Ana Sayfa Şehrengiz Lütfiye Hala

Lütfiye Hala

69

LÜTFİYE HALA

1913 yılında Balkanlarda savaş durumu iyice kendini gösterince, daha önce iyi geçinen ve komşu hakkı gözeten ayrı dinli insanlar birbirlerine dişlerini gösterir oldular. Daha önce Karadeniz’in kuzeyinden, Kırım’dan kaçıp Balkanlara yerleşen Müslüman göçmenler, ekmeklerini bölüşerek yedikleri Bulgar yerli ahalisi tarafından düşman görülmeye başlandılar. Huzursuzluk iyice artınca çareler arandı. Anadolu’da akrabaları olanların bir umutları vardı. Olmayanlar perişan oldular.

Dört çocuklu bir Tatar aile, ikisi kız, ikisi oğlan çocuklarıyla yüklerini sardılar ve Türkiye’ye, Eskişehir’de yurt tutan akrabalarının yanına geldiler. Ailenin anası dirayetli bir kadındı. Onları bir arada tutmayı başardı ve Eskişehir’e gelir gelmez, akrabasına yük olmadan, ailesinin her ferdini, kendini kurtaracak biçimde bir yerlere yerleştirdi ve hayat çarkının, aksamalı da olsa dönmesini, devam etmesini sağladı.

Çocuklarının hepsi muti, laf anlayan, kendini daima bir konuk gibi hisseden, yük olmanın ağırlığını hisseden kişilerdi. Durumlarının farkındaydılar. Analarına hiç itiraz etmeden buyrulanı yaptılar, gösterilen yere gittiler. Durmadan çalıştılar. Evlendiler. Çoluk çocuğa karıştılar.*

* Mehmet Çavuş iri yarı, saf bir adamdı. Sebze satardı. Şimdiki Köprübaşı Garanti Bankası’nın karşısına, halin duvarına tezgâh açar; domates, hıyar, salatalık satardı. Lütfiye halanın sessiz, uslu, mazlum kocasıydı.

Hele bir Lütfiye’si vardı ailenin, anlatılmaz, anlaşılmaz bir kızdı. Ufak tefekti ama milletin “dünya güzeli” dediği bir yapıdaydı. Gönlü de güzeldi, sureti de güzeldi. Evlendi. Çok mutlu oldu. Çocuk çoluğa karışması uzun sürmedi. Bir iki derken, altı yedi senede beş çocuğa sahip oldu. Eskişehir sokaklarında neşe içinde gülüp oynayan Tatar çocuklarının sayısı beş arttı.

Derken bir gün koca ölüverdi. Gün bulup gün yiyen, o zamanın seçkin zanaatı oya yapmaktan başka marifeti olmayan Lütfiye öylece kalakaldı. Cenazenin acısı hafifledikten sonra, onun acısı kadar büyük bir kaygı gelip Lütfiye’nin kalbine oturdu. O güzel yüz kısa bir sürede, karardı, sarardı, fakat direndi.

Oya yapan nazenin eller, el işinde badana yapmaya, tahta silmeye, odun kırmaya, bahçe bellemeye başladı. Fakat akşamları, gaz lambasının ışığında oya heyecanını hiç terk etmedi.

Ve Lütfiye, hayatından hiç şikâyet etmedi. Şikayeti isyan bildi, dini bütündü. Yaşadığı hayat katlanılır bir hayat değildi. Daha önce alışık olmadığı, hatta düşünmediği bir ortamın içinde, bir çınar gazeli gibi sağa sola uçtu durdu. Ama şikâyet etmedi. Beş çocuğunu da okuttu, onları okula verdi ve durumlarını izledi. Onlara kızdığı zamanlar bile “öf” demedi, babasızlıklarını yüzlerine vurmadı, “kadın halimde ben bunları yaparken…” demedi ve beş çocuğun beşi de bunu takdir edercesine düzgün yetiştiler. Kendilerini kurtardılar. Evlenip Eskişehir’in ve Türkiye’nin farklı mevkilerine dağıldılar.

Gelin damat sahibi olduktan, torun torba bereketine kavuştuktan sonra bile durumunda bir değişiklik olmadı. Kitaplara yazılacak bir kişilikti. Bu kadar da olmaz denilecek cinsten biriydi. Ailesinden tevarüs ettiği bir kalp hastalığı vardı, şeker hastalığı onu kemirip duruyordu, ama o şikâyet etmiyordu. Sanki edemiyordu.

Ara sıra, akraba oturmalarında, o sanki acelesi varmış gibi hem konuşur, hem oyasını yapardı. Akrabaları takılırlardı; Yahu, hastasın, bırak artık şunu, dinlen biraz. O gülerdi. “Ölmesine öleceğim, herkes ölecek. Ama yemin olsun, öldüğüme yanmam da, her gün yeni bir oya modeli çıkıyor, onları göremeyeceğim diye üzülürüm, ona yanarım.” derdi.

Bütün yurtta olduğu gibi Eskişehir’de de yoksulluk, bütün boyutlarıyla yaşanmaktaydı. Zenginlerin, çok zenginlerin evinde, çağın en büyük lüksü radyo vardı. Yoksul Tatar evlerinde ise “Cıyın” vardı. Tatarlar bir araya gelip çalıp oynadıkları toplantılara bu ismi vermişlerdi. Birkaç aile, programsız, mesela bir akşam oturmasının ortasında hemen organize olur, bir evden cura, diğerinden saz, tef, cümbüş, akordeon, mızıka, kaval, ne varsa, hemen toplanır, yerdeki kilim ve hasır kaldırılır, tahta zeminde çıplak ayaklar sekmeye başlardı. Bir neşe, bir kahkaha, bir cümbüş, bir şangırtı başlardı ki, bütün mahalle bundan nasibini alır, şikâyet bir yana, zevkle izlemeye gelirlerdi. İşte bu cıyınların en neşelisi daima Lütfiye ile onun anası, seksen yaşındaki Zahide Molla olurdu. Şölen sırasında kızıyla karşı karşıya geçer, bir güzel oynarlardı. Kurtlarını öylesine güzel dökerlerdi ki, onlar meydana çıkınca, ortada oynayan diğerleri hemen kenara çekilir, onlara yer açar, milletin onları seyretmesine fırsat verirlerdi. Ellerini kelebek kanatlan kadar zarif hareket ettirirler, sanki tahta zemin üzerinde yürümez, kayarlardı, sanki ayaklarının altında sessiz makaralar vardı.

Oyundan sonra “bu oyun böyle oynanır, şaşkınlar, haydi siz devam edin” derler, topluluğun neşe dolu çığırışları arasında ana kız orayı terk ederlerdi.

1933 yılında Eskişehir’de de onuncu yıl cumhuriyet kutlamaları yapıldı ve buradaki kutlamalar yıllarca konuşuldu. Şenlikler aylar öncesinden duyurulduğu için millette ciddi heyecanlar oluştu. Herkes hazırlandı ve coşkuya katılmak için beklemeye başladılar. Beklenen günler geldiğinde, Köprübaşı’nda sanki kıyamet kuruldu. Ama güzel bir kıyametti bu. Bir dinî bayram coşkusuyla, sabahın erken saatlerinden itibaren halk, yollan sokakları doldurmaya başladı. En güzel elbiseler giyildi, kabaralı potinler ayaklara geçirildi, oğlanlar bıyıklarını burdular, kızlar allıklarını sürdüler, nineler torunların ellerini avuçlarına aldılar ve kutlamaya katıldılar. Köprübaşı’nda, şimdi İş Bankası’nın bulunduğu yerde uzun bir elektrik direği vardı. İki putrelin lirası merdiven gibi ara elemanlarla bağlanmış, böylece güçlendirilmiş bir direkti. Kimse çıkmayı düşünmesin etmesin diye, ortasına da kama gibi sivri demir parçalarından bir “gerdanlık” kaynak edilmişti. Fakat, ne mümkün, o coşku ortamında halkı engellemek ne mümkün, bu direkler dâhil, kutlamaları ve kürsüyü görebilmek için her yere çıkılmıştı. İş Bankası’nın olduğu yer o zamanlar Halkevi’ydi. Şehrin en kalabalık yeriydi.

Bu direğin en üst basamağında, elektrik lambalarına yakın en tehlikeli yerinde biri seksen küsur, diğeri altmış küsur yaşında iki Tatar kadını vardı. Ana kız Lütfıye hala ile Zahide Molla…
Ailenin çocukları, Lütfîye’ye hala dedikleri için, kadıncağızın aile dışında da adı “Lütfiye hala” kalmıştı ve o bunu hak ediyordu.

Eskişehir’in karakteristik tiplerinden biriydi, halkı oluşturan yapı taşlarından, umarsız, iddiasız sakinlerinden biriydi. Öte tarafa göçüşü de aynen yaşadığı gibi oldu. Ömrü boyunca hiç yakınmadığı, aksine hep yücelttiği ve iyilik telkin ettiği gelinlerinin, güveylerinin ve torunlarının huzurundan, sanki onlara el sallayarak, dualarla, tekbirlerle uçmaya vardı.

Ölürken de o güzel, fakat buruşuk yüzünde yine bir gülücük olduğunu, yeğeni “Tatar Oğlu” görmüş ve öldükten sonra senelerce ona görünmüş.
İşte böyle birisiydi Tatar taifesinden Eskişehirli Lütfiye Hala…

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011