Ana Sayfa Şehrengiz Gece Sesleri

Gece Sesleri

70

GECE SESLERİ

Gece vakti duyulan ilginç sesleri vardı Eskişehir’in. Biri boza satıcısının ahenkli sesiydi. Beklenirdi. Bilhassa kış gecelerini tatlandıran, insana güven ve yaşama sevinci veren bir sesti bozacının sesi. Çok da renkli bağırırdı satıcı. Kimi kendi imal ettiğini, kimi de şehrin pastahanelerinden birinin yaptığı malı satardı. Mazlumların bozası meşhurdu. Bunu bilen satıcı, pastahanenin adını bilhassa ve ezgiyle söyler, birçok sokakta yolunu gözletirdi.

Bir başka ses ise gazetecinin sesiydi. Taşraya yollanan gazeteler, eskiden, bir gün önce basılır ve trenle dağıtılırdı. Eskişehir’in ünlü garı gece gündüz an kovanı gibi işlerdi. Hareketin arttığı zamanlardan biri de gazetelerin gara geldiği saat olurdu. Gece yansım geçen bir saatte gelen gazeteleri işgüzar bir bayi bazen bir adamın koluna sıkıştırır, onu sokaklara salardı.

Bir başka ses vardı ki, bugünün insanına anlatmak mümkün değildir. Tarakçıların sesi. Omzuna astığı yarı sepet, yarı çanta tezgâhını uygun bir yere koyar, bağırırdı: “Tarakçı, tarakçı!” Bu gezici esnaf, çantasında yarı mamul, boynuzdan düzenlenmiş küçük levhalar taşırdı. İsteyen hanım onu durdurur, siparişini verirdi. Enini boyunu söyler, tarağın diş boyutunu tayin eder, beklerdi. Gerçek boynuzdan ince dişli veya kalın dişli bir tarak yarım saat içinde hazırlanır, müşteriye sunulurdu. Talep vardı, bu esnaflar yaşıyordu, tarak satarak kazanıyordu ve evini geçindiriyordu.

Son Posta en çok okunan gazeteydi ve beklenirdi. Gazetecinin bağırması bekleyenlere musiki gibi gelirdi ve katlanmış gazete eve girerdi.

Bir başka ses vardı ve olağanüstüydü. Karşılıklı geçmiş, birbirleriyle günler geceler boyu laf yarıştıran iki nineyi andırırlardı. Gecenin sessizliğinde, kireç harçla sıvanmış evlerin soğuk duvarlarında yankılanan ve şehrin neredeyse her tarafından duyulan bu sesler, kendiye huzur telkin ederdi. Bunlar, Kanadı ailesiyle Yasin Çakır’a ait un değirmenlerinin motor sesleriydi. “Lak, lak, lak.” diye ses çıkarırlardı. Tek patlarlı, tek zamanlı, o zamana göre teknoloji harikası dizel motorlardı bunlar. Ellerine örgülerini almış, dizleri battaniyeli, gözlüklü, ağarmış saçlarıyla birbirlerinin yüzüne bakarak, bazen aynı anda konuşarak, bazen sırayla, fakat yüzde yüz iyi anlaşan iki yaşlı dünürü andırırlardı. Hiç susmazlardı.

Günleri, geceleri renklendiren başka sesler de vardı. Mesela kalaycılar… Sizin ev ile birlikte komşulardan da sağladığı bakırları sokağın hafifçe genişleyen bölümüne toplar, orada açık hava atölyesini hemen kurardı. Kalayı iyice incelmiş, kaybolmaya yüz tutmuş bakır kaplar, temizleme kumlarıyla iyice temizlenir, özel kömürüyle yanan ocağa körükle hava üflenirdi. Akkor şekline gelen ocakta kap ısıtılır, el büyüklüğündeki pamuk ile, kalaycının “Kargatuzu” dediği nişadır yardımıyla yüzeydeki istenmeyen kimyasallar bertaraf edilirdi. Çubuk şeklindeki kalay, sıcak bakıra değince erir, o pamuk ile bütün yüzeye dağıtılırdı. Kaplar eşrafa aitse kalay ikinci, üçüncü operasyonlarla kalınlaştırılır, ona göre ücret alınırdı. Kaşı gözü kömür karasıyla boyanan kalaycı günün hasılatını toplar, akşamın kararmasıyla, çantasına eklediği ekmek ve katıklarını yuvasına taşırdı.

Lehimcileri vardı Eskişehir’in. Özellikle güz mevsiminde çıkardıkları farklı reklam sesleriyle sokakta olduklarını ilan eder, kendilerini çağıracak kapıların açılmasını beklerlerdi. Turşu kuran hanımlar bu iş için en emin kap olarak, eskiden içinde gaz yağı satılan 20 litrelik tenekeleri kullanırlardı ve bu seçimleri kesinlikle doğru ve sağlıklı olurdu. Turşu ve benzeri salamura malzemelerinin bu ekonomik ve pratik kapları lehimlenerek izbelere kaldırılırdı ve bu konuyla ilgili bir esnaf türü ortaya çıkmıştı.

Hallaçlar sadece kendi karanlık dükkanlarında değil, evlerin bahçelerinde ve sanatlarını icra ederlerdi ve beklenen esnaflardı. Bazıları “Haydaaa hallaç!” diye, bazıları “Çırpıcı geldi.” şeklinde bağırırlardı. Kış boyunca bedenlerin altında ezilen yün yatakların yüzleri, baş taraflarından açılır, içinde topak topak olmuş yün veya pamuklar serilen temiz çarşaf üzerine dökülürdü. Elinde dev bir yayı andıran ve adı da yay olan aleti önce sanki akort ederdi. Gerginliğinin uygun seviyede olduğunu tespit ettikten sonra yayın teline, sağ elindeki özel formlu ve kirkit kılıklı ahşap aletle vurur, teli titretir, titreyen tel ile yün topaklarını lif lif ayırmaya başlardı. Topakların arasındaki toz toprak bu arada çarşafın üzerine dökülür, giderek bahçede bembeyaz (veya kahverengi) bir bulut, yumuşak görünüşlü koca bir bulut dağı oluşurdu. Daha sonra, kabartılmış bu malzeme tekrar yatak şiltesine doldurulur, çırpı ile düzenlenir, torbanın ağzı dikilirdi.

Eskişehir’in gezici esnaflarından biri de kırmızı toprak satan, eşekli esnaflardı. Bu kırmızı toprak, gerek muhacir, gerek Manav evlerinde toprak oda zeminlerini cilalamak için kullanıldığı gibi, beyaz kireç badanalı duvarların toprağa değdiği yerlerde, su basmanı seviyesi gözetilir gibi, yerden 60 veya 80 santim yüksekliğe kadar bir bölümün boyanması için de kullanılırdı. Böylelikle hem cephelere bir şekil verilmiş olur, hem de herhangi bir sebeple, sokaktan duvara sıçrayan çamurun cepheyi kirletmesi perdelenmiş olurdu. Bu toprak duvara şöyle uygulanırdı: Bir ölçek toprak kovaya konulur, içine taze inek mayısı karıştırılır, boya kıvamına getirilirdi. Fırça yerine paçavra kullanılır, ölçülere dikkat edilirdi. Uygulama sonrası evin içi mis gibi bir menekşe kokusuyla dolardı. Bursa yolu üzerinde bu toprağın bolca çıktığı ocaklar vardı. Aşı toprağı da denilen bu malzeme pişmiş toprak inşaat malzemesi imal eden kiremit ve tuğla fabrikalarının da malzemesiydi. Fakat eşeğin heybesine doldurulan ve sokak sokak dağıtılan, satılan kırmızı kil çok kaliteli olmak zorundaydı. Ev hanımları, hele gün görmüş kayınvalideler bu toprağın uzmanı gibiydiler. Kötü mala para vermezdi onlar.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011