Ana Sayfa Şehrengiz Kabzımalın Katibi

Kabzımalın Katibi

63

– KABZIMALIN KATİBİ –

Çalışmak isteyen herkese, her devirde, her yerde ve her zaman iş vardır. Türkiye’de bu hep böyle olmuştur. Bugün dahi böyledir. Ertesi günü Tataroğlu, şimdiki Haller binasının bulunduğu eski hal binasına gidip bir kabzımalın katipliğine başladı. Ufak tefek bir çocuktu. Fakat yerinde duramayan bir tabiatı vardı. Durmadan çalışıyordu. Kamyonlardan mal boşaltılmasına yardımcı oluyor, defterleri tutuyor, etrafı derleyip toparlıyor, bir sonraki günü organize ediyor, akşam, şehir esnafına verilen zerzevatın parasını tahsil ediyor, kasayı tamamlıyordu. Gecenin bir yansı ancak dönüşe fırsat bulabiliyordu. Asla şikayetçi değildi. Çalıştıkça açılan Tatar atları gibiydi, terledikçe kendini daha iyi hissediyordu. Patronları ondan fazlasıyla memnundular. Ve ona haftada onbeş lira veriyordular. Aile onun çalışmasını biraz gurur, biraz da endişeyle izliyordu. Evde ikinci baba olmuştu veya babanın baş yardımcısıydı.

Günler rengarenk geçiyordu. Tataroğlu bir gün fötr şapkalı, pardösülü bir zatın, birkaç gündür kendisini izlediğini fark etti. İlerleyen günlerde bu olay tekrarlanınca, bütün cesaretini toplayıp, bu meraklı adamın amacını sormaya karar verdi. Elini pantolonuna silip, adama yaklaştı. Kelimeleri doğru telaffuz edip, adama sordu: “Sen, birkaç gündür beni izliyorsun, seni fark ettim. Ne istiyorsun benden?” Adam ona şöyle dedi: “Delikanlı, kim olduğunu bilmiyorum ama, gerçekten birkaç gündür bakıyorum sana. Yahu, deli gibi çalışıyorsun, kimsin sen? Kabzımalın oğlu olamazdın, patron çocuğu çalışmaz. Ayrıca patronlar böyle kara kuru, ufak tefek de olmazlar. Öyleyse, oğlum, sen kimsin?”

Tataroğlu pek memnun oldu ve bir solukta anlattı, kendini, işini ve ailesini. Adam: “Benim büyücek bir dükkânım var, benimle çalışır mısın? Burada kaç para alıyorsan sana beş fazla vereyim.” dedi.

Tataroğlu heyecanla patronlarına, haftalığını beş lira daha artırıp artıramayacaklarını sordu. “Yeni girdin, hele sabret.” dediler. Onlardan da izin istedi ve ertesi hafta yeni iş yerinde çalışmaya başladı.

Yeni dükkan istasyon binasının, yani garın karşısındaydı. Büyük bir bakkal dükkânıydı. Mağaza kadar genişti ve içerisi mal doluydu. Fakat her taraf karmakarışıktı.

Şeker Fabrikasının civarındaki evden sabah saat beşte çıkıyordu, O saatlerde, o zamanın Eskişehir’ini onun kadar yoğun yaşayan başka şehirli olamazdı. Postallarının tabanına kabara çaktırmıştı. Sabahın sessizliğinde demir kabaraların taşlarda çıkardığı sesler, fakir göçmen evlerinin duvarlarında yankılanıyordu. Pencereler fersiz, sıtmalı yüzler gibi solgun görünürdü. Yarı aydınlık yarı perdeli, uykusunu almamış gözlere benzerlerdi.

Her şey planladığından daha iyi gidiyordu. Sabahın ayazında, ağzında bir ıslıkla, Sivrihisar Caddesi boyunca yürüyordu. Eski garajı, Köprübaşını geçiyor, sabahın işçileriyle selamlaşıyordu. Garın bir bölümü inşa halindeydi. Orada yerli yabancı uzmanlarla birlikte, Anadolu’nun değişik bölgelerinden gelen ve bazıları da Eskişehirli olan işçiler çalışıyordular. Onlar işe güneşle birlikte başlıyor, güneşle birlikte paydos ediyordular. Sabah sabah hepsinin bir ihtiyacı oluyordu, işe başlamadan. Kimi tütün, kimi ekmek, kimi kibrit alıyordu. Çay şeker alanlar oluyordu. Bu sebeple dükkanın erken açılması gerekiyordu. En geç saat altıda kepenkler kalkmalıydı. Yaz bile olsa bu saatlerde Eskişehir ayazdır. Bu erken açılışlar patronların talimatı değildi. Fakat Tatar delikanlı kendini ispatlamak istiyordu ve ne kabına sığabiliyordu, ne de dükkanlara.

Geçen kısa zaman içinde orada da fark edildi. Mağazanın bütün tasarrufunu yönetmeye başladı. Artık haftada yirmi lira alıyordu ve bu iyi paraydı. Patronlar iki kardeştiler, oğulları vardı ve kural gereği onlar haylazdılar. Her şey Tataroğlu’nun elindeydi. Dükkana meyve-sebze de ekledi. Hasılat bir kat daha arttı. Patronların hayranlığı bir kat daha arttı.

Her şey iyi gidiyordu. Hayat zordu ama hoştu. Karın doyuyor, kenara üç beş kuruş konuluyordu. Her şey harika giderken bir gün bir şey oldu. Morali, vücudunun kimyası bozuldu. Dükkan, garın karşısında olduğu için gelenler ve gidenler onun dükkanının önünden geçmek zorundaydılar. Tatil dönüşleri sınıf arkadaşları düzgün kıyafetlerle, ellerinde bavullarıyla ve gruplar halinde camekanın önünden geçiyorlar ve trene biniyorlardı, Ankara’ya, İstanbul’a gidiyorlardı. Onlar üniversiteliydiler. Zaman zaman onlarla göz göze geliyordu. Gözleri onların gözlerine değdiği an felaketi oluyordu. Anlatılmaz duyguların, pişmanlıkların içine düşüyor, çoğu zaman kararını ve kendini eleştiriyordu. Onlarla karşılaşmamak için, o demler dükkanın içlerine doğru, karanlıklara kendini gizliyor ve ağlıyordu. Gençti, çocuk sayılırdı, kimseye gidip bu durumu anlatamıyordu. Kararı kendisi vermişti.

Eve dönüş için akşamın kararmasını bekliyor, ara sokaklara dalıyor, elinden ve yüzünden yorgunluk akarken evinin kapısını açıyordu.

Muhacir kesimindeki okur yazar ve aydın sayısının çokluğunu Eskişehirliler buna bağlarlar: Kendilerini sağlamak, ispat etmek ve tanımlamak için.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011