Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Sultanönü Pınarları Nasreddin Hoca

NASREDDİN HOCA

Adını dahi duyduğumuz zaman, yüzümüzde tebessüm goncaları açılıveren Nasreddin Hoca; fıkraları, fıkralarında ki insancıl duyguların çokluğu ve her seviyeden insanın onu anlayıp, kendine pay çıkarması Onu uluslararası bir şöhrete kavuşturmuştur. Bu büyük insan kimdir, nerelidir, hangi devirde yaşamıştır? Nasreddin Hoca hakkındaki bu ve buna benzer sorular tarih araştırmacılarını meşgul eden konular olmuştur.

Hayatı hakkında bilinen ilk eser, Sivrihisar’da müftülük görevinde iken Müftü Hasan Efendinin yazdığı yarım kalmış eserdir. Mecmua-i Maarif adı verilen bu eser Selçuklulara ait şer’i sicilleri ve il yazıcı defterleri kaynak gösterilerek kaleme alınmıştır. Bu eserde verilen bilgiye göre, Nasreddin Hoca Sivrihisar’a bağlı Hortu köyünde H.605/M.1208 yılında dünyaya gelmiştir. Babası orada imamlık görevinde bulunan Abdullah efendidir. Annesinin adı Sıdıka hanımdır. İlköğrenimine doğduğu köyde başlamış, ilk bilgileri babasından öğrenmiştir. Daha sonra devrinin en ünlü ilim adamlarının yetiştiği Sivrihisar medreselerinde öğrenimine devam etmiştir. Selçuklu Devletinin başkenti olan Konya’dan öğrenimini tamamladıktan sonra tekrar Sivrihisar’a dönmüş, bir süre buradaki medreselerde müderrislik yapmıştır. Daha sonra ise hocası Seyyid Mahmud Hayrani’nin daveti ve Tuğrul Efendi’nin ısrarı üzerine 1237’de Akşehir’e giderek Akşehir medreselerinde ders görmüş, ardından tekrar Sivrihisar’a gelip burada bir süre daha görev yapmıştır.

Nasreddin Hoca 13.YY içinde Selçuklu Sultanlarından I. Alaaddin Keykubat ile III. Giyaseddin Keyhüsrev zamanında yaşadığı tahmin edilmektedir. Anlaşıldığına göre Nasreddin Hoca’nın otuz yıla yakın ömrü Sivrihisar’da geçmiştir. Fakat İbrahim Hakkı Konyalı Akşehir Tarihi adlı eserinde, Nasreddin Hocayı Akşehirli göstermek için yukarıda adı geçen eserin doğruluğundan şüphe etmiştir. Fakat daha sonra bir açıklamasında “Sivrihisar Akşehir’e yakındır. Nasreddin Hoca fıkralarında Konya gibi Sivrihisar’ın adı çok geçer. Nasreddin Hoca’nın Sivrihisar’da bir vazife ve memuriyette bulunmuş olması, hatta orada doğup büyüyüp de Akşehir’de yerleşmiş yahut burada vazife kabul etmiş olması da mümkündür…” Diyerek kendiside Nasreddin Hoca’nın en az otuz yıl Sivrihisar’da yaşadığını kabul eder.

Ahmed Kutsi Tecer, İslam Ansiklopedisi Nasreddin Hoca maddesinde, Hoca’nın Sivrihisarlı olduğunu bildiren, Paris’te Bibliotheque Nationale’de bulunan bir eserin varlığından söz et­mektedir. Ayrıca Sivrihisar’da Seyide Hamamı yanında Nasreddin Hoca’nın kızı Fatma Hatun’a ait mezar taşının bulunması, bunun yanında yetmişli yıllarda Sivrihisar’ın mahalli gazetesi ile kamu­oyuna duyurulan Nasreddin Hoca’nın oğlu Ömer’e ait olduğu bilinen mezar taşından Onun Sivrihisar’da yaşamış olduğunu anlarız.

Nasreddin Hoca’nın doğup büyüdüğü Hortu köyünde kendisine ait olduğu söylenilen on iki, on üçüncü yüz yıl yapı özellikleri­ni taşıyan evi bulunmaktadır. Baba ve annesinin mezarları bu köydedir. Babası ve kendisinin imamlık yaptığı camii ile öğrenim gördüğü medreseden kalan izlere rastlamak mümkündür.

Nasreddin Hoca’nın soyunu devam ettiren sırasıyla torunları Sivrihisar Kadısı Emir Celaleddin Arif, İstanbul’un ilk kadısı ve ilk belediye başkanı Hızır Bey, Türk edebiyatında nesir yazıda ekol olan Fatih Sultan Mehmed’in Hace-i Sultanı Sinan Paşa Sivrihisar’da yaşamıştır. Ulu Camii, Kütüphane, mescid, hamam gibi birçok eserleri ayakta durmaktadır.

Nasreddin Hoca fıkralarında I.Bayezid devrinde yaşamış ve Timur’la çağdaş olarak gösterilir. Hâlbuki I.Bayezid devrinde (H.796/ M.1393) Mehmed adında biri, Nasreddin Hoca’nın tür­besini ziyaret eder. Bu ziyaretten dokuz yıl sonra H.805/ M.1402 yılında Timur’la Bayezid savaşır ve Bayezid esir düşer. Görülüyor ki Timur’la Nasreddin Hoca’nın görüşmeleri tarihe aykırıdır. Özetle Nasreddin Hocamız Selçukluların son döneminde yaşamıştır.

Timur’la Nasreddin Hoca arasında, hamamda geçen Futa’ya değer biçme fıkrası aslında; esareti, zulümü kendisine yediremeyen Anadolu halkının öcünü galip, mağrur Moğol hükümdarından onu küçük düşürerek, Nasreddin Hoca aracılığı ile almak istemesinden başka bir şey değildir. Bu fıkra Bursalı Lamii (Ölümü; 1532)’nin Letaif’inde ve başka kaynaklarda Ahmediye’ye ait olduğunu bildirir. Hatta Nasreddin Hoca’nın Harun Er-Reşid zamanında yaşadığı ileri sürülür, fakat güvenilir bir kaynak gösterilemez.

Mehmed Fuad Köprülü, Nasreddin Haca hakkında bilgi verirken (H.655/M.1257 tarihli) Seyyid Mahmud Hayrani, di­ğeri Hacı İbrahim Sultan adına düzenlenmiş vakfiyede Nasreddin Hoca’nın imzasının bulunduğunu bildirmektedir. Nasreddin Hoca Çoban oğullarından Yavlak Aslan oğlu Nasreddin Mahmut’la ka­rıştırılmaktadır. Nasreddin Mahmut; Kastamonu Beyliği yapmış, Moğol istilası sırasında bu orduların Kumandanı Geyhatu’nun güvenini kazanarak, birçok zulumleri ve kan dökülmesini önle­yerek, halkın sevgisini kazanmıştı. İ.Hami Danişment, Kayseri’de Hoca Nasreddin adını taşıyan bir mezar taşı olduğunu ileri süre­rek, Nasreddin Hoca’nın Kayseri’de gömülü olduğunu savunur. Fakat İ.Hakkı Konya’lı taşın yanlış okunduğunu haklı olarak öne sürerek bu fikre katılmaz.

Fıkraları

Halk’dan biri Nasreddin Hocayı çarşıda her gördüğünde Onu över, iltifatlar yağdırır, yere göğe sığdıramaz. Her seferinde’de evine davet eder. Günlerden bir gün Hoca Nasreddin komşusunun gönlünü almak, davete icap babından bu dalkavuk adamın kapısını çalar. Adam evin penceresinden kafasını uzatır, Hocayı görünce hızla içeri çekilir. Az sonra evin hizmetçisi kapıda belirir Hoca’ya;

Efendim hoş geldiniz, sefalar getirdiniz teşriflerinizden memnun olduk, ancak beyim biraz önce evden çıktı, şu an da evde yoklar. Sizin geldiğinizi duyunca ne kadar üzülecek. Der.

Riyakâr adamın davetinde samimi olmadığını anlayan Hoca;

—Ya öyle mi? Ne yapalım, hayırlısı olsun! Yalnız beyine söy­le, bir daha dışarı çıkarken, başını içeride unutmasın cevabını yapıştırır.

Bu güne kadar Nasreddin Hoca’ya mal edilerek, O’na ait olmayan birçok fıkranın anlatılması ve Onu basit bir adammış gibi gösterilmesi ona bir mevkii tayin etme amacını güder. İşte Selçuklular zamanında Mustevifilik görevinde bulunan Nasruddin Mustevifi’yi Nasreddin Hoca olarak gösterilmek istenmesini buna bağlayabiliriz. Hâlbuki yapılan araştırmalara göre O efsanevi bir kişide değildir. Halk’dan biri, ilim edep sahibi veli bir kişiliktir.

O Türk milletinin zekâ inceliğini, nükte gücünü en iyi şekilde yansıtan, bu nüktelerinden Allah (C.C.)’ın emir ve yasaklarını latife metodu ile bildiren düşünürdür. O dünyanın her yerinde bilinen, hatta mahkemede dahi şahit yerine geçen fıkralarıyla insanları ikna edebilecek güce şöhrete sahiptir. Hikmetli sözleri hazır cevaplılığı ve her söylediği sözünde toplum eğitimini dile getiren, usta bir düşünce adamlığı sezilir. O aykırı konuşmasını seven, iradesi kuvvetli bir tiptir. Onun karakteri hicivi kadar yıkıcı değil, yapıcıdır. İyi niyetlilerin samimi olanların örneğidir. Toplumun genel yönetimine bağlı fertçi ahlak görünüşünü savunur. Fıkralarının bazısında aklın, bazısında duyguların aşırı tesiri altındaki ben­cillikler konu edilir. Gökyüzünde kaç tane yıldız var? Sorusuna eşeğimdeki kıl sayısı kadar, inanmıyorsanız sayın. Dünya’nın merkezi neresidir? Sorusuna eşeğimin ayağının bastığı yerdir, isterseniz ölçün cevapları akıl edep incelik doludur.

Nasreddin Hoca fıkralarında, insanı hem eğlendirir, hem düşündürür. Birbirine aykırı gibi görünen şeyler arasında bir bağlantı aranır. Bunu hocanın ayakkabılarını kuşağına sokarak, arkadaşlarının hilesini zekice sezen ve onlara “Ağaçtan yukarı yol gider” cevabında bulabiliriz. Burada ahmak veya deli fıkralarındaki gibi karikatüre kaçan bir güldürü yerine, gerçeğe ters gibi duran bir görüş altında, insan ruhunun samimi ifadesi vardır.

Onun vecizeleri, hikâyeleri ve nükteleri nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, bunların altında yatan gerçek, Türk toplum hayatının yaşayışı, düşünüşü, davranışları, örf ve adetlerini sosyo-ekonomik durumunu olduğu gibi aktarmasıdır. Sırasıyla vecizelerinden bazı örnekler; “El elin eşeğini türkü söyleyerek arar.” “İpe un sermek.” “Göle yoğurt çalmak.” “Parayı veren düdüğü çalar.” “Acemi bülbül bu kadar öter.” “Dostlar alış verişte görsün.” “Umut dağın ardında.” “Yiğidin malı göz önünde gerek.” “Hiç hırsızın suçu yok mu?” “Damdan düşen yanıma gelsin.” “Ye kürküm ye.” “Fincancı katırlarını ürkütme.” “Papağan konuşursa, Hindim düşünür.” “Ağaçtan yukarı yol gider.” “Un var, şeker var, yağ var niçin helva yapmıyorsunuz?” “Kuşa benzemek.” “Kör dövüşü…”

Nasreddin Hoca ister halk ve doğa filozofu, ister hikmetler sahibi bir düşünür, ister sezgileriyle insanları şaşırtan Allah (C.C.) dostu, ister sıradan birisi olarak ele alınsın. O her yönüyle sadece bizim değil bütün dünyanın kendisinden vazgeçemeyeceği, sonsuza kadar dimağlarda neşe ve sevinç kaynağı olarak kalacaktır.

* * *

Yusuf Mesut Kilci