Ana Sayfa Şehrengiz Madam Tadia’nın Oteli

Madam Tadia’nın Oteli

86

MADAM TADIA’NIN OTELİ

1913 yılında Türkiye’de tren seferleri sadece gündüzleri yapılıyordu. Akşama nerede ulaşılırsa, en yakın istasyona varılır, orada beklenirdi. Bu istasyonun gelişmiş bir merkez olması gerekirdi ve Eskişehir Garı bunun için uygundu.

Macar Türkolog Bela Horvarth aynı yıl Konya’ya gitmek üzere Haydarpaşa’dan şimendifere bindi. O, kitabında böyle söylüyor. Horvarth önemli bir Türkologdur. Macar Turan Enstitüsü’nün en saygın üyesidir; Türk dostu, ciddi bir bilim adamıdır. Her gerçek bilim adamı gibi, tetkike gittiği yerleri önceden ev ödevi olarak inceler, dersini çalışır öyle giderdi. Yine öyle yaptı. Yanında asistanı ve o zamanın teknolojisine uygun olarak seyahatini kendine kolaylaştıracak ekipmanını kuşandı, gereken izin ve adresleri, tavsiye mektuplarını, ülkesinin desteğini aldı ve yola çıktı. Türkçe biliyordu, Türk adet ve gelenekleriyle ilgili bilgisi vardı. Ve cebinde parası vardı.

Tren, akşam üzeri Eskişehir’e geldi ve yolcular treni terk ettiler. Herkes eşyasını aldı, akrabası olanlar onun yanına, olmayanlar otellere, daha mütevazi olanlar da hanlara yöneldiler. Ertesi gün sabah erkenden yola tekrar çıkılacağı herkese söylendi ve yolcular, kimi fayton, kimi valiz elde yaya olarak merkezin yolunu tuttular.

Bela Bey, yardımcısıyla birlikte, daha önce hakkında bilgi edindiği Alman Tadeus Teyze’nin oteline yöneldi. Faytoncu, ağaçlar arasında son derece güzel görünen iki katlı taş evlerin arasından ilerledi ve Madam’m oteline vardı. Tadeus Teyze’yi burada Mama Tadia olarak biliyorlardı ve Eskişehirliler onu seviyorlardı. Onları güler yüzle karşıladı. Bazen Türkçe, bazen Almanca konuşarak, her cümlenin sonunda gülerek, bazen elini karşısındakinin omzuna koyarak onları hoş-amedi eyledi. Odalarını gösterdi ve şehirle ilgili bilgiler verdi. 22 yıl evvel Avusturya’dan gelmişti buraya ve Eskişehir’i seviyordu. Millet de onu seviyordu. Hele şehre gelen yabancılar, şehirden ayrılırken, bu beyaz saçlı kadının ve Eskişehir’in hayranları oluyorlardı.

Bavullarını odalarına çıkarttıktan sonra aşağıya indiler. Katip odasında Madam, Bela Beye ilginç şeyler anlattı. Burada bir taş vardı, yumuşak bir taş ve ondan pipo yapıyorlardı. Taş yumuşacık olduğu için istenilen şekillere girebiliyor ve sonra sertleşiyordu. Büyük bir nimetti bu ve o zamanın parasıyla ciddi bir gelir sağlıyordu. Türkler pipoya lüle diyorlardı ve “Lüle taşı” denilen bu malzemeyi mükemmel işliyorlardı. Şehre yakın Sarısu ve Kemikli köylerindeki maden ocaklarından çıkarılıyordu. Birçok insan çıkarılmasında, birçoğu şekillendirilmesinde, bazıları ise satışında çalışıyor ve aile geçindiriyorlardı. Bu küçük köyler yirmi yıl içinde epey gelişmişti ve neredeyse küçük bir şehir görüntüsü *almıştı. Eğer kalmış olsaydı onu oraya gönderebileceğini, ahbapları olduğunu söyledi. Onlara çay ikram etti, şehri nasıl gezmeleri gerektiğini anlattı ve onlar dışarıya çıktılar.

*Lüle taşı çıkarmakta çalışan o tarihlerde 10.000 kişiye yakın insan vardı. Onlar için köyler yapılmıştı.

Sokak lambaları o yıllar gazla çalışıyordu ve sokakları aydınlatıyordu. Caddenin iki yanında yüksek binalar sıralanmıştı. En yüksek bina ikibuçuk veya üç katlıydı. Caddeler kalabalıktı ve birçok Avrupa malı bu dükkanlarda satıştaydı.

Şehir merkezini dikkatle, biraz hayret ve hayranlıkla gezdikten sonra Eskişehir’in havası karardı ve caddeler tenhalaşmaya başladı. İki katlı, Levanten bir evin önünden geçerken neşeli kahkahalar duydular. Evdeki eğlencenin coşkusu sokağa taşıyordu. Kulak verdiler. Ev, Rum bir aileye aitti ve düğün vardı. Çalgı ekibinde tambur, darbuka, keman ve tef vardı ve eğlenceli havalar çalıyorlardı. Bu ev damadın eviydi. Damadın evi, davetli, davetsiz bütün konuklara açıktı. Hele yurt dışından gelen, üstelik Türkçe konuşan bir konuk her zaman ilginçti. Orada ilgi odağı oldular ve eğlenceye katıldılar. Evin arkasında bahçesi vardı ve orada halay çekiliyordu. Her taraf lüks lambalarıyla pırıl pırıldı.

Bela Bey’in daha önceki bilgilerine göre Müslüman olsun, Hristiyan olsun, kadınlarla erkeklerin bir arada çalıp söyleyip eğlenmesi Türkiye’de görülmeyen bir durumdu. Ama burada hiç de öyle bir sıkıntı yoktu. Saçları düzgün taranmış, gözleri sürmelenmiş, kokular sürünmüş birçok genç kız, bıyıkları yeni terlemiş delikanlılara göz süzüyor, cilve yapıyorlardı. Eğlence pek güzel devam ediyordu. O farklı biliyordu. Hatta yakın dostlar arasında bile ailece, kadınlı erkekli bir yerde oturulması Anadolu’da yasak deniliyordu, dini ne olursa olsun. Ve bu sebeple evliliklerin, ana baba anlaşmaları sonucu teşekkül ettiği, buna en çok uyanların ve titizlik gösterenlerin de Anadolu’daki Rum cemaatinin olduğu üzerine kanaate vardı. Bu düğünde kız ve oğlan kendileri anlaşmışlar. Aileler de uygun görmüşler. Düğün devam ederken oradan ayrılıp tekrar Madam’ın mekanına vardılar.

Ertesi sabah Madam onları erken uyandırdı. Tren güneşten önce yola koyuldu. Mysia ovasından (Bela Beyin tespiti böyle), üstleri ilginç volkanik tabakalarla süslü traverten tepelerinin arkasından dolanarak ilerlediler. Öyle şekiller oluşmuştu ki, uzaktan gören onları, yıkılan etekleri üstünde ayakta kalmayı başarmış kale burçları zannederdi. Bu çorak bölgede az insan yaşadığını tespit ettiler. Tren yavaş ilerliyordu, içinden geçtikleri bölge, tarih boyunca yerleşilen, dolayısıyla sevilen bir bölgeydi. Özellikle Gökçekısık’ta tarihten önemli izler gördüler. Tufa dağlarının eteklerinde önemli mağaralar gördüler. Mağaralarda kapı izleri gördüler.

Bu sırada ilginç tespitler yaptılar. Demiryoluna uzaktan, dağ eteklerinden bakan irili ufaldı birçok köy vardı. Bunların bazdan düzenliydi. Dışı sıvanmış evlerin ortasında bir köy meydanı bulunanları vardı. Ve düzensiz, rastgele serpilmiş evler şeklinde olanlar vardı.

Béla Bey, kondüktör yanlarına gelince bunun sebebini sordu. Memur, kırmızı yüzlü, pos bıyıklı, iri yarı ve Türkçeyi biraz tuhaf konuşan bu yabancıya durumu şöyle açıkladı:
“Bayım, muntazam dediğimiz o köyler Tatar köyleridir. Ötekiler de Manav köyleri.”
Tren Ankara’ya doğru, burnundan buharlar, tepesinden dumanlar saçarak, bazı istasyonlarda tepesine uzanan, ucu bez borulardan su ikmalini yapa yapa yoluna devam etti.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011