Kategoriler
26

Eskişehir’i Eski Bir Şehirken Sevdim

Ben Eskişehir’i Eski Bir Şehirken Sevdim

Sene 1944, Şubat ayında binlerce Kırım Tatarı Sovyet Rejiminden kurtulabilmek için vatanlarını, yakınlarını ve dostlarını terk etmek mecburiyetinde kalmış ve nereye gideceklerinden bihaber yollara dökülmüştü. işte o binlerce Kırım Tatar ailesinden biri de benim ailemdi. Henüz 17 yaşında olan bir anne ve 21 yaşında bir baba 40 günlük bebekleri ile bu göç kafilesine katılmış, yarının neler getireceğini bilmeden genç babanın ailesiyle Kulcora’dan Gezlev’e, oradan Odessa’ya ve daha sonra da Köstence üzerinden Batı Avrupa’ya büyük zorluklar içinde, ikinci dünya harbinin en zor zamanlarında kendilerini mülteci kamplarına atabilmişler.

Kırım’dan 40 günlükken çıkan bebek bendim, hayatımın ilk 6 yılını rahmetli annemin şefkatli bakımı altında harbin bütün zorluklarını yaşayarak Avusturya, İsviçre ve Almanya mülteci kamplarında Almanya’da doğan kız kardeşim Hatice ve kardeşim Mustafa ile geçirdim. Harb sonrası biz ve bizim gibi binlerce Kırım Tatar mültecisine artık kendileri için bir vatan seçme zamanı geldiğini Birleşmiş Milletler Göçmen Teşkilatı (UNRO) bildirdiğinde ailemizin en büyüğü rahmetli Meryem babaannem tüm ailemizi (iki amcam, halam ve diğerleri) son kararlarını vermek için toplamış. Meryem babaannemin bu toplantıda açıkladığı kararın tüm ailemizin istikbali ve milli benliğimizi koruyabilmemiz yolunda verilmiş çok önemli bir karar olduğunu bugün çok daha iyi takdir ediyorum. Uzun yıllar DP (Displaced People), vatansız olarak yaşayan ninem: “istediğimiz memlekete gitme hakkımız var, ama iyi düşünmemiz gerek. Benim fikrimce ailemiz için en uygun memleket dinimiz dilimiz aynı olan Türkiyedir. Beni Türkiye’ye götürün, orada bir kahve ağacı altında kahvemi içeyim, doya doya ezan sesini duyayım ve orada öleyim. Eğer memnun olmazsanız, beni gömdükten sonra istediğiniz memlekete gidebilirsiniz.” Tabii ki Meryem ninemin isteği sorgu sualsiz kabul edilir ve bütün ailemiz Birleşmiş Milletler Göçmen Teşkilatının yardımı ile Türkiye’ye göç eder.

Ağustos 1950’de diğer Kırım Tatar göçmen aileleri ile birlikte İstanbul’un Tuzla Mülteci kampına geliriz. Türkiye’de yerleşeceğimiz şehri seçme zamanı geldiğinde örf ve adetlerimizi ve Kırımda ki yaşayışımız devam ettirebilme ümidi ile ailece Kırım Tatarlarının yoğun yaşadığı Eskişehir’e gitme kararı verilir ve Eskişehir’in Akcağlan Mahallesinde iki odalı kerpiç bir eve yerleşir bütün aile. O zamana göre bile ağır olan yaşam şartları kale alınmaz, Meryem babaannemin ısrarı ile başka şehirlere gitme imkanları olan amcamlar, harbin tüm sıkıntılarını yaşamış birçok birçok ferdini Kırım’da bırakmış olan ailemiz yaşanan facianın tekrar yaşanmaması, ailemizin dağılmaması, birbirinden ayrılmama gayesiyle Akcağlan Mahallesine yerleşmeye karar verir.

Böylece benim Eskişehir’de hayatım Akcağlan mahallesinde başlar. Mahallemizin ilkokulu olan Yunusemre İlkokulundaki ilk günümü hatırlıyorum. Okula götürüldüğümü ve sınıfa ilk takdim edilişimi ve heyecandan ağladığımı çok iyi hatırlıyorum. Evde Tatarca konuştuğumuz için Türkçe bilmiyordum, ve söylenenleri anlamadığım için korkmuş, ağlamıştım. Almanya’da altı ay ilkokula gittiğimden oradaki belgelerimi getirmiş annem-babam, notlarımın hep 1 olması yeni okulumun yetkililerini şaşırtmış. “Oğlunuzun notları çok zayıf, çok sıkıntı çekecek haberiniz olsun!” demişler. Almanya’da not derecelenmesi farklı olduğundan 1 pekiyi 5 ise zayıf olarak kabul edildiğini babam da bildiği kadar anlatmaya çalışmış. Zamanla uyum sağlamam kolaylaştı, Yunusemre İlkokulunu pekiyi derece ile bitirdikten sonra ilkokulumun hemen karşısında olan Eskişehir Lisesinde orta okul ve lise son sınıfına kadar olan 11 yıllık (1950-1961) tahsilimi tamamladım.

Hayatımın en değerli ve mutlu 10 yılını Eskişehir’de geçirdiğimi gururla söyleyebilirim. Her ne kadar maddi sıkıntılar içinde geçen bir on yıl olsa da, benim için çok önemli olan dilimi, dinimi ve kültürümü geliştirmem Eskişehir okullarında aldığım eğitim, orada edindiğim arkadaşlarım vasıtası ile oldu diyebilirim. Eskişehir’de yaşadığım devir (1950¬1960) benim her konuda geliştiğim bir devirdi. Akcağlan mahallesinde geçen zamanı teferruatlı olarak hatırlamasam da Hacıseyit Mahallesinde ve sonra Tepebaşı Mahallesinde geçirdiğim günleri çok iyi hatırlıyorum. Evimizde devamlı Kırım ve Kırım da kalan yakınlarımız konuşuluyordu. Ziyaretimize gelen misafirlerimiz de çoğunlukla mülteciler olduğundan konu devamlı Kırım ve Kırım faciası ile ilgiliydi. Biz Kırım faciasının son kurbanları olmamıza rağmen kendimizi şanslı hissediyorduk, çünkü yeni hayatımıza Kırım Tatarlarının yoğun yaşadığı Eskişehir’de başlamıştık. Hayat şartları zorda olsa bizi anlayacak bir topluma katıldığımızdan, yeni memleketimize ve yeni şehrimize ve yeni hayatımıza uyum sağlamamız çok daha kolay olmuştu.

O devirde Eskişehir şimdiki gibi gelişmiş değildi. Tertemiz Porsuk’ta birbirinden güzel köprüler, gondollar yoktu, tramvayımız yoktu, üniversiteler yoktu. Porsuğumuzun suyu çamurluydu, kayıklarımız vardı, çay bahçeleriyle dolu, taze mısır yiyebilmek için can attığımız Yalaman adamız, Köprübaşımız, Sıcak sularımız, Alman Carımız vardı. Doya doya içtiğimiz, su arabasının getirmesini sabırsızlıkla beklediğimiz Kalabak suyumuz vardı. Yollarımız toz topraktı, fakat mutluydum, ailece mutluyduk. Kırım Tatarlarının edebi sesi, yakında kaybettiğimiz büyük yazarımız Cengiz Dağcı’nın ismi ile de ilk olarak Eskişehir’de orta okul çağlarında tanışmış, ikinci romanı olan “Yurdunu Kaybeden Adam”ı burada okumuştum. Evimizde devamlı duyduğum Kırım hikayelerini, Kırım’ı artık Cengiz Dağcının eserlerinde okuyabilmem milli benliğimin daha da gelişmesini sağladı.

Sonra kader beni ve ailemi tekrar yollara dökmüş, binlerce kilometre uzaklarda yeni dünyaya, bana diliyle, diniyle ve kültürüyle her yönden yabancı olan Amerika Birleşik Devletlerine alıp götürmüştü. Yeni memleketime uyum sağlamam hiç de kolay olmadı, Eskişehir’i geride bıraktığım arkadaşlarımı arıyordum. Fakat bir zaman sonra dönüşün olmayacağını ve yeni memleketime uyum sağlamak mecburiyetinde olduğumu çok iyi anlıyordum. Eskişehir’de yeniden kavuştuğum milli benliğim, orada edindiğim hayat tecrübesi beni yeni hayatıma uyum sağlamamda faydalı olmuştu. Yeni ülkemde bir yandan tahsilime devam ediyor bir yandan da dünyanın en büyük haksızlığına uğrayan halkım, Kırım Tatarlarının milli mücadelesini dünya kamuoyuna duyurmak için mücadele ediyordum. Bu benim Eskişehir’de evimizde öğrendiğim, yürekten inandığım bir dava idi.

Bizleri ailece Türkiye’ye ve Eskişehir’e göç etmeye yönlendiren, Türkiye’ye ezan sesini duymak ve bol bol kahve içmek dileğiyle tüm ailesi ile göç etmeğe karar veren Meryem babaannem kahvesini içerek ve ezan sesine doyarak 1954 yılında Eskişehir’de hayata gözlerini yummuş ve Mutallip Caddesindeki eski mezarlığa gömülmüştü. Ayrıca Eskişehir’de doğan küçük kardeşim Muhittin de iki yaşında yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak aramızdan ayrılmış, babaannemle aynı mezarlığa gömülmüştü. Bu mezarlığın kaldırıldığını öğrendiğimizde artık geç olduğundan, babaannemin ve Muhittin kardeşimin kabirlerini yeni mezarlığa naklettiremedik, izlerini kaybettik. Onların ruhlarını şad etmek ve gıyaben de olsa dua edebilmek için Eskişehir’i her fırsatta ziyaret edeceğiz ve Eskişehir’imizi unutmayacağız.

Çok sevdiğim Eskişehir’in daha da gelişmesi ve tanınması ile ilgili bazı dileklerimi de bildirmek isterim. Eskişehir en az 19. yüzyıldan beri onbinlerce Kırım Tatarına kollarını severek açmış, onları sevgi ile bağrına basmıştır. Bu göç kervanının en sonuncusu ile geldiğim Eskişehir’i bu konu ile ilgili dünya çapında bir araştırma merkezi olarak görmek beni ve Kırım Tatar tarihini araştıranları şüphesiz çok memnun edecektir. Bu göçleri ve Kırım Tatar tarihini araştıracak tarihçilerin başvuracakları dünya çapında ilk kaynağı olacak bir Kırım Tatar Tarihi Araştırma Merkezinin, Eskişehir’de kurulması Eskişehir’i can-i gönülden seven bir Kırım Tatarı olarak en büyük arzum ve hayalimdir. Bu hayalimin gerçekleştireceğine ve Eskişehir’in daha da gelişerek dünya çapında bir şehir olacağına bütün kalbimle inanıyorum.

Eskişehir’den ayrıldığım yarım asır olmasına rağmen Eskişehir hiçbir zaman unutmuyorum; Eskişehir’i daima arıyor ve özlüyorum. Çünkü ben Eskişehir’i eski bir şehirken, tozu ile, toprağı ile sevmiştim ve seviyorum. Türkiye ziyaretlerimde genellikle Eskişehir’e uğrar, Mutallip Caddesi’nden Yunusemre Caddesini alarak ilkokulumu ve Eskişehir Lisesini dışarıdan da olsa ziyaret ederim. Porsuk kenarını, Yalaman adasını, Köprübaşını da kısa da olsa dolaşırım. Ankara’dan hızlı treni alarak Eskişehir’e çibörek yemeğe gelmek benim için ayrı bir zevk oluyor artık. Ben Eskişehir’i o tozu toprağı ile, çamurlu Porsuğu ile, çay bahçelerinde içtiğim çayı ve ağız tadı ile taze mısır yediğimiz Yalaman adası ile sevmiştim ve hala seviyorum. Eskişehir’i Tramvayı ile değil faytonları ile sevmiştim. Eskişehir’e eski bir şehirken gönül vermiş, sevmiştim ve bu sevgi hiçbir zaman bitmeyecek benim için.

***

Mubeyyin Batu ALTAN – YENİeski dergi, Ağustos 2013

Kategoriler
26 Şehrengiz

Eskişehir Şehrengizi

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ

Muhacirler ve Manavlar

Kamil UĞURLU ile Zakir ENÇEVİK’in kaleme aldığı ve Çizgi Kitabevi Yay. tarafından 2011 yılında yayınlanan ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ kitabı eski zaman Eskişehir’inden kesitler sunuyor.

Şehrengiz, Divan edebiyatında bir şehri ve o şehrin güzellerini anlatan eserlerdir. Daha çok klasik mesnevî tarzında kaleme alınan bu eserlerin başında şehirle ilgili çok umumi bilgiler verilir ve şehre övgü düzülür. Bazen bahar ve tabiat tasvirleri yapıldıktan sonra, bir şehirdeki güzellerin bir veya iki beyitlik tanımları verilir. Bu güzellikleriyle şehri birbirine kattıklarından bu eserlere ‘Şehr-engiz’, yani Şehir Karıştıran denilmiştir. -wikipedia-

Kitap Hakkında

Şehrengiz, bizde çok alışılmış, denenmiş bir yazım şekli değildir. Şehrin görünen ve görünmeyen güzellikleri için yazılan mesnevilere bu ad verilmiş, bir ara Türk edebiyatında moda olmuş, sonra unutulmuş bir edebî şubedir şehrengizler. Son yıllarda, tam bu tanıma oturmayan, fakat anlayış olarak andıran eserler yazıldı. Falih Rıfkı nın Zeytindağından ve Ahmet Hamdi Tanpınarın Beş Şehirinden sonra bu heyecan arttı. Sonra Mithat Enç, A.Turan Alkan, Mustafa Armağan ve Necdet Sakaoğlu şehir kitapları konusunda, şehrengize uyan eserler yayınladılar.

Kâmil Uğurlu bu kervanın son ve önemli isimlerinden biridir. Önce Konya için harika bir şehrengiz yazdı. Kitabı yayıncılar beğendiler ve TYB (Türkiye Yazarlar Birliği) bu kitaba ödül verdi. Ardından Karaman Şehrengizini yazdı Uğurlu. Bu öbüründen daha başarılı bir kitaptı ve ikinci baskısını yaptı.

Eskişehir Şehrengizi, yazarın aynı vadideki üçüncü şehir kitabıdır. Okuyucunun bu kitabı da beğeneceğini umuyoruz. Yazarın üç sene içinde yaşadığı bu şehri, Eskişehirli kadîm dostu Zakir Ençevik ile öylesine usta işi, rahat ve keyifli anlatıyorlar ki, şehrin gerçekten canlı bir organizma olduğunu, yaşadığını, nefes aldığını, yürek tıpırtısını, bazen kızıp kırıldığını, yani onun çok boyutlu bir dost olduğunu anlıyor, hissediyorsunuz.

Bu ve benzeri eserler, şehir kültürüne yapılan önemli katkılardır. Çünkü bilimsel ve tarihi değerleri vardır. Söz gelişi Gaziantep bugün geldiği ekonomik çizgiden daha çok Uzun Çarşının Uluları ile Mithat Enç ile kültür tarihine malolacaktır.

İnanıyoruz ki Eskişehir Şehrengizi bu güzel kentimizin tarihe düştüğü önemli kültür notlarından biri olacaktır. 

SUNUŞ

Karaman’dan ve Konya’dan İstanbul cihetine otomobil veya otobüsle gidenler, yolculuğun ortalık yerinde Eskişehir adında düz bir şehirden geçer giderlerdi. Adı eski olan, fakat cumhuriyet sonrası kurulan “nevzuhur” bir kentti Eskişehir. Trenle seyahat edenler ise, trenin uzunca bir süre beklediği, belki başka hatlardan gelecek katarların beklendiği irice bir istasyon ile karşılaşırlardı. Kızarmış kuzu başlarının satıldığı, göçmen vasfında insanların dolaştığı bu istasyon dışında doğrusu fazla bir şeyler vehmedilmeyecek bir şehirdi Eskişehir.

Bu kitabın yazarlarından biri şehri böyle görüyordu bir zamanlar. Kader onu bir gün bu şehirde uzunca bir süre yaşamaya memur kıldı. Nazlı küçük oğul Anadolu Üniversitesinde mimarlık öğrenmeye niyet etti; anne ve baba onunla birlikte şehre nakl- i mekân ettiler. Gönülsüz geldiler.

Fazla vakit geçmeden şehri keşfetmeye çıktılar. Sokakları gezmeye koyuldular. Kendilerine olağanüstü bir rehber buldular: Kadim dostları Zakir Bey buralıydı ve o gerçek bir Eskişehirliydi. Konuların derinliğini eni konu bilen, ve moral değerlerine vâkıf bir insandı veteriner Zakir Bey. Konya’da, Ankara’da, Malatya’da haralar, enstitüler yönetmiş, üstün vasıflı bir insandı. Osmanlı’nın Söğüt’ten önce Karacaşehir’de okutulan hutbe ile kurulduğunu, bunun tesadüfi bir hadise olmadığını biliyordu ve anlatıyordu. Mal bulmuş mağribiye döndü Uğurlular ve önlerinde bir kaliteli dost, şehrin derinliklerine daldılar. O önden iniyordu ve elindeki fenerle yolları ışıtıyordu. Labirentleri aydınlatıyordu ve esrarengiz kapıları birer birer açıyordu. Her kapının ardında harikalar vardı ve bu yazının altında imzası olanlar bu harikalar karşısında hayran kalıyordular. Her keşif onların ayaklarını yerden kesiyordu.

Bu cevelân üç yıl sürdü. Bu arada paha biçilmez dostluklar teşekkül etti. En olmadık mekanlara girildi, çıkıldı. Bilgi toplandı ve daha önceki ham kanaatten utanç duyuldu. Şehrin moral önderleriyle tanışıldı. Her tanışıklık bir hayranlıkla devam etti. Mesela Kanatlı ailesiyle tanışıldı. Saranlarla tanışıldı, Zeytinoğullarıyla tanışıldı, Şinasi Acar Bey’le (telefonla bile olsa) alışverişte bulunuldu. Ertuğrul Algan, Halime Doğru, Ahmet Atuk ile yüzleşildi, Orhan Keskin adında bir aziz ile dost olundu. Bir abdal sabrı ile dolaşıldı, dilenildi, toplanıldı ve bir şeyler ortaya çıkarılmaya çalışıldı.

Zakir Bey (Ençevik) ve dostlarımız Ziya Ücel ile rahmetli Necip Yardım kardeşim hem ustaları, hem kitabın taş taşıyıcıları oldular. Kimi harcını hazırladı, kimi tuğlayı duvara yerleştirdi. Fotoğrafların temininde Atuk ve Algan önemli hizmet gördüler, sağ olsunlar.

Biz iyi niyetle ve bu şehre olan hayranlığımızla yola koyulduk. Elimizden gelen bu.

Niyet bazen kusurları da güzel gösterir. Biz niyetimize ve sizin hoşgörünüze sığınıyoruz.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ

Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK

Çizgi Kitabevi Yay. – 2011

Kategoriler
Şehrengiz

Eskişehir’in Ateşle İmtihanı

1- MAHŞERİN KURULDUĞU GÜN

1921 yılının Temmuz’unda Eskişehir kıyameti yaşıyordu. Bu öyle bir kıyametti ki misli görülmemişti. Babalar çocuklarını, analar bebeklerini göremez, gözetemez oldular. Yunan ordusu şehre girmek üzereydi. Sokaklar, şehir, Porsuk perişandı. Yunan ordusu hakkında, onların yaptıkları mezalim hakkında tevatür dedikodular yapılıyordu.

Kimi elinde avucunda ne varsa bir araya toplayıp toplanıp öküzlerin çektiği yan araba, yarı kağnılara, bulabilenler eşeklere yükünü yüklemişti. Kimileri de iki-üç aile bir arabaya sığışıp yollara düşmüşlerdi. Bütün yoksulluğuna rağmen bir şehirde yaşamak ile nereye gidileceği belli olmayan bir sefil katarın yolcusu olmak aynı şey değildi. Benizler soluktu.

Eskişehir’in bütün mahallelerinde durum aynıydı. Kadınlar, bu durumlarda daha sakin düşünebilme yeteneğine sahiptirler. Erkekler, bu mahşer hazırlığı içinde, önemli olduğuna inandıkları gereksiz bir eşyayı ararken vakit geçiyordu. Kadınlar, kendilerine her zaman, her yerde lazım olacak ilk eşyayı, tavalarını kolay bulabilecekleri bir yere sokuşturuyor, etrafa talimatlar yağdırıyorlardı. Bir karanlığa doğru yola çıkıyorlardı, ne olacağı belirsizdi, çocuklar her zaman açtılar, ilk durdukları yerde o tava gerekli olacaktı. Şaşkın tavırlarla sağa sola koşuşturan erkekler, yolda gerekebileceğini düşündükleri dünyalıklarını kuşaklarına ve koyunlarına dolduruyorlardı. Varlıklı sayılabilecek bazı aileler elbette vardı. Onların diğerlerinden tek farkı, evin selamlığında serili duran büyük boy halıyı, arabanın altına sermeleri, ikinci halıyı da, gerektiğinde üstlerine örtmek üzere, katlayıp arabaya yerleştirmeleri idi. Bunun dışında bütün çizgilerde aynı seviyede, aynı perişanlıktaydılar.

Halide Edip Adıvar, o zamanlardaki adıyla Halide Onbaşı, “Türk’ün Ateşle İmtihanı’nda Eskişehir’in kıyamet günlerini anlatırken müthiş tablolar çizer. 1921 yılının Temmuz ayında Halide Onbaşı Eskişehir’de, Madam Tadia’nın otelindeydi. Aynı otelde kıyamet gününün başka ünlü şahitleri de vardı. İsmet Paşa Karacaşehir’deki karargâhındaydı. Çekilme ve Eskişehir’in boşaltılması emrini bu karargâhtan vermişti. Tarih, daha sonra doğrulayacaktır ki, bu çekilme talimatı doğru bir harekettir.

Halide Onbaşı, İsmet Paşayı karargâhında ziyaret edip onunla konuştuktan sonra Eskişehir’e döndü. Paşa yorgun ve üzgündü. O hüzünden pay alarak, terk edilen şehre dönen Halide Onbaşı, istasyonda bekleyen bir tren ve inleyen yaralılar gördü. Durumu ağır olanlar hastanede bırakılmıştı. Ankara’ya sevk edilmek üzere bekletilen yaralılar inleyerek, ağlayarak ailelerinin kendilerine daha iyi bakabileceğini, böylece, devlete yük olmayacaklarını, memleketlerine yollanmalarını istiyorlardı. Kimsenin kimseyi dinleyecek durumu yoktu.

Şehri kolaçan eden askerler, bulabildikleri kamyonları da istasyona getirip beklettiler. Durumları daha iyi olanlar kamyonların kasalarına yerleştirildiler. Önce hastaneye ait olan araç-gereçler yüklendi kamyonlara, hastaların yanma. Sonra diğer eşyalar ve aileler…

18 Temmuz günü Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ile görüşmek, savaş alanını teftiş etmek ve durum değerlendirmesi yapmak üzere Eskişehir’e gelmişti.

Görüşme yapıldı. Mustafa Kemal Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmenin, harp stratejisine uygun olacağını düşündü. Fakat bu bir anlamda Eskişehir’in de içinde bulunduğu geniş bir bölgeyi düşmana geçici bile olsa, terk etmek anlamına geliyordu. Milletin morali zaten bozuktu. Böyle bir ricat, yani çekilme emri, bozuk olan “kuvve-i mâneviyeyi” iyice perişan edecekti. Nitekim böyle oldu. Meclis bu konuyu abarttı ve Kemal Paşa’yı zorladı. Muhalif sesler ortalığı sardı. Ama Mustafa Kemal Paşa iyi askerdi.

Paşa Ankara’ya varalı askerleri taşıyan trenle dönecekti. Yükleme ameliyelerine direktifler vererek nezaret etti. Biri Musevi, diğeri Türk iki doktor, hastalara Yardımcı oldular. İşte tam bu sırada (daha önce Madam Tadia’nın otelinde sözü edilen) bir patlama oldu. Patlama istasyon civarında oldu. Yaralananlar oldu. Yaralananların çoğu çocuktu. Tren öğle vakti hareket etti.

* * *

2- İSPİYONCULAR

Ankara yönüne hareket eden tren, korku veya dehşet filmleri için hazırlanmış abartılı sahnelere benziyordu. Yaşlı, çok yaşlı insanlar ile emzikli anneler ve inleyen, sızlayan, ağlayan, haykıran, kimi can çekişen, ayaksız, kolsuz yarım insanlarla dolu bir cehennem katarıydı tren ve ağır ağır ilerliyordu. Çünkü kömür yoktu ve lokomotifin suyu odunla ısıtılıyordu. Kadınların çocuklarına sunabilecekleri veya onların çenesini tutabilecekleri tek varlıkları sütleriydi. Ağlayan çocukları bağırlarına basıp hâzinelerini yavrularına açıyorlardı. Sonra sütleri bitiyordu. Çocuğun feryadı dayanılmaz duruma gelince, analarından gördükleri, duydukları ve bunu düşünerek daha önce tedarikledikleri mercimek büyüklüğündeki afyon sakızlarını veriyor, çocukları onunla sakinleştiriyorlardı.

Ertesi günü Yunan kolordusu Eskişehir’e girdi. Günlerden Çarşamba’ydı. Şehirdeki gayrimüslimler işgal ordusunu çiçeklerle karşıladılar. İşin acı tarafı, içlerinde yerli halktan kişiler, vani Müslümanlar da vardı. Onlar şehirden kaçmayan, düşmana boyun eğmeyi kabul eden Eskişehirlilerdi. Daha sonra bunlardan bazıları ihanetlerinin ölçeğini büyüttüler. Kolorduyla birlikte Yunan Kralı Konstantin de Eskişehir’e geldi. Yunanistan bu durumu büyük zafer günü olarak takvimine yazdı ve büyük törenlerle hem Atina’da, hem İstanbul’daki Rumlar kademesinde kutladı.

O günler Ankara’da, ağır aksak yayınını sürdüren Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, Yunanlıları karşılamaya çıkan Eskişehirlilerin listesini yayımladı ve onları tarih nezdinde mahkum etti. Başlarında, geçici Belediye Başkanı Tiifekçizâde Mehmet vardı bu karşılayıcıların. Liste şöyle devam ediyordu: Tatar Eşref Çavuş, Çerkez Ahmet, Hacı Mümin, Acem Ahmet Rıza, Hacı Nebi… Karşılayıcılardan başka bir de işgal kuvvetlerine yol gösteren, muhbirler vardı. Bazen doğru-bazen yalan, milis kuvvetlerinde ferdi bulunan ailelerin evlerini Yunan askerine gösteriyor, oraları bastırıyorlardı. Onların gösterdiği evler, konaklar, dükkânlar basılıyor, yağma ediliyor yakılıyordu. Bunların başında, belediye de elektrik işlerine bakan ve devletin memuru olan mühendis Boris, Boşnak Salih, Samutlardan Hacı Haşan vardı. Hocazade Arif, dava vekili Çerkez Tevfik, Makbulzade Kâzım, Liva Matbaası’nın eski müdürü Haşan Yusuf, Acem Mehmet Rıza, Topal Hacı Hafız, Lofçalı Hancı Hacı İbrahim, Muttalip köyünden Hacı Ahmet… Yunan mezalimini yönlendiren kişilerdi.9 Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, sadece Eskişehir’de değil, bütün yurtta bu tip hasta ruhlu insanları muntazaman yayımlıyor, millete teşhir ediyordu. Savaştan sonra, teşhir edilen bu kişilerin aileleri ve mensup oldukları küçük yerleşimler bunun sıkıntısını ve utancını üzerlerinden uzun süre atamadılar. Halbuki onların ne taksiri vardı?

İşgal 14 ay sürdü. İşgal kuvvetleri, Eskişehir’de kaldıkları bu süre içinde akıl almaz tahribat yaptılar. 1800 dükkânı önce yağma ettiler, eşyaları istasyona yığdılar ve binalarını ateşe verdiler. 4 un fabrikası ve değirmen, 1 halı fabrikası, 5 atölye, 5 cami, 2 hamam ve istasyonun çatısı ateşe verildi. Porsuk üzerindeki 3 köprü topçu ateşiyle berhava edildi. İstasyonda, yüklü durumda bekleyen 100 kömür vagonu bulunuyordu. Onları götürmeyi göze alamadılar ve orada yaktılar. Öyle bir duman yükseldi ki, Eskişehir semaları haftalar boyu kapkara kesildi.

2 Eylül 1922 günü Eskişehir Mutasarrıfı İbrahim Bey ve maiyeti marşlarla, davul-zurnalarla şehre girdi. İşin ilginç yanı şudur ki, işgal sırasında şehri işgal güçleri adına yöneten Şeyh Sadık ve yine avnı şekilde Belediye Başkanı yapılan Karapazarlı İsmail Hakkı, karşılayıcıların başındaydılar. Bu kişiler, işgal günü Kral Konstantin’i karşılayan ve ona bağlılık bildiren kişilerin de başındaydılar.

————– *—————

Prof. Dr. Halime Doğru/ ETO Dergisinde yayımlanan makalesinde/ bu acıyı yaşayan çocuklardan birinin ITÜ inşaat Fakültesi hocalarından Prof. Dr. Talât Müftüoglu olduğunu/ söz konusu hatırayı, bu değerli hocanın ailesinden dinlediğini yazıyor. ETO Dergisi/ Mart 2006/ Sayı: 99.

* * *

3- TUZ EKMEK HAKKI

Yeni yöneticinin şehre girdiği 2 Eylül günü Eskişehir yanmaya devam ediyordu. Köprübaşı, Buğday Pazarı, İhsaniye, Arifiye, Ermenilerin bir ara oturdukları Hoşnudiye mahalleleri alevler içindeydi. Bütün çarşıdan dumanlar yükseliyordu. Akarbaşı’nda 8 ev arka arkaya kül oldu. İstasyondaki cer atölyesi top ateşi isabet ettiği için tahrip olmuştu. Fransız, Alman okulları ve Dursun Fakıh mektebi ve medresesi kül olan yerlerdendi. Osmanlı Bankası az bir hasarla bu hengâmeyi atlatan nadir yapılardandı.

Yunan kolordusu şehri boşaltırken ve işgal ettiği mekanları terk ederken sağlam bir şev bırakmamaya özen gösterdi. Şehirde görevli Hıristiyan din adamlarını, yerli Hıristiyan halkı da bazen zor, bazen gönüllü, yanlarına aldılar. Ve arkalarında bilinen, sayılabilen- 30 şehit ile 100’den fazla yaralı bıraktılar. 20 milyon liralık zarar verdiler şehre. Sağlam bina bırakmadılar. Gidecekleri günü, sokağa çıkma yasağı ilan ettiler ve yağmalarını serbestçe yaptılar.

Bütün bu olaylar acılar içinde cereyan ederken meydana gelen bazı sahneler de “tarihin gariplikleri” hanesinde kendilerine yer buldular. Eskişehir’in işgal günü, şehre giren düşman askerini ellerinde çiçeklerle, ipek mendillerle, konfetilerle karşılayan Hıristiyan tebaanın yanında bazı yerli Müslüman halk da bir ellerinde tuz tabakları, diğerinde ekmek olduğu halde Kral Konstantin’i istikbal ettiler. Bu önemli bir tespittir. “Tuz ve Ekmek Haklan” denilen bir kültür müessesesi vardır ki, sadece Türk kültürüne aittir. Derin anlamı vardır. Bunun “o sahnede” ver alması tuhaftır ve açıklaması zordur. Türklerde, İslamiyet öncesinden gelen ve tasavvuf! prensiplerle zenginleşerek İslami devirde de devam eden bu gelenek, “ben senin ekmeğini yedim, artık benden sana yaşadığın sürece bir zarar gelmesi mümkün değildir” anlamına gelir. Veya bunun tersi hatırlatılır: “Sen benim ekmeğimi-tuzumu yedin, bana ihanet edemezsin. Yoksa bütün hayatın boyunca perişan olursun ve bunu Tanrı yapar.” Türkler tarihleri boyunca buna kesinlikle ve titizlikle uymuşlardır. Bu, bir anlamda dürüstlük, mertlik, yiğitlik, erkeklik, Kadirşinaslıki yani insanlık demektir. İhmal edilemez. Bu yemine sadakatle uyulur.

Tarihimizde ilginç örnekler vardır. Harzemşahların hükümdarı Celaleddin Mengüberti bir kafkas seferine çıktığında, Gürcü, Ermeni, Alan, Sabir ve Kıpçak Türklerinden kurulu bir ordu ile karşılaşmıştı. Durumu vahimdi. Kıpçaklar bir Türk kavmiydi ve yaman savaşçıydılar. Onları iyi tanıyordu ve onlardan çekiniyordu. Bir zamanlar onlar Harzemlerin himayesindeydiler. Sultan durumu, kurmay heyetiyle değerlendirdikten sonra Kıpçak reisine bir torba içinde sadece “tuz ve ekmek” yolladı. Kapçaklar durumu fark ettiler. Tuz-ekmek hakkını çiğnemek olamazdı ve savaştan çekildiler. Harzemler bu zor savaşı kolay kazandılar. Buna benzer birçok olayı tarihler kaydeder.

Şimdi bu bağlamda, Kral Konstantin ve Yunan askerine tuz ve ekmek sunan Müslüman halk bununla ne demek istemişti, ne yapmak istediler, ne düşündüler, kendilerine bu olayı nasıl izah ettiler, nasıl bir mazeretin arkasına sığınarak tuzu ve ekmeği buna konu kıldılar? Bu konu bugüne kadar çözülebilmiş değildir.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011

Kategoriler
Şehrengiz

Çeşmebaşı Aşkları

Sultan Ahmet Han’ın yaptırdığı çeşmenin kitabesinde devrin zariflerinden biri tarih düşürmüş.

Aç besmeleyle, iç suyu,

Han Ahmed’e eyle dua.

Ebced hesabıyla çeşmenin yapıldığı tarih çıkıyor ortaya. Osmanlı’ya yakışan, bir Han’a yakışan zerafet içinde konuyu şatafata boğmadan yapılan bir sunuş.

Çeşme, Türk halkının hayır kapılarından biridir ve önemlidir. Hayır yapmak isteyen kişinin cami kadar, yol kadar, imaret kadar, han kadar değer verdiği bir konudur. Bu sebepledir ki edebiyatında “çeşme” şubesi olan başka bir kültür yoktur. Su azizdir. Onu akıtan ve insanın hizmetine sunan da azizdir.

Dağ başlarında, kuş uçmaz kervan geçmez menzillerde, her türlü ümidini yitirmişken ve yanıyorken, dönemecin ucunda insanın karşısına çıkıveren bir pınardan daha güzel, insana can veren, insanı memnun eden, insanın gönlünü serinleten ne olabilir? Ye şehrin Ağustos sıcağında kavrulan caddelerinde, köşe başına kurulmuş, müşfik bir anne gibi kaftanının içinden uzattığı eliyle, kalaylı bir maşrapayla su sunan çeşmeden veya şadırvandan daha şefkatli, daha aziz ne olabilir.

Eminem çeşme başında

Çekişi çekişivermiş

Goncaları ak döşünde

Tokuşu tokuşuvermiş.

Bunu söyleyen Bekir Sıtkı üstat Karaman’ın aksakalı. Ve şu da onun:

O, çeşmeye gelir, sabrım son hadde

Cilve kitabıma sığmaz bu madde

Bir kırık testiyi yarım saatte

Doldurur sallana sallana kâfir.

Maksat kırık testiyi doldurmak değil, eşdost ile buluşmak, iki çift laf etmek, rastgelirse bir sevda başlatmaktır.

Bu çeşmelerin özgün örnekleri Anadolu’nun birçok bölgesinde varlıklarını sürdürüyor. Odunpazan’ndaki çeşmelerin durumları da aynı minval üzredir.

Çeşmeleri, eskinin insanları dikkatle düzenlemişler. Kullanma suyunu ayrı kurnalardan akıtmışlar ve başını boş bırakmışlar. Adına çürüksu demişler veya acı su diye çağırmışlar. Ötekine kontrollü kurnalar koymuşlar ve boşuna akıtmamışlar.

Odunpazan’ndaki çeşmelerin hepsinin bir hikâyesi vardır. Kiminin hikâyesi, suyu gibi incelmiş, gün gelmiş kurumuş kaybolmuştur. Bir zamanlar yalağında buğday, kilim, çul yıkanan ve hayvanların sulandığı iki çürüksu çeşmesi, daha sonra kaynaklarındaki suyun kuruması sebebiyle şehir şebekesine bağlanmıştır. Meydandaki karşılıklı bu iki çeşme hayatta kalma çabası içindedirler.

Maşallah Çeşmesinin de suyu akar durumdadır. Dede Mahallesi’ndeki bu çeşme onarılmış ve Sarı Sungur suyuna bağlanmıştır. Bu çeşme adına menkıbeler düzülmüştür. Aziz bir çeşmedir. Mahalleli bu suya sıkı sahip çıkmaktadır.

Sarı Sungur suyu şifalıdır. Sadece Maşallah Çeşmesine değil, Çengel Çeşmeye, Kara Havva’nın Çeşmesine ve Müftü’nün camisine de hizmet vermektedir.

Çoban Çeşmesi de Dede Mahallesi’ndedir. Birkaç sokağa yayılan birkaç Çoban Çeşmesi bulunuyor. Kayboldukça yeniden yapılıyor ve suyun akmasına dikkat ediliyor. Birçok defalar birçok aile buraları yeniden onarmışlar, ihya etmişler. Suyu Çatlak Deresi’nden geliyormuş, öyle söyleniyor.

Bademlik Çeşmesi ile Ağa Çeşmesi aynı kaynaktan besleniyorlarmış. Halime Hanım durumu böyle tespit etmiş.

Odunpazarı çeşmelerini şöylece tasnif etmek mümkün: Alanönü Mahallesi’ndekiler; Dere Camisi’nin önündeki çeşme, Emin Hoca Çeşmesi, Sarı Sungur Çeşmesi. Dede Mahallesi’ndekiler ise Ağa Suyu Çeşmesi, Alem Çeşme, Çoban Çeşmeleri (2 tane), Maşallah Çeşmesi, Safiye Hatun Çeşmesi. Karapınar Mahalesi’nde pek güzel üç çeşme var ki, adları da pek ilginç: Allahverdi Çeşmesi, Karapınar Çeşmesi ve Çırçır Çeşmesi. Orta Mahalle’dekilerin adları şöyle: Acı Çeşme, Hacı Hasan Çeşmesi, Mücellit ve Şeytanköprüsü Çeşmeleri. Paşa Mahallesi’ndeki çeşmenin adı harika: Buyur Evetefendim Çeşmesi. Bunu uzun bulanlar Müftü Hoca Çeşmesi de diyebilirler. Ama asıl adı öteki. Şarkiye Mahallesindeki iki çeşmenin adı ise Çengel Çeşme ve Usta Ayaz Çeşmesi.

Şehrin bir kesiminde, sadece Odunpazarı’nda bulunan çeşmeler bunlar Bir kısmı sulu, bir kısmı kuru. Fakat hepsi, suyu aziz bilen, millete su sunmanın bir hayır olduğu kabulü içinde olan insanların eserleri. Hepsi hayır veya vakıf.

Bu bir uygarlık ve çağdaşlık göstergesidir.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011
Kategoriler
26 Şehrengiz

Çifteler Harası

ÇİFTELER HARASI

İşletme, 1815 yılında, Çiftlikat’ı Hümayun olarak kurulmuş, 1908 yılında lağvedilmiş ve araziler hazineye devredilmiştir. 1934 yılında Çifteler Harası olarak tekrar kurulan işletme, 1984 yılından bu yana TİGEM bünyesinde faaliyetlerini sürdürmektedir.*

Eskişehir geniş toprakları üzerinde hayvan yetiştirmeye uygun bir coğrafik konuma sahiptir. Bu özelliğinden dolayı bölge besi hayvancılığının dışında, yük ve yolcu taşımacılığı ile savaşta kullanılmak üzere at yetiştiriciliğine de müsaittir. Hayvancılığa elverişli konumu sayesinde bölge geçmişten beri önemli bir merkez olmuştur: Sultanönü Sancağı ve Germiyan beyliğinin topraklarında, Selçuklu Devleti zamanından beri cins atlar yetiştiriliyordu. Müsellem teşkilatı kurulurken Sultanönü sancağında geniş çayırların bulunduğu yerlere yakın olan çiftlikler tay yetiştirmek üzere teşkilatlandırıldılar. Ali Çelebi tarafından yapılan çalışmada taycı ocakları İnönü merkez olmak üzere 122 ocakta toplandı. Askeri sınıftan sayılan taycılar tay yetiştirmek konusunda ihtisaslaşmış bir cemaatti. Aralarında hayvan hastalıklarında uzman olanlar dahi bulunuyordu.

Ancak Selçuklulardan sonra yeni bir yapılaşmaya gidildiği bilgilerine kaynaklarda rastlanır. Buna göre, Osmanlı zamanında bölgenin önde gelen zengin ailelerinden bir olan Kumarcı lakaplı şahsın geniş arazisi üzerinde at yetiştirdiği bilgileri de yer alır. II. Mahmut zamanında, verilen emirlere itaat etmediğinden ve bu civardan geçmekte olan orduya lazım gelen iaşe ve yardımı yapmadığından zamanın Bursa valisi olan Mustafa Paşa kumandasında asker şevki ile kanlı bir muharebe başlamış ve adaya atılan yağlı paçavralarla kulesi tutuşturulmuş ve kendisi yakalanarak 60 yaşında olduğu halde idam edilmiştir. (1815) Rivayet olunduğuna göre Kumarcı Hergelesi namıyla yâd edilen 2000’i mütecaviz sığır ve 1000’i mütecaviz beygiri, 20000 koyunu vardır. Rusya’dan getirdiği damızlıklarla hayvanatın ıslahatına ehemmiyet verdiği hatta sığırlarının mahalli sığırlarına nispetle daha cesim olduğu söylenmektedir. Kumarcı’nın idamını müteakip çiftliğin bütün hayvanları ve geniş arazisi ile birlikte devlete intikal etmiş ve Çifteler Harayı Hümayunu adı ile kurulmuştur. (1815)

Haranın kuruluş amacı, orduya hayvan yetiştirmek aynı zamanda memleket hayvanatını ıslah edecek müslih damızlıklar meydana getirmektir. Bu iki çalışma veçhesi modern yetiştiricilikte fevkalade önemi haiz meselelerdir. Hara başlı başına bir ırk yetiştirmeye ve memleket hayvanatını ıslah etmeye muvaffak olamadığı gibi teksir hususunda da çok geri kalmıştır.

Gerekli tesisat ve teknik donanım için yeterli ödenek alamayan haranın bir de konjonktürel nedenlerle sahipsizliğe itilmesi çöküntüyü arttırmıştır. 1910 yılında Çifteler Harasının kapatılması kararlaştırılmıştır. Düzenli bir işleyiş tutturamayan hara kapatılmış fakat ıslah yoluna gidilmesi düşüncesi yeniden ortaya çıkınca 1914’te tekrar açılmıştır. Birinci dünya Savaşı hayvan sayısının azalmasında önemli bir etken olmuştur. Savaşlar sebebiyle büyük kayıplar yaşayan, hatta mevcut yerinden taşınarak Esenboğa’ya kadar düşman zulmetine uğramamak için gelinmiş, son olarak da 1923 yılında yeniden eski yerinde açılarak faaliyetine devam etmiştir.

Osmanlı’dan Cumhuriyete devreden bu yapı geliştirilerek muhafazası sağlanmış ve iyi cins hayvanlar yetiştirilmiştir. Hangi yetiştirme kolunda olursa olsun dikkat edilecek kısımlardan en mühimleri şunlardır:

1-Damızlık seçim işleri
2- Hayvanların barınma yerleri
3- Yıllık kaba ve kesif yem ihtiyaçlarının hesaplanması
4- Çiftlikte kullanılacak elemanlar
5- Hastalıklara karşı koruyucu tedbirlerin zamanında alınması

Devlet, hayvancılık konusuna eğilmiş ve haralar meydana getirmiştir. Kurulan haralar: Karacabey Harası (Bursa), Çifteler Harası (Eskişehir), Çukurova Harası (Ceyhan), Sultansuyu Harası (Malatya), Konya Harası, Karaköy Harası (Samsun), Altındere Harası (Erciş). İşte hayvanatımızın neslini ıslah maksadıyla Çiftelerde bir aygır deposu, bir inekhane, bir tiftik ve bir merinos numune ağılı açmışlar ve ıslahçı olarak saf kan ve yarım kan muhtelif ırklardan aygır ve boz ırktan inekler, saf kan tiftik ve merinoslar getirmişlerdir. Aynı zamanda Fransa’dan 4 baş müslih aygır mubayaa eylemiş ve 157 baş damızlık boğa satın alınarak köylülerimize tevzi edilmiştir. Böylece ıslah edilmiş hayvanlarla ülkenin hayvan nesli düzeltilmeye, verim arttırılmaya çalışılmıştır.

At Yetiştirme Çiftliği

Eskişehir’de haranın kurulmasıyla birlikte halka da hayvan sevgisi aşılamak için at çiftliği kurulmuş ve yetiştirilen bu atlarla, at yarışları düzenlenmeye başlanmıştır. At, Türkiye’de en ziyade münakalata (nakil, ulaştırma işleri) şehirlerde ve şehir aralarında araba atı, demiryolu bulunmayan ve yolları iyi olmayan yerlerde uzak mesafeler arasında yük hayvanı olarak kullanılır. At yetiştirilen yerler yalnızca Eskişehir’de değil yurdun çeşitli yerlerinde de vücuda getirilmiştir. Karacabey, Sultansuyu, Çukurova, Altındere, Çifteler, Konya, Karaköy haralarıyla Mercimek Aygır deposu. Çifteler, Konya, Arga, İsanlı, Uzunyayla, Ilıca, Urfa, Merkez, Batı Anadolu Karadeniz aygır depoları memleket atçılığının ıslahı at cinsinin artması için kurulmuştur. Islah ile verim sağlanmaya çalışılırken en mühim ihtiyaçlardan biri olan sağlık konusunda serum ve aşılar temin edilmiş ve böylece salgın hastalıkların önüne geçilmiştir.

Bu süreçte Çifteler Çiftliğinde yetiştirilen hayvanlar daha sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün açtırmış olduğu diğer çiftliklerde de kullanılmış ve buralarda hayvan ıslahı konusunda çalışmalar yapılmıştır. Konu ile ilgili olarak Adıvar, şunları yazar: Eskişehir’den döndüğüm zaman. Çifteler Çiftliği harasının bizim çiftliğe nakledilmiş olduğunu gördüm. Korkunç derecede azgın atlar ve onlara bakan çok garip kıyafetli bir sürü insanlar vardı. Böylece Çifteler Çiftliğinin diğer çiftlikler için bir pilot merkez olduğu görülür. Eskişehir’de yalnızca ahır hayvanları yetiştirilmemiş bunun haricinde; kümes hayvanları, arıcılık ve ipekböcekçiliği de yapılmıştır. Yetiştirilen hayvanların ülke yararına ne gibi katkıları olduğunu gözlemlemek üzere 1932 senesinde Ziraat Müsteşarı Atıf Bey’in yaptığı geziden birkaç not Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’ne şu şekilde yansımıştır: Eskişehir, İstanbul ve havalisindeki ziraat vekaleti müesseselerini teftişe gitmiştik. Bu tetkikattan çok iyi intibalarla avdet ediyoruz. Bilhassa Karacabey Harası’nı çok iyi buldum. Burası memleketin çok ihtiyacı olan yeni at neslini yetiştirmekle meşguldür… Mamafih! bu hususta vekâlet mümkün olan her türlü teshilatı gösterecektir. Müessese şimdilik kendi kadrosunu ikmal etmekle meşguldür. Bundan sonra muhtelif hayvan ırklarından yetiştireceği yeni tipleri en yakın devlet müessesine ve köylüye tevdi edecektir. Bu suretle bu müessese memleket hayvanlarının ıslahı için musallah vazifesi görmektedir.

Atıf Bey’in aktardıklarından da anlaşıldığı üzere hayvancılık konusunda yapılan çalışmalar doğrultusunda Türkiye’de hayvan ırkı gelişmiş, verim çoğalmış, hastalıkların önüne geçilebilmiş ve kitlesel üretim yapılabilir düzeye gelinmiştir. Daha sağlıklı ve daha güçlü bir hayvan nesli ile tarım ve elbette hayvancılık alanında daha fazla verim elde edilmeye başlanmıştır. -K1-

***

VE SADİ BEY’İN KÖPEĞİ

Erzurum âyanı Zorba Selim, 18. yüzyılın sonlarına doğru ayaklanmasa, Devlet-i Ali bu isyanı bastırdıktan sonra Selim’in iki oğlunu Eskişehir’e sürgüne yollamasa Mahmudiye Harası yine kurulur muydu bilinmez. Fakat Selim çetin bir adamdı. Erzurum halkı ile devletin arasında, onların münasebetini organize eden, programlayan bir ayandı. Daha doğrusu, “âyan” bu demekti.

Fakat o aksini yaptı. Devlet ile halkın arasını açtı, kendisi de halktan yana görünüp halkı haraca kesti. Devlet de onun yolunu kesti. Onu hapsedip oğullarını taşraya yolladı. Kumarcı Mustafa’nın kaderine Çifteler, Abdullah’ın kaderine ise İnönü çıktı. Asker marifetiyle getirilip buraya yerleştirildiler. Aileleri yanlarındaydı. Taycı Teşkilatı olarak küçük bir tesise sahip olan Çifteler, kısa süre sonra Kumarcı’ya dar gelmeye başladı. Tecrübeli olduğundan zorlanmadı ve kuşağında, yatağının astarı içinde getirdiği altınlarla peşinat ödedi. Taksitleri bazen eşkıya kılıklı korumaları, bazen yağarak- gürleyerek, bazan laf ile korkutarak yarı ödedi, yarı ödemedi ve Çifteler havalisinde 2 milyon dönüm arazinin sahibi oldu. Kendisini Sultanönü ayanı seçtirdi ve yine kanun dışı faaliyetlerinin başına bu defa resmî sıfatıyla geçti. Sakarbaşı’na muhteşem bir kasr yaptırdı. Sakarbaşı’ndaki “Kumarcı Adası” hâlâ onun adıyla varlığını sürdürür. Orada yolun başında oturdu ve Deli Dumrul misali, geçenden-geçmeyenden “haraç” almaya başladı. Kumarcı şöhretinin başına bir de “haraççı” ekledi. Böylece mutlu oldu.

Hayvan yetiştiriyordu. Bu işi biliyordu. Toprağı ve çiftliği tam bir uzman ve diktatör olarak yönetti. Aynı anda 1000 ata, 20 000 koyuna güç yetirmek zordur. O, yetirdi. Geniş ölçekli sulu ziraat yaptı. Önce bir, sonra on bir köyü oldu. Fakat her saltanatta olduğu gibi onun da bir gün sonu geldi. Sultan II. Mahmut tahta çıkar çıkmaz, Kumarcı’nın haksız işgalini tespit etti. Üstüne asker yolladı. Onu yakalattı ve hemen darağacına çekti. Mülkü devlete kaldı.

Bu sırada, ortam uygun olduğu için sivrisinekler Çifteler’i yaşanmaz kıldı ve tesisin merkezi, daha sakin bir bölgeye, sonradan adı Mahmudiye’ye çıkacak olan yere taşındı. Üretimin bir bölümü, yine eski yerinde devam etti. Ünlü kahya Bekir Ağa, bu dönemde adını duyurdu. Başta at olmak üzere devlet çiftliği, Cumhuriyete ulaştı, günümüze geldi. Her geçen gün ona ün kazandırdı. Çünkü 1835’ten itibaren tayin edilen müdürler orada sistemler geliştirdiler, üretimi programladılar ve gerçekten tarladaki üreticiye örnek teşkil ettiler.

Tayin edilen o müdürlerden biri, -Cumhuriyet döneminde- Sadi Efendi idi. Çiftliğe, çiftliğin şerefine yakışır bir müdür idi. Baytardı. Olağandışı bir yöneticiydi. Adı da yine işine uygundu. Çiftlikte, onun duymadığı yerlerde işçiler ve personel ona “Kocakafa Sadi Bey” diyorlardı. Gerçekten muhteşem bir kafası vardı. Alın nahiyesi geniş, saçsız tepesi üst kısımlara doğru iyice genişleyen bir formda uzanıyordu. Kulaklar, komik bir kolaj hareketiyle bu gösterişli kafanın iki yanma sanki zamkla yapıştırılmış gibi, tutunca hemen oradan ayrılacakmış gibi iğreti duruyordu. Gözleri küçük ve ciddiydi. Boyu, ortadan biraz daha küçük, omuzları geniş, bacakları gövdesine nazaran kısa bir görünüşteydi.

Kocakafalı Sadi müdürün karizması yönetim şeklindeydi. Gerçekten mükemmel bir yöneticiydi. Sanki hiç uyumazdı. Gecenin sabaha yakın bir bölümünde onu tavuk kümesini teftiş ederken veya atları sayarken veya bir koyun doğumunda görmek normal bir haldi, yadırganmıyordu. En küçük bir ihmali cezalandırıyordu. Saygısızlığa geçit vermezdi. Sesi baritondan daha kalındı ve o gür ve erkek sesin o gövdeden nasıl çıktığına herkes hayret ederdi. Disiplin ve otoriter hava çiftliğe tam hâkimdi. Personel, ona yaklaşırken, daha yüz metre varken önünü ilikler, kendine çeki-düzen verirdi.

Bütün bu şiddetine ve celaline rağmen kızdığı kişilere, onların onurunu zedeleyecek şekilde küfür etmez, daha sonra bir yolunu icat eder, yine sert kelimelerle o kişinin gönlünü alırdı. Herkes ondan korkardı, ama o nispette de severdi. Personelin canını çıkaran bu adam, kendisi dışında ettirmezdi. Kızgın ve o nispette şefkatli bir ana kartal gibi onları kanatları altına almıştı. Maiyeti güvendeydi. Ara sıra, o kanatların altındayken ve tüyü yolunanlar buna seve seve katlanıyorlardı. Savaş sonrası genç cumhuriyette hiçbir kurumun yarın için teminatı yoktu, Onlar ise bir sahibin güvenli gölgesindeydiler. Ekmekleri garanti altındaydı. İki oğlu, bir kızı vardı. Çocuklar küçüktüler. Fakat bu disiplinli babanın çocukları olamayacak kadar rahattılar. Onlara yasak yoktu. Sadi Müdür, iş yerindeki disiplini eve taşımıyordu ve elbette doğru yapıyordu. Evdeki toleransı işyerine taşımıyordu ve elbette doğru yapıyordu. Felsefesi vardı. İş yerinde tolerans acizlik, evdeki disiplin ise zulümdü. Karısı, ortaokulda derse giriyordu, öğretmendi ve harika bir kadındı. Bu zor adamı, dahası üç haşarı ve tatlı, ele avuca sığmaz çocuğu yönettikten sonra, okulda kırk-elli gence ders anlatıyordu.

Bu ilginç ailenin bir de cins köpekleri vardı. Bilenler, hâlâ o köpeğin cinsini tayin edebilmiş değillerdi. Korkunç çirkin bir suratı vardı hayvanın, buldog değildi, kangal veya karabaş değildi, kurt değildi, doberman değildi. Fakat bütün bunlardan birer özellik almış olmasına rağmen nasıl bu kadar çirkinleşebildiğine akıl ermez bir hayvandı. Aile, bu köpeğin üzerine titriyordu. “Müdürlük hakkı” olarak, üretimden lojmana yollanan biftek ona sunuluyor, o şımarık da bunları afiyetle yiyor, doymuyor, gidip kümeslerden piliç çalıyordu. “Müsamahasız Müdür” bu çirkin hayvana karşı aşırı müsamahalı davranıyordu. Çocuklarla bu köpek öylesine güzel oynuyordular ki, çayırların üzerinde çocuklar onunla boğuşurken, biri elbisesiz tüylü, dört yaratığın, yeşiller üzerinde yuvarlanan, bağıran, gülüşen canlı bir yumak olduğu zannedilirdi.

Çocuklar öylesine yaramaz, öylesine hareketliydiler ki, bisikletlerine binip müdüriyet önüne bisikletlerini park eden kişiler -resmi veya gayri-resmi- içerde iş görüşürlerken bu üç haydut dışarıda hemen harekete geçer ve park yerindeki bisikletin parçalarını sökmeye başlarlardı. Yani demonte ederlerdi. Bisiklet, o zamanlar, şimdilerin iyi durumda olan bir arabası kadar kıymetliydi. Geniş çiftlik arazisi yürümekle bitmiyordu ve bir yerden bir yere giderken, iş takip ederken elzem bir araçtı, kıymetliydi. Çocuklar, söktükleri er parçayı özenle taşıyor, yakınlardaki kuyuya birer birer atıyor, demir parçasının suya değince çıkardığı sesle zevkleniyorlardı. 5-6-7 yaşlarındaydılar ve aşırı hareketliydiler.

Bir gün Sadi Bey ve hanımı onları evde bırakıp, şehirde bir toplantıya katılmak istediler. Onlarla konuşup, kapıyı üstlerinden kilitlediler, uslu olmalarını tembihlediler ve gittiler.

Çocuklar verdikleri sözü ancak yarım saat tuttular. Sonra bir yolunu bulup evin dışına çıktılar. Buldukları yol bacaydı. Ev, tek katlı bir lojmandı ve dolayısıyla oldukça muntazamdı. Buna rağmen onlar, elleri-yüzleri is karası, kendilerini dışarı attılar. Evde ne kadar yiyecek varsa, yolunmuş tavuklar ve biftekler, pirzolalar olmak üzere, tel dolapta ne varsa, hepsini köpeğe ikram ettiler.

Kocakafalı Sadi Bey’in işe elemanı alırken uyguladığı yöntem, ders programlarına alınacak kadar ilginçti. İnce eleyerek, sık dokuyarak aldığı eleman adına, onun geldiği ilk haftanın sonunda yemekli bir toplantı düzenliyordu. Çiftliğin salonunda uzun bir masa hazırlatıyor ve masanın başına oturuyordu. Yemekten önce herkese, Sadi Bey’in kendi elleriyle hazırladığı karışık içki kadehi ikram ediliyordu. Kokteyli hazırlamak için Sadi Bey, aldırdığı birçok alkolü, likörü, meyve suyu, baharat vs.yi salona, bitişik odaya taşıtıyor, kapıları kapatıyor, içerde yalnız kalıyordu. Soranlara, formülü gizlemek için böyle yaptığını anlatıyordu. İçerde bir saate yakın uğraşıyor, çalışıyor, sonra kapıları açıp, hazırladığı rengârenk kokteylleri masaya taşıtıyordu. Ve gece başlıyordu. Yeni gelen veteriner veya teknisyeni kendinden uzak bir yere oturtuyor ve onun içki içişini gözetliyordu. Kokteyl, boğazlardan yağ gibi geçiyordu. Şerbet kadar kolay içiliyordu. Dolayısıyla çok içiliyordu. Fakat bir saat sonra kıyamet alametleri beliriyor, yemeğin ortalarına doğru doruğa ulaşılıyordu. Onun ölçüsü buydu: Kişi kendini ayık iken kontrol edebilirdi. Halbuki içince bu kontrolü kaybediyordu ve ne mal olduğunu ortaya koyuyordu. Sadi Müdür de, bundan sonraki davranışlarını o kişiye göre ayarlıyor, sürpriz yaşamıyordu. O yemekten sonra kişi, ağzıyla kuş tutsa, o izlenimini silemiyordu ve siciline kayıt düşülüyordu.

Kocakafalı Sadi Bey’in sevgili köpeği bir gün, ağzından köpükler saçarak lojmanın önüne devrildi. Sadi Bey ve ailesi, evden bir kişinin sekaret olduğunu düşünerek onun başına üşüştüler. Sadi Bey’in telaşlandığı ve korktuğu nadir anlardan biri yaşanıyordu. Konu çok ciddiye alındı. Uzmanlık alanı olsun- olmasın, çiftlikteki bütün veterinerler hayvanın başına toplandılar. Revire kaldırılan köpek, bir gün can çekiştikten sonra öldü. Çiftlikte resmi olmayan yas ilan edildi. Ölüm için kesin bir tanı ortaya konamadı. Fakat genç tavukçuluk uzmanı ısrarla bu köpeğin bilileri tarafından zehirlendiğini iddia etti. İddiasını ispatlamak için birçok delil gösterdi. Nerdeyse, bir yemin etmediği kaldı.

Uzman doğru söylüyordu. Çünkü, her gün kümesten birkaç tavuğu boğazlayan bu çirkin canavarın başka hiçbir şekilde önüne geçemeyeceğini anlamıştı. Müdürün köpeğine açıkça cephe alınamazdı. O da, eski bir yöntemi denedi ve onu sessiz-sedasız devre dışı bırakmayı denedi. Pisboğaz hayvanı bir parça zehirli et ile kandırmak zor olmadı.

Sadi Bey öldü gitti, bu işin sırrını çözemedi. Çocukları sağ ise ve bu notları okuma fırsatı bulurlarsa, onlar da şimdi öğrenmiş olacaklar.

Çifteler Harası, Eskişehir’in gerek sosyal, gerek ekonomik hayatını doğrudan etkileyen kurum olma özelliğini sürdürüyor. Orada yetiştirilen damızlık hayvanların şöhreti dünyayı tutmuş durumda. Çiftçi ile kurulan diyalog da, Cumhuriyetten bu yana, insan ölçüsü kaybedilemediği için etkili ve faydalı olmuştur. Halk, çiftlikle ilgili tevatürler duymaya alışmıştır. Mesela katır kadrosundan emekli olan bir hayvanın macerası hâlâ gülerek anlatılır. -K2-

Kaynaklar:

*www.tigem.gov.tr/Isletme.aspx?iid=978f64df-8bbd-4e10-8450-b5ba229b501c

K1- ESKİ BİR ŞEHRİN HİKAYESİ
Doç.Dr. Zafer KOYLU – Melis BİRGÜN
Eskişehir Ticaret Odası Yayınları 2015

K2- ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011

Kategoriler
Şehrengiz

Katır Kadrosundan Emekli

KATIR KADROSUNDAN EMEKLİ

Bir Katır Hikayesi

Çiftlikte sabah erken başlar. Ellerin horozları daha ikinci ayaklarını yere indirmeden, buradakiler ötmeye başlar. Yüzünü yarım yamalak yıkayan, akşamdan hazırlanan kahvaltı sofrasından ağzına yarım yamalak bir lokma atan, ceketinin bir kolunu giyip ötekini serbest bırakan birçok yarı uykulu insan, gün ortalığı ışıtmadan koşuşturmaya başlar. Çünkü tabiat erken uyanır ve hizmet bekler. Ayrıca Koca kafalı Sadi Bey de düzen ve netice ister. Muhtemelen gece uyumamıştır ve iş yerinde işçilerin gelişini gözlemektedir.

Zaman içinde bu hareketler bir sistem kazanmıştır. Gereğinde güneş doğuşunu geciktirebilir, aksatabilir, fakat işçilerin ve diğer teknik zevatın buna hakları yoktur.

Bütün hengâmenin içinde asıl, görevini hassas bir saatin düzeni içinde yapan bir işçi vardı ki, saat sekizi beş geçe muhasebe servisinin önünden geçer, onun geçişiyle muhasebeci saatini sekizi beş geçeye ayarlardı. Olağandışı hassasiyeti ve ciddiyeti olan bir elemandı bu. İş dağılımının yapıldığı alana herkesten önce varır, üzerine semerini vuracak olan iş arkadaşını, bakıcısını veya sürücüsünü beklerdi.

İri yarı bir katırdı. Çiftlikte kadrolu işçiydi. Senelerdir bu işi yapıyordu. Harika bir araçtı. Giremediği yer yoktu. Çiftlik yönetimi ile arazi arasında hem yük, hem insan taşıması yapıyordu. Sabah saat tam sekizde, yarı açık ahırının kapısını kendisi açar, sadık ve munis adımlarla, tulumbalı yalağa varır, suyunu içer, kendisini semerlemek için bekleyen iş arkadaşının yanına giderdi. Arkadaşı onun semerini sırtına koyarken okşayıcı bir-iki laf eder, onu dinler, mutlu olur, sonra birlikte o günkü hizmetlere yardımcı olurdu. Biçme ekibine gidecek yedek parça, yemek, ulaştırılacak bir haber, uzak köşelerde çalışan işçilere yollanacak tohum onun sırtında oralara gider, oralardan boş döndürülmezdi. Son derece ciddi bir iş anlayışı vardı. Mesai sırasında kendisine verilen elma eşeğini kabul etmez, olur” olmaz yerde çişini yapmazdı.

Kuşluk vakti herkes, evinden getirdiği kuru-yavan azığını açar, bir gölgeye kendini atarken, iş arkadaşları tarafından çok sevilen bu elemanın başına torbası takılırdı. Torbanın içinde samanların üzerine sadece bir avuç dolusu serpilmiş arpa, ona harika bir öğle yemeği olurdu.

Çiftlikte servis işlerinde çalıştırılan birçok hayvan vardı. Fakat bunun yeri başkaydı. Bir sirk terbiyesi almış gibiydi. Veya şehirde, konaklarda çalışmış, oraların terbiyesini ve disiplinini almış yetenekli bir hizmetçi kız gibiydi. Hareketleri acemice değildi. Rahat talimat alıyordu. Bu sebeple de asla dayak yemiyordu. Dayak ne kelime, fiske vurulmuyordu. Hatta sert veya kötü bir söz söylenemiyordu. Onu söyleyecek olan, onun anladığını düşünüp, arkadaşına söyleyemediğini ona da söyleyemiyordu, işçilerden, yan şaka, yarı ciddi, saygı ve anlayış görüyordu.

Akşam mesaisinin bittiğini, çiftlik çavuşu onun hareketinden anlıyordu. Hayvan, alışılmış hareketleriyle saatin altı olduğunu veya mesainin bittiğini, işi bırakmak ve hava kararmadan dönmek gerektiğini hareketleriyle anlatıyordu. Yan hakemlere veya zaman hakemine bakan orta hakemi gibi düdüğünü çalıyordu.

Meydana tekrar gelindiğinde duruyor, semerinin sırtından alınmasını bekliyordu. Sonra kendiliğinden yalağa gidiyor, suyunu içtikten sonra, yine yarı aralık duran kapısını açıyor, ahırına giriyordu. Son derece düzgün çalışan bir elemandı.

Bir gün çavuşlardan biri onun yasal süresini doldurduğunu, müdür Sadi Bey’e söyledi. Kocakafalı Sadi Bey, bu sadık hayvan için bir tören yapılmasını ve emekliliğe böylece ayrılmasını emretti. Önce onun şaka yaptığını sandılar. O, ciddi söylüyordu. Bir merasim düzenlendi, idarenin önüne memurlar çıkmalı ve bu güzel arkadaşlarına veda etmeliydiler. O gün yine, her zaman olduğu gibi tam sekizde ahırından çıktı. Yalağa gitti. Saat sekizi tam beş geçe işe başlayacağı noktaya gidip durdu.

Her zaman sırtına semerini vuran bu defa öyle yapmadı. Onu yularından tutup dairenin önünde toplanan ve gülüşerek bekleşen kalabalığın önüne getirdi. Kocakafalı Sadi Bey ona yaklaştı. Yuları eline aldı, millete döndü ve etkili bir nutuk verdi: “Çoğunuzdan daha çalışkan, tertipli, üretici, disiplinli bir arkadaşınızı bugün itibariyle emekliliğe sevkediyoruz. O, hepinizden ziyade bunu hak etmiştir. Şimdi onu alkışlamanızı istiyorum. Bu arkadaşımız bundan sonra da bizimle yaşayacak. Allah ona uzun ömürler versin. Fakat bugünden itibaren çalışmayacaktır, ona yine yemini, arpasını vereceğiz. Kimse ona sakın yük falan vururuz diye düşünmesin. Alimallah, yükü onun sırtından alır, o yükü vuranın sırtına yüklerim. Emeğe saygı gösterelim arkadaşlar! Bu arkadaşımız dinlenmeyi hak etmiştir.”

Millet el çırptı. Islık çalan da oldu. Katır bundan bir şey anlamadı. Fakat yuları bırakılınca tekrar semerinin bulunduğu yere gitti ve beklemeye başladı. Semerini vuran kişi millet tekrar odalarına gidince onu alıp ceviz ağacının bulunduğu yerdeki çimenliğe götürdü, yularının ucuna bağlı demir kazığı yere çaktı ve onu orada bırakıp işine gitti. Katır, olan-bitene bir mana veremiyordu. Bir süre sakin kaldı. Fakat eğilip bir tutam ot yemedi. Başını kaldırıp yumuşak çayıra çakılmış zayıf kazığı çıkardı ve ipini sürüye sürüye semerini yükleneceği yere gitti.

Onu bir türlü emekliliğe alıştıramadılar. O, her sabah çiftlikte mesaiye koştu ve bekledi. Öğle saatlerini bekledi. Yatmak için altıları-yedileri bekledi. Onun için değişen bir şey yoktu. Sadece “iş elbisesini” giymiyordu ve yük taşımıyordu. Hepsi o kadar…

Katır kadrosundan emekli olduğunu ona ölünceye kadar anlatamadılar.

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011

Kategoriler
Şehrengiz

Battal Gazi Destanı

Raviyân-ı ahbar, nakilân-ı asâr ve muhaddisan-ı ruzigâr şöyle rivayet ederler kim:

“Evvel zaman içinde, bundan 1250 sene evvel, aslen Horasan taraflarından olup, Emevi ordusunda hizmetler görmüş, Bizans üzerine yapılan cihatlarda bulunmuş, Anadolu’nun fethinde orduların önünde yer almış bir yiğit kişi vardı. Ona Battal Gazi denilirdi. Söylentilere göre soyu Hz. Ali’den geliyordu ve Emin Hüseyin Gazi’nin oğluydu. Asıl adı Cafer’di. Soyundan geldiği yer sebebiyle “seyit” idi.

Bazı zamanlar bir kaleyi bir başına fethederdi. Kahramanlığı dillerde destandı. Yakışıklılığıyla, şefkatli ve sevgisiyle dosta sevgi, düşmana korku salardı. Uyumak istemeyen hayırsız çocuklara, “Şimdi sana Battal Gazi meselini anlatayım, sen uyu” denirdi. Küffar ülkesindeki çocuklar ise “Uyumazsan Battal Gazi gelir, seni alır-götürür” diye korkutulurdu.

Türk insanı, hayatını menkıbelerle, destanlarla süslerken olağanüstü zenginlikte bir destan kültürünün oluşmakta olduğunun elbette farkında değildir. Destan, insanımızın hayatına o denli derin girmiştir ki, çoğu zaman gerçek, onun arkasında kalır, daha soluk kalır, daha cılız kalırdı. Menkıbelerde Seyyid Battal Gazi’nin dev bir cüsseye sahip olduğu söylendiği için, Eskişehir’in Seyitgazi yerleşim yerindeki kabrinde ona on metreden ziyade bir kabir ve ona uygun dev bir sanduka düzenlenmiş

Hz. İsa’nın doğumundan 740 sene kadar sonra Emevi ordusu, Eskişehir yakınlarındaki Akroyon kalesini kuşatmış. Kuşatmayı yapan birliğin başında, seyit soyundan gelme, son derece yakışıklı ve yiğit bir kumandan varmış. Kuşatma yapan Müslüman ordu sayıca azmış. Kale ise kavi imiş. Kuşatma aylarca sürmüş. Kaledekiler çaresiz kalınca, kuyruğuna basılmış kediye dönmüşler ve son bir defa çıkış yapmayı denemişler, çıkmışlar. Kendilerini kuşatan birliğin aslında küçük bir asker topluluğu olduğunu fark edince, kedi halleri aslana dönmüş ve kuşatma güçlerinin sayısından daha fazla askerle saldırıya geçmişler.

Kıyamet gününe benzeyen bir savaş cereyan etmiş. Havada cehennemi bir ağırlık varmış. Uçan kılıçlar, kılıçların peşisıra uçan kelleler, bağırtılar, naralar yeryüzünü kıyamet gününe çevirmişler.

At kişnemeleri ve can verenlerin canhıraş haykırmaları arasında, bütün bu seslerin hepsini bastıran bir çağrı yeri göğü tutmuş. Bir ses “Yetiş ya Battal Gazi!” diyerek gökyüzünü doldurmuş. Gökdemirlere bürünmüş kalabalık Romalılar bu naradan çok etkilenmişler. Savaş alanı bir anda, bir film sahnesi gibi susmuş ve beklemişler. Sesin geldiği yönün aksinde uzağında, üstünden enerji fışkıran dev yapılı bir adamı görünce irkilmişler. Adam öylesine yağız ve yakışıklı imiş ki, bir an ne yapacaklarını bilememişler, şaşmışlar. Sonra o yöne dönerek saldırmışlar. Bire on, bire yirmi, otuz, saldırmışlar ve bu yiğit adamın etrafında zırhlardan, kılıçlardan, topuzlardan ve insan gövdelerinden oluşan kale örüp hapsetmişler sanki.

Yaman savaş olmuş. Seyyid Gazi, kartallar gibi saldırmış, vurmuş, dağıtmış, etrafını tekrar sarmışlar. Bir daha , bir daha yarmış çemberi ve… Mecalsiz düşmüş. Ulu bir çınar gövdesi gibi yere devrilirken, bir el, nazik, nazenin, gül kokulu bir el ona uzmanmış ve “Gel!” demiş “Gel benimle, peşimden gel!” At üstünde ve tül kadar hafif, rüya kadar buğulu bu ses ve narin gövde, terkisine aldığı bu yaralıyı, çemberleri yara yara savaş alanı dışına çıkarmış, götürüp yoldan epey içerlek bir inin serinliğine taşımış. Bu bir hanımmış. Kale komutanının Battal Gazi’ye âşık kızıymış. Ona yardımcı olabilmek için zırhlara bürünmüş, kale ordusunun içine girmiş ve Battal’ına kavuşmak dilemiş.

Kavuşmuş da… Ama ne çare ki, yaraları ağırmış, tımar kabul etmez durumdaymış. Çok geçmemiş, şehitler diyarına uçmak için, gözlerini yummuş ve dinlenmiş.

Neden sonra mağaranın önünden geçerken onları fark eden askerler içeri girmişler. Yiğit gazinin cesedi üzerine eğilmiş bir vaziyette âşık kızın cesedi onları şaşkına çevirmiş, kale komutanı kızını, kahraman şehidin yanında görünce, onları ayırmayı düşünmemiş. Yan yana gömülmeleri için emir vermiş. Öyle yapmışlar.

Şu anda Seyyid Battal Gazi türbesinde salonlara sığmayan uzun sandukasıyla uzanmış koca Seyyid’in yanında, küçücük sandukasıyla kale komutanının kızı yatıyormuş.

Bu mezarlar, Selçuklular döneminde bir türbeye çevrilmiş ve onların üzerine kubbe örülmüştür. Türbe, zaman içinde bir külliyeye dönmüş, Seyyid Gazi’nin ruhaniyetine sığınmak isteyen binlerce, milyonlarca ve senelerce ve asırlarca insana gönül mekânı olmuştur.

Onarıla onarıla eskilerden oldukça az hatıralar taşıyan külliye, bugünlerde yine onarım altındaydı.

Koca Seyyid, oralarda oturanların veya onu ziyarete gelenlerin kavlince her gün, dinlendiği mütevazi mekândan dışarı çıkmakta, gelenleri istikbal etmekte, kendisine iltica etmek isteyenlerin saçlarını okşamaktadır.

Ve çevresinde yeşeren kavakların asırlardır söylediği onun destanıdır.

Eskişehir’e boyut kazandıran önemli merkezlerden birisidir Seyyid Gazi’nin mekânı. Yol boyu insanı ürperten sürprizlerden sonra, yolun sonunda ulaşılan menzil, huzura açılan kapılar gibi serinlik sunmaktadır.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011

Kategoriler
26 Şehrengiz

Çibörekten Kim Ölse

ESKİŞEHİR ÇİBÖREK HATIRASI

CIYRIK BOLSAM TOYMAZSIN

AÇ TUTARSIN SOPRADAN

ZATEN ŞEHİT SAYILIR ÇİBÖREKTEN KİM ÖLSE

Kırım’a bir gidişimizde, Kırım Türklerinin önderi Cemiloğlu’nun muhterem eşi, Sivastopol’a bakan tepelerden birinde bize ikramda bulundu ve çibörek ziyafeti verdi. Ve ziyafeti tamamlamak üzere, sonra kalkıp bir güzel oynadı, Kırım danslarını gösterdi. Çok güzel bir vakitti. Karaim Türklerini de orada tanımıştık, bir eksikliğimizi tamamlamıştık.

Çibörek, ortaya konulan bir tepsinin üzerine, piştikçe getirilip konuluyordu. Masada birçok insan vardı. Açlık ve merak bazen nezaketin önüne geçiyor. Börek tepsiye daha düşmeden havada kapışılıp, yok oluyordu. Nezaketini, ne pahasına olursa olsun, korumak isteyenler sadece yutkunuyordu. Yeni gelecek parti beklenirken, “Yahu sen hiç alamadın, hadi gayret et!” diyenler, gelen partiye ilk hücum edenler oluyordu. Herkes doyduktan sonra da, “Artık herkes doydu” diyerek servis sonlandırılıyordu ve “Eh ne yapalım, sende gözünü açsaydın birader” ile yarı acıyarak, yarı dalga geçerek konu kapatılıyordu.

Buna rağmen yine de, eser miktarda bile olsa Kırım’da yapılan çibörek nasip oldu. Lezzeti güzeldi. Eğer yolunuz Eskişehir’e düşerse, bir çibörekçiye uğramalısınız. Hafif, olağanüstü lezzetli, yakıcı, sıcak ve sabır törpüleyici. Her börek bir, bilemediniz iki lokma. Ağzınız yana yana bir o avurda, bir bu avurda geçirerek soğutmaya çalışırken ikinci parti geliyor. Üçüncü, dördüncü, hatta beşinci partiler siparişe bağlanıyor. Çibörek, sadece Kırım’la değil, Eskişehir’le birlikte anılan harika bir zenginliktir.

Şimdi lütfen şunu dinleyin:

“Ataydan kalgan bize, etli, maylı kamuraş-köbetmen katlama, lakşa, cantık, tataraş. (Bize atalardan kalmıştır, etli, yağlı, hamuraşı katlamayla köbete, erişte, yantık, mantı) Sarıburma, kalakay, kavurma börek, ummaç, şilter, salma, irimçik, tabak börek, bazlamaç (Sanburma, kalakay, kavurma börek, uğmaç, şilter, salma, irimcik, tabak böreği, bazlama) Kurma cemiş, kesmeçe, öğüz börek, kıygaça, saysan pitiralmazsın adlarını yıllarca. En başında bularnın kele kutlu çibörek, yüzyıllardan biyakka, bularman kaktan süyek. (Hurma yemiş, kesmece, öküz börek, kıygaça, saysan bitiremezsin adlarını yıllarca. En başında bunların çibörek gelir)

Ve devam eder:

“Yüzyıllardan bu yana kemiğimize işlemiş, beynimizde yer etmiş bir güzelliktir çibörek. Halkımızın sağlam ve akıllı oluşu bundandır.”

“Nereden bir çibörek kokusu gelirse, orada bir Kırımlı aile var demektir. Kırım ile çibörek birbirlerinden ayrılmaz. Hangi kız çibörek pişirmek istemiyorsa, analar oğullarına o kızı almazlar. O mübareğin nerede adı geçse göz o yana çevrilir ve ağızlar sulanır, mide çalışmaya başlar.”

Bütün bunları Tatar ağzıyla İsmail Otar söylüyor ve destan şeklinde, şiir olarak söylüyor, güzel söylüyor. Neler neler diyor:

“Eğer sıra çibörek pişirmeye gelirse, mutfakta yastıkağacın altına yaygıyı yay ve un, su, tuzu karıştır. Ölçülü ol. Kulak memesi gibi olsun yumuşaklığı. Mayasız hamurdan yapılır çibörek. Çocuk yumruğu veya kaz yumurtası büyüklüğünde hamurları kesiver. Una bula, yastıkağaca un serp ki, yapışmasın. Oklavayı eline al, yuvarlak aç hepsini. Kalınlığı koyun derisi kadar olsun. İnce olursa delinir, kaim olursa çiğ kalır. Yavrum, etin zayıf ve sinirli olmasın, süt danasının az yağlı döşünden olsun. Kıymayı tuzla. ve bir kaşık koy hamurun içine. Yarım ay gibi yapıp, yarısını öteki yarımın üstüne yatır ve içine de birkaç tane kısmet koy. Örttüğün kısmı kes ve bastır. Yağın kızgın olsun, kaynak olsun. İlk pişeni kendin ye. Yağı sık değiştir. Son pişene aldırma, başkasına yedir. Şır şır diye pişmeye başlar hemen, şöyle bir kabarsın, sonra döndürürsün. Kızarınca pişti demektir. Kaşık veya maşayla almalısın kazandan. Bunu şilter, lokum, salma gibi kepçeyle alamazsın. Hepsini tepsinin içine yığ ve hemen sofraya koy. Öylesine yığ ki, kişi bu tepeden dolayı karşısındakini göremesin.”

Börekler sofraya geldikten sonra bunun bir de yenmesi var ki, o da töre gereği olmalıdır. Bu güzel destan devam ediyor:

“Artık herkes sofra başına toplansın ve yaş sırasına göre başlansın. Bismillah ile en yaşlı yemeğe başlar ve onu öteki eller izler. Kimse konuşmaz, ortaya söz söylenmez. Bir el kalabalığı ağızlarla tepsi arasında kaynaşmaya başlar. El işler, ağız oynar, boğazlar habirem çalışır. Suyunu akıtmadan ye, ikiye dür, bir katla, sıcak sıcak ye, ağzını yakma, çatal bıçak kullanma, birini çiğne, birini yut, birini de elinde tut. Zincirleme atıştır, hiç durma. Çekingensen aç kalkarsın sofradan. Bulmuşken ye evladım, pişman olma sonradan. (Cıyrık bolsan toymazsın, aç tutarsın sopradan – Tapkamda aşa balam, peşmam bolma sonradan.) Ahlat turşusu, yoğurt, ya ayranla tokmakla, ard arda yiyiver, mideyin aldığınca. Eğer hastaysan dokuz tane yemeden durma. Eğer sıhhatlıysan iştahın dokuzdan sonra açılır. Ye oğlum ye, devam et, son gayretle gene ye, ona nazlanılır mı? Ne kadar yediğini bilmek istersen her çibörek alışında bir kenarını kopar ve sakla sonra sayıp öğrenirsin.

… Kırka yaklaştığında miden çoksunmaya başlar. Yavaşlaman gerekir. Eğer daha fazla yersen kâbus görürsün. Ama beş-on fazla yersen zararı olmaz. Zaten şehit sayılır çibörekten kim ölse. Onun günahı affolunur, sırattan geçirilmez, cehenneme hiç uğramaz, doğruca cennete yönlendirilir.

… Doyduktan sonra biraz uyuklar insan… Şöyle bir şekerleme. Aman ne tatlı olur.

… Cana can katar eyi pişse çibörek, rahat uyunur derler, mide dolsa çibörek.”

Destanda daha sonra çiböreğin öteki güzellikleri birer birer ve şiir diliyle anlatılır. Onunla büyüyenin hastalık nedir bilmediği, ülser, kanser, verem ve taşikardiden ölmediği anlatılır. Meşhur bir doktor tansiyonlu yaşlı hastalarına demiş ki; Senin tek çaren çibörek!

… Evlat, eğer karnın ağrırsa pırasayla kabaktan, zeytinyağlı yiyecekten, fasulyeden, ıspanaktan, miden ekşirse kerevizden, biberden, havuçtan, patlıcandan, pazıdan, karnıbahardan, başın ağrırsa veya gelirse ağır bir sancı, dakikasında keser, çibörektir ilacı. Bolsa eğer soprada birkaç dane çibörek, her bir derde devadır, başka ilaç ne kerek.

Porsuk çayının üst tarafındaki Tatar mahallelerinden geçerken, eskiden, sokakları bir yağ kokusu kaplardı. Bilinirdi ki o mahallede o gün çibörek pişirilmiştir. Belki bir sevinç paylaşılmıştır o gün o mahallede, belki bir göç yaşanmıştır, öte dünyaya birileri göçünü sarmalamış-gitmiştir. Çünkü bu mübarek börek hem sevinci paylaşmak için pişirilir, hem de tasayı dağıtmak için. Gelin gelir, ağır misafirdir, güveye teslim edilir, yengelere tepsiler dolusu çibörek sunulmazsa düğün eksik kalır. Birileri öte aleme yollanacaksa o gün baca kokutulur ve çibörek kokusu bütün mahalleye salınır.

O koku varıp öte dünyada rahmetliyi bulup şad edecektir. Sadece onu değil, onu karşılamaya gelen öteki rahmetliler de bundan nasiplenecektir. Bir tepsi, iki tepsi çibörek bütün öte aleme yetecektir.

Müstecip Ülküsal, çiböreği biraz daha farklı tarif eder. Herhalde gerçek çibörek onun tarif ettiği minval üzere olmalıdır. O, şimdilerde küçük kazanlarda kaynatılan çiçek yağının aslında tereyağ olduğunu, kazanın “çöyün” denilen iri bir dökme kazan olduğunu, şimdilerde sulandırmak için su konulan için içine bir miktar yoğurt konulduğunu söyler. Ve aslının herhalde böyle olması gerektir.

Bir de adı üzerinde durmak gerekir çiböreğin. “Çiğ börek” değil, çibörek. Anlatıldığına göre, zengin, emsalsiz, lezzedi anlamına geliyormuş. Bazıları “şırbörek” derlermiş. İlk ısırıldığında içinden “şır” diye bir suyun akması sebebiyledir, denilir.

Ne olursa olsun çibörek, harika bir Eskişehirli olarak, Tatar mahallesini aşmış, şehrin ortasına mükemmel bir çadır kurmuştur. Bizim sık ziyaret ettiğimiz bir yerdir.

***

Kaynak: ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011 – sf.185

Kategoriler
26 Şehrengiz

Eskişehir’in Çınarları

GEÇMİŞ ÜNLÜLER

Her şehrin, adı konmuş olsun veya olmasın, nefes aldığı, alabildiği mekanları vardır. Bazen şehrin ortasında, bazen kıyısındadır bu ağaçlı yol, bu meydan veya bu bedesten, arasta. Mutlaka vardır, onsuz bir şehir olamaz. Adı konsun veya konmasın bu bulvarın adı, şehirlinin kalbinde “Şükran Bulvarı”dır.

Çevreye dal budak salan ulu ağaçlar insanlara güvenli bir serinlik sunar, insanlarla onlar arasındaki alışveriş hiçbir şeye benzemez, harikadır. Kelimesiz konuşurlar, dertleşirler, halleşirler. Gönüllerinden geçenleri bilirler, sözsüz iltifatla-dırlar, rahatlarlar, bazen kendilerini hüzünlü hissederler.

Eskişehir’in bu bulvarında çevreye gölge sunan ulu çınarları vardır. Ülke tarihinde yerini almış azizlerin hepsi, bu gerçekten eski şehrin başka bir yönünü aydınlatmıştır.

Odunpazarı’nın mütevazi meydanına küçücük bir pencereden bakan Şeyh Şehabettin Sühreverdi bu çınarların belki de en yaşlısıydı. O da bir yerlerden gelip yükünü Eskişehir’e yıkanlardandı ve bir kandildi, yağı bitmeyen ve geleceği ve geçmişi aydınlatan bir ulu kandildi.

Fahrettin Kerim Gökay, bir dönem ülke kaderinde önemli vazifeler almış bir Eskişehir’liydi. Ailesi 93 Harbi’nde Dobruca’dan Anadolu’ya gelmiş ve burayı mesken tutmuşlardandı. Babası Abdülkerim Efendi, Kırım’ın Kerç Kasabasının, kendi halinde bir Tatar Türküydü. Eskişehir’e göçtükten sonra evlenmiş ve yedi çocuğu olmuştu. Bunların ilki Fahrettin idi ve yaman bir çocuktu ve yıl 1900’dü. Sınıfları nerdeyse atlayarak geçti, Kur’an okumasını öğrendi, bir yandan hafızlığa çalıştı, hocalarının gözdesiydi. Küçücük boyu ve davranışlarındaki tabiilik sebebiyle onu sevmeyen yoktu. Müthiş bir başarı gösterdi, İstanbul’da “Dersaadet Dar’ül Fünun”u bitirdi. “Emraz-ı Akliye ve Asabiye Mütehassısı” oldu. Ünlü Mazhar Osman’a asistanlık etti. Bakırköy’deki Akıl Hastanesi’ni hocası Mazhar Osman’la kurarken, kısa boyu ve durmadan devinen karakteriyle yine en sevilenlerdendi. 42 yaşında Ordinaryüs Profesör ünvanını aldı ki, bu o dönemler için ulaşılması zor bir menzildi.

Yeşilay’ı o kurdu. O sıralar bu derneğin adı Hilâl-i Ahdar Cemiyetiy’di. Yıl 1923 ’tü ve o, “Konuşma yetisi bilimsel kimliğine dayanmış en ünlü kişi” idi. Politikaya girdi. Burada da başardı oldu bu çalışkan Tataroğlu. Hem vali, hem belediye başkanı oldu. Yönettiği il, dünyanın göz bebeği bir şehirdi, İstanbul’du. Yeşilaycıvdı ya, kısa boylu ve şişmancaydı ya, işbu sebeple, Tekel’in piyasaya o zamanlar çıkardığı tombul yeni rakı şişesine “Fahrettinkerim” dedi İstanbul’un akşamcıları. Ünü her tarafı yayıldı. Şehrin asayişinden sorumlu olduğu için, o zamanlar denilirdi ki: bu küçük vali, etrafı huzursuz eden, serkeşlik edenleri korkutmak, vazgeçirmek, caydırmak için onların bellerinden su aldırırmış. Söylenti buydu. Belinden su alınan sarhoş, bir ay belini doğrultamazmış. Halk böyle söyler, buna inanırdı. Vebali rahmetlinin boynuna, biz de inanırdık.

Bu olağanüstü Eskişehirlinin bunca yoğun yaşadığı hayata rağmen, 200’den fazla büyüklü küçüklü eseri vardı. Evlendi, ama çocuğu olmadı. Gülümseten hatıraları ve eserleriyle daha çok konuşulacaktır. 1987’de vefat etti.

* * *

Üniversite eğitimine önemli bir boyut kazandıran Anadolu Üniversitesini kuran Orhan Oğuz hoca, aziz bir hemşehrisiydi Eskişehir’in. O da büyük çınarlardan biriydi. O da politikayı denedi ve başarılı oldu. Vasıflı bir kişilikti.

Bayrağı Orhan hocadan devralıp yere düşürmeyen isimlerin önemlilerinden birisi de Yılmaz Büyükerşen’di. Şu anda Eskişehir Türkiye’ye örnek olabilecek bir “öğrenci şehri”dir ve bunu Yılmaz Hoca’ya borçludur. Şu anda Belediyede de aynı başarıyı sürdürmektedir.

Eskişehir’liler politikada, özellikle maliye şubesinde başarılı oldular. Şehrin “Maliye Bulvarı ”nı ihya eden önemli çınarların başında Haşan Polatkan gelir. Rahmetli Menderes’in has adamlarının başında gelen bu yetkin Tataroğlu da politikada çok başarılı oldu. Maliye Bakanı oldu ve döneminde maliye, kurum kimliği kazandı. Sonra yanlış değerlendirmeler sonucu, bütün Eskişehirlileri yaralayan bir sonuç teşekkül etti ve onu astılar. O da gidip sevgi gömleğini hemşehrilerinin gönüllerine astı, geçip gitti öte yakaya.

Maliye konusunda, yine başarılı bir çizgiyi ehliyetle sürdüren Kemal Unakıtan da Eskişehir’den politikaya geçen bir isimdi. Gerçi o buralı değildi ama, olsun Eskişehir milletvekiliydi ve Eskişehirliler onu seviyorlardı (ağabey) “abi” diyorlardı.

Zeytinoğlu ailesi de yine aynı yöne doğru lambası tutan aydınlık ailelerden, önemli ailelerden biriydi. Şehrin, hatta zaman zaman ülkenin kaderinde önemli faydalı vazifeler almışlardı. Ailenin en tanınmış ve en yaşlı ferdi “Zeytinizade Tevfik Efendi” gerçekten karizmatik bir tipti. Renkliydi, şehrin zariflerinden biriydi. Üç hanımı vardı ve en zenginlerdendi. Daha sonra ailenin diğer fertleri bu şehrin tarihinde sahneye geldiler. Kimi uzunca kaldı, kimi pek eğlenmedi, çabuk terk etti. Kemal Zeytinoğlu da rahmetli Menderes’in gözdelerindendi. Birlikte bindikleri uçak Londra’da düştü. Birlikte kurtuldular ve birlikte aziz oldular. Bakanlıklar yaptı ve gerek ülkeye, gerek Eskişehir’e faydalı oldular. Bugün ailenin hayatta olan fertleri aynı üretici vasıflarını devam ettiriyorlar ve başarılı oluyorlar. Yavuz Zeytinoğlu, kızı Alev ve oğlu Mehmet, birçok aileye ekmek sağlamayı sürdürüyorlar.

Marka olarak öne çıkan “Cici Şekerleme” Eskişehir’lidir ve şehrin sevilen ailelerindendir. Kanatlılar “Eti”yi Türkiye ve dünya markası kıldılar. Buna rağmen tevazularından bir şey yitirmediler. Kızılcıklı Osman Pehlivan Caddesi üzerindeki “Yeşil Sarmaşıklı Ev”de oturmaya devam ediyorlar, (şimdi AVM oldu) insanlar bazen kazara da zengin olabilirler ve ekonominin önemli bir yerini işgal edebilirler. Asıl kazanılan, bu zenginliğin onurlu bir şekilde sürdürülmesidir; asıl kazananlar zenginliklerini onurlarıyla süsleyebilenlerdir. Bu aile bunu başarmıştır ve binlerce kişiye iş ve ekmek sağlamalarına rağmen alçak gönüllülüklerinde bir değişiklik olmamıştır.

Sarar ailesi için aynı şeyleri söylemek mümkündür. Birçok sebep göstererek, tesislerinin tamamını bir metropole taşısalar, onlara bir kişi bile laf edemeyecekti. Ama onlar burada direndiler ve bulvarda yerlerini aldılar.

Kılıçoğlu ailesi, yine gelecekte saygıyla anılacak ailelerden oldular.

* * *

Bir zamanlar Eskişehirspor fırtınası olarak bilinen, ortalığı kasıp kavuran bir afet vardı. Onların karşısına çıkan takımlar, sahaya çıkmadan önce oturur, dua eder, ondan sonra onların karşısına geçerlerdi. Gözleri bir çizgi gibi, dar alnının hemen altında yer alan, biraz kilolu, biraz kısa boylu, fakat çokça sempatik bir Tatar yönetirdi bu takımı, bu fırtına takımı. Adı Aydın Begiter’di. Fethi adında bir oyuncuları vardı ki o da efsaneydi. Mahallede maç yapan çocuklardan kimin “Fethi” olacağı tartışma konusu olurdu. Çünkü herkes Fethi olmak isterdi.

Aydın Begiter, 15 yaşında futbola başladı, 24’ünde bıraktı. 1965’te 10 arkadaşıyla kurduğu spor kulübü, 8 ay sonra birinci ligdeydi. 10 yıl sahalarda esti-savurdu. Ve Begiter 33 yaşında Türkiye Milli Takımının teknik direktörüydü. Bugün 70’inin üstünde ve çakı gibi, arkadaşlarının çağırdığı şekliyle “Tatar Aydın.”

* * *

Mühendis Şinasi Acar, bu şehre gerçekten gönül verenlerden aziz bir isimdir. Bizim hatırlamakta zorlandığımız veya bulmakta başarısız olduğumuz birçok sokağın başında Şinasi Bey’in yazıları bize yol göstermiştir. Ahmet Atuk, başlı başına bir hazine isimdir. Bu kitapta kullanılan resimlerin çoğu onun paha biçilmez koleksiyonundan sağlanmıştır. Ertuğrul Algan, Halime Doğru, Aziz Bolel, Mustafa Özçelik, İsmail Otar, Erol Altınsapan… Eskişehir’in kültürüne boyutlar eklediler.

Ve şükran bulvarını gölgelendiren, serinleten, şehrin geçmişini ve güzelliklerini koruyan bu güzel insanların Eskişehirliler uzun zaman sevgiyle hatırlayacaktır.

Bu bulvarda dolaşan hoş insanlar kervanında bazen Emin Hocaları, Kocakafalı Sadileri, Kara Kâmilleri de görmek, konuya hem boyut, hem derinlik eklemektedir ki, gereklidir, güzelliktir, zenginliktir.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011