Ana Sayfa Şehrengiz Manavlardan Bir Manav

Manavlardan Bir Manav

75

MANAVLARDAN BİR MANAV

Mahallesinden Ali Dayı, üç oğlu bir kızıyla huzurlu günlerin içinden geçip geliyordu. Vişnelik’te, Sazova’da bir bağları vardı. Büyücek bir bağdı. Ailece orada çalışıyorlar, iyi çalışıyor ve kazanıyorlardı. Eskişehir halkını teşkil eden iki önemli unsurdan Manavları temsil eden tipik bir aileydiler, büyük aileydiler ve Manavların gidişatına uygun bir hayat çizgisi izliyordular.

Ali Dayının ailesi tarlada çalışırken dünyayı unuturdu. Böyle çalışma görülmemiştir. Akşam olunca bütün aile pestil gibi serilir kalır, sabahın horozlarıyla bile devinim başlardı. Kimi azık hazırlar, kimi beli, kazmayı, zamanına göre orağı kapar, yola düzülürlerdi. İyi aileydiler. Çalışmak, hayat tarzlarıydı.

Ailenin büyük oğlu Sait (Baba Sait), ailenin bu temposundan yoruldu ve okumaya karar verdi. Lise bittikten sonra veteriner hekim yetiştiren okula kaydını yaptırdı ve Ankara’ya gitti. Okudu ve iyi bir veteriner oldu. Askere gitti. Askeriyenin atlarına baktı. Arkadaşlar edindi, tecrübesi arttı, dünyayı tanıdı.

Askerlik dönüşü memur oldu. Tokat’ın Kazova’ sına gönderildi. Gitti. Bir süre çalıştı. Bir gün memleketten bir mektup aldı. Ona “Gel” diyordu arkadaşları. Çağrıya ailesi de katıldı daha sonra. O da bu çağrılara kulak astı ve tasını tarağını toparlayıp memleketine, Eskişehir’e döndü.

Sekilcelerin Cevat da baytardı. Beraber oldular ve hayvan muayene eden bir klinik açtılar. Ve beklemeye başladılar.

Hayvanın hastanesi mi olurmuş? Temiz hayvan ise (inek,keçi v.s), hastalanınca şöyle bir bakılır, iyi olacak gibiyse zeyrek lapası (keten tohumu haşlaması) sarılır, olmadığı takdirde kesilir, edik yapılırdı. Mundar hayvan ise (at, eşek v.s.) sonuna kadar beklenir, sancılı ise sancısına çare olmaya çalışılır, olursa olur, olmazsa ölürdü ve mesele kapanırdı.

Millet de böyle düşündü ve klinikçiler boşuna müşteri beklediler. Gelen giden olmadı.

Bir gün sınıf arkadaşları başka bir veteriner, bir memur veteriner onlara “tavukçuluk” yapmalarını önerdi. Önce itibar etmedilerse de sonra “Bir deneyelim” dediler. Ve bir kuluçka makinesi aldılar. Yavaştan bir hareket başladı. Ümitlendiler. Arkadaşları onlara bu defa bir de “Ana” makinesi almalarını tavsiye etti. Aldılar. Hareket hızlandı. Hareket berekete dönüştü. İş büyümeye başladı. Bankaya paralar geliyordu. Yumurtayı peşin parayla alıyorlar, taahhütlerini zamanında yerine getiriyorlar ve kazanıyorlardı. Eskişehir’de seçilir oldular.

Çıkıllıoğulları diye bir ailenin Köprübaşı’nda bir yerleri vardı. Köşe başında iyi bir mağazaydı. Orayı almayı düşündüler. Bu ailenin ziraat mühendisi oğulları Osman’ı da ortak olarak alınca, mağazanın ortaklığa geçişi kolay oldu.

Manavların teşkil ettiği ortaklık müthiş ilerliyordu. Bütün Eskişehir’de şöhret olmuşlardı.

Tavuklar yumurtluyor, yumurtalar civcive dönüşüyor, civcivler altın yumurtluyordu. Bu iş o zamanlar yeni olduğu için gereken ilgiyi ve rağbeti görüyor, ana makineleri, kuluçka makineleri gece gündüz demeden civciv çıkarıyor ve sevk ediyorlardı. Sene 1960 veya 1961’di.

Almanya’dan Opel’ine binmiş, Eskişehir’e arabasını göstermeye gelmiş Hikmet Bey onların bu halini görünce memnun oldu. Aynen Almanya’da çalışıldığı gibi çalışıyordu bu adamlar. Onun tabiri ile eşek gibi çalışıyordular. İş yerinde yatıp kalkıyordular. Arnavut lakaplı Hikmet bu tempoya havran oldu. Opel’i sattı. Otuz altı bin lira gibi bir servet geçti eline. Onu ortaklığa yatırdı ve dördüncü ortak oldu. O da işyerinde yatıp kalkmaya başladı.

Çark dönüyordu ve geçen her saat onlara para kazandırıyordu. Çılgın gibi çalışıyorlar, çılgın gibi kazanıyorlar, fakat parayı nasıl kullanacaklarını bilemiyorlardı. Ettiler edemediler, Vişnelik’ten üçer katlı evler aldılar.

Tesisin başına, dolgun maaşlı bir veteriner geçirip, güya meseleyi kurumsallaştırmaya çalıştılar. Derken birden bire bir şeyler oldu, büyü bozuldu ve ortaklar ayrı ayrı takılmaya başladılar. Birbirleri aleyhine önce şakadan başlayan, giderek siteme dönüşen, daha sonra hafif sertleşen laflar etmeye başladılar. Kısa zamanda ve ummadıkları bir sonuca hızlı bir tempoyla gelen ortaklık çatırdamaya başladı. Ortakların her biri kerameti kendinden bildi ve bu birliğin çözülmesinden korku duymadı. Nasıl olsa kendisiydi bu muazzam çatıyı ayakta tutan, o halde diğer safraların atılması belki iyi bile olurdu. Hepsi ayrı ayrı böyle düşündüler ve ortada elle tutulur bir sebep yokken bir gün bu güzel ve olağanüstü çatı sessiz sedasız tepelerine yıkılıverdi. Geçen birkaç ay sersemletici bir sessizlikte geçti. Çökeceğine asla inanmadıkları bina çökmüştü. Serseme döndüler. Aydınlıktan birden bire zindana düşenlerin ruh halini yaşadılar.

Sonra gözlerini karanlığa alıştırıp sağı solu tetkike koyuldular. Çıkıllıoğlu Osman eskiden at yetiştiriyordu. Ona döndü. Döner gibi yaptı. Oldu olmadı, ama orada kaldı.

Cevat, o yakışıklı, karizmatik Cevat, asla tahmin edemediği bu akibete dayanamadı. Bir akşamüstü kalbi duruverdi. Ertesi günü kuşluk vaktini beklediler. O şok günleri içinde ağlayanları bile ne yapacaklarını şaşırdılar. Öğle namazından sonra dört tekbir ile er kişi niyetine mezarlığa götürüp sırladılar ve gerçek dinlenmesine onu yatırdılar.

Sait, Baba Sait, artık babalığı lafta kalan Sait, bir başına tekrar bir klinik kurmayı denedi. Yıkılan dev çatıdan kalan enkazla çocuklarına şarküteri denilen peynir, sucuk, turşu satan bir dükkan açıverdi. Çocuklar saltanat içinde yetiştikleri için tezgâhın arkasına geçmediler. Adam tuttular. Yani meseleyi yürütemediler. Zarar ettiler ve kepengi indirdiler. Baba Sait bu duruma dayanamadı. Kahrından öldü. Ailesi onun ölümüne yandı ama Ziraat Bankasının hacizleri onları daha çok vakti. Bütün kalan kırıntılar son kuruşuna kadar paraya çevrildi ve banka borcuna yatırıldı. “ Tığ-teber şahi merdan” kaldılar.

Hayat devam ediyordu. Etmeliydi. Kursağa bir lokma bir şeyler düşmeliydi. Ailenin geri kalanları Sakar Deresinin kıyısına taşındı. Oradan yarıcı olarak tarla tuttular ve gerçekten manavlığa tekrar döndüler. Fakat yine uslu durmadılar. Bir imparatorluktan geldikleri için büyük oynamayı seviyordular ve tekrar kumar oynamak geldi içlerinden. Oynadılar ve bütün varlıklarını yatırıp dönümlerce domates ektiler.

Ve zarar ettiler. Ellerindeki son fırsatı da böylece Sakar Çayı’na kaptırdılar, sele verdiler.

Izbandut gibi çocuklardı. Boylu pusluydular. Tertemiz insanlardı. Tipik Manav karakteri ve görünüşündeydiler. Ama olmadı. Oldu, hazmedemediler. Ve sıfıra varıp orada kaldılar.

Manavlar ile muhacirler arasında, aynı kültür ortamını paylaştıkları için elbette birçok ortak nokta vardı. Ama bu arada farklar da vardı ve bu farklar bazen çarpıcı olabiliyordu.

Onlara tavukçuluk yapmalarını öneren ve düşüncelerine yardımcı olan meslektaşları, bütün bu olaylar teşekkül edip bittikten sonra en fazla üzülen, yananlardan biri oldu. “Onlar dayak delisiydi. Şimdiki aklım olsa onları çeker, evire çevire, eşek sudan gelinceye kadar döverdim.” diyerek hayıflandı.

Ama zamanın çarkı geriye doğru çalışmıyordu ve eşek suya gitmiyordu.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011