğini şöyle anlatır: “Üniversitede felsefe talebesiyim… Bir kaç arkadaş “Anadolu” mecmuası isimli bir dergi çıkarıyoruz. Davamız, bütün tarihi seyri ve kıymet hükümleriyle Anadoluculuk. Şairliğimin başındayım.(.) O zamanki fikir, sanat ve edebiyat havamızın üstünde, bir Yunus Emre soluğudur esiyordu.(.) Bir Yunus Emre günü tertiplendi. Benden bir şiir istediler. Okudum.”

Bu şiire birazdan temas edeceğiz ama ondan önce Necip Fazıl’ın “Anadoluculuk” adına Yunus’ta ne bulduğuna bakalım. Ona göre devlet ve cemiyet hayatımızın aşk ve vecd çağında üç önemli isim vardır. Bunlar Aşık Paşa, Süleyman Çelebi ve Yunus Emre’dir. Bu isimler, bir arada cemiyetin ilmini, aklını ve ruhunu ifade eden üç mana kahramanıdır. Yunus Emre, derinliğine bir ruhtur, Anadolu’nun ruhudur. Yunus, olunması gereken şeylerin tâ kendisidir.

Yunus’u Anadolu ruhu yapan özellikler ise kullandığı dil ve “Anadolu’yu, Allah, dünya, zaman, mekân, ölüm, hayat, hasret, ideal gibi temel meseleler üzerindeki en ince ve en derin görüş ve duygusuyla, renk ve ışık mahşeri bir menşur halinde billurlaştırması” ve bu şekilde anlatmasıdır. Üstelik sadece manevi bir coğrafya da değildir bu. Anadolu maddi coğrafyasıyla da onun şiirlerinde yer alır. “O, Anadolu’yu, stepleri, harabeleri, mamureleriyle ve dağ dağ, taş taş, kubbe kubbe, bütün renkleri, çizgileri, yankıları ile de sarmaş dolaş içinde gezdirir.” Yunus Emre bu tavrıyla öncelikle “milli” bir şahsiyettir.

Necip Fazıl, Yunus’la ilgili olarak bu tespiti yaparken onu sadece geçmişe ait bir değer olarak değerlendirmez ve bugüne taşınması gerektiğini belirtir. Ona göre: “Yunus Emre, bizim maneviyat timsalimizdir.” Manevi değerlerle bağımızın koptuğu bu zamanda Yunus Emre, bizim kurtarıcı değerimiz olabilir. Yunus Emre’ye malik olan bir cemiyet hiçbir şeyden mahrum kalmaz. Bunun için görevimiz “Yunus Emre’yi taş basması resimler gibi (standardize ederek) yeni Türk evinin duvarına asmak” olmalıdır. Bunun için de bu topraklarda yeniden bir “Yunus Emre” iklimi oluşturmaya ve “Yunus Emre’ye yükselecek merdiveni inşa edici bir nesil yoğurmaya çalışmalıyız.”

Metafizik Bir ilgi

Necip Fazıl, Yunus Emre’ye sadece millilik vasfı bakımından bakmamakta ve onun şiirlerindeki muhtevaya da dikkat çekmektedir. İşte bu durum, Necip Fazıl’la Yunus Emre münasebetinin asıl sebebini ortaya koyar. Necip Fazıl da gerek irsiyet özelikleriyle gerekse, felsefeye duyduğu yakın ilgi sebebiyle şiirlerinde Allah, ölüm, korku, vehim, yalnızlık, gurbet. gibi Yunus’unkilere benzer konuları işlemektedir. İkisinin de dünyası mistik ve metafizik bir dünyadır. Nitekim bu müşterekliği onun henüz 21 yaşında iken, yani şairlik hayatının başlarında yazdığı ve biraz önce sözünü ettiğimiz toplantıda okuduğu “Yunus Emre’ye” başlıklı şiirinden de anlaşılmaktadır.

YUNUS EMRE

Kaç mevsim bekleyim daha kapında
Ayağımda zincir, boynumda kement.
Beni de, piştiğin bela kabında
Kaynata kaynata buhara benzet!

Bekletme Yunus’um bozuldu bağlar,
Düşüyor yapraklar, geçiyor çağlar,
Veriyor ayrılık dolu semalar
İçime bayıltan acı bir lezzet!

Rüzgâra bir koku ver ki hırkandan,
Geleyim izine doğru arkandan.
Bırakmam tutmuşum artık yakandan,
Medet ey şairim, Yunus’um medet!

Bu şiirde şekil, vezin bakımından Yunus Emre şiiriyle olan yakınlık hemen kendini göstermektedir. Ama burada asıl olan muhtevadır. Necip Fazıl, Yunus’u kendini yüksek oluşlara erdirecek bir “mürşid” olarak görmekte ve onun “izinin takipçisi” olduğunu söylemektedir. Dolayısıyla, bu şiir Necip Fazıl’ın Yunus Emre ilgisini Anadoluculuktan çok öte bir noktaya taşımaktadır. Daha çocuk yaşta iken kendine “mesele” olarak gördüğü konularla ilgili benzer bir durumu Yunus Emre’de de görmüş, bu sıkıntılı ruhsal durumlardan kurtulmak için bir çare ararken, Yunus Emre, onun için kurtarıcı bir adres olmuştur. Başka bir söyleyişle Necip Fazıl’ın yaşadığı ruh bunalımı, “entelektüel kriz” yolunu ister istemez tasavvufa çıkarmış, seziş yoluyla da olsa Yunus’a yaklaşarak çarenin onda ve onun yolunda olduğunu görmüştür.

Tasavvufa ilgi

Necip Fazıl’ın Yunus Emre’nin dünyasını daha yakından keşfi ise tasavvufla münasebetinden sonra gerçekleşmiştir. Şairimiz, bu konuda ilk işaretleri aslında daha öğrenci iken almıştır. Darülfünun matematik hocalığını yapan İbrahim Aşki Bey, ona Semerat’ül Fuad ve Divan-ı Nakşi isimli iki eser vererek bu dünyanın kapılarını açmıştır. İrsiyeti dolayısıyla tasavvufi bir duyarlığa sahip olan Necip Fazıl’ın bu eserler aracılığıyla tasavvufu zihninin ve gönlünün önemli bir meselesi haline getirdiği bir gerçektir. Ama bu aşamada henüz denizin kıyısındaki bir insan durumundadır. Suların içine girememiş fakat denizin derinliğini tahayyül edebilmekte, ruhu akşam ıssızlığına çevrilmiş vaziyette ve kendi ifadesiyle “baş mesele” olarak Allah’ı düşünmektedir.

Bu arayışın bir sonraki durağı ise Necip Fazıl’ın “efendim, kurtarıcım, müjdecim” dediği şeyhi Abdülhakim Arvasi ile tanışmasıdır. 1934 yılı başında gerçekleşen bu tanışma ile Necip Fazıl bahsini ettiğimiz denizin içine girer. Yunus Emre ile asıl buluşması bu süreçte gerçekleşir. Artık şairin fikir ve sanat hayatının önündeki ışık hep Yunus Emre olacak, onunla olan ünsiyetini bir ömür boyu sürdürecektir. Nitekim 1972’de Yunus Emre’yle ilgili olarak “Bizim Yunus” adını taşıyan ikinci şiirini yazar:

BİZİM YUNUS

Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş:
Okunu kör nefsin, kılıçla çelmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Ölüm dedikleri perdeyi delmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Eli katile de kalkamaz elmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Zaman, onun kemend attığı selmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Toprakta devrilmiş, göğe çömelmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Sayıları silmiş. BİR ‘e yönelmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

Bu şiir, diğerinden yaklaşık yarım asır sonra yazılmıştır. Yunus Emre, Necip Fazıl için örnek ve önderliğini, “sufi” terimiyle ifade edecek olursak mürşitliğini yine devam ettirmektedir.

Yunus Emre Piyesi

Necip Fazıl’ın Yunus Emre’ye duyduğu bu müstesna ilginin bir tezahürü de 1966 yılında yazdığı Yunus Emre piyesidir. Eser, Yunus’un menkıbelerle örülü hayat öyküsünü tiyatro yoluyla temsil etmeye yönelik bir gaye ile kaleme alınmış üç perdelik bir oyundur. Eserde menkıbelerle birlikte Yunus’un şiirlerinden de çokça yararlanılmıştır.

Şairin burada da asıl meselesi bir öyküyü anlatmaktan çok Yunus’u metafizik bir kimlikle ele almaktır. Bu amaçla onu “mutlak hakikat”i arayan bir mutasavvıf olarak değerlendirir. Buna göre Yunus Emre, Moğol zulmünden kaçarak Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen ve burada ölümsüzlüğü arayan bir şehzade olarak takdim edilir. Yunus, bu amaçla Anadolu’ya gelince Sakarya kıyılarına yerleşmiş ve Tabduk Emre’ye bağlanmıştır.

Eserde Yunus’un bir hakikat arayışı olarak takdim edilmesi karşımıza “mistik arayışlar” içinde bir Necip Fazıl yerine, tasavvufu tanımış ve bu konuda belli kanaatler oluşmuş bir Necip Fazıl çıkarır. İşte onun, bu fikri değişim sürecinde Yunus Emre çok etkileyici bir isim olmuştur.

Kaynakça: Mustafa Özçelik – YENİeski Kültür dergisi, Mayıs 2011
Necip Fazıl Kısakürek, Hitabeler, İstanbul, 1989
Necip Fazıl Kısakürek, Yunus Emre, İstanbul, 1976
Necip Fazıl Kısakürek, Çile, İstanbul, 1983
Mustafa İsen, Ötelerden Bir Ses, Ankara, 1974

Necip Fazıl’ın Aynasından Yunus Emre