Kategoriler
26

Eskişehirlilerin Hamam Geleneği

ESKİŞEHİRLİLERİN HAMAM GELENEĞİ

eskisehir-hamamEskişehir bir su kentidir. Üstelik kentin tam ortasından sıcak sular çıkar. Çok değil birkaç yıl öncesine kadar, çarşı içinde her köşe başında çakılı olan tulumbalardan sıcak sular akardı.

Antik Çağ’dan günümüze dek Eskişehir’de hamamlar hep önemli olmuştur. Bizans döneminde Eskişehir, Bizans İmparatorlarının ve ailelerinin dinlenme merkeziydi. Matrakçı Nasuh’un Eskişehir minyatüründe hamamlar hemen göze çarpar. Birçok gezgin ve yazar Eskişehir’in hamamlarından söz eder. Evliya çelebi, Seyahatnamesinde Eskişehir hamamlarından şöyle söz eder: “Eskişehir ılıcaları, şehrin dışarısında, kuzeyinde bağ ve bahçeler içinde kagir kubbeli latif bir hamamdır ki ona on büyüklükte olan havuzu sıcak su ile doludur. Suyu gayet sıcak olduğundan, soğuk su katılınca ılık olur. Çok faydalıdır. Parmakta yüzük cinsinden halis gümüşten yapılmış şeyler bulunursa sapsarı yapar… Uyuz ve cüzzam hastalıklarına faydalıdır.”

Sıcak suların bu denli önemli olduğu bir şehirde kuşkusuz oluşmuş bir hamam folkloru da vardır. Eskişehir’in yerli ahalisi için hamamlar yalnızca bir temizlenme ve yıkanma mekanı değildir. Hamamların sosyal bir boyutu da vardır. Şehir merkezinde yer alan çok sayıda hamamda eş, dost, komşu ve akraba hanımlar, kına, düğün, kırk uçurma ve benzeri sebeplerle bir araya gelirler. Zaman zaman müstakbel gelinler bu hamamlarda görülür ve beğenilir. Hamamlar kadınların dinlendikleri, eğlendikleri, sosyalleştikleri yerlere dönüşür.

Eski önemini kaybetmiş olsa da yirmi yıl öncesine kadar hamama gitmek bir törene dönüşürdü. Hamam için günler öncesinden hazırlıklar başlar, ipekli haham bohçalarına havlu takımları, gümüş tas, gümüş kakmalı fildişi taraklar, sedef ve gümüş kakmalı nalınlar, güzel kokulu sabunlar konurdu. Hamamın soyunma bölümünde kerevetlerin üzerine, “su bezi” adı verilen yaygılar hazırlanırdı. Evlerde yemekler hazırlanır, eğer evde temizlik yapılıp hamama gelinmişse evin erkekleri, hamama çarşı fırınında pişirilmiş güveç gönderirlerdi. Hamama girerken fıta veya futa adı verilen ipekten yapılmış peştamallara sarındırdı.

Eğer gidilen düğün hamamı ise, düğün evi bir hamamı kiralardı. Hamama sadece düğün evi tarafından çağrılanlar giderdi. Hamam takımlarının en pahalısı böyle günlerde ortaya çıkartılırdı. O gün hamama giderken en gösterişli giysiler giyilirdi. Kadınlar tüm takılarını takardı. Hamam giren ve hamamdan çıkan konuklara düğün sahibi yiyecekler, içecekler ikram ederdi. Gelin de en gösterişli peştamalıyla hamama girer, yaşlıların ellerini öper, yaşıtlarıyla kucaklaşır, bekar olanlara “darısı senin de başına” temennisinde bulunurdu. Gelin ve genç kızlar kuma başında türküler, şarkılar söyleyip eğlenirlerdi.

Hamama fayton (payton) veya landon adı verilen arabayla gidilirdi. Araba ya hamam önünde bekler veya belli bir zaman sonra yıkanan kadınları almaya gelirdi.

Gelin hamamı dışında bir de loğusa hamamı geleneği vardı. Doğumun kırkıncı gününü takiben doğum yapan kadın, yeni doğmuş çocuk ve akrabalar hamama götürülürdü. Lohusa hamamında, cıngıl adı verilen bir ipe dizili anahtar, kilit, delik para gibi nesneler son yıkanma suyunun içine konur ve nazara karşı koruması için anne ve bebeğin başından aşağı dökülürdü. Bir kadının doğumu zor geçerse veya zor doğum yapacağına inanılırsa ebeler, bu kadınların hamama gitmelerini ve sıcak su havuzu içinde oturmalarını söylerlerdi.

Hamam gelenekleri Eskişehir kültür tarihinde önemli izler bırakmıştır. Özellikle gurbette yaşayan Eskişehirlilerin her zaman hamamları aradıklarını belirten bir de söz vardır: “Eskişehir kızı anam der ağlar, hamam der ağlar…”

eskisehirli-ve-hamamEskişehir Hamamları Hakkında

İnsanoğlunun temel yaşam kaynaklarından olan su Türk ve Dünya kültürlerinde kutsal sayılan, kendisine büyük önem atfedilen tabiatın önemli bir parçasıdır. Arapça’da ısıtmak, sıcak olmak anlamındaki hamm (hamem) kökünden türeyen hamam kelimesinin sözlük anlamı ısıtılan yer olup, yıkanma yeri manasında kullanılır. Tarih boyunca hem temizlenmek hem de hastalıklarına şifa arayanlar için hamam ve ılıcalar vazgeçilmez bir merkez görevi üstlenmiştir. Bu günkü Pakistan’da M.Ö. 2500-1500 yıllarına tarihlenen Mohenjo-Daro meydanında hamamlar olduğu ortaya çıkmıştır. Eski Mezopotamya’da Asur hükümdarlarına ait bir yıkanma tesisi bulunmuştur. Bunlar en eski hamam buluntuları olup yıkanma geleneğinin çok köklü olduğunu ve hemen hemen her medeniyette karşımıza çıktığını gösterir.

Klasik devirde Yunanlıların deniz ve dere kıyılarında yüzme sporu için özel tesisleri, temizlik için de büyük halk hamamları vardı. Eski Yunan’ın hamam binaları hakkında tek fikir veren Assas Hamamı harabeleridir. Eski Türkler sıcak ve ılık su kaynağı bulunmayan yerlerde sıcak dam adlı hamamlar yaptılar. Uygurların ise buhar banyoları vardı. Bir kurum yapısı olarak hamam İslam uygarlıklarında yeniden önem kazandı ve en iyi örnekleri Anadolu Selçukluları ve daha sonra Osmanlılar tarafından ortaya konuldu.

Yıkanma ihtiyacının karşılanmasının yanında yer altından çıkan ve genellikle sıcak ya da ılık seviyede olan sular şifalı ise bu yerlere ılıca denilmiştir. Ilıcalar hastalıklarına iyi geleceğini düşünenler tarafından da uğranılan yerlerdir. Aslında tüm kaplıcalar açılma tektoniği ile canlılığını koruyan ve kendini zaman zaman depremlerle gösteren faylar üzerinde yer almaktadır.

Hamam geleneği Türklerde oldukça eski dönemlere dayanmakla birlikte kadınlar ve erkekler için ayrı hamamlar yapılmıştır. Erkek hamamı, erkekler için ayrılmış özel hamamlardır. Erkekler genellikle kuşluk vakti hamama gittiğinden bu hamamlara kuşluk hamamı da denilir. Temizlenmek için gidilen hamama erkekler ayrıca düğünden önceki Perşembe günü “damat-güveyi hamamı” (güveyi çimme günü) olarak da giderler. Bugünde damat yakını erkekler sabahtan hamama gider, damat evi konuklara yiyecek içecek ikramında bulunulur, sonra da damadın evine geçilir. Bir diğer erkek hamamı ise “asker hamamı”dır. Bu hamamı askere gidecek olanın annesi düzenler, erkeğin yakınları toplanır ve askere gidene “su gibi gidip gelsin” dileğinde bulunulur. Osmanlı döneminde yangın söndürmekle görevli olan tulumbacılar yangını söndürmelerinin ardından hamama giderler ve hamamcı onlardan para almadan yıkanmalarını sağlardı

Kadınlar için ayrılan hamam ise kadınların temizlenip, güzelleştikleri bir yer olmasının haricinde eş-dost-arkadaşlarıyla görüşüp konuştukları da bir mekan özelliği göstermiştir. Hanımlar, Osmanlı döneminde yıkanmanın haricinde oğullarına kız arayan annelerin de uğrak yerlerinden olmuştur. Kadınlar için bir hamam geleneği olan “gelin hamamı” gelin olacak kızın düğünden önce hazırlanıp eğlendiği, hem kız hem erkek tarafının hanımlarının çağrıldığı bir hamamdır. Gelin hamamın soğukluğunda konuklarını karşılar ve daha sonra konuklara yiyecek-içecek ikramında bulunulur. Bir diğer hamam geleneği ise bebeği olan kadının doğumdan kırk gün sonra yakınlarıyla birlikte gittiği hamamdır ve buna kırk hamamı denir. Kalabalık bir davetli grubunun eşliğinde gidilen bu hamamda bebeği doğurtan ebe, bebeği ve anneyi yıkadıktan sonra, annenin belini genişçe bir kuşakla sararak, elini kırk defa içine batırarak kırkladığı bir tas suyu lohusanın başından aşağı dökerdi. Vücuduna bir tas içindeki ördek yumurtası sürülürdü

Eski çağlardan beri sıcak sularıyla ünlü Eskişehir’de hamamlar Padişah II. Mahmut tarafından vakfedilmişti. Bu hamamlar halka hayrat olarak terk edilmiş, kadınlara ücretsiz, erkeklere mahsus hamamın ise kiralayanlar tarafından bu hamamların tamir edilmesi karşılığında küçük bir ücretle işletilmelerine izin verilmiştir. İnönü’nün batısından Beylikahır’ın doğusuna kadar uzanan büyük bir fay çizgisi üzerinde sıcak ve soğuk su kaynakları dizilmiştir. Türk Hava Kurumunun uçuş alanı içinde 25 derece sıcaklıkta bol sulu bir kaynak aynı çizgi üzerinde İnönü’nün doğusunda ikinci bir ılıca vardır. Bu kaplıcaların su sıcaklığı 25-55 derece arasında değişiklik gösterir.

Eskişehir’deki sıcak suların üstünde yağımsı bir madde bulunduğunu ve halkın bunu toplayarak ilaç olarak kullandığı anlatılmaktadır. Şehir merkezindeki hamamlara gelince Erler Kaplıcası, merkezde Çarşı semtinde bulunur ve halen işlemektedir. Bu kaplıcanın Bizanslılar zamanında yapıldığı tahmin edilmekte ve bu kaplıca için o dönemlere dayanan bir efsane dillendirilmektedir. Buna göre; Bizans kralının tek kızı bir cilt hastalığına yakalanır ve ne tedavi uygulandıysa bu rahatsızlığından kurtulamamıştır. En sonunda hekimbaşının tavsiyesi ile Eskişehir’deki bu kaplıcada bir-iki ay süren bir tedavi tatbik olunur ve sonunda kız, hastalığı atlatır. Kral, kızının isteği üzerine buraya çok görkemli bir kaplıca yaptırır. Bu kaplıcanın yapım masrafları kral kızının bir çift küpesinin teki ile karşılanır ve küpenin diğer teki de kaplıcanın ileride meydana gelecek masraflarına harcanmak için kaplıca direklerinden birinin altına gizlenmiştir.

Eskişehir’de birçok hamam bulunur ancak; Asri Hamam (Evkaf Hamamı – Yenice Hamamı – Yeni Kaplıca), Asker Hamamı (Has Hamamı), Şengilcik (Bahçeli Şengül), Alçak Hamam Eskişehir’in en eski hamamlarıdır. Erkekler Hamamı Bizans hamamıdır. Şengilcik diye bilinen ve sadece kadınlar için olan bu hamamın hemen hemen yüz senelik bir hamam olduğu söylenmektedir. Alçık hamamı Şengilcik Hamamı’nın yanında bulunur ve bu hamam alçak manasında alçık adıyla bilinir ve de yaklaşık 115 yıllıktır. Han hamamı yapımı bilinmemekle Hüsrev paşa vakfı tarafına ait 1630 tarihli vakfiye bulun-muştur. Hara hamamı II. Mahmut zamanında harayla birlikte inşa edilmiştir. 1815. Belediye Hamamı Mihalıççık 1969, Seyitgazi Külliyesinde yer alan Selçuk Hamamı 1511 yılında II. Beyazıt döneminde ya-pıldığı bilinmektedir. Şeyh Sücaaddin Külliyesi, Arslanbey Köyünde 1515 senesinde Sultan Beyazıt’ın oğlu Sultan Selim’in saltanatı zamanında yapılmıştır. Sivrihisar Gavur hamamı, vakfiyesi yoktur fakat kapısında 1867 yılına ait olduğu yazmaktadır. Seyidiler hamamı Seyit Nurettin Karaca’nın Seyide Nuriye Tarafından yaptırıldığı bilinip 15.yüzyıla tarihlenir.

Eskişehir’de bulunan kaplıcalar çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Bunlardan Günyüzü Çardak (Hamamkarahisar) Kaplıcası, Kızılinler Kaplıcası, Merkez Hasırca Kaplıcası, Mihalgazi (Gümele) Sakarı ılıca Kaplıcası, Mihalıççık Yarıkçı Kaplıcası, Çifteler İhsaniye Ilıcası, Seyitgazi Alpagos Ilıcası romatizma, kalp-damar ve dolaşım bozukluklarına, sinir rahatsızlıklarına, deri ve kadın hastalıklarına iyi gelen kaplıcalardır. Merkez Aşağı ve Yukarı Ilıca, Sivrihisar Kaplıcası ise ağrılı hastalıkların tedavisinde etkilidir. Alpu Uyuzhamam Kaplıcası suyundan ve çamurundan deri hastalıklarının tedavisinde yararlanılır.

***

Hamamlarıyla ünlü Eskişehir’e hamam müzesi kuruluyor. 2017 yılında yapılacak müzede kentin hamamlara dair tarihi sergilenecek.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, Odunpazarı bölgesine yeni bir müze kazandırıyor. 2017 yatırım programında yer alan müzenin projesi hazırlanacak. Onay sürecinden sonra ihaleye çıkacak olan projede, Eskişehir’in hamamlara ait kültürünün yer aldığı motifler sergilenecek. Müzede geleneksel hamam gereçlerinin yanı sıra, tellak kostümlü heykeller ve kesecilerin de yer alması bekleniyor.

Müzede ayrıca, tiyatro gösterileri, konferanslar ve sergiler ile hamam geleneği tanıtılacak. Gelecek kuşaklara hamam kültüründeki değişimlerin aktarılmaya çalışılacağı müzede teknolojiden de faydalanılarak “kiokslar” kanalıyla slayt gösterileri, resimler ve videolar gösteriye sunulması bekleniyor. Projenin 2017 yılında hayata geçmesi planlanıyor. -16 Kasım 2016-

[ot-video type=”youtube” url=”https://www.youtube.com/watch?v=iZ0YkQ9kAPA”]
Kaynaklar: 81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014
Eski bir Şehrin Hikayesi – Doç. Dr. Zafer KOYLU Ağustos 2015 ESKİŞEHİR ISBN: 978-605-137-496-3
Rifat Bozkurt, “Eskişehir Kaplıcalarının Jeolojik ve Kimyasal Özellikleri”,
Eskişehir Kaplıca Turizmi Semineri, Eskişehir: işcan Güzel Sanatlar Ofisi Yayını, 1999
Emine Bilirgen, Feza Çakmut, Selma Delibaş, Deniz Esemenli, Ömür Turfan, Hamam,Osmanlı’da Yıkanma Geleneği ve Berberlik Zanaatı, İstanbul: Korpus Yayıncılık, 2009
Kadriye Türkan, “Türk Masallarında Mimari: Hamam ve İşlevleri”, Milli Folklor Dergisi, 2009
“Hamam”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ans. c. XV, İstanbul: Türk Diyanet Vakfı Yayınları, 1997
Dilek Türkyılmaz, Türk Kültüründe Hamam Geleneği ve Eskişehir Hamamları, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Halk Bilimi, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara: 2001
“Hamam”, Ana-britannica Ansiklopedisi, c. XIV, İstanbul: Ana Yayıncılık, 1994
İsmail Sarar, “Termal Turizmi ve Eskişehir’in Termal Turizmdeki Yeri”,
Eskişehir Kaplıca Turizmi Semineri, Eskişehir: İşcan Güzel Sanatlar Ofisi Yayını, 1999
Erol Altınsapan, Eskişehir Hamamları, Eskişehir: Eskişehir Valiliği Yayınları, 2011
Gürcan Banger, Eskişehir’in Şifalı Sıcak Su Zenginliği, Eskişehir: E.T.O. Yay. 2002

[accordion][acc title=””]

Ergün VEREN

“Eskişehir hamamları kudrettendir.” der yaşlılar.. Hamamlarının külhanlı değil, termal olduğunu anlatır bu söz. Hamam, Eskişehir’de olduğu kadar başka hiçbir yerde bu kadar özdeşleşmemiştir insanla. Günlük hayatın vazgeçilmezi, kültürün parçası hatta hayatın ritmi olmamıştır. Bu şehirde yaşayanların sıcak su tutkusu, “Eskişehir’in kızı anam der ağlar, hamam der ağlar” deyişiyle yer etmiştir dillere, gönüllere…

1970li yılların sonlarına doğru Eskişehir’de toplu konut yaşamının artmaya başlaması yıkanma ihtiyacını karşılama bu konutlarda daha modern hale dönüşmüş, hamamlar da o tarihe kadar olan işlevi ve önemini bir anda kaybetmeyle karşı karşıya kalmıştır. Ancak belli bir süre sonra evlerdeki banyoların hamam tadını vermediğinin anlaşılmasıyla tekrar kendine çekmiştir Eskişehirliyi…

Bugün yaşı 45 dolaylarında olan her Eskişehirli erkek, hamamcı teyzelerin (!).. Hanın hanım! Artık babasını da getir istersen.” serzenişine annesinin ya da ninesinin; “Teyzesi, küçük o daha, bakma boyunun büyüdüğüne…” şeklindeki savunmalarına tanık olmuşlardır.

Erkek çocuklar İlkokula başlayıncaya kadar annesinin ayrılmaz parçasıydı o tarihlerde. Eğer boyu kısa ise bu ikinci hatta üçüncü sınıfa kadar devam ederdi. Evlerde şimdiki gibi ısınma ve banyo sistemi yoktu. Sobayla evlerin ancak bir veya İki odası ısıtılırdı. Kışın sobada kaynatılan sularda ve sıcak odalarda büyük galvanizli saçtan yapılmış leğenlerde yıkanılırdı.

Yazın ise durum biraz daha iyiydi. Ocaklarda ısıtılan suyla evin banyoluğunda paklanılırdı. Ertesi gün okula ve işe gidileceği için haftada bir defa pazar günleri kurulurdu yıkanma düzeni. Evin kadım için çileydi yıkama işi: çocukları yıka arkasından kayınvalideyi yıka derken kendine sıra gelmezdi zaten. Bu eziyete rağmen istenildiği gibi de temizlenilmezdi.

En iyisi hamama gitmek doya doya su dökünüp yıkanmaktı. Eşe dosta rastlanılırdı, yolda ya da hamamda. Hem gezinti, hem temizlik hem de iletişim imkânı sağlardı hamam ve hamama gitmek. Kadınlar hamama giderken yolda rastladıkları tanıdık kadınlar tarafından “hayırlı komşu versin, Allah” temennileriyle uğurlanılırdı. Sebebi çok basitti; hamam, kadın ve kavga… Kadınlar hamamının vazgeçilmeziydi. Ancak bazı mahallelerin kadınları bu konuda daha cengâver olduklarından onlara karşı dikkatli olunurdu. Bunlar bakışlarından, tavırlarından ve şivelerinden tanınırlardı. Hamam kavgalarının silahları ise; bakır tas, takunya ya da peştamala sarılı sabun kalıplarıydı. Kavga sebepleri ise, su sıçratmak, çocuk tartışması, paylaşılamayan kurnalar ya da gusül abdesti alınırken diğerinin örtmesi gereken yerlerini örtmemesi olurdu.

Çocuklar hamama girerken ya anadan doğma olur ya da don giydirilirlerdi. Kadınlar ise sadece belli yerlerini kapatırlardı. Bu da oğullarına, yeğenlerine ya da komşularına gelin arayanların işini kolaylaştırırdı. Fiziki durum baştan aşağı böylece kolaylıkla incelenebilir, sonra usulden sohbet açıp konuşması dinlenilir, “sırta kese sürme” isteği bahanesiyle de elinin işe yakışıp yakışmadığı anlaşılmış olurdu. Bebek kırklamalar ile gelin hamamları ayrı birer gelenek ve keyifti. Giderken hazırlanan sarmalar, dolmalar, börekler ise piknik havası katardı hamama. Ramazan aylarında iftara yakın gidilir, oruçlar hamamda açılır sonra rahat rahat paklanılırdı.

Kadınlar genellikle kendileri yıkanırlar, “sırta kese sürme” kurna komşularıyla imece usulü yapılırdı. Ekonomik durumu biraz daha iyi olanlar ya da tanınmış ailelerin kadınları özel banyo tutarlar ve natıra teslim ederlerdi kendilerini.

Şehir efsaneleri gibi hamam efsaneleri de anlatılırdı. Haftanm belli günleri erkekler ile kadınlara dönüşümle hizmet veren hamamlarda “hamile kalmış genç kız ya da dul kadın” efsaneleriydi bunlar. Bu hamamlara annelerinin koltuğunun altında giden ve “daha küçük teyzesi” sözleri ile savunulan o erkek çocuklar (!) yülar geçip de evlenecekleri çağa geldiklerinde, eşinin götürüldüğü gelin hamamlarmı, eşlerine tarif ederlerdi. Hem de hamamın tüm ayrıntılarını…

O zamanlarda kadınlar hamamı, erkek çocuklar için karşı cinsi çıplak gördüğü, incelediği ve öğrendiği doğal anatomi laboratuarı görevi görürlerdi. “Hamamcı teyze” tarafından kovulmak erkek çocuğun büyümeye başladığının işaretiydi. Bu andan sonra artık babası, dedesi ya da büyük ağabeyleriyle erkekler hamamına götürülmeye başlanırdı. Eski zamanlarda sabah namazından önce paltosu ya da ceketi omzunda asılı olarak koşar adımlarla önüne bakarak yürüyen erkeklere selam verilmemesi gerektiği anlatılır, bu hareketleriyle kişiler, “benim gusül abdestim yok, Allah’ın selamım alamam” mesajı verdikleri söylenirdi. Yine hamamda selâmlaşılmaz, sıhhatler olsun demekle yetinilirdi. Bu da dini inancın yansımasıydı. Erkekler hamamına peştamallı girilirdi, bu hem dini bir uygulama hem de toplumsal terbiyenin gereğiydi. Boş kurna bulunur ya da birinin yanına İlişilir ve yıkanılırdı. Erkekler, kadınlar kadar uzun süre kalmazlardı hamamda… Yıkanılır, abdest tazelenir ve çıkılırdı. Tellağa kendini yıkatacaklar bir süre terlemek için bekler ve vücutlarma ıhk su dökerlerdi. Hamama girer girmez havuza giren ya da sıcak su dökünenin acemi ve yabancı bir müşteri olduğu hemen anlaşılırdı. Çünkü sıcak su kiri vücuda yapıştırır ve keseyle çıkmasma engel olurdu.

El şakası, kurna kavgası, imece usulü “sırta kese sürme” uygulaması erkekler hamammda olmazdı. Orta yaşa yakınlar hemen yıkanıp çıkarken, yaşlılar biraz zaman geçirmek biraz da kas ve kemik ağrılarına şifa olacağı inancıyla daha uzun süre kalırlardı hamamda ve akan suyun altında otururlardı.

Hamam havuzları yüzme eğitiminin ilk basamağıydı erkek çocuklar için… Havuzlar 8-10 kulaçlık ve çok sıcak da olsa, içinde çırpma çırpına oyalardı erkek çocukları… Su sıçrattıkları için çevredeki yaşlı amcalardan azarlanmayı göze alarak… Gençlerin ise, gövde gösterisi yaptığı yer olurdu hamam havuzları. Suya yüksekten atlamak, suyun altında uzun süre durmak gibi…

Damat hamamları olsa da, bunlar patırtısız ve sakin yapüır, çoğu zaman kimse anlamazdı büe. Erkek hamamlarında kimse kızma, yeğenine ya da komşusuna “damat” aramazdı ve kapılarında peştamal asılı olmazdı. Çünkü kapıdaki asık peştamal hamamın o gün “kadınlara mahsus” olduğunun işaretiydi. Erkek hamamlarında “hamam oğlan” efsaneleri anlatılsa da gören ya da muhatap olana rastlanmazdı.

Hamamdan çıkıp da havlulara sarılmış halde dinlenirken gazoz içmek çocukların vazgeçilmeziydi. Havluya sardı halde bir süre dinlenilip terlenümeden, alelacele giyinilerek çıküdığında sokakta buram buran ter dökülürdü. Yaz aylarında pek sorun olmazdı da, kış mevsiminde Eskişehir ayazmda zatüreye davet olurdu bu. Hamam parası, keseci hakkı, gazoz açtırması, dolapçı bahşişi, ayakkabıcı harçlığı derken erkek hamamları, kadın hamamlarına göre daha masraflı olurdu. Ama keyfin bedeli olmazdı cebi paralılar için…

Hamama çok tok girümediği için, çikmca acıkümış olunur ve köftecinin yolu tutulurdu. Yamnda şırası ve kızarmış ekmeğiyle…

Hamam temennileri; “Sıhhatler olsun”, “Sağlık suların olsun” ve “Güle güle kirlen” olurdu…

“Hamamcı teyze” tarafından kovulan erkek çocukları büyüdüklerinde, Eskişehir dışında Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki hamamlara gitseler de, Eskişehir hamamlarının yerini tutmadığım anlarlardı.

Diğer yerlerdeki hamamlarda rahatsız edici iki uygulama görürlerdi. Biri tellakların, dolapçının, ayakkabıcının “arsızca” bahşiş isteyişi, diğeri de tellakların yıkama yöntemleriydi. Eskişehir hamamlarında arsızlık olmazdı, herkes hakkına razı ve alçak gönüllüydü. Hamamdan çıkan müşteri huzurlu ve dingin olurdu. Tellakları da, diğer yerlerin hamamlardaki gibi müşteriyi yüzüstü ya da sırtüstü yatırmaz, peştamalı çıkarttırıp avret yerlerini örtmek suretiyle keseleyip sabunlamazdı, çünkü bu durum müşteriyi savunmasız ve huzursuz ederdi. Tam tersi müşteriyi oturduğu yerde, örselemeden güven verici ve rahatsız etmeyecek şeküde temizlerdi.

Bugün artık kadın hamamlarında erkek çocukların görülmediği, “hamamcı teyze” ile “anne” diyaloglarına rastlanılmadığı, cengaver mahalle kadınlarının olmadığı, gelin hamamlarının, bebek kırklamalarının pek yapılmadığı anlatılıyor. Erkek hamamlarında ise, “eski tas eski hamam”

[/acc][/accordion]

Kategoriler
26

Eskişehir’in Kültürel Kıyafetleri

ESKİŞEHİR GELENEKSEL GİYSİLERİ

Giysiler sosyal-kültürel değişimlerden en hızlı etkilenen kültürel ögeler arasındadır. Ulaşım, iletişim, moda ve benzeri unsurlar, giysilerin değişmesine, zaman içinde yok olmasına veya gündelik yaşayıştaki işlevlerini yitirerek yerlerini farklı giysilere bırakmak biçiminde karşımıza çıkar.

Eskişehir çevresinde giysiler üzerine yapılan bir araştırmada, Kafkasya göçmenlerinin yaşadığı Belpınar Köyünde, 170 yıldan beri korunan bir giysi günümüz modacılarına örnek olabilecek nitelikteydi. Bu giysinin kol kesim tekniğinin bir kaç yıl önce dünyaca tanınmış bir “blue-jean” firması tarafından kullanıldığının görülmesi, yöresel giysilerden öğrenilecek çok şeyler olduğunu ortaya koyan bir örnektir.

Giyim biçimleri coğrafi ve ekonomik koşullardan etkilenen ve belirlenen, kültür ve tarihi bağlar ve uluslararası ilişkilerle belirlenen biçimlerde karşımıza çıkar. Giyim, bir milletin tarihiyle doğrudan ilişkilidir. Eskişehir’in yöresel kıyafetlerinden söz ederken, yalnızca bir etnik grubun değil, farklı etnik grupların giysilerinden söz etmek gerekir. Çünkü Eskişehir ve çevresi, 18. Yüzyılın ortalarından başlayarak çok farklı etnik grupların yerleşimine sahne olmuş bölgelerden biridir. Bölgenin yerlileri olarak bilinen Manavların yanı sıra. Tatarlar, Çerkezler, Balkan Muhacirleri Eskişehir il sınırları içinde yaşamaktadırlar.

Manavların kullandığı, bölge giyimlerinin biçim ve süslemelerinin zenginliğinin yanı sıra, bölge giysileri yapıldıkları kumaşlarla da dikkati çeker. Bir zamanlar bölgedeki ham maddelerin zenginliği ipek ve pamuklu ve yün dokumacılığının gelişmesini sağlamıştı. Bölgede üretilen kumaşlar ayrıca diğer bölgelere de satılırdı. Kadın giysileri genelde ipek, kadife ve pamuklu kumaşlardan yapılırdı. Erkek giysileri ise yün veya pamukludan üretilirdi. Zengin kadın giyimleri ipek, çetayi, bindallı gibi kumaşlardan yapılırdı. Giysilerin biçimleri, renkleri, üzerilerindeki süslemeler kişiye ait bilgilerin hemen hemen tümünü kolaylıkla verebilirdi. Giysisinden kişinin ekonomik ve sosyal durumunu anlamak mümkündür. Genç kız, evli kadın veya dul bir kadın giysilerinden kolaylıkla ayırt edilebilirdi. Genç kız ve genç gelinler daha parlak, daha süslü giysiler

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Eskişehir’den giyim kuşamdan da bahisle şöyle söz eder:

“…Havasının letafeti dolayısıyla güzelleri çoktur. Halkı, gurbetten gelenlere dost kimselerdir. Çuha ve güzel kumaşlar giyen âyânı çoktur. Şehrin dört çevresi gül, gülistan, bağ ve bostan olup, hububatı çok bir şehirdir. ”

Evliya Çelebi’nin yazısında bizim açımızdan önem taşıyan bölüm; “Çuha ve güzel kumaşlar giyen âyânı çoktur.” cümlesidir. Evliya Çelebi dönemi (1611-1683) düşünüldüğünde bu tür kumaşların, Eskişehir’de dokunması veya yakınındaki Bursa, Kütahya veya Denizli’den getirilmesi gerekiyordu. Öyle ki Eskişehir İline bağlı Dağküplü Köyünde hala pamuklu kumaş dokumacılığı yapılmaktadır. Sarıcakaya Mihalgazi ilçelerinde ise kimi evlerde hala tek tük ipekli dokuma tezgahları bulunmaktadır.

Bilindiği üzere Eskişehir, Türkiye’nin en çok göç almış bölgelerinden biridir. Eskişehir’deki yerleşim dört farklı dönemde ele alınabilir. Bunlar; Türklerin bölgeye yerleşmeleri ve hakim olmalarından önceki dönem (13. Yüzyıl öncesi). 13. Yüzyıldan başlayarak bölgeye Türk boylarının yerleşmesi ve bunu takip eden 18. Yüzyıla dek süren dönem. Bölgeye 18. Yüzyıldan itibaren başlayan Türkmen ve Yörük göçleri dönemi ve bölgeye 19. Yüzyılın başlarından itibaren başlayan muhacir göçleri… Doğal olarak bölgeye gelen, Yörük ve Türkmenler, Kafkasya göçmenleri, Kırım göçmenleri, Balkan göçmenleri kendi giyim kültürlerini de beraberlerinde getirmişlerdir.

Bölgede yerli halk Manavlar, Yörük ve Türkmenlerin kullandığı yaklaşık on farklı kadın giysisi bulunmaktadır. Bu giysilerin bir kısmı birbirine çok benzerler fakat bitişik köylerde aynı giysinin farklı adlarla anıldığı görülür. Giysilerin bir kısmı, mesela Altıparmak ve Hint Kumaşı, adlarını, kullanılan kumaştan almıştır. Kadın giysilerinin hemen hemen tümü “Ağır Esvap” adıyla anılır. Ağır esvapların en önemlilerinden biri, bir tür cepken ve şalvardan oluşan Sarka-Kasnaktır. Sarka-Pesent olarak da adlandırılır. Kadın giysilerini Türkiye genelindeki adıyla da cepken-şalvar ve baştan giyilenler olarak sınıflayabileceğimiz biçimde “entari” ve “gömlek” (yerel ağızla göynek) olarak iki başlık altında toplayabiliriz. Aşağıda verilen bilgiler, genelde cepken ve şalvardan yola çıkılarak üretilen giysileri kapsamaktadır.

Sadece şalvar için yaklaşık doksan (90) farklı kesim ve dikim biçimi olduğu göz önünde tutulursa giysilerin çeşitliliği ve kültürel zenginlik kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bazı kaynaklarda Eskişehir çevresinde kullanılan “meydani” adıyla anılan yöresel bir giysiden de söz edilmektedir. Meydani bir tür ipekli kumaştır. Genelde varlıklı ailelerin tercih ettiği bir ipekli türüdür. Meydani gibi “tamaşa” da bazı kaynaklarda adları geçmiş, ancak bugün hiçbir örneği bulunmayan “üç etek “ türü giysilerdir.

YÖRESEL KIYAFETLER

Sarka-Kasnak (Pesent)

Sarka-kasnak veya sarka-pesent, bölgede en çok tercih edilen giysilerdir. Sarka önü kapanmayan bir tür cepkendir. Şalvar ise “kasnak” veya “pesent” olarak adlandırılır. Eskişehir’in farklı bölgelerinde farklı sarka-kasnaklar kullanılır. Mesela, Eskişehir Merkezindeki Manavların giydikleri sarka-kasnak, ki merkezde bu ad tercih edilir, Sivrihisar veya İnönü’deki sarka-pesent (kasnaktan) farklılık gösterir. Bu farklılıklar genelde üzerlerinde yer alan motifleriyle ve zaman zaman da kesim biçimleriyle ilgilidir. Sarka işlemeciliğinin günümüzden yüz yıl öncesine dek bölgede yaşayan Ermeni nakışçılar tarafından yapıldığı ve Türk kadınların işleme tekniğini Ermenilerden öğrendikleri söylenir. Ancak buna ilişkin herhangi bir yazılı kaynağa rastlanamadı. Sarkalar bölgede işlemeleri en ağır olan yöresel giysilerdir.

Sarkaların Üretim Biçimi: Sarka-kasnak’ın üst kısmını oluşturan sarka bir tür cepkendir. Kadifeden yapılır. Daha zarif olması istenen modellerde ince ipek kadife kullanılır. Renk olarak kırmızı, bordo, çok ender olarak mor, siyah ve lacivert kullanılır. Eskişehir’de yapılan araştırmalar sırasında bir Yörük köyünde yaklaşık 150 yıllık mavi renkli ve çuhadan yapılmış bir sarka belirlenmiştir.

Sarkalar yuvarlak, zıbın yaka denilen bir yaka biçimine sahiptir. Kollar gövdeye kol oyuntusu olmadan düz biçimde takılır. Bir başka deyişle kolların açık biçimiyle sarka “T” biçiminde görülür. Sarka yapılacak kumaş, bu genellikle kadifedir, ölçülere göre kesilir. Parçalar teyellenerek giysi kabaca ortaya çıkartılır. Daha sonra sim sarma tekniğiyle genellikle altın veya gümüş simle desenler işlenir. Desen aralarına pul veya boncuk, varlıklı bir aile ise küçük inciler dikilir. Sarkanın kol kapaklarına da işlemeler yapılır. Giysinin öne ve arka kısımlarına sim iplikten püsküller yapılır. Genelde ön tarafa, her iki yana üçerden altı adet, arkada ise bir tane ortada, birer tane yanlarda üç adet püskül konur. İşlemelerde bereketi simgeleyen çavdar veya buğday başağı motifleri stilize edilerek kullanılır.

Kumaşın işlemesi bittikten sonra, parçalar ters taraftan ütülenir. Bunlar daha sonra dikilir. İç kısım genellikle beyaz patiska ile astarlanır. Bazı durumlarda sarkanın rengine uygun astar da kullanılır. Sarkanın tamamlayıcısı olan şalvar, “kasnak”, “pesent” veya “don” adıyla anılır. Şalvarlar da kendinden desenli ipekli kumaştan veya düz ipekli veya ipek, keten karışımıyla dokunmuş kumaştan veya atlastan yapılır. Şalvarın dikilmiş biçimi bir “M” harfini andırır. Ön kısımda sarkan bölüm giyilme sırasında kemerin altında toplanır. Renkleri çoğu zaman vişne çürüğü, pembe, zaman zaman mavi ve mor olabilir.

Kasnak veya pesent genellikle sarka kumaşından birkaç ton açık olur. Şalvarlarda kullanılan kumaş on metreye kadar çıkar. Bazı kasnaklarda sadece kumaşın motifiyle yetinilip paça ağızlarına hafifi desenler işlenirken bir kısmı da aynı sarkada olduğu gibi her tarafını kaplayacak biçimde sim sarmayla işlenir. Üzerinde pullar ve boncuklar yer alır. Son olarak kasnağın iç kısmı beyaz patiska veya mermerşâhi ile astarlanır.

Kasnağın kumaşı genelde sarkaya göre daha ince olduğu için, kumaşın işlemeyi taşıyabilmesi için önce ince bir astarla kaplanır (duble edilir) daha sonra işlemesi yapılır. Eğer kumaşın içine ince bir astar konmazsa zaman içinde, işlemelerin yapıldığı yerlerdeki kumaş erimeye başlar. Sarka-kasnak sadece bir kez kullanmak için değil, bir hayat boyu kullanmak üzere tasarlanır. Dolayısıyla iyi korunması gerekir. Koruma için genellikle bohça kullanılır. Bohçanın içine sabun, rendelenmiş sabun veya açılmış ve tütünü açığa çıkartılmış sigara veya bohçanın korunduğu dolaba ceviz yapraklan konur. Bu önlem güve vb. böcekleri bohçadan uzak tutar.

İçe ise “dikolte” veya “dikolta” olarak adlandırılan genelde beyaz kumaştan askılı, göğüslerin üst kısmını gösterecek kadar düz ve derin kesilmiş bir giysidir. Dikolte, yerel ağızda “dekolte” nin bozulmuş halidir. Gerdan ve göğüs, elmas veya inci takıyla kapatılır. Kırsal kesimde göğüs kısmının görünmemesi için “önlük” adı verilen ve renkli pamuklu kumaştan yapılan bir parça boyundan bağlanır. Kolların ucuna, yakaya ve etek kısmına simli şerit dikilir ve sarka tamamlanır.

Sivrihisar sarkalarının işlenmesi sırasında 10-15 cm. çapında kalın kartondan kesilmiş bir kalıp kullanılır. Kalıbın çevresinden sim iplikler geçirilerek işleme yapılır.

Altıparmak

Altıparmak bir kumaş çeşididir. Bu tür kumaşlardan yapılan giysiler “altıparmak” olarak adlandırılır. Altıparmak, “çetayi”, “çitari ”, “çitai ” gibi adlarla da anılır. Altıparmak veya çetayi kumaş hem şalvar ve cepken yapımında, hem de “entari” yapımında kullanılır.

Altıparmak kumaş kullanılarak cepken ve şalvardan oluşan takımlar dikilir. Altıparmaktan dikilen, cepken ve şalvarın, sarka-kasnaktan farklı olarak alt ve üst kısımları aynı kumaştandır. Sarka-kasnakta şalvar yukarıda da belirtildiği gibi, sarkadan bir iki ton açık renkte yapılmaktadır. Altıparmak kumaştan yapılan şalvarın bacak önü ve arkasına aşağıya dek inen sulu işleme yapılır. Bu bazen iki sıra bazen dört sıradır. Suyolu işleme sayısı ön ve arkada eşit sayıda olduğu için, şalvarın ön veya arka kısmı yoktur. Her yüzü de kullanılabilir. Altıparmak kumaşın enli ve birden çok renkli olanı “altıparmak” olarak adlandırılırken, iki renk ve ince çizgilileri “çetayi”, “çitari”, “şitari” gibi adlarla anılır. Bazı çetayi kumaşlar ipek-keten karışımıyla dokunur.

Eskişehir giysileri üzerine yapılan bir çalışmada, 1920 yılından kalma, çok iyi korunmuş bir çetayi “entari” veya Eskişehir Odunpazarı’nda yaşayan Manavların deyimiyle “enteri” ile karşılaşılmıştır. Bu giysinin gelinlik olarak kullanıldığı da anlatıldı. Eskişehir geleneklerine göre, kız evinde yapılan tören sonrası çok sayıda fayton süslenir, gelinin çeyizi bir arabaya konur, gelin ilk faytona biner ve düğün alayı da diğer faytonlara binerek gelini kocasının evine götürürlermiş. Daha sonra dua ve törenle gelin kocasının evine girermiş. Bu gelenek 1950’li yıllara dek devam etmişti.

Canfes (Canfez)

Canfes saf ipekten dokunmuş bir kumaştır. Hafif ve göreceli olarak ince ancak sert bir kumaştır. Tafta’ya benzer. Kırmızı, mavi, bordo veya erguvan renklerinde olabilir. En çok tutulanı “al canfes”tir. Canfes de aynı altıparmak gibi bir kumaş türüdür. Bundan da farklı giysiler yapılabilir. İnce olduğu için genellikle yaz giysilerinde kullanılabilir. Böyle olmasına karşın canfes kumaştan yapılan giysiler farklı bir giysi türü veya modeliymiş gibi sınıflanmaktadır. Canfesten yapılan cepken ve şalvar altın veya gümüş sim iplikle işlenir. Giysi üzerindeki motifler birbirinin tekrarıdır. Cepkenin bel ve etek kısmındaki ve şalvarın ayak bileğindeki motifler birbirinden farklılık gösterir. Canfesten yapılan cepkenin kol ağızları (manşeti) kolu sıkacak biçimdedir ve kol ağızlarında da işlemeler bulunur. Canfese benzer bir giysi de dizbağlı olarak adlandırılır.

Cezi

Cezi, cepken ve şalvardan oluşan yöresel bir giysidir. Genelde düz renk ipekli kumaştan yapılır. Şalvar ve cepken aynı renktir. Cepkenin yakası “V” biçiminde kesilmiştir. Yaka kenarları işlidir. İşleme diğer kıyafetlerde olduğu gibi, altın sim iplikle yapılır. Cezi şalvarının ön ve arka kısımlarında ikişer sıra sulu işleme vardır. Bu işlemeler ön ve arka kısımlarda “V” harfi biçiminde birleşir ve estetik bir görünüş oluşturur. Bazı cezilerde sulu işleme yerine yan taraflarında çiçek işlemeleri yapılır. Kol ağızlarında da işlemeler vardır. Bu işlemeler genelde gül motifi biçimindedir. Bunlar “pançaklı cezi” olarak adlandırılır. Gezide tercih edilen renkler, yeşil, vişne çürüğü, kırmızı, mor, mavidir.

Kıron

Kıron, sarkaya göre daha az işleme içerir. Kıronun kollan sarkaya göre daha uzundur. Kol ağızlarında geniş manşetler bulunur ve bunlar da işlidir. Kıronda bordo kadife kullanılır. Sarkada olduğu gibi ön kısmı açıktır. Kıron ve hörgüçlü kıron olarak ikiye ayrılır. Kıronun omuz kısmına tutturulan bir parça varsa bu hörgüçlü kıron olarak adlandırılır. İç kısmına sarka da olduğu gibi “dikolte” giyilebilir. Ancak yaka kısmına göğüs kısmını kapatmak için işli bir parça konur. Kıronun şalvarı yaklaşık 5-6 metre kumaştan dikilir. Ön kısmına “su yolu” veya “su” denilen bir işleme konur. Bacaklar birleştirildiği zaman bu sulu işlemenin “V” biçimini alması makbuldür. İşlemede sim ve sırma kullanılır.

Sevai

Sevai bir kumaş türüdür. Bu kumaştan yapılan giysiler de sevai olarak adlandırılır. Sevai kumaş ipeklidir ve kendinden desenlidir. Bazı tür sevai kumaşlar altın veya gümüş telle dokunur. Bunlar telli sevai olarak adlandırılır. Sevai kumaştan yapılan cepken-şalvar veya diğer giysiler kanımızca, zenginlik, gösteriş ve estetik konusunda sarka-kasnaktan sonra ikinci sıraya oturtulabilir. Sevaiden yapılan cepkenler uzun kolludur. Geniş yakaları vardır. Kol ağızları genelde kapaklı olur. Kol ağızları ve yakalar simle işlidir. Kumaş kendinden desenli olduğu için işlemeler kol ve paça ağızları ve yaka kısmında yoğunlaşmıştır. Şalvarın ise paçaları sim işlidir.

Hint Kumaşı

Hint kumaşı da bir kumaş türüdür. Bu kumaştan cepken-şalvar veya entariler yapılabilir. Çoğu zaman parlak açık renklidir. Genelde üstte Bol kollu, omuzlan pileli ve vatkalı, bele oturan bir cepken bulunur. Yaka bu cepkenin üzerine takılır. Alta şalvar veya etek giyilir. Diğer şalvarlarda olduğu gibi 8-10 metre kumaş yerine 5-6 metre kumaş kullanılır. Şalvar daha dardır ve uçkurludur.

Sarka Üç Etek

Eskişehir, kent ve ilçe merkezlerinde kadınlar arasında bir tören giysisi olarak sarka – pesent (kasnak) çok yaygın olduğundan söz edildi. Hemen hemen her genç kız ve kadının sandığında bir takım bulunur ve düğün. Bayram, Hıdırellez, Nevruz gibi günlerde giyilir. Kırsal kesimde de benzeri giysiler yaygındır. Bunlar arasında özellikle Yörük boylarının yaşadığı dağ köylerinde “sarka – üç etek” giyilir. Böylesi bir giysi şu parçalardan oluşur: Tepelik (Başlık), Sarka, Yakalık, Enteri (Üç Etek) ve Önlüktür.

Başta gümüş bir tepelik vardır. Tepeliğin üzerine çelme bağlanmıştır. Çelmenin üzerinde iki farklı renkli genellikle (sarı-yeşil) veya (sarı-siyah-yeşil) renklerde ince ipek kumaştan veya ince tülbentten yapılmış detay “çeki” yapılır. Buna “kepez” adı da verilir. Gelin için yapılırsa bu “kepez düzme” olarak adlandırılır. Üst kısımdan “cılır” adı verilen bir parça vardır. Bu tepeliğin cılırı olarak adlandırılır. Çelme elde katlayarak yapılır. Arasına kaymaması için ince kâğıt konur. Tepeliğin üst kısmından “akçe” sarkar. Bu örneğimizde Osmanlı döneminden kalma gümüş akçeler kullanılmıştır. Bu da giysinin yaşıyla ilgili söylenenlerin doğruluğunu ortaya koyar. İç kısımda “ak yağlık” vardır. Yağlık “saçak” olarak da bilinir. Beyaz el dokuması pamuklu kumaştır. Ak yağlığın alt kısmında boncuk vardır. Buna “deve boncuğu” denir. Deve boncuğu ağırdır. O yüzden deve boncukları önce bir beze dikilir ve öyle kullanılır.

Sarkanın içine “enteri” giyilir. Bu üç etektir. Kumaşı kutnudur. Kutnu kumaş ipek ve pamuk ipliğinden dokunur. Kutnu kumaş dokumacılığı Güneydoğu Anadolu’da Gaziantep’te devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Yaka kısmında “Yakalık” adı verilen gerdanı ve göğsü kapayan dikdörtgen bir bez parçası vardır. Bu bez basma veya pazenden yapılır.

Çorap Sarka-Pesent detay Enlerinin üzerine pembe el dokuması pamuklu kumaştan bir önlük bağlanır. Önlük üzerinde gümüş bir kemer vardır. Kemer Yörük renklerini içeren kırmızı yeşil ve sarı renkteki, el dokuması kolon ipiyle öne bağlanmıştır. Gümüş kemer stilize koç boynuzu biçimindedir ve mükemmel bir işçiliği vardır. Gümüş zincire bağlı gümüş akçeler sarkar. Ayakta beş tığ ile örülmüş yün çorap bulunur.

İnönü İlçesinde Kullanılmış Olan Erkek Giysisi

Başlık olarak bordo renkli çuha kumaşın kalıplanmasıyla oluşturulmuş bir fes vardır. Fesin üzerine poşu dolanır. İnönü bölgesinde kullanılan poşular parlak ipekli kumaştan yapılır ve genellikle kırmızı, sarı ve üzerinde ince yeşil mavi renklerden oluşur. İnönü yöresi poşuları enli biçimde fes üzerine dolandıktan sonra sol taraftan düğümlenir. Bilindiği gibi sarı, kırmızı, yeşil ve mavi renkler Yürüklerin kullandığı renklerdir. Göynek veya gömlek kutnu kumaştan yapılır. Gömleklerde sarı, kırmızı çizgili kumaşlar tercih edilir. Mor-beyaz çizgili de olur. Gömlek uzun kollu ve yuvarlak yakalıdır. Önden düğmeyle kapatılır. Kol ağızları manşetli ve kol düğmelidir. Cepken bölgedeki diğer benzer giysilerin aksine uzun kolludur. Diğer bölgelerde kolsuz (kartal kanadı) olur.

Giysinin ön kısmında siyah yün iplikten işlemeler vardır. İşlemeler yine diğer bölgelerle karşılaştırıldığı zaman daha sadedir. İşleme cepkenin eteklerinde ve kol ağızlarında devam eder. Cepken yakasızdır, mavi, ince çuha kumaştan yapılmıştır. Yaka ve eteklerde ince beş sıra siyah kordon işleme vardır.

Şalvar veya potur cepkenle aynı kumaştan yapılmıştır ve dize dek uzanır. Ağı geniş, giyimi rahattır. Belde şal kuşak vardır. Kuşak kırmızı, sarı ve yeşil renklerden oluşur. Üzerinde pullu, sim işli ve iğne oyalı mendil bulunur.

Kafkas Göçmenlerinin Giysileri

Eskişehir’de yaşayan etnik gruplardan biri de genel olarak Çerkez olarak adlandırılan ancak Adige, Abhaz, Karaçay gibi farklı Kafkas halklarından oluşan topluluklardır.

Eskişehir’de bugün 11 Adige köyü, 22 Abhaz Köyü, 5 tane de Karaçay Köyü bulunmaktadır. Eskişehir Merkez ve köylerinde yaklaşık 35 bin Kafkas göçmenini yaşadığı düşünülmektedir.

Eskişehir çevresinde yaşayan Kafkas göçmenleri, geleneksel giysilerini son dönemde düğün vb. etkinliklerde ve geleneksel dansları yaparken giymektedirler. Bir başka deyişle söz konusu giysiler gündelik hayattaki işlevlerini neredeyse yitirmiş bulunmaktadır.

Kafkas kadınlarının bir zamanlar giymiş oldukları giysiler şöyle sıralanabilir: Kaftan, kemer, içlik, korse (çuba), başlık (kep), başörtüsü, ayakkabıdır. Kafkas kadın giysileri, genelde oldukça süslü, işlemelidir. İşlemeler altın ve gümüş sim ile yapılmıştır. Kaftanın üst kısmı bedeni sarar. Kol ağızları oldukça geniş ve rahattır. Belden aşağı olan bölümü ise oldukça geniş ve rahat kesimlidir. Kaftanların ön kısmı, etekleri ve kolları altın ve gümüş sim ile işlenmiştir.

Kaftanlar çoğu zaman kendinden desenli Çin ipeğinden yapılır. Üzerinde ayrıca dikilmiş süslemeleri bulunur. Yaka yuvarlak kesimlidir ve yaka kapakları yoktur. Kaftanın ön kısmı açıktır. Bele doğru incelen kesimi vardır ve bel sonrasında bollaşır ve bir çan etek biçimini alır. Burada en ilginç olan ise, kaftanın kesim biçimidir. Koltuk altına konan bir parça sayesinde kaftanı giyen kişi kollarını ne kadar kaldırırsa kaldırsın etek boyunda herhangi bir yükselme olmaz. Bir başka deyişle, etek boyu hep aynı seviyede kalmaktadır. Bu özellik geçtiğimiz yıllarda dünyanın önemli “blue jean” firmalarından biri tarafından kullanılmaya başlanmıştır.

Omuz vatkalı gibi düşünülür ve kollar bileklere dek uzanır. Kol ağızları geniş ve yırtmaçlıdır. Kol ağızları ve yakadan aşağıya dek olan ön kısımda altın renkli ipek kumaştan bir biye geçirilmiştir. Giysiler oldukça muntazam, dikkatli bir el dikişiyle dikilmiştir. Kaftanın içine beyaz bir gömlek giyilir. Gömleğin etekleri kaftanın boyundadır ve iç kısmı astarlıdır. Gömleğin üzerine, bir önlük takılır. Önlük bordo kadifeden yapılır ve üzeri gümüş kopçalarla süslüdür.

İçlik, kaftanın içine giyilen bir parçadır. İçlikle de aynı kaftanlar gibi işlidir. İçlik aynı kaftan gibi tek parça olabileceği gibi, iki parçadan da oluşabilir. Tek parça olanların kaftandan farkı önlerinin kapalı olmasıdır. İçliklerin göğüs kısmına gümüş düğmeler dikilir. Gümüş düğmeler savatlı olabilir. İçliklerde ipek gibi kumaşlar kullanılır.

Bele kemer takılır. Kemerler oldukça kaliteli işçilikle oluşturulmuştur. Genellikle gümüşten yapılır. Ancak çok güzel altından yapılma örnekleri de vardır. Kemerler tek parça olabileceği gibi, farklı parçaların birbirlerine montesiyle de oluşturulabilir.

Kafkasyalı kadınlar bir zamanlar çuba adı verilen bir tür korse kullanırmış. Küçük yaşlarda giyilen bu korse vücudun orantılı biçimde gelişmesini sağlarmış. Korse ancak evlenildiği zaman çıkartılırmış. Söz konusu korsenin dik durması için, kemik veya ahşap destekler konurmuş, bu destekler gece yatarken çıkartılırmış. Kafkasyalı kadınların kıyafetlerini tamamlayan parçalardan biri de keplerdir. Kepler de işli olur ve üstlerine başörtüsü örtülür. Kepler fese benzer ve üzerine şal sarılır. Şal uzun püsküllü ve ipektendir, boyundan dolanarak başın arka kısmında bağlanır.

Kafkas erkeklerinin giysileri ise Çerkeska, Kemer, Kalpak, Keçe Başlık (Şapka), Gömlek, Pantolon, Ton, Yamçıdır. Tüm bunlarla birlikte kama kullanılır.

Çerkeska adı verilen bir tür kaftan olan giysi tüm Kafkas halklarının simgesi gibidir. Üst bölümü bele kadar vücudu sarar. Etek kısmı ise oldukça boldur ve hareketleri kısıtlamaz. Genellikle çuhadan yapılır. Çerkeska’nın Rus çarı tarafından çok beğenildiği ve Kazak süvarilerin üniforması hâline getirildiği söylenir. Kemer Çerkeska’nın tamamlayıcısıdır. Gümüşten yapılır. Üzerinde savatlı işlemeler bulunur. Kama da kemer gibi hem giysiyi tamamlayan bir aksesuar hem de her Çerkez erkeğin taşıdığı bir silâhtır. Kamaya çok önem verilir. Kalpak hem sosyal sınıfı ve mensup olunan halkı gösteren hem de başı soğuktan koruyan bir giysidir. Genelde av hayvanlarının postlarından yapılır. Gömlek Çerkeska’nın içine giyilir. Uzun kollu ve dik yakalı olur. Pamuklu ve ipek kumaştan yapılır. Kol ve yakalarda sade işlemeler görülür. Kaytan düğmeler kullanılır. Pantolon Uzun paçalı, uçkurlu, çuha vb. kumaştan yapılan ve hareketleri engellemeyen bir yapıya sahiptir. Bunlar dışında yağmur, rüzgâr ve kardan korunmak için Ton ve Yamçı kullanılır. Ton koyun veya keçi derisinden yapılırken, yamçı keçeden yapılır. Kafkas Çizmesi, yumuşak deriden olur ve kolay hareket etmeyi sağlar. Tabanlarında yumuşak kösele kullanılır.

Tatar Göçmenlerinin Giysileri

Eskişehir’de yaşayan diğer etnik gruplarda olduğu gibi, Tatar giyimleri de artık, düğün, toplantılar, farklı kutlamalar ve geleneksel danslarda giyilen kıyafetlere dönüşmüştür. Özellikle Tatar köylerinde birçok aile, aile yadigârı olan geleneksel giysileri korumaya ve genç kuşaklara aktarmaya çalışmaktadır. Bunun dışında Eskişehir’de bulunan Tatar kültür dernekleri de geleneksel giysilere sahip çıkmaktadır. Eskişehir’de yapılan çalışmalarda bu giysilerin iyi korunmuş güzel örneklerine rastlanmıştır.

Eskişehir ve çevresinde iskân edilen emik gruplar arasında Kırım, Karadeniz’in kuzeyi ve Romanya’dan gelen Tatarlar da vardır. 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşının Osmanlı’nın da içinde olduğu müttefiklerin yenilgisiyle bitmesi sonucunda sayıları yüz binleri bulan Tatarlar farklı yollardan Anadolu’ya göçtüler. Bu grupların bir kısmı Kırım’dan Sinop ve Samsun limanlarına deniz yoluyla gelirken bir kısmı da, Karadeniz’in kuzeyini dolaşarak Romanya ve Bulgaristan üzerinden Anadolu’ya ulaştılar. Anadolu’ya göçen grupların önemli bir kısmı Eskişehir-Polatlı arasında yer alan uçsuz bucaksız ovada iskân edildiler. Ovada onlarca Tatar köyü kuruldu. Doğal olarak Tatarlar da diğer etnik gruplar gibi, kültürlerini Anadolu’ya taşıdılar. Uzunca bir süre kapalı bir toplum hayatı süren Tatarlar zaman içinde toplumun içinde yer aldılar.

Eskişehir’de yaşayan diğer etnik gruplar gibi. Tatarların da giyim kuşam gelenekleri olabildiğince değişmiştir. Geleneksel Tatar giysileri günümüzde, bir bahar şenliği olan Tepreş, düğünler ve Tatar Halk Dansları gösterilerinde kullanılmaktadır. Ancak geçmişten kalan giysiler de korunmaya çalışılmaktadır. Diğer etnik gruplarda olduğu gibi Tatarlar da da kadın kıyafetleri daha iyi korunmuş ve günümüzde dek gelebilmiştir. Erkekler iş, alış-veriş, askerlik vb. gibi sebeplerle köylerinden ayrılıp daha büyük yerleşim ve kentlere gittikleri için hızla kentlerde giyilen kıyafetleri benimsemişlerdir. Giysilerde pamuklu ve ipek kumaşlar, deri, yün, kürk vb. malzemeler kullanılır.

Geleneksel kadın ve erkek kıyafetlerinde ortak olan gömlek ve kaftandır. Kadınlar, içlerine bir gömlek giyerler, mevsimine göre gömlek uzun veya kısa kollu olabilir. Gömlek açık yakalıdır. Gömlekler ipek veya keten olabilir. Gömlek dizlere dek uzayabilir. Bol bir şalvar ve şalvar üzerine çoğunlukla yün bir etek giyilir. Hepsini üzerine ise yaklaşık diz hizasına dek uzayan kadife bir kaftan giyilir. Kaftanlar derin yırtmaçlıdır. Kaftanlar gümüş simle ve şeritlerle işlenmiştir ve kaftanın beline işçiliği çok iyi olan bir gümüş kemer takılır. Gümüş kemerlerin bazılarında oldukça iyi savat süslemeler bulunur. Tatar kadınları evde bugünkü mestlere benzeyen, yumuşak deriden yapılmış bir pabuç giyerler.

Eskişehir civarına gelen Tatarların çok önemli bir kısmı Kırım’dan gelmiştir ama bunun yanı sıra Dobruca’dan gelenler de vardır. Geçmişte Tatar kızları ve kadınları saçlarını uzatıp örerlermiş. Ördükleri saçlarının uç kısmına ise nazardan korunmak için, içinde nazar dualarının yazılı olduğu küçük nazarlıklar takarlarmış. Yine geçmişte, üzerleri paralarla veya altın sim işlemelerle süslü fesler giyilirmiş. Feslerin üzerine ise maranta adı verilen çoğu zaman beyaz renkli bir örtü konurmuş. Kış aylarında ise yün şallar kullanılırmış.

Doğal olarak mevsimlere göre giyim kuşam da değişiklik gösterir. Kürk kış aylarının tamamlayıcısıdır. Bazı kaynaklar varlıklı bir Tatar kadınının kış aylarında kullanmak üzere on adet civarında kürk giysisi olduğundan söz eder.

Erkek kıyafetlerinde ise kalçaya dek gelen bol bir gömlek bulunur. Bol, hareketi engellemeyen bir pantolon vardır. Gömlekle aşağı yukarı aynı boyda bir cepken üste giyilir. Bele kemer yerine genellikle kırmızı renkte bir kuşak sarılır. Başta ise kırmızı bir fes bulunur. Kış aylarında ise genellikle av hayvanlarının postlarından yapılma bir kalpak giyilir.

Balkan Göçmenlerinin Giysileri

1800’lü yıllarla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamaya başlaması ve Balkanlarda gücünü yitirmesiyle birlikte, bugünkü Bulgaristan, Makedonya, Bosna-Hersek, Yeni Pazar, Kosova, Arnavutluk ve Yunanistan’dan Anadolu’ya göçler başlamıştır. Ancak söz konusu göçlerle Anadolu’ya gelenler farklı uluslar veya etnik gruplar değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanları fethetmesiyle, Anadolu’dan özellikle Konya ve Karaman’dan Balkanlara yerleştirilmiş Türk-Müslüman ahâlinin torunlarıdır. Diğer etnik gruplarda olduğu gibi, Rumeli’den göçen gruplar da günümüzün koşulları dolayısıyla geleneksel giysilerini sadece düğün, bayram, şenlik vb. durumlarda kullanmaktadır. Ancak söz konusu giysiler içinde çok iyi korunmuş örnekleriyle karşılaşmak mümkündür.

Eskişehir ve çevresinde Balkanların neresinden göçmüş olursa olsun, söz konusu göçmenler kısaca “muhacir” (yerel ağızda macır) olarak adlandırılır. Çok farklı kültürel çeşitlilik sunan Balkan coğrafyası, doğal olarak giyim kuşamda da çeşitlilikleri sunmaktadır. Ancak birbirleriyle kesişen birçok nokta da bulunmaktadır. Özellikle Balkanlarda oldukça gelişmiş bir dokumacılık geleneği vardı. Pamuklu, ipek vb. kumaşlar dokunmaktaydı. Dolayısıyla söz konusu dokumacılık tekniklerinin yansımalarını giysilerde de görülürdü.

Kadınların tören giysileri olabildiğince renkli, pahalı kumaşlardan yapılır. Kumaşlar, martin kumaşı, hama kumaşı olarak adlandırılan ipek kumaşlardır. Bunun yanında atlas kumaşlar da kullanılmıştır. Atlas kumaşlar üzerine altın ve gümüş simlerle işlemeler de yapılmıştır. Kadınlar, şalvar ve entari ve gömlekler kullanırlardı. Şalvar ve entarilerin üzerine yelekler giyilirdi. Belde kuşak ve madenî kemerler de kullanılırdı. Kuşaklar genellikle dokuma olurdu. Söz konusu kuşaklar uçkur olarak adlandırılırdı. Uçkurlar üzerine mutlaka işlemeler yapılırdı. Gömlekler genellikle bürümcük adı verilen ince pamuklu-ipekli karışımı, el dokuması kumaştan yapılırdı. Bürümcük gömleklerin kollarına ve göğüs kısmına işlemeler yapılırdı.

Balkanlardan göçen kadınlar iğne oyası, tığ, mekik ve boncuk oyalarını yapmada oldukça beceriklidirler. Başlarına iğne oyası ve diğer süsleme teknikleriyle yapılmış başörtüleri örterlerdi. Ailelerin maddi durumlarına göre göre de farklı takılar kullanılırdı. Sokağa çıkarken, çuhadan yapılma ferace veya yeldirme adı verilen pratik örtüler kullanırlardı.

Ayakta genellikle elde, beş şiş ile örülmüş yün çoraplar giyilirdi. Söz konusu çoraplar çok renkli ve değişik motifler içerirdi. Motiflerin her birine ayrı adlar verilirdi. Terlik, kısa veya uzun konçlu, altı kösele sahtiyan çizmeler, yemeniler, nakışlı ve nakışsız nalınlar ayakta kullanılırdı.

Erkek kıyafetleri, farklı kumaşlardan yapılmış gömlekler (mintanlar), kollu ve kolsuz camedan veya camadan, fermene, kavuşturmalı yelek, salta, farklı tipte yelekler, cepkenler, farklı kesimde poturlar, ağlı şalvarlar, fes, kuşak, ve değişik tipte ayakkabılardan oluşurdu. Başı örtmek için fes kullanılırdı. Gömlekler genellikle el dokuması bürümcük veya pamuklu kumaşlardan yapılırdı. Bölgelere göre erkek gömlekleri ya düz veya işli olabilirdi.

Erkekler şalvar veya potur giyerdi.. Ancak erkek şalvarlarının kesimi kadınlarınki kadar bol olmazdı. Poturlar ise farklı kesim biçimlerine sahipti. Bazı poturların ağı dar olurdu. Bazı poturların ise cep ağızları, ayak bilekleri kaytan ile işlenirdi.

Ayaklara genellikle altı kalın köseleli yemeniler veya çarık giyilirdi. Çoraplar da kadın çorapları gibi yünden örülürdü. Erkek çoraplarında kadın çoraplarında olduğu gibi çok fazla nakış bulunmazdı. -Kaynak 1-

GİYİM, KUŞAM, SÜSLENME

Eskişehir yöresinde manavların, Yörük – Türkmenlerin, Kırım Tatarlarının, Kafkas halklarının geleneksel kadın giyim örneklerine rastlanır. Han yöresinde görülen “saya”lar doğanın gelin üzerinde yansımasıdır. Sayanın içten dışa doğru sırayla giydirilmesi ve gelin başı özenle yapılır. Mihalıççık ve Mihalgazi yöresinde görülen İzmirli ve Çitare şalvarlı takımlar olup isimlerini kıyafetlerin kumaş türünden alır. Geleneksel kıyafetlerin kullanılmasında en özgün yapıya Muttalıp’ta rastlanır. Tamamı şalvar takımdan oluşan kıyafet çeşitleri yine kumaşın türünden ve işlemeden isimlerini alırlar.

Kıyafetlerin giyiminde kadın (gelin) ve kız ayrımı kesin (Sarıcakaya, Beyyayla Geleneksel kıyafetler) olarak ortaya konur. Üzerindeki kıyafetten onu giyenin gelin ya da kız olduğunu anlaşılabilmektedir. Günümüzde kumaş çeşitlenmesine bağlı olarak kadife ve şalvar takımlarının da değişik modelleri çıkmıştır. Buna bağlı olarak bu kesin çizgiler kadınlar tarafından yumuşatılmıştır.

Genç kızlar ve gelinler bazen benzer kıyafetleri giyebilmektedirler. Kafkas göçmeni bayanlar bel kesimi belirgin olan uzun kaftan giyerler ve başlarına cavluk denilen örtme bağlarlar. Bazı kıyafetlere uygun olarak da başlık takılır. Kırım Tatarı kadınların kıyafetleri de yine kaftandır ve başlık kullanırlar. (Alpu-Güneli-Kırım Tatar)

eskisehir-yoresel-giysilerEskişehir yöresinde genel olarak sarka-pesend (şalvar), uzun entari, üç etek kıyafetler göze çarpar, iğne oyalı kıron ve yazmalar başa örtülür. Eskişehir yöresinde yaşayan Yörüklerin bazıları (Aşağı kuzfındık, Yukarı kartal, Yusuflar gibi) daha gösterişli (ağır) olduğu için Kütahya yöresinde çok yaygın olarak dikilen ve işlenen üçeteği (tefbaşı) ve gösterişli iğne oyalarını da satın alıp kendi yörelerinde özellikle gelinlik olarak giymektedirler.

Beyyayla Karakeçili Türkmenlerinin giyimleri de ilgi çekicidir, içe paçalı don, üstüne üç etek, öne önlük giyilir. Başa sarılan örtmeye “aça”, açanın üstündeki parçaya “akyalık”, boyna takılan kırmızı boyunluğa “yakalık”, yeleğe “sarka”, kemere “gümüş kuşağı” denir. (Hacer Sağlam, Sarıcakaya, Beyyayla)

Mihalıççık, Çalkaya köyünde uzun entari, Trablus kuşak ve yelek; kutnu üç etek ve sarka takım olarak giyilir. (Sarıcakaya, Beyyayla Geleneksel kıyafetler)

Gelin kız, üç eteğin üstüne “deldek, deldak” denilen sarka türü kıyafet giyer. Bu kıyafetin astarı ile yüzü arası pamuk katmandan oluşur ve gelin kızı iri gösterir. Halk arasında kız beğenilirken de “Kendiliğinden deldaklı olsun.” ifadesi çok kullanılır. Gelinin kız arkadaşları da törene şalvarlarıyla katılırlar. Törene gelen tüm bayanların kendilerine ait şalvar takımları vardır. Oğlan yengeleri de törene katılırlar, hepsi de aynı renk ve desende şalvar takım giyerler. Bu şeklide oğlan tarafını temsil ettikleri belli olur. Damadın sağdıcı tören başlamadan önce kadın kılığında oğlanın evine silah atarak gelir ve heybesinde getirdiği çerezi kadınlara hediye eder. (Ummuhan Yavuz, Tepebaşı, Yusuflar)

fatma-tasci-hanSaya Giydirme: Sayayı Han yöresinde kadın ya da kız herkes giyer. Bir arkadaşı ona giyerken yardım eder. İçe pamuklu dokuma düz entari, altına koca don giyilir. Üstüne zıbın (yeşil) giyilir. üstüne şal kuşak bağlanır. Zıbının iki eteği arkaya kıvrılır ve ucundaki iple bele dolanır. Bele önlük bağlanır. Baş yapımına geçilir. Pullu alınlık paralı kısımlar alna gelecek şekilde başa tutturulur. Üstüne kara yazma dolanır ve alnın üstünden bağlanır. Kara yazmanın üstüne al yazma bağlanır ve düğümü alnın üst tarafından düğümlenir.

Al yazmanın üstüne yeşil yazma bağlanır ve düğümü yine alnın üst tarafında düğümlenir. Kara, al, yeşil yazma birer santim arayla üst üste getirilmiş olur. Yazmalardan sonra tepelik konur ve üstüne yüzeyi pembe olan çiçekli başörtüsü bağlanır, çeneden tutturulur. Belin arkasına sokma entariler (iki adet kare biçiminde yüzeyi siyah üstü çiçekli kumaşlar) geçirilir. En son kolçaklar kollara geçirilir. (Fatma Taşçı, Han, Erten Mahallesi)

eskisehir-yoresel-giysilerSivrihisar’da uzun entari, sarka-pesend ve sarka-üçetek takım olarak kullanılır. Gelin kızlara yöreye özgü Sivrihisar cebesi ve İncili küpesi alınır. Cebe özel tezgahta balıksırtı gibi örülür. İncili küpede on iki adet inci ve ortasında taş bulunur. Gelin kızlara alınan yöreye özgü özel takılardır. Yusuflar köyünde gelin kız kınada ve gelin suyu (ağırlık) uygulamasında İnönü kadifesi ve şalvar takımlar giyer ve tören sırasında sürekli kıyafet değiştirir.

Muttalıp’ta Çarşamba günü düğün başladığında kızlar kıron giyer ve başlarına krep örterler. Kıronu gelinler kesinlikle giyemezler. İşlemeli kadifeyi (İnönü kadifesi) sadece gelinler giyebilir. Başa iğne oyalı krep örtülür.

Çarşamba davet, Perşembe günü ahenk (fasıl, eğlence) yapılır. Ahenklerde gelinler sarka-pesend (ağır elbise) giyerler. Başlarına iğne oyalı krep örterler. Çitayil uzun çizgili (yeşil üzerine kerim çizgiler gibi) ve çok eskiye dayanan bir kıyafettir. Bu kıyafeti de sadece gelinler giyebilir, kızlar giyerse ayıplanır. 13-14 yaşındaki yeni yetme kızlar düz, basit şalvar takımı olan “cagar” giyerler ve ona uygun sade krep örtünürler. Gezi (Cızı) düz renk (mor, kırmızı) üzerine küçük çiçekleri bulunan şalvar takımıdır, Genç kızlar ve gelinler giyerler. -Kaynak 2-

footerKaynak-1: 81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR Say.141 ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY.
Kaynak-2: Eskişehir’in Somut Olmayan Kültürel Mirası – ESOGÜ YAY.

Kategoriler
26

Eskişehir Yöresine Ait Efsaneler

Efsane, söylem, mit ya da kült olarak da adlandırılır. Oldukça kısa ve konuşma dilinde, tek olay içeren bu anlatıların gerçek olduğuna inanılır. Resmi ve yazılı belgeler, İlmi araştırma ve deneyler ya da tamamen aynı şartlar içindeki her birey tarafından tecrübe edilemediğinden, efsanelerin gerçekliği kanıtlanamamaktadır. Ama gerçeklik, şüpheci tohumları eker ve insanlar kaygı ile inanarak efsaneleri anlatırlar. Efsaneler motif denilen, birden çok farklı anlatıda benzer bir işlevle “kılık değiştirmek, aynı anda birden fazla yerde olmak, farklı tarihi dönemlerde görünmek vb.” nesne, davranış, hayvan, insan ve uygulamalar içerirler. Aynca, her efsanenin birden fazla çeşitlemesi de vardır. Yani, bir efsanevi olayın farklı çağlarda, farklı yerlerde ve farklı kişilerce yaşandığını aktaran, birbirine benzer metinleri vardır.

Eskişehir’deki efsanelerin konusu ağırlıklı olarak dinidir. Özellikle dini kişiliklerle ilgili anlatılar sıkça anlatılır ya da yazılır. Bu efsanelerden en bilindik olanları, ünleri, etrafında gelişen inanç ve uygulamaların etkin olduğu alanın genişliği açısından “genel veliler” olarak nitelendirilebilecek olan ermişler ve gazilerle ilgilidir. Bu efsaneler, genellikle söz konusu dini kişiliklerin yaşadıkları dönemleri konu ederler…

ESKİŞEHİR EFSANELERİ

Battal Gâzi Türbesi ve Kesik Başlar

Adına Seyitgâzi ilçesinde bir külliye bulunan Seyyid Battal Gâzi, muhtemelen 8. yüzyılda yaşamış bir Arap Ordusunun komutanıdır. Ama Eskişehir’de, Alevi-Bektaşi kültürü içinde bir Türk – Müslüman savaşçı olarak yaşar. Arapça’dan çevrilmiş bir destanı varsa da, halk arasında efsaneleri anlatılmaktadır…

İstanbul kuşatmasına da katıldığı söylenilen bu savaşçının çok güçlü ve uzun boylu olduğuna inanılmaktadır. Öyle ki mezarı tam 5,5 metre uzunluğundadır.

Mezarının hemen yanında, Kral Kızı olarak bilinen, Elenora adlı bir Hristiyan kadına ait başka bir mezar bulunmaktadır:

Elenora’nın, Battal Gâzi’nin sevgilisi ya da eşi olduğu kabul edilir. Hatta Battal Gâzi ’nin onun elinden atılan bir çakıl taşıyla öldüğü söylenir. Yaklaşan Hristiyan ordularım haber vermek isteyen Elenora, uyumakta olan Battal Gâzi ‘ye bir çakıl taşı atar ama sevgilinin elinden çıkan bu taş onun sonu olur.

Kesik Başlar

Seyit Battal Gâzi türbesi içinde üç kesik başlı savaşçıya ait olduğu söylenen mezar da bulunmaktadır…
Söylentiye göre; “Sadece yuvarlanarak hareket eden ve konuşabilen, genç erkeklere ait bu başlar, yine de düşmana karşı mücadele etmişler, katıldıkları gâzadan sonra can vermişlerdir. ”

Seyyid Battal Gâzi Hakkında Söylenenler / Bilinenler

Emeviler döneminde Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan savaşlarda ün kazanmış, Müslümanlar ve özellikle Alevi-Bektaşi Türkler arasında büyük bir Gazi-Veli kimliğiyle yüceltilip, destan kahramanı yapılmış “Müslüman Emir” olarak adlandırılabilecek Battal Gazi’nin tarihi kimliğiyle, söylencelere dayanan edebi ve efsanevi kimliği İlmi çalışmalarda da birbirine karışmıştır. Anadolu’da gerçek tarihi kişiliğine oranla efsanevi kimliği daha geniş bir etkiye sahip olan Battal Gazi, Endülüs’den Orta Asya’ya kadar bütün İslam dünyasının ortak malı haline gelmiştir. Türkler Anadolu’ya geldikleri zaman onun kahramanlık menkıbeleriyle karşılaşmışlar ve kendisine büyük hayranlık duymuşlar, bu sebeple onun menkıbelerini yeni bir yorumla ele almışlardır.

Bu suretle Anadoluyu fethetmiş bir Türk kahramanına dönüşen Battal Gazi’ye muhtemelen 13. yüzyıl ya da 14. yüzyılda bir de “Seyyidlik” payesi uygun görülerek Peygamber soyuna bağlanmıştır. Böylece daha 13. yüzyılda gerek halk gerekse Bizans sınırındaki gaziler arasında bir “Gazi-Evliya” olarak takdis edilmeye başlanan Seyyid Battal Gazi’nin aynı dönemde başta Kalenderiler olmak üzere Alevi-Bektaşiler arasında da yaygın bir külte konu teşkil ettiği görülmektedir.

Rivayetler ve menkıbeler dışında Battal Gazi hakkında elimizde çok az bilgi bulunmaktadır. Hemen hemen bütün kaynaklarda temel alman tema. Battal Gâzi’nin savaşları ve kahramanlıklarıdır. Nitekim tüm kaynaklarda “Battal” kelimesinin asıl adı değil kahramanlığını gösteren lakabı olduğu belirtilmektedir.

Aynca, Seyid Battal Gâzi efsanesinin geniş ölçüde ün kazanması, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde büyük izler bırakmıştır. İstanbul, Maltepe’de Seyyid Gâzi Kayası, Erdek’te kalesi, Kapadokya Karaeadağ’da bir Cami, Caesarea (Hacı Halife- Hacı Kalfa) adına bir vakıf bulunmaktadır. Kırşehir’de ise ikinci bir türbe görülmektedir. Üçüncüsü de Çorum yakınlarındaki Ali Dağındadır. Battal Gâzi’nin nereli olduğu hakkında da değişik görüşler mevcuttur. Battal Gazi, kimi yerde Şamlı, kimi yerde Antakyalı ya da Malatyalı, kimi yerde bir Türk, kimi yerde de bir Arap olarak gösterilmektedir;

Zirkili’de Battal Gâzi’nin Benî Ümeyye zamanında Şamlı bir emir olduğu belirtilir. İbnü’l-Esir’de Battal Gâzi’nin yaşadığı dönem olarak gösterilen, VII. yüzyıl tarihlemesinden (Emevi Dönemi) farklı olarak birçok kaynakta ve araştırmada VIII. yüzyıl sonu ile IX. yüzyılda Abbasi döneminde. Halife Harun-reşid zamanında (786- 809) Malatya civarında yaşadığı görüşü de sıkça kullanılmıştır. Aynca bazı kaynaklarda Battal Gazi’nin Malatyada doğmuş olduğu belirtilir. Bunların yanında Battal Gâzi’nin künyesi verilirken “Ebu Muhammed Cafer b.Hüseyn b.Rebi’ b.Abbas Malatyavî ve Haşimî” olarak gösterilir. Buradaki Malatyavî ismi Battal’ın Malatyalı olduğu iddiasını kuvvetlendirmesi açısından da önemlidir.

Evliya Çelebi, Battal Gâzi’nin Harunurreşid tarafından elçilikle görevlendirildiğini, ayrıca Antakyanın kuşatılması ve fethinde rol aldığını ve Harunurreşid’in İstanbul kuşatmasına da katıldığı ve kuşatmadan sonra Üsküdar yakasında kaldığını ve Anadolu yakasında çeşitli muharebelerde bulunduğunu belirtmektedir. Bu durum bize, Battal Gâzi kimliğinin efsaneleşerek, yaşadığı dönemden sonraki yüzyıllarda ve olaylarda da gücünü koruduğunu göstermektedir. Ahmed Rifat, Battal Gâzi’nin Antakyalı bir Arap emiri olduğunu söyler. Tarih-i Dımaşk’da, Battal Gâzi’nin Antakya’da oturduğu ve Hakemoğlu Mervanoğlu Abdülmelik tarafından Şam ve Cezire ehlinin reisliğiyle görevlendirildiği bildirilir. Samuel ben David Yemşel, seyahatnamesinde “Müslümanlar, Battal’ın Rumeli’yi fethettiğini ve aslen Osmancıklı olduğunu söylemektedirler.” demektedir.

Bunların yanında, Ahmet Yaşar Ocak ve Abdülbaki Gölpmarlı Saltuknâmede, Battal Gâzi ile Sarı Saltuk arasında bir ilişki kurulduğunu kaydederek, Sarı Saltuk da tıpkı Melik Dânişmend Gâzi gibi Hz. Ali soyundan ve Seyyid Battal Gâzi’nin torunlarından Seyyid Hasan’m oğlu olarak gösterildiğini belirterek bir anlamda bu ve benzeri neseb sahiplenmelerinin temelinde menkıbevî halk kültürünün büyük etkisini vurgulamaktadır.

Battal Gâzi’nin yaşadığı dönemi ve hayatı hakkındaki bilgileri, genellikle onun bulunduğu Rum seferlerine ve savaşlarına ait verilen haberlerden öğrenmekteyiz. Taberî ve diğer birçok kaynağın da gösterdiği gibi Battal Gâzi’yi VIII. yüzyılda Emevîler devrinde yaşamış kabul etmek gerçeğe daha yakın görünmektedir. Battal Gâzi’nin bilhassa 717 – 740 yılları dolaylarında, Emevîler’in Bizans’a karşı yürüttükleri mücadelelerde rol aldığını ve hem Müslüman hem de Hristiyan kaynaklara yansıyan efsanevî şöhretini bu sırada kazandığını kabul etmek doğru olacaktır.

Menkıbevî bilgilerle karışmasına rağmen tarihî kaynaklar Battal Gâzi’nin öldüğü zamanı ve yeri tesbit ediyorlar. Ölümü ile ilgili rivayetlerin en gerçeğe yakını. Battal Gâzi’nin, bugün Eskişehir’in Güneybatısında yer alan Seyitgâzi kasabasının bulunduğu antik Akroinon mevkiindeki bir muharebe sırasında şehid olduğudur. Birçok kaynak, onun ölüm tarihini 113 (731), 122 (740) ve 123 (741) olarak zikretmektedir. Buna göre Battal Gâzi’nin M.730’lu veya 740’lı yıllarda Akroinon mevkiinde şehid düştüğü kabul edilebilir.

Battal Gâzi’nin menkıbevî kişiliği Anadolu Türkleri arasında da kendisini kuvvetle ortaya çıkarmaktadır. Türkler bu savaşçıyı gerçek kimliğinden çıkarıp klâsik bir Türk Alp’i şeklinde düşünmüşler ve Battainâme’yi muhtemelen XI. yüzyılın sonlarıyla XIII. yüzyılın başları arasındaki dönem içinde bu anlayışa göre yeni bir yorumla oluşturmuşlardır. Destanın Türkçeye adapte edilmiş şeklinde Dânişmend ailesi Battal Gâzi’ye kadar gitmektedir. Türkler, Danişmend’i kendi geleneklerine bağlamışlar ve Battal Gâzi’nin doğum yeri Malatya’nın onun doğum yeri olduğunu öne sürmüşlerdir..

Battal Gâzi’nin Türkler arasmda bu kadar çok sevilip bir “Gâzi-Velî (Alp Eren) kimliğiyle yüceltilmesinde ve ululanmasında, şehit olduğu yerde eski bir Bizans dini yerleşimi üzerinde bulunduğu var sayılan mezarının, I. Alâeddin Keykubad’ın (1220-1237) annesi tarafından bir rüya sonucu keşf edildiğini nakleden menkıbenin önemli bir katkısı olsa gerek.

Menkıbelerin ve edebî ürünlerden Battainâmenin etkileri o denli büyük olmuştur ki. Battal Gâzi daha Selçuklular döneminden itibaren Anadolu’da özellikle Sünni İslam inanışı dışındaki Türkler (önce Kalenderiler, sonra Aleviler ve Bektaşîler) tarafından çok benimsenip yüceltilmiştir. Burada dikkatlerden kaçmaması gereken olgu; gerçekte Hz. Ali ve soyuna hiç de iyi gözle bakmayan bir hânedana, Emevîler’e mensup bir kişiliğin, bu niteliğinin unutularak en ön safta gelen bir evliya mertebesine çıkarılmış olmasıdır. Böylece, Emevî komutanı Battal Gâzi, heterodoks Türk zümreleri arasında yerini Hz. Ali soyundan gelen Seyyid Battal Gâzi’ye bırakmıştır.

Böylece daha XIII. yüzyılda gerek halk, gerekse Bizans sınırındaki Gâziler arasında bir Gâzi-Evliya olarak takdis edilmeye başlanan Seyyid Battal Gâzi’nin aynı devirde başta Kalenderîler olmak üzere çeşitli Sünnilik dışı topluluklar arasında yaygın bir külte konu teşkil ettiği görülür. Ancak bu önemli olayın nasıl ve hangi bağlantılarla meydana geldiği, Anadolu Kalenderîlerinin ne gibi sebepler yüzünden onu “Pîr-i Abdâlân” kabul ettikleri henüz tam olarak bilinememektedir. XVI. yüzyılda Seyid Battal Gâzi adının, Türk ordusunun itici gücünü oluşturduğunu görüyoruz. Sünnî halk şairleri tarafından da XV. yüzyıldan beri hem Gâzilik ve kahramanlık, hem de evliyalık yönleri vurgulanarak yüceltilmiştir.

Seyyid Battal Kültü

İslâmî dönem Türk edebiyatının en ilgi çekici ve gelişmiş örneklerinden birini destâni romanlar teşkil etmektedir. Battalnâme yazıya geçirildiği dönemden itibaren halk arasında çok okunmakta olup yaşadığı yüzyıllar boyunca birçok ilâveler gördüğü açıktır. Aynca eserdeki kültürel ürünlerin yüzyıllara ve coğrafyalara göre de değişiklikler gösterdiği açıktır.

Bunlardan biri Battal Gâzi’nin Hızır İlyas ile olan menkıbeleridir. Hızır bu destani romanlarda kahramanların yardımcısı, yol göstericisidir. Başları sıkıştığında veya ölümle burun buruna geldiklerinde Hızır ortaya çıkar ve kendilerini kurtarır. Kahramanâme, dini bir içeriğe sahip olan Battal Gâzi Menkıbesi, Selçukluların ilk zamanından beri, manzum ve mensur birçok Battalnameler oluşmasına sebep olmuştur. Kimin tarafından ve her ne amaçla yazılmış olursa olsun, o dönem Türklerinin ortak duygularını yansıtan bu eser halk arasında büyük bir ün kazanmış, hatta Doğu Türkistan’a kadar yayılmıştır.

***

Savaşa Katılan Yatır

Eskişehir kent merkezinde Şihabüddin-i Sühreverdi türbesi bulunmaktadır. Türbedeki bir evraktan Sühreverdi’nin, Abdülkadir-i Geylani’nin yanında eğitim gördüğü, Şafi fıkıh alimi ve evliyası olduğu, 13. yüzyılda Bağdat’ta vefat ettiği öğrenilmektedir. Artık hayatta olmayan türbenin bakıcısı yaşlı bir kadın, bir Kıbrıs Gazisine şunu anlatmıştır:

Kıbrıs harekâtı boyunca her sabah türbenin etrafında kan damlaları olurdu. Kadın bunları her gün sildiği halde, ertesi gün yeniden kan damlaları olduğunu görürmüş. Kadın bu durumu, “türbenin ” her gece Kıbrıs ’taki harbe katıldığına ve yaralandığına yormaktaymış…

Yerini Bulduran Yatır

Resmi tarih söylemese de işte bir okulun efsanesi şöyledir:

Eskişehir Muttalip yolu üzerinde bulunan Necatibey İlköğretim okulunun altı, eski bir mezarlıkmış! Okul inşaatı tamamlanmak üzereyken inşaattaki bir merdiven bir türlü yapılamamış, işçiler yaptıkça merdiven yıkılıyormuş. Merdivenin yapıldığı alanın altı kazılınca oradan bir yatır çıkmış. Bunu dışarı almalarından sonra merdiven yapılabilmiş.

Abdest Alan Yatır

Eskişehir’de bazı eski evlerin bahçesinde yatır vardır. Ev sahipleri bu yatırlara zarar vermemek için her şeyi yaparlar. Hiç kirli tutmazlar. Yatırların yanma devamlı takunya, abdest için su ve havlu konur. Cuma günleri. Cuma namazı sâlası vaktinde, takunya ve havlunun ıslandığı, abdest suyunun bittiği görülürmüş. Kişiler, yatırın Cuma namazı için abdest aldığına inanmaktadırlar.

Eskişehir Merkez / Uludere köyde Âşık Mustafa adlı bir adam yaşarmış. Köydeki erkeklerin toplanıp sohbet ettiği köy odasında oturdukları bir gün, Aşık Mustafa odada oturan erkeklerle iddialaşmış: “Zemheride dalıyla birlikte kiraz getiririm ”demiş. Bir gün ya da bir saat sonra, tam olarak bilinmemektedir, kirazı yeşil dalıyla birlikte getirmiş. Bu durum onun dervişliğinin kanıtı olarak kabul edilmiş.

Eskişehir efsanelerine en sık konu edilen olağanüstü varlık, cindir. Eskişehir’in eski semtleri Bademlik ve Odunpazarı ile kent merkezindeki hamamlarda kendileriyle rastlanıldığı sıkça anlatılır.

Hamama Dadanan Cinler

Bir adam, büyük bir ihtimalle Kadir Gecesinde, daha güneş ışımadan hamama yıkanmaya gider. Hamam kalabalıkmış. Birçok kişi yıkanıyormuş ama hepsinin ayağı tersmiş. O da dışarı çıkıp biletçiye, neden adamların ayakları ters, diye sormuş. Biletçi de kendi ayaklarını göstererek “Böyle mi?” demiş. Bunun üzerine adam oradan kaçmış, evine gelmiş. Başından geçenleri anlatmış. Birkaç gün sonra da adam bir şekilde ölmüş.

Ama cinler sadece erkekler hamamında gezmemektedir:

Ramazan ayında Şeytanlar bağlı olur derler ama Ramazan değilmiş. Hamama giden bir kadın yıkanmış. Kafasını sabunlamış, suyu döktüğü zaman karşısında, bir bakmış simsiyah bir boğa. “Allah Allah! Bana mı öyle görünüyor?” O sırada hamamda yalnızmış. Yine başına suyu dökmüş, bakmış hâlâ orada; yan yatar vaziyette, göbek taşının üstünde yatıyor. “Bir iki kere daha bakayım” demiş, gerçekten de oradaymış. Kadın çıldırmış. Hastaneye götürmüşler. Hamamı bir süre kapatmışlar. Sonradan kimsenin tek girmesine de izin vermemişler.

Efsaneler, sürekli üretilen anlatılardır. Bu yüzden Eskişehir kentiyle ilgili oldukça güncel efsaneler de bulunmaktadır. Bunun için gençlere ve kent sokaklarında gezenlere kulak vermek yeterlidir.

KANLI KAVAK PARKI

Kanlı kavak parkına adını veren, kavuşamayan sevgililerin buradaki bir kavağa kendilerini asarak ölmeleriymiş. Ama bu açıklamayı kabul etmeyenler de var:

Bu parktan geçen Porsuk çayı içinde bir canavar yaşıyormuş ve yaklaşan çocukları kapıp yediği için parka bu ad verilmiş. Kim bilir?

KIRK KIZ DAĞI EFSANESİ

Türkmen mecidiye köyü yakınında, Doğan çayır beldesinin yanında bir Kırkkız Dağı vardır. Kırk kız orada halı dokurken Yunan askerleri gelmiş. Kızlar Allah’a dua etmeye başlamış. ‘‘Allah’ım bu adamlar bize kötülük yapacak, ya bizi taş yap ya kuş yap.” diyorlar. Allah tarafından da onlar kuş olmuş uçmuş. (Faruk Öğülmüş, Mahmudiye, Türkmenmecidiye köyü)

Piri Köstebek Olan Meslek

Eskişehir’in o sarı, sıcak toprağı ve insanı kavuran günlerinden birinde, genç bir adam işini erkenden bitirip, Eskişehir Pazarından çıkıp, köyüne doğru yola koyulur. Güneş tam tepeye gelip, güneşliğini belli ettiği zaman yürümek gittikçe güçleşir.. Bunun üzerine adam, kıraç bozkırın orta yerinde buluverdiği ahlat ağacının gölgesine sığınır. Niyeti hem biraz dinlenmek hem de çıkınına koyduğu peyniri ekmeğe katık ederek bir iki lokmayla açlığını bastırmaktır. Yemek sonrası bir ağırlık çöker. İçi geçiverir. O sırada kulağına bir ses gelir.. Biraz ilerisinde cam gözlü, fırça tüylü bir köstebeğin beyaz bir taş ile oynadığını görür. Bir an genç adam ve köstebek göz göze gelirler. Köstebek ürker oynadığı beyaz taşı bırakarak deliğine kaçar.

Genç taşı eline alır. Toprak altının serinliğini duyar ellerinde. Yazın o deli sıcağında o yuvarlak beyaz taş serinletivermiştir genç adamı. Taşla biraz oynar. Onu koklar. Baharın ilk günlerinde sürülmüş tarla gibi kokmaktadır. Ahlat ağacının yaşlı gövdesine sırtını dayar. Cebinden çakısını çıkartır ve bu beyaz, serin taşı yontmaya başlar. Bir iki çakı darbesinden sonra dile gelir beyaz taş. İnler ve konuşmaya başlar: “Ey insanoğlu, ey koca Tanrıdan sonra yeryüzünün en becerikli varlığı…

Ne istedin benden? Niye batırdın o sivri bıçağı böğrüme? ”

Genç adam korkar taşı bırakıverir elinden. Taş o anda dünya güzeli bir genç kıza dönüşüverir. Bembeyaz, kadife gibi teni olan genç bir kız… Genç adam iyice korkar, şaşırır. Eli ayağı birbirine dolaşır. Dili söylemez olur. Konuşabilseydi eğer, kuşkusuz af dilerdi o genç ve güzel kızdan! Şaşkınlığı arasında güzel kız tekrar taşa dönüşür ve oradaki köstebek deliklerinden birine akıp gider.

Bir süre sonra genç adam kendine gelir. Vurulmuştur o güzel kıza. Köstebek deliğine ellerini sokar. Başlar kazmaya. Umudu o taşı veya genç kızı yeniden bulabilmektir. Genç adam durmaksızın kazar. Gökyüzü yedi kattır derler. Yerin altı da yedi kattır söylenenlere göre. Genç adam elleriyle kazarak yerin yedi kat altına ulaşır. Gücü tükenmiştir ve açtır. O vuruluverdiği genç kızı hayal ederken ruhu bedeninden ayrılır ve göğün yedi kat üstüne ulaşır.

Köylüler haber alamadıkları genci aramaya çıkarlar. Sonunda derin bir çukurun içinde cansız bedenini bulurlar. Avucunda yuvarlak, küçük, serin bir taş vardır. Köylülerin hepsi anlar neler olduğunu. Dedelerinin dedelerinden beri böylesi öyküler süregelmektedir.

Gencin kazdığı kuyudan boy boy ak taşlar çıkar. Köylüler alır o taşları bir güzel çamurundan arındırır. O güne dek görülmedik güzellerin suretlerini, adı sanı duyulmadık çiçekleri bu taşların üstüne özenle işlerler.

Ve o ak taşı derin kuyulardan çıkartanlar, becerikli elleriyle o taşlan işleyenler, alanlar, satanlar, kısacası taştan ekmek yiyen herkes, lületaşını yerin yedi kat altından çıkartıp getiren köstebeği pirleri olarak bellerler. Köstebeğe saygı duyarlar. Köstebeğin yuvasını ellemezler. Zaten uzaktan bakıldığı zaman, lületaşı ocakları da köstebek yuvasına benzer.

Kaynak: 81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

MEMORAT

Efsane türüyle hemen hemen aynı özellikler gösteren Memoratların efsanelerden ayrılan yönü ise günümüze daha yakın bir zamanda gerçekleşmesi ve kişilerin olağanüstü güçlerle yaşadığı kişisel tecrübelerinin hikayesidir. Memoratı, olayı yaşatan kişiden dinleyebileceğiniz gibi ondan işiten kişilerden de duyabilirsiniz. Özel bir anlatıcı gerekmez. Kahramanları insanlar veya doğaüstü güçlere sahip olan kişiler veya yaratıklardır.

eml

Kategoriler
26 Sanat

Eskişehir Lületaşı

Lületaşı İşlemeciliği

ham-luletasi

Dökme, cılız, daneli, pamuklu, birim birlik, sıramalı veya sırmalı, omuzlama, budama… Bu sözcükler çoğumuz için bir anlam ifade etmez. Oysa bu sözcükler bir sedir veya koltuk üzerinde, ayağının birini altına alıp oturmuş, diğer dizinin üzerinde elindeki incecik bir bıçakla sabahtan akşama dek beyaz veya sarımtrak, yumuşak bir taş parçasını işleyen, sayıları giderek azalan lületaşı ustaları için ekmek parası anlamına gelir. Yukarıda sayılan sözcükler ham lületaşının boyutlarını ifade eder. Her biri teşbih, kolye, ağızlık, pipo veya biblo anlamını taşır.

Eskişehir dendiği zaman akla ilk gelen değerlerden biri kuşkusuz lületaşıdır. Lületaşı, madencilikte sepiyolit olarak bilinen, genellikle beyaz, çok açık san veya pembe-kırmızı renklerde olan, oldukça güç koşullarda çıkartılan bir taştır.

Lületaşını gün ışığına çıkartan ustalar onu “patal” veya “aktaş” olarak adlandınr. Lületaşı, “Eskişehir Taşı” veya “Beyaz Altın” olarak da bilinir. Batılı ülkelerde ise “Meerschaum”, yani “deniz köpüğü” adıyla anılır. Dünyanın birçok yerinde lületaşı ocakları vardır. Ancak en kaliteli taşlar Eskişehir ve civannda bulunur. Yüzyıllar boyunca lületaşı. Batıda “Viyana Taşı” olarak biliniyordu. Hâlâ da öyle söylenir. Çünkü yüzyıllar boyunca lületaşı pipo ve objelerin en güzel örnekleri Viyanalı sanatçıların elinden çıkmıştır.

Eskişehir il sınırlan içinde birçok yerde lületaşı çıkartılır. Bu ocaklar genellikle Sakarya ve Porsuk nehirleriyle Sarısu’yun oluşturduğu ovalarda yer alır. Lületaşı ocakları sulu ve kuru ocaklar olarak ikiye ayrılır. Lületaşı ocağı açmak için önce lületaşının bulunabileceği yer kazılmaya başlanır. Kazma işlemini kuyucular yapar ve onlar nerede lületaşı bulunabileceğini hissederler (!). Bu işlem kimi zaman 60 metre derinliğe ulaşana kadar sürer. Lületaşı kırmızı renkli bir toprak içinde bulunur. Diğer madenlerde olduğu gibi lületaşı damarlar hâlinde değildir. Toprağın içinde belli büyüklüklerde yumrular halinde bulunur. Lületaşının bulunduğu derinliğe gelindiği zaman yatay galeriler açılır ve lületaşı toprağın içinden toplanır. Çoğu zaman lületaşı ocaklarından su çıkar, bu su moto-pomplarla boşaltılarak çalışmalara öyle devam edilir. Bazen bu galerileri madencileri tehlikeye düşürecek biçimde su basar ve çalışmalar zorlaşır.

Lületaşının ilk kez ne zaman ve nasıl kullanıldığına ilişkin bilgilerimiz oldukça azdı. Ancak, geçtiğimiz yıllarda Anadolu Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü’nün Eskişehir yakınlarında, Alpu İlçesi, Çavlum Köyü’nde yaptığı kazılarda yaklaşık olarak M.Ö. 1700’lere tarihlenen lületaşından yapılma bir mühür bulunması, bu taşın binlerce yıldan beri bilinmekte ve kullanılmakta olduğunu ortaya koymuştur. Bu dönemlerde lületaşının ne amaçla kullanıldığına ilişkin kesin bilgilere sahip değiliz.
Ancak yine bugün olduğu gibi, küçük takıların yapımında kullanılmış olabilir. Tütün kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte de ağızlık ve pipo yapımlarında kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde lületaşı, ağızlık, pipo hediyelik eşyaların yapımlarında kullanılmaktadır. Ayrıca endüstriyel kullanım alanları da vardır.

19. yüzyılda Eskişehir ve çevresinin önemli ihraç madenlerinden biri lületaşıydı. Lületaşı bu dönemde ağırlıklı olarak Viyana’ya ihraç ediliyor ve burada Viyanalı ustalar tarafından işlenerek dünyanın her tarafına satılıyordu.

Lületaşının İşlenmesi: 1896 tarihli Salnâmeden öğrenilenlere Lületaşı göre, kent içinde o yıllarda atölyeler kurulmaya başlanmıştı işlenmesi ve bu atölyelerde ağırlıklı olarak ocaktan çıkartılan ham lületaşları temizleniyor, sandıklandıktan sonra Viyana’ya gönderiliyordu. Bazı atölyelerde ise tespih vs. yapılıyordu. Birkaç atölyede ise düz pipolar yapıldığı düşünülmektedir. Bu atölyeler o dönemde, Eskişehir’in ilk yerleşim alanlarından olan tüm Odunpazarı semtini kaplamış, hemen hemen her evde lületaşı işlenmeye başlanmıştı. Lületaşını ham olarak dış satımı 1960 yılında izne bağlanmış, 1972 yılından sonra da taşın işlenmemiş olarak dış satımı tümüyle yasaklanmıştır. Bu yasaklar Eskişehir’de lületaşı işçiliğinin canlanmasını ve çok sayıda atölyeler açılmasını sağlamıştır. Lületaşı basit el âletleri ve her ustanın kendisinin yaptığı bıçaklarla gerçekleştirilen bir sanattır.

luletas-aletleriBir lületaşı işleme ustasının kullandığı âletler: Tarha, kaba bıçak, iş bıçağı, sıyırgı, göz kalemi, iskarpela, kılavuz, matkap, eğedir. Tarha bir tür küçük nacaktır. Lületaşının çamurunu, taşını, toprağını temizlemeye yarar. Diğer bıçaklarsa taşı işlemede kullanılır. Mesela sıyırgı, son düzeltmeler ve tesviye yapmada kullanılır.

Yapılacak işe göre temizlenmiş olarak gelen taş genellikle hafif nemlidir. Taş nemliyken işlenmelidir. Taşın bu nemi “ana suyu” olarak adlandırılır. Çalışma sırasında veya beklediği için taş kurumuşsa tekrar ıslatılır. Lületaşı kaba bıçakla işlenmeye başlanır. Belirsiz bir model oluşturulur. Daha sonra iş bıçağı ile form ortaya çıkartılır. Sıyırgı ile düzeltmeler ve rötuşlar yapılır. Göz bıçağı ile gözler oluşturulur. Eğer pipo figürü sakallı ise bunun için sakal bıçağı kullanılır. Ancak Eskişehirli lületaşı ustaları taşı işlemede o denli beceriklidir ki, bir önden, bir de yandan fotoğrafı verilen herhangi bir kişinin yüzünü taşa üç boyutlu olarak işlerler.

Yapılan bir pipo ise iskarpela ile tütün haznesi açılır. Tüm işler bittikten sonra lületaşı eşya, elektrikli fırında düşük ısıda kurutulur. Kurutma işlemi sonunda piponun deliği yapılır, kılavuz ile ağızlık kısmına diş açılır ve ağızlık takılır. Lületaşı zımparalanıp, ağızlık kısmı çıkartılarak önce kaynar balmumuna, daha sonra da cilaya atılır. Cila sonrası kadife ile parlatılır, tutulanıp satışa sunulur. Bir lületaşı ustası günde en fazla üç tane pipo yapabilir. Ağızlık, tespih, kolye gibi eşyaların yapımlarına torna kullanıldığı için, işlenmeleri biraz daha kolaydır.

Günümüzde Eskişehir’de sayılan oldukça azalmış olsa da lületaşı işleyen bir grup usta bulunmaktadır. Bu ustalar mesleklerinin son temsilcileridir ve arkada yetişen yeni ustalar olmadığı için de bu meslek zaman içinde yok olup gidecek gibi görünmektedir. Gerek maddi koşullar, gerekse gençlerin bu işi yapmak istememeleri yeni ustaların yetişmesini engelleyen önemli faktörler arasındadır. 1960’lı yıllardan başlayarak altın çağını yaşayan lületaşı satışları günümüzde iyice gerilemiş, pek çok atölye kapanmış, birçok usta işini bırakmak zorunda kalmış, ihracatçılar da bu işten vazgeçmek durumunda kalmıştır. Yeni ustalar yetiştirmeyi amaçlayan, Eskişehir ve Alpu’da açılan iki lületaşı okulu da ilgisizlik sebebiyle kapanmıştır. Üretime ilişkin sorunlara vergilendirme, sosyal güvence, işletme giderleriyle ilgili yükler de eklenince işler neredeyse durma noktasına gelmiştir.

DENİZKÖPÜĞÜ LÜLETAŞI HİKAYESİ »

Lületaşı Pipo Satış: www.altinaymeerschaumpipe.com

Kaynaklar:
81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

Kategoriler
26

Eskişehir Masalları

Masallar, başlangıç (bir varmış…) ve sonunda (gökten üç elma…) kullanılan tekerlemeler sayesinde kendini diğer anlatı türlerinden kolayca ayırır. Tamamen kurguya dayalı, hayal ürünü, düz yazı biçimdeki kısa anlatılardır. Anlatan ve dinleyen de bu düşünce içerisindedir. Kahramanlarının ve masaldaki olayı biçimleyen konunun niteliğine göre masalların birçok farklı tipi vardır: Hayvan, Sihir, Dinî, Gerçekçi, Aptal, Dev, Anektodot, Fıkra, Zincirleme Masal gibi…

Hayalî mekânların, olağanüstü varlıkların, akıl dışı olayların normal olduğu masallar, dünya sözlü kültürü ürünleri içinde en hızlı yayılan ve ulaştığı kültüre rahatlıkla uyarlanabilen bir türdür. Bu yüzden masal incelemelerinde uluslararası nitelikteki tip ve motif katalogları kullanılsa da, ülkemiz masallarına özel hem masal tipi kataloğu, hem de masallarda kullanılan tekerlemelere özel bir tekerleme kataloğu vardır. İşte Eskişehir’den birkaç masal örneği…

Eskişehir / Merkez / Yakakayı köyünde Hasan Tınaz’dan miras gerçekçi bir masal. Gelini Yıldız Tınaz’ın anlatımı şöyledir…

Bursa Kestaneliğinin Hayrat Olması

Bir çoban davarlarını güdüyormuş. Omzuna attığı sopasının ucuna da bir yoğurt kesesi bağlıymış. Oradan geçen Padişah çobanla konuşmaya başlamış. Çobanı sevince “Arkadaş olalım ” demiş ve onu davet etmiş.

Aradan seneler geçmiş. Çoban hediye olarak bir torba yoğurt süzmüş, bir de kuzu almış. Az gitmiş uz gitmiş, Padişahın sarayına varmış. Kapıda zabitler varmış. Çoban, “Padişahın yeri burası mı?” diye sormuş. Zabitler de burası olduğunu, ne yapacağın sormuşlar. Çoban, “Ben Padişahın tanıdığıyım. Ona misafir geldim” diyince, zabitler ona inanmayarak “Git hadi sen de be adam! Padişah kim, sen kim?” demişler. Çoban, Padişahla görüşmek için akşama dek beklemiş. Sonra zabitlerden biri Padişaha gidip, omzunda sopası ile bir çobanın kendisinin görmek için dışarıda beklediği söylemiş. Padişah, “Oo! Açın kapıları! Gelsin, gelsin!” demiş.

Çobanı içeri almışlar, bir sandalyeye oturtmuşlar. Çoban, yoğurdu ve kuzuyu hediye etmiş. Sonra Padişah ondan, mâni, türkü, bir şeyler söylemesini istemiş. Çoban ne diyeceğini bilememiş ama Padişah, “Sen dağlarda hiç öğrenmedin mi mâni, türkü? ” diye ısrar edince aklına birden bire şu dizeler gelmiş:

Çamın yaprağı efildir efil.
Ben bilirim ikinizin sözünü.

O sırada Padişah da tıraş oluyormuş. Meğer Padişahın da düşmanları varmış. Bunlar, Padişahı öldürmesi için berberle anlaşmışlar. Çobanın sözlerini duyan berber birden bağırmış: “Padişahım! Vallahi benim bir suçum yok! Falanca adam kestirecekti seni.” Bunun üzerine berberi yakalayıp götürmüşler. Ölmekten kurtulan Padişah çobana, “Dile benden ne dilersen ”, demiş. Çoban da “Padişahım sağlığını dilerim ”, demiş. Ama Padişah bir dilek de bulunması için ısrar etmiş. Çobanın aklına askerliği sırasında. Bursa kestaneliğinde yediği sopa gelmiş. Padişaha, “Fesinizi göğe atayım, inesiye kadar Padişah olayım ” demiş. Padişah dileğini kabul etmiş. Fesini vermiş. Çoban fesi atmış havaya, ininceye dek “Bursa ’nın kestaneleri hayrat ” demiş. O kestanelik işte böyle hayrat olmuş.

81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR – 2014

***

Pertev Naili Boratav’ın Az Gittik Uz Gittik kitabında, Eskişehir’de de anlatılan masallar bulunmaktadır. Bu masallardan, 41 numaralı “Zengin Hamamı” aynen şöyledir:

Bir çamaşırcı kadın varmış. Bir gün ona kızı demiş ki: “anne ben hamama gideceğim”. Kalkmış gitmiş kız, girmiş hamama, bir kurnanın başına oturmuş, daha iki tas su dökmeden usta gelmiş:

“Kızım, kalk oradan, Padişahın hanımı geldi, o oturacak ” demiş. Kız kalkmış başka bir kurnaya oturmuş. Bu sefer natır gelmiş:

“Kızım, kalk oradan, falanca beyin hanımı gelecek oraya” demiş. Hasılı kız böyle böyle dört beş kurna değiştirmiş, şurdan burdan su alıp yarım yamalak yıkanabilmiş. Çıkmış hamamdan, iki gözü iki çeşme, ağlaya ağlaya eve gelmiş. Annesi sormuş:

“Kızım, niye ağlıyorsun?

“Anne” demiş kızcağız, “ben ille zengin hamamı isterim. Ölürsem, ondan sonra öleyim”

Ertesi sabah kadın bir konağa çamaşıra gider. Çamaşır yıkarken de hep ağlarmış. Evin hanımı gelip sorar:

“Ne o Fatma Kadın, neye o kadar üzgünsün? “

“Dün kızım hamama gitti, doğru dürüst yıkanamamış horlamışlar kızcağızı. Akşamdan beri: ‘İlle ben zengin hamamı isterim ’ diye ağlıyor. Onu düşünüp üzülüyorum.”

“A Fatma Kadın, ondan kolay ne var? Ben her şeyi hazırlarım, kızınla arabaya biner, şanlı şerefli hamama gidersiniz, yıkanırsınız.”

Hanım hemen kalkmış, sırmalı bir bohça hazırlamış, içinde altın tas, altın tarak. Kadına güzel bir elbise de giydirir, kıza münasip esbaplar da verir. Arabayı da hazırlatır. Çamaşırcı kadın arabaya binip evine döner. Kız da giyinip kuşanır. Arabaya atlarlar. Ana kız; hamamda arabadan inince bütün tellaklar bunları kapıda karşılar, kollarına girip en güzel kafesi açarlar. (Eski hamamlarda, itibarlı müşterilerin girdikleri kafeste karşılıklı iki sedir olurmuş.) Biraz sonra bunların karşısındaki sedire başka bir hanımefendi geliyor. Kız hemen o gelen hanımla ahbap oluveriyor. Hal hatır soruşuyorlar. Sonra girip yıkanıyorlar güzelce. Çıkınca kız çay, kahve ikram ediyor. (Ama tam o sırada Fatma kadın farkına varmış ki, zengin evin hanımı bunlara hamamda masraf etsinler diye para vermeyi unutmuş. Ceplerinde on para yok. Kadıncağız tir tir titremiş, “Bu kız ne halt edecek, çıkma zamanı gelince?” diye.) Tam hamamcının hesabını görecekler, sonradan gelen hanım cebinden bir altın çıkarıp hamamcıya veriyor, kızla annesine para ödetmiyor.

O vakit kız da:

“Öyle ise bu akşam çorbayı bizim evde içelim, ”diyor hanımefendiye; o da kabul ediyor. Kız anlaşılan: “Ben şöyle, laf olsun diye, bir teklifte bulunayım, nasıl olsa kabul etmez,” diye düşünmüş… Ötede Fatma Kadın tir tir titrermiş, “Ne yapacağız şimdi? ” diye. Çıkıyorlar, kapıda bekleyen arabalarına biniyorlar. Arabacı soruyor:

“Nereye gideceğiz. Hanımefendi? ”

“Ben nerde dur dersem, orada durursun, ” diyor kız. Araba gidiyor, gidiyor… Bir ara kız bakıyor ki biraz ileride büyük bir konak, kapının önünde uşaklar mangal yellemekteymişler. Kız arabacıya “Dur, ” diyor. Arabadan iniyorlar.

Kız gizlice arabacıya: “yarın gelip bizi buradan alırsın, ” diyor. Evin içine giriyorlar, bakıyorlar ki koca konak, hizmetçiler, halayıklar, sıra sıra. Ama herkes yaslı gibi. Meğer o evin hanımı ölmüş, o gün kırkıncı günmüş. Halayıklar, beyin akrabası falan yeni bir hanım geldi sanmışlar. Kız annesiyle yanlarındaki hanımı bir odaya buyur etmişler. Bir ara kendisi çıkıp halayıklara: “Bu gece misafirimiz var, sofrayı hazırlayın. Bey gelince de bana haber verin, ’’ diyor Halayıklar hemen mükemmel bir sofra hazırlıyorlar Üç hanım oturup yemeklerini yiyorlar. Bir ara cariyenin biri gelip kıza: “Bey geldi ” diye haber veriyor Kız dışarı çıkıyor, başına bir namaz bezi sarp Beyin yanına gidiyor; başlarından geçenleri bir bir anlatıyor… Çamaşırcı Fatma kadının kızı olduğunu, hamama nasıl gittiklerini, paraları olmadığı için, orada tanıştıkları bir hanımın hamam masraflarını ödemesine karşılık, onu nasıl yemeğe davet ettiğini, hepsini anlatıyor…

“Konağın kapısını açık buldum, evin yabancısı değilmiş gibi girdim. Bu gece bizi kabul edin, mahcup bırakmayın ” diyor. Bey de gençmiş; kızı yukarıdan aşağı bir süzüyor. Bakıyor ki güzel, hem de akıllı bir kız, hamamdan çıktığı için bir kat daha da güzelleşmiş… Adam da iyi yürekli biriymiş anlaşılan. Kıza diyor ki:

“Benimle evlen de evin sahiden hanımı ol. Kız razı olmaz mı? Hemen bir imam çağırtıyor Bey, nikâh kıyılıyor…

Çamaşırcı Fatma kadının bir şeylerden haberi yok, içeride ecel terleri dökermiş. “Bu kız ne halt ediyor? Nasıl çıkacağız işin içinden? ” diye. Neyse, yatma zamanı geliyor, herkes odasına çekiliyor. Kız da anasını yalnız bırakıp odasında, çıkıp gitmiş kocasının yanına… Fatma kadının sabaha kadar gözüne uyku girmiyor. Sabahleyin kız annesine olanı biteni anlatıyor. Kadıncağız bu işlere şaşıp kalıyor, ama artık geniş bir nefes alıyor. Az sonra araba gelince, misafirlerini evine yolluyorlar. Sonra araba dönüp geliyor. Evin Beyi çok zenginmiş. Kızı da çok beğenmiş, çok sevmiş. Arabayı, hamam takımlarını Fatma kadınla kızına veren hanımın bu iyiliğine karşılık, bohçanın üstüne bir elmas dal koyuyor, hediye olarak. Fatma Kadın arabaya binip bohçasıyla hediyesini götürünce hanım:

“A Fatma Kadın, ben dün sana para vermeyi unutmuşum. Pek üzüldüm,’ diyor. O zaman Fatma kadın da:

“Hanımcığım, ” diyor “Bizim başımıza bir devlet-kuşu kondu. ”

Başlarından geçenleri bir bir anlatıyor…

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

***

BİTMEYEN MASAL

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişah varmış. Padişah, masala çok meraklıymış. Masal anlattırmak için adamlar toplattırmış, anlatırırmış, fakat bir türlü masala doymazmış.
Bir gün ilan etmiş:
-Beni masala kim doyurursa, onu vezir yapacağım.
Memleketin her tarafına bu haberler duyulmuş. Her vilayetten kendine güvenen adamlar geliyormuş. Yalnız padişahın şartı şöyle imiş:
-Masala başladın mı unuttum veyahut yoruldum, biraz dinleneyim veyahut da bir hatırlayayım, yok! Bir masaldan bir masala geçmek şartı var; ama arada durup dinlenmek şartı yok! Eğer ki arada böyle durup dinlenirsen, başın cellâda! Şimdi bu şartları kabul ediyor musun, diye soruyormuş. Kabul edenler vezir olmak uğruna ölümü göze alıyorlarmış.

İki cellât kapının önünde bekliyor kendine güvenenler bu imtihana giriyormuş. Fakat hiç kimse muvaffak olamıyormuş. Böyle kırk elli kişinin başı gitmiş.

Aradan üç beş ay zaman geçmiş. Dağ başında yaşayan bir Mehmet Ağa da duymuş bu haberi. Mehmet Ağa hoş sohbet bir adammış. Mehmet Ağa da “yarışmak için sarayın kapısına gelmiş. Kapıda padişahın muhafızları:
-Baba ne yapıyorsun; nereye gidiyorsun?
Mehmet Ağa:
-Padişahı göreceğim, imtihan olacağım, masal anlatacağım, demiş. Muhafızlar:
-Baba işin yok mu? Kellen gider! Senin gibi niceleri geldi; kelleleri gitti, demişlerse de Mehmet Ağa:
-Zaten ben yaşamıyorum ki ölümden korkayım yavrum! Götürün beni padişaha, diye ısrar edince getirmişler padişaha.

Padişah da tekrar şartlarını anlatmış Mehmet Ağa’ya:
-Bak Mehmet Ağa, eğer beni masala doyurursan vezir olursun; ama “yoruldum, işte masalın birisi bitti, ikinci masalı hatırlayamadım, az biraz dinleneyim” veyahut “bir düşüneyim” falan diyeceksen bak cellâtlar kapının önünde; kelleni koparttırırım; hiç acımam! Ona göre, imtihana gireceksen gir.

Mehmet Ağa:
-Tamam, padişahım kabul, demiş.
Padişah koltuğuna oturmuş. Mehmet Ağa da karşısına geçmiş. Farz edelim saat sabah on sıralarıymış; masal başlamış.
Mehmet Ağa:
-Padişahım! Ben gençliğimde avcılığı çok severdim, demiş.
Mehmet Ağa “avcılık” deyince padişahı hemen merak sarmış:
-E? Sonra Mehmet Ağa?
Mehmet Ağa: Bir gün sabahleyin, tüfeğimi aldım; tazımı aldım; yiyeceğimi aldım; ormana avlanmaya gittim, demiş.
Padişah:
-E? Mehmet Ağa?
Mehmet Ağa: Ormanın kenarına vardım. Çalıların altından bir tavşan çıktı. Tazı tavşanı gördü; tavşan da tazıyı gördü, demiş. Tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı.
Saat sabah onda filan başlamışlar bu masala, ikindi olmuş. O zamanın padişahları abdestli namazlıymış. Öğlen namazı geçmiş bittiği yok; ikindi olmuş, ezanlar okunuyormuş. Padişahın hem karnı acıkmış, hem namazı geçmiş. Öğlen yemeği yememiş.
Mehmet Ağa ha bire:
-Tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı…
Padişah birden bire gürlemiş:
-Tamam, vezirsin! Söyle, sonu ne oldu, demiş.
Mehmet Ağa gayet sakin:
-Padişahım! Altı ay, bu tazı bu tavşanı kovalayacak; altı ay da daha geri gelmesi var, demiş.
Böylece bu masal burada bitmiş. Mehmet Ağa da vezir olmuş.

***

PERİ OĞLU

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde perilerin ve insanların birlikte yaşadığı zamanda Eskişehir’de Odunpazarı’nın Bademlik bölgesinde dünyalar güzeli bir köylü kızı yaşarmış. Kovalarıyla pınar başına su doldurmaya gelirmiş. Günlerden bir gün, yine kız pınara su doldurmaya gelmiş. O anda pınarın başında yakışıklı mı yakışıklı bir peri oğlu belirivermiş. Güzel kızı görür görmez ona âşık olmuş. Köylü kızı da peri oğluna aşık olmuş. Peri oğlu köylü kızını evine kadar takip etmiş, evlerini öğrenmiş. Daha sonra kızın evinin yakınına gelmeye başlamış ve kızla konuşmuşlar. Peri oğluyla köylü kızı birbirlerini çok sevmişler.

Peri oğlu bir gün annesine.

– Anne ben insanlardan güzel bir köylü kızına âşık oldum. Ben onu aramıza getirip onunla evlenmek istiyorum! demiş. Anne peri,

– Olmaz, olmaz, olmaz! diye üç kere tekrar etmiş ve “Onlar insan biz periyiz!” demiş.

Peri oğlu, annesini dinlemeyip kızı ailesinden istemiş. Kızın annesi, oğlanın peri olduğunu bilmeden kızını peri oğluna vermiş ve düğün yapmışlar. Düğünden sonra peri oğlu, kızı annesinin evine getirmiş. Peri anne, oğlunu üzmemek için kızı gelin olarak kabul etmiş; ama onu bıktırıp evinden göndermek için de elinden geleni ardına koymayacakmış.

Peri oğlunun evde olmadığı bir gün kötü niyetli peri anne kıza: – Tüm evi ben gelene kadar temizle! Ben kız kardeşime gidiyorum, demiş ve evden ayrılmış.

Fakat evinin duvarları çok yüksekmiş. Camları açık bırakıp gitmiş. Gelin kız evi süpürdükçe tepeden toz ve yaprak eve doluyormuş. Evi sürekli süpürüyormuş; fakat ev tekrar batıyormuş. Yorgunluktan oturmuş, ağlamaya başlamış. Peri oğlu, onun ağladığını hissedip eve gelmiş. Kızın ağladığını görünce peri oğlu sormuş: ‘ – Süpürüyorum süpürüyorum, ev temizlenmiyor. Ben temizliyorum, açık pencerelerden gelen tozlar evi tekrar batırıyor. Pencereler çok yüksekte olduğu için onları kapatamadım.

Peri oğlu, bu işte annesinin parmağı olduğunu anlamış. Pencereleri kapatmış, köylü kızı da evi tekrar temizlemiş. Anne peri eve geldiğinde her yeri tertemiz bulunca çok öfkelenmiş. Ertesi gün kız kardeşini çağırmış ve ona:

– Oğlum köylü kızını koruyor. Ondan nasıl kurtulurum? diye sormuş. Teyze peri: – O gelini yarın bana gönder, ben onu öldürmeyi bilirim! demiş.

Ertesi gün olmuş, anne peri gelinini teyze periye yollamış. Ondan oklava alıp getirmesini istemiş. Köylü kızı yola çıkmış; ama içinde bir sıkıntı varmış. Kız, Şeytan Köprüsü’ne gelince peri oğlu yine sıkıntısını hissedip kızın yanında belirivermiş:

– Teyzeme mi gidiyorsun güzel yüzlüm? demiş.

Köylü kızı: – Evet! Annen benden oklava istedi, demiş. Peri oğlu da: – Teyzem çok ters ve sinirlidir. Teyzemin kapılarından biri sürekli açık, diğeri de sürekli kapalıdır. Kapalıyı aç, açığı kapat. Zincirle bağlı koyunun önünde kemik, köpeğin önünde de ot vardır. Otu koyuna, kemiği de köpeğe ver. Bahçesinde Acısu Çeşme’si vardır. Teyzem yıllardır ondan su içmez. O çeşmeden üç avuç su iç. Acı elma ağacı vardır. Ondan elma koparıp ye. Teyzem onları yıllardır bu şekilde cezalandırıyor. Oklava da girişte tam karşında olacak, oklavayı aldığın gibi kaç. Sakın bekleme, arkana da bakma! demiş.

– Ne oldu, neden ağlıyorsun?

Köylü kızı teyze perinin Şeytan Köprüsündeki bahçesinin önüne gelmiş. Açık kapıyı kapamış, kapalı kapıyı açıp içeri girmiş. Koyunun önündeki kemiği köpeğe, köpeğin önündeki otu da koyuna vermiş. Acısu Çeşme’sinden üç su içmiş. Acı elmadan koparıp yemiş. Sonra eve ulaşınca karşıda duran oklavayı alıp kaçmaya başlamış. Bunu gören teyze peri:
– Tut ağacım tut! Sar belinden getir bana! diye gürlemiş. Ağaç:
– Sen senelerdir acı diye elmamdan bir kere koparıp yemedin. Kız, elmalarımdan yedi, onu tutmam! demiş. Öfkelenen teyze peri bu kez çeşmeye seslenmiş:
– Boğ çeşmem boğ! Sel ol boğ! demiş. Çeşme:
– Boğmam. Sen bir kerecik olsun suyumdan içmedin, o benim suyumdan içti! demiş.
Peri teyze bu kez köpeğe seslenmiş:
– Tut köpeğim tut! Parçala onu! diye bağırmış. Köpek:
– Tutmam, yıllarca beni aç bıraktın. O geldi; kemiği bana, otu koyuna verdi. Karnımızı doyurdu, tutmam! demiş. İyice öfkelenen teyze peri son çare olarak kapılara seslenmiş:
– Kapan kapım kapan! demiş. Açılan kapı:
– Kapanmam. Senelerce beni açmadın, bir kere benden geçmedin! demiş.
Böylece köylü kızı, öfkeli teyze periden kurtulmayı başarmış. Oklavayı anne periye getirmiş. Kızın eve döndüğünü gören anne peri şaşkınlıktan ne yapacağını bilememiş ve çok öfkelenmiş.

Peri oğlu ise olanlara daha fazla dayanamayıp annesine:
– Anne, ben insan olacağım. İnsanoğlu gibi yaşayacağım. Buradan gidip köye yerleşeceğim, demiş. Anne peri, hiddetle “Hayır!” diye haykırmış.
– Sen ölümlüler gibi yaşayamazsın. Onlar elleri ayakları yara bere içinde tarlada bostanda çalışıyorlar. Karınlarını doyurmak için gece gündüz uğraşıyorlar. Biz ise her şeye hemen sahip olabiliyoruz. Onlar hastalanıp yatağa düşüyorlar, biz ise hiç hastalanmıyoruz. Sonunda da ölüm var oğlum. Hayır, insan olamazsın! demiş.

Anne peri olanları anlatmak için kız kardeşinin yanına gitmiş. Anne perinin evden ayrıldığını görünce peri oğlu ve köylü kızı kaçamaya karar vermişler. Hemen evden ayrılmışlar. Anne peri, eve dönünce onları evde bulamamış ve çok öfkelenmiş. Hemen küpüne binip peşlerine düşmüş. Küpün çıkardığı “Vuuu!” sesini duyan ve annesinin öfkesini hisseden peri oğlu, köylü kızına dönüp:
– Ben bostan olayım, sen de bostancı ol. Annem gelince yüzüne bakma, sadece “Bostanımı çapalarım, bostanımı çapalarım!” de. Sakın yüzüne bakma. Yüzüne bakarsan doğruyu söylersin, demiş.
Anne peri hızla gelmiş ve insan kılığına girip:
– Kiliz! Buradan bir oğlanla bir kızın geçtiğini gördün mü, demiş. Köylü kızı:
– Bostanımı çapalarım, bostanımı çapalarım…
Anne peri tekrar sormuş: fakat bostancı kılığındaki köylü kızı, anne perinin yüzüne bakmadan peri oğlunun söylediklerini tekrarlamış. Cevap alamayan anne peri küpüne binip kız kardeşinin yanına gitmiş.
– Bulamadım onları, demiş. Kız kardeşi:
– Yolda kimseyi görmedin mi, diye sormuş.
– Gördüm, bir bostancı bostan çapalıyordu. Bostanımı çapalarım, bostanımı çapalarım, dedi. Yüzüme bakmadı, bana cevap vermedi, demiş. Kız kardeşi:
– Onlar oğlun ve gelinindi, nasıl anlamadın, demiş.
Bunu duyan anne peri çok öfkelenmiş. Teyze peri: – Bu defa onları bulmaya ben gideyim. Kızı bulup öldürürüm. Sen bekle burada, demiş. Kabağına binip onların peşine düşmüş. Oğlanla kız Eskişehir’e inmişler. Ardından teyze peri de Eskişehir’e inmiş. Peri oğlu, teyzesinin kabağının sesini duyup köylü kızına: – Ben hamam olayım, sen de hamamcı ol. Nalinlerim var, takulyelerim var. Giy de yun, gir de yun, de. Sakın yüzüne bakma, bakarsan doğruyu söylersin! demiş.
Oğlan oracığa bir hamam oluvermiş. Kız da hamamcı olup hamamın kapısına oturuvermiş. Teyze peri kabağından inip hamamcıya sormuş:
– Hamamcı, hamamcı! Buradan bir kız bir de oğlan geçti mi, hamama girdiler mi?
– Nalinlerim var, takulyelerim var. Giy de yun, gir de yun! Teyze peri tekrar sorduğunda kız aynı şeyleri tekrarlamış. Onları bulamadığını düşünen teyze peri, kabağına binip evine dönmüş. Kız kardeşine:
– Bulamadım. Eskişehir’e indim, karşıma hamam çıktı. Hamamcı nalinlerim var, takulyelerim var; giy de yun, gir de yun, dedi. Yüzüme de bakmadı! demiş. Anne peri:
– İşte o hamamcı gelinim, hamam da oğlumdu, demiş. Bu kez daha da öfkelenen anne peri, kızı öldürmek için küpüne bindiği gibi peşlerine düşmüş. Oğlan annesinin çok fazla öfkelendiğini hissetmiş ve küpünün çıkardığı “Vuu!” sesini işitmiş. Kıza:
– Annem bu kez*seni mutlaka öldürecek. Çok öfkeli bir şekilde buraya geliyor. Sen ağaç ol, ben de yılan olayım. Sana dolanayım. İkimiz de beraber ölelim, demiş. Kızı ağaca, kendisini de yılana çevirerek ağaca dolanmış.
Bu kez anne peri hemencecik buluvermiş onları. Bakmış görmüş ki oğlu yılan olmuş, kız da ağaç. Kıza sımsıkı sarılan oğluna:
– Çekil oğlum, in oradan! diye yalvarmış.
– İkimizi de öldür anne! diye seslenmiş peri oğlu.
Bunu gören anne peri, oğluna kıyamayıp onları affetmiş ve dönüp gitmiş.
Peri oğlu insana dönüşmüş. Ömrünün sonuna kadar da köylü kızıyla Eskişehir’de mutlu bir şekilde yaşamışlar. (Nurten Palabıyık, Eskişehir, Odunpazarı) 5

* * *

Eskişehir Masalları – Doç. Dr. Pervin ERGUN
Kaynak Şahıs: Veysel Karani Yazar, 1927, Şavşat,
Eskişehir Osmangazi Mahallesi
Derleyen: Zehra Yazar, Eskişehir 1971
5-Eskişehir’in Somut Olmayan Kültürel Mirası – ESOGÜ YAY.
eml

Kategoriler
Eskişehir Yemekleri

Eskişehir Muhacir Mutfağı

BALKAN MUHACİRLERİ MUTFAĞI

Osmanlı İmparatorluğu yaklaşık 500 yıl kadar Balkanlara hakim olmuştur. Bu dönemde Balkanları iskan etmek için Anadolu’dan büyük kitleler halinde Türk-Müslüman topluluklar göç etmiş, Arnavutluk’tan Bulgaristan ve Romanya’ya kadar olan geniş topraklara söz konusu topluluklar yerleştirilmiştir. Anadolu’dan Balkanlara göçen topluluklar doğal olarak kendi yeme içme kültürlerini Balkanlara götürmüş, beş yüz yıllık süreçte Balkanlarda yerleşik olan Gayrimüslim halk ile kaynaşmış, kültürel alış verişte bulunmuş, söz konusu Gayrimüslimlerin yeme içme kültürlerinde de etkilenmiş ve Balkanlarda olağanüstü bir yeme içme kültürü ve sentezi oluşturmuştur. Bugün Türk yemek kültürüne ait olan, börekler, pideler, kebaplar Balkan kültürünün de bir parçası haline gelmiştir. On sekizinci yüzyılın son çeyreğinde, Osmanlılar Balkanlardaki güçlerini yavaş yavaş kaybetmeye başlamış, bugünkü Yunanistan, Bulgaristan, Bosna- Hersek, Romanya, Makedonya, Arnavutluk, Kosova’da yaşayan Türkler tekrar eski topraklarına, Anadolu’ya göçmüşlerdir. Bu kez, Balkan haklarının kültürlerinden etkilenmiş yemekleri de beraberlerinde getirmişlerdir.

Balkan muhacirlerinin mutfaklarında, et, av etleri, süt ve sütten yapılan yiyecekler, çorbalar, turşular önemli yer tutar. Balkanlarda köfte oldukça yaygın yemeklerden biridir. Köfte hazırlamak için genellikle dana ve koyun eti karıştırılıp kullanılır, içine tuz, soğan ve ekmek ilave edilir.

Çorbalar arasında; İşkembe Çorbası, Umaç Çorbası, Höşmel, Bakla Çorbası, Süt Çorbası bulunur.

Sebze yemekleri arasında; Borani, Yoyga, Manca, Soğan Aşı, Dolmalar, Sarmalar, Sebze Kızartmaları yer alır.

Et yemekleri ise; Yahni, Papaz Yahnisi, Tas Kebabı, Kuzu Kapama, Ciğer Tava, Ciğer Yahni, Yavuk Kapama, gibi olanlarıdır.

Pilav ve makarnalar arasında; Manca adı verilen etli bulgur pilavı. Kuskus, Pirinç 288   Pilavı, Çimdik, Erişte bulunur.

Hamur işleri de Balkan muhacirlerinin mutfaklarında önemli yer tutar. Bunlar arasında Akıtma, Cizleme, Somun, Nohutlu Ekmek, Pırasa ve Isırgan Börekleri (Pomaklar ısırgan otuyla yapılan böreklerini Kupriva olarak adlandırır). Muhacir Böreği, Ispanaklı Börek, Kabak Böreği (Tikvenik) vardır.

Höşmerim, üzüm, dut, pancar pekmezleri, pestiller, helvalar tatlılar arasında yer alır. Eskişehir’deki tanınmış tahin helvası yapan dükkanların çoğu Balkanlardan göçmen gelen ailelerin işlettikleridir. Bu dükkânlarda sade ve kakaolu tahin helvaları, köpük helvası. Met helvası gibi helvalar üretilir. Farklı şerbetler, boza gibi içecekler de Balkan muhacirlerinin sofralarında yer alır.

Turşular Balkan muhacirlerinin mutfağında önemli yer tutar. Çok farklı turşular yapılır. Bunlar arasında Yağlı Biber Turşusu, Patlıcan Turşusu, Acı Biber Turşusu, Lahana Turşusu, Kelek Turşusu.

Kırmızı (Kapya) Etli Biber Turşusu

Malzemeler

1 Kg. Kapya Biberi
8-10 Diş Sarımsak
1 tatlı Kaşığı Şeker
2 tatlı Kaşığı Tuz
1/2 Su Bardağı Üzüm Sirkesi
1/2 Su Bardağı Zeytinyağı
1/2 Demet Dereotu Yapılışı

Biberleri bir fırında közleyin. Soğuk suya alın, yanmış kabuklan soyun. Çekirdeklerini çıkartın. Biberleri cam kavanoza koyun. Aralarına soyulmuş ve ezilmiş sarmısakların bir kısmını koyun. Bir başka kaba zeytinyağı, tuz, şeker, ince kıyılmış dereotunu koyup iyice karıştırın. Kavanozdaki biberlerin üzerine dökün. Kavanozları ağzını sıkıca kapatın, yaklaşık 15-20 gün bekletin. Bu süre sonunda kapya biber turşusu servis edilebilir.

Ajvar Sos

Balkanlara özgü olan Ajvar genelde kahvaltılık olarak kullanılan ancak etli yemeklerin yanında da kullanılan bir sostur.

Malzemeler
4-5 Adet patlıcan
8-10 Adet Kapya Biber
8-10 Adet Domates
1 Adet Kuru Soğan
5-6 Diş Sanmsak
ı/2 Su Bardağı Zeytinyağı
Tuz, karabiber, kırmızı pul biber

Yapılışı
Patlıcan ve biberler közlenir, kabuklan temizlenir ve doğranır. İstenirse blanderde iyice parçalanır. Soğan ve sarmısaklar incecik kıyılır veya rendelenir. Domatesler rendelenir. Zeytinyağının 1/3 kadarı alınır, kızdırılır, sarımsak ve soğanlar kavrulur. Üzerine domates ilâve edilir bir süre karıştırılır. Üzerine patlıcan ve biberler konur. Tuz, kara biber ve kırmızı biber ilave edilir, 8-10 dakika kadar pişirilir. Sıcak sıcak kavanozlara konur. Üzerlerine kalan zeytinyağı dökülür, soğuduktan sonra buzdolabında veya serin bir yerde saklanır.

footer

81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

Kategoriler
Eskişehir Yemekleri

Eskişehir Çerkez Mutfağı

On dokuzuncu yüzyılda Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına gelen ve genel olarak Çerkez olarak adlandırılan göçmenlerin bir kısmı, Eskişehir il sınırları içinde yaşamaktadır. Aslında Çerkez olarak adlandırılan göçmenler Abhaz, Adige, Çeçen- inguş, Dağıstan, Karaçay-Malkar, Oset gibi alt kimliklerden oluşmaktadır. Bunlar içinden Adige, Abhaz ve Karaçay’lar Eskişehir İl sınırları içinde yaşamaktadır. Farklı etnik gruplar olsa da Eskişehir’de yaşayan Kafkasya halklarından, bu yazıda Çerkezler olarak söz edilecektir.

Doğal olarak Kafkasyalılar da beraberlerinde yeme içme kültürlerini getirmişlerdir. Çerkez mutfağı, et, süt ve tahıl ağırlıklı olabildiğince sağlıklı bir mutfaktır. Çerkez yemekleri arasında çorbalar önemli yer tutar. Bunlar arasında Hantus, Stir ve Bilamuk bulunur. Et yemekleri Çerkez kültüründe önemli yer kaplar ve çoğunlukla sığır ve koyun eti kullanılır. Et yemekleri arasında da karaciğer ve iç yağıyla yapılan Sohta, İşkembe ve İç Yağı kullanılarak yapılan Cörme, bir tür sucuk olan Kıyma veya Socuk, Ateşte is ile kurutulan bir tür kuru et olan Leğejağ ve Anadolu’da bir çok yerde kışlık olarak hazırlanan kavurmanın hemen hemen aynısı olan Degelibj, bir tür haşlama olan Vebderim, kuzu ve koyun etinden yapılan Tişlik bulunur. Bunlar yanında oldukça popüler olan Çerkez Tavuğu, Şipsi olarak adlandırılır.

Çerkez mutfağında tavuk eti, tavuk suyu ve bulgurla yapılan Basta adı verilen bir tür pilav, genellikle yaz aylarında yapılan Çukubasta adı verilen pilav yer alır.

Çerkez mutfağındaki sebze yemekleri ise Çarkoy, Gardoş Uvgan, Gardoş Şorpa’dır.

Hamur işlerinin genel adı Hıçın’dır. İçlerine et konanlar “Et Hiçin”, patates, peynir vb. konanlar ise “Ot Hiçin veya Çeğem Hiçin” olarak bilinir. Bir başka çeşidi de ‘Tağ Hiçin” olarak adlandınlır.

Ot Hıçın

Un, su, ekşi maya, tuz ilâve edilerek yoğurulur. Yumruk büyüklüğünde bezeler haline getirilir. Diğer yanda patates haşlanır, ezilir içine yağ ilâve edilir. Bezelerin içleri elle bastırılarak açılır. Ezilmiş patates açılan bu oyuklara konur. Bezelerin patates konmuş açık ağızları kenardaki hamur ile kapatılır. Yuvarlanarak top biçimine getirilir. İçinde patates ezmesi olan hamur üzerine bastırılarak yaklaşık 15-20 cm. çapa getirilir. Bu hamur kızgın yağlı sacda pişirilir. Üzerine tereyağı sürülerek veya krema konarak servis edilir.

Abista

Abısta Çerkez mutfağının sevilen yemeklerinden biridir.

Malzemeler
1 kg Fırınlanmış mısır unu
1,5 litre Su
1/2 litre Süt
1 Çorba Kaşığı Tuz
Yeterinde Çerkez Peyniri
100-150 gr. Tereyağı

Hazırlanışı
Su ve süt bir tencereye konularak iyice kaynatılır. Kaynar karışımın içine mısır unu yavaş yavaş ve kanştınlarak ilâve edilir. Kanştırarak pişirmeye devam edilir. Kanşım sert bir hamur hâlini alana kadar pişirme işlemi devam eder. Sertleşen mısır unu, bir tepsiye dökülür. Orta kısmı kaşıkla açılır ve sıcakken tereyağı üzerine konur. Etrafına Çerkez Peyniri dizilir ve servis edilir.

Çerkez Tavuğu (Şipsi)

Malzemeler
1 Adet Bütün Tavuk
2 dilim Bayat Ekmek îçi
1.5 Su Bardağı Ceviz İçi
Tuz ve Karabiber (purç)

Sos için
1 Tatlı Kaşığı Kırmızı Pul Biber
1 Yemek Kaşığı Zeytinyağı
Maydanoz

Yapılışı
Tavuk Temizlenir ve iyice yumuşayana kadar pişirilir. Derisi çıkartılır ve didiklenir. Ceviz ayıklanıp, mutfak robotunda parçalanır. Çıkan yağı ayrılır. Daha sonra içine ekmek ve kırmızı biber ilave edilir ve bir kez daha mutfak robotundan geçirilir. Ceviz, ekmek ve kırmızı biberden oluşan karışım bir kaseye konur. Üzerine yavaş yavaş tavuk suyu ilave edilir ve boza kıvamına getirilir. Didiklenmiş tavuk etine tuz ve karabiber ilave edilir. Bir tabağa yayılır. Üzerine boza kıvamındaki cevizli, ekmekli sos dökülür ve karıştırılır. Üzerine kızdırılmış zeytinyağına konulmuş pul biber dökülür. Varsa cevizyağı ve maydanozla süslenerek servis edilir.

Çarkoy

Malzemeler
1 Kg. Kuşbaşı koyun eti veya pirzola
1 Kg. Patates
3 Adet Domates
2 Adet Kuru soğan 4-5 Adet Yeşilbiber 100 Gr. Tereyağı Su
Tuz, Karabiber ve Kırmızıbiber (isteğe bağlı)

Yapılışı
Patatesler soyulur, ince dilimler biçiminde doğranır tepsiye dizilir. İnce kıyılmış soğan rendelenmiş domates tereyağının yansında kavrulur. Haşlanmış et, patateslerin üzerine konur. Üzerlerine domates, soğan dilimlenir. Kırmızı biber, kara biber, tuz ilave edilir. En üste kuşbaşı etler konur, tereyağı konarak fırında pişirilir. Kavrulmuş soğan ve domates ilave edilir. Su, tuz eklenir ve üzeri yeşil biberlerle süslenir 200°deki fırına sürülür. Yemek suyunu çekmeye yakınken fırından alınır ve sıcak servis edilir.

footer

81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

Kategoriler
Eskişehir Yemekleri

Eskişehir Tatar Mutfağı

Eskişehir’deki yerleşik etnik topluluklardan biri Tatarlardır. 1700’ lerin sonlarından başlayarak Anadolu’ya göçmüş olan Tatarların önemli bir kısmı Eskişehir, Polatlı arasında kalan geniş düzlüklere yerleştirilmişti. Özellikle 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı sonrası büyük kafileler hâlinde Anadolu’ya göçen Tatarlar çok sayıda köyler kurdular. Kırım ve Balkanlardan Anadolu’ya göçen Tatarlar geldikleri topraklardaki geleneklerinin burada da devam ettirdiler. Tatarlar Kırım ve Balkanlarda olduğu gibi tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağladılar. Dolayısıyla, tarım ve hayvancılık ürünleri yemeklerine de yansıdı. Özellikle kırsal kesimde Tatar Mutfağının en önemli aracı Peş adı da verilen fırındır. Peş evin içinde olabileceği gibi evin avlusunda da yer alır. Peş, Tatar Mutfağında önemli yeri olan hamur işlerinin pişirilmesinde kullanılır. Ev içindeki peşler kış aylarında odanın ısıtılması için de kullanılır. Peş günümüzde birkaç Tatar köyünde kalmıştır.

Tatar Mutfağındaki yemekler şöyle sıralanabilir: Çorbalar arasında, Alişke, Kartoplu (Patatesli) Alişke Çorbası, Borç veya Borç Çorbası, Kalce (etli omaş), Kaşık Börek, Kozu (kuzu) Şorpası, Laçka, Paklalı Laşka (Kurufasulyeli), Mercimekli Laşka Çorbası, Omaş (Ovmaç). Tatar mutfağı et ağırlıklıdır denmişti. Koyun ve sığır eti yoğun olarak kullanılır. Çeşitli kebaplar, şiş, köfteler sevilerek tüketilir. Kakaç gibi güneşte kurutularak ve pastırma biçiminde saklanan et çeşitleri de vardır.

Çibörek dışında, Cantık, Kaşık Börek, Oyken Börek, Köbete veya Göbete, Kırma (Saraylı), Kıyık, Sarıburma, Kavurma Börek, Katlama, Kalakay, Kalaç, Kıygaşa, Samsa veya Sumsa, gibi sayıları neredeyse yüze ulaşan börek ve çörek çeşidi bulunur.

Tatar mutfağı, hamur işleri ve et üzerine kurulu dense yanlış olmaz. En popüler yemeklerden biri Çibörek, Çiğ Börek, Şır Börek, Şuberek, Çuberek gibi adlarla anılan, kızgın yağda kızartılarak servis edilen Çibörektir. Günümüzde Çibörek bir Tatar yemeği olmaktan ziyade bir Eskişehir Yemeği olarak düşünülür. Kent merkezinde çok sayıda Çibörek yapan lokanta bulunmaktadır. Çibörek ile ilgili olarak İsmail Otar adlı bir Tatar yazar uzunca bir manzume yazmıştır. Aslı Tatarca olan manzume Türkçe söylenişiyle şöyledir:

Çibörek Manzumesi
Atalardan kalmış bize: Etli, yağlı, hamuraş.
Köbeteyle katlama, erişte, yantık, mantı.
Sarı burma, kalakay, kavurma börek, uğmaç,
Şilter, salma, irimçik, tabak börek, bazlamaç.
Hurma yemiş, kesmece, öküz börek, kıygaça…
Soysan bitiremezsin adalarını yıllarca!…
En başında bunların gelir kutlu çibörek!…
Yüzyıllardan bu yana bunlarla katmış kemik.
Beynimize işlemiş göbek böyle kesilmiş.
Kan bunlarla koyurmuş, hep bunlarla büyünmüş…
Buğdayı biz bulmuşuz: Hamuraş baş aşımız.

Manzumeye bir göz atıldığı zaman yemeklerin hamur işi olduğu göze çarpar. “Tatar hamursuz doymaz” deyimi Tatarlar arasında yaygın kullanılan sözlerden biridir. Çibörek ile ilgili ilginç bir hikâye de vardır…

Eskişehir’e yerleşen Tatarlar ve Eskişehir’in yerlileri olan Manavlar ilk önceleri birbirlerine pek ısınamazlar. Zaman içinde kız alıp vermeler çoğaldıkça Tatarlar ve Manavlar birlikte yaşamaya başlar, akrabalıklar, dostluklar kurulur. Komşular birbirlerini ziyaret etmeye başlar.

Bir gün Tatar komşulardan biri, Eskişehir’i yerlisi Manav komşularını yemeğe davet eder. Doğal olarak güzel Tatar yemekleri hazırlanmıştır. Tatar ev sahibi neler yaptığını söyler. Bunlar arasında “Çiğ Börek” veya “Çibörek” olarak bilinen ve günümüzde, Eskişehir’de çok sevilerek yenen börek de vardır. Tatarlar “Çibörek” derler. “Çi” güzel anlamında kullanılan bir sözcükmüş. Çibörek adının yanı sıra, kızgın yağda kızarırken çıkarttığı ses dolayısıyla “Şırbörek” olarak adlandırıldığı da olur.

Komşular “Çibörek” in nasıl hazırlandığını bilmemektedir. Tatar komşu başlar anlatmaya: “Önce hamur açılır, içine kıyma, soğan konur, kapatılır… ” der. O sırada yaşlı, Eskişehir’in yerlisi bir hanım, bu böreğin çiğ yendiğini düşünür ve Tatar komşusuna şöyle der: “Aman kızım…Benim çiğ böreğim biraz pişmiş olsun… ”

Çibörek

Hamur Malzemesi
4-5 su bardağı un
1 tatlı kaşığı tuz ve su
İçinin Harcı İçin
Kıyma 250 gr.
Soğan 1 adet orta boy
1 çay kaşığı tuz
1/2 Karabiber
1/2 Çay bardağı su

Yapılışı
Bir kabın içinde un, su tuz karıştırılır ve kulak memesi kıvamına gelene dek yoğrulur. Soğanlar çok ince rendelenir, üzerine kıyma, tuz, karabiber ve su ilave edilerek iyice karıştırılır ve harç hazırlanır. Hazırlanan hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alınarak yaklaşık 15-20 cm. çapında hamur açılır. Hazırlanan harç daire biçiminde açılmış hamurun yarısına ince bir tabaka olarak konur.

Hamurun diğer kısmı harcın üzerine kapatılır ve yarım ay biçimine gelmiş hamur kapama tırtılı ile kesilir. Kesilen çibörekler çok kızgın yağa atılarak, iki tarafı da hafif pembeleşecek gibi kızartılır. Çibörekler fazla yağının akması için bir kevgire konur ve sıcak sıcak servis edilir. Eskiden çibörekler çöğen veya şöğün adı verilen derin döküm kazanlarda pişirilirdi. Günümüzde çelik tencerelerde pişirilmektedir. Alpu yöresinde çibörek’in için rendelenmiş domates de konur. ESKİŞEHİR ÇİBÖREK HATIRASI >

Kuzu Şorpa
Bu çorba geçmişte İlkbahar aylarında yapılırdı. Çünkü kullanılan malzemeler İlkbaharda bulunurdu. Günümüzde kullanılan malzemeler herhangi bir markette kolaylıkla bulunabilmektedir.

Malzemeler
1/2 Kg. parçalanmış, kemiksiz veya kemikli kuzu eti (bel, kol, buttan olabilir)
1/2 Kg. yeşil soğan Bir tutam taze nane Rendelenmiş domates veya salça
2-3 Çorba kaşığı tereyağı ve Tuz
Terbiyesi için
1 Su bardağı yoğurt
2 Çorba Kaşığı Un
1 veya 2 Yumurtanın sarısı

Yapılışı
Yeşil soğan ince ince doğranır, nane temizlenir ve ince kıyılır. Tereyağı eritilir, soğan ilâve edilir. Soğan kavrulur, rengi değişmeye yakınken nane ilâve edilir. Soğan ve nanenin renkleri değişince parçalanmış kuzu eti ilâve edilir ve kavrulur. Kavurma işlemi bitince üzerine sıcak su ilâve edilir. Etler yumuşayıncaya kadar pişirilir.

Terbiyenin hazırlanması
Yoğurt bir kâseye alınır. Un ilâve edilir ve iyice çırpılır. Üzerine yumurtanın sansı ilâve edilir ve çırpılmaya devam edilir. Karışımın üzerine kaynamış olan etin suyu ilâve edilir, iyice karıştırılır. Karışım çorbaya ilâve edilir. Sık sık karıştırılarak bir iki taşım kaynatılır. Daha sonra sıcak servis edilir.

Kaşık Börek
Kaşık Börek bir tür hamurlu çorbadır. Tatar Mutfağında sevilerek tüketilir. Yapılışı biraz zahmetlidir. Kaşık Börek aynı zamanda cenazenin 40. veya 52. Gününde yapılan dua sonrası da yapılır. 52. Günün organların vücuttan ayrılmaya başlandığı gün olarak düşünülür. Ölünün ruhunun huzur içinde olması, acı çekmemesi için dualar edilir. Dua sonrası Kaşık Börek ikrâm edilir.

Kış aylarında soğuk algınlığı, grip nedeniyle yatağa düşenlere Kaşık Börek yapılır. Lohusalara sütü artsın düşüncesiyle bu çorba yapılır.

Malzemeler
Hamuru İçin
1 Kg. kadar Un
2 Su Bardağı Ilık Su Tuz
4-5 Adet Yumurta
İç Malzemeleri
2 Adet İri Soğan
400-500 gr. Kıyma
Tuz ve Karabiber
Çorba Suyu İçin 2 Soğan 80 gr tereyağı
4 Tatlı kaşığı domates salçası
2 Domates (rendelenmiş)
5-6 Su bardağı et suyu
5 Su bardağı su Tuz
Kuru nane ve Kırmızı pul biber

Hazırlanışı
Su, yumurta ve tuz bir kapta çırpılır. Un yavaş yavaş ilâve edilir. Kulak memesi kıvamından biraz sert hamur elde edilir. Hamur yumuşak olursa haşlanırken dağılabilir. Hamurdan yumruk büyüklüğünde bezeler yapılır. Üzerine nemli bir bez örterek 15- 20 dakika dinlendirilir. Soğan incecik rendelenir ve kıymaya ilâve edilir. Yeterince tuz ve karabiber ilâve edilir ve iyice karıştırılır. Dinlenmiş bezeler alınır, bir merdane ile açılır. İki parmak en ve boyunda kareler kesilir içlerine fındık büyüklüğünde kıymalı karışım konur ve muska biçiminde kapatılır. Derin bir tencereye tereyağı konur, ince rendelenmiş soğanlar ilâve edilir ve pembeleşinceye kadar kavrulur. Salça ilâve edilir ve karıştırılır. Rende domates konur ve iyice kavrulur. Et suyu ve su ilâve edilir. İyice kaynatılır. İçine üçgen biçimindeki mantılar atılır ve yaklaşık 15 dakika kadar pişirilir. Pişen çorba kâselere alınır. Üzerine kızdırılmış yağda kavrulmuş kırmızıbiber ve nane karışımı dökülerek servis edilir.

Bazı Tatar köylerinde yapılan üçgen mantılar doğrudan kaynayan et suyuna atılır, kaynadıktan sonra birkaç kaşık yoğurt ilâve edilir ve üzerine kızgın yağda kavrulmuş kırmızı biber veya pul biber ilâve edilerek servis edilir.

Tatar mutfağında Çibörekten sonra en çok yapılan yiyecekler arasında köpete (göbete) bulunur. Göbete genelde davetlerde ve bebek doğduğunda yapılan ve konuklara ikrâm edilen bir börek türüdür. Yaklaşık 15 farklı köpete türü vardır. Et türleri ve patatesle yapılanı tercih edilir. Köpete gibi “kavurma börek“ de bir tören yemeğidir. Bu genellikle bebek hayırlamaya, ev hayırlamaya giderken yapılır ve gidilen eve götürülür. Kıygaşa adı verilen börek ise genelde cenaze evinde pişirilir ve defin sonrası taziyeye gelen konuklara ikrâm edilir. Ayrıca Kandil günlerinde de dağıtılır. Bunlar dışında, değişik tatlılar, baklavalar da Tatar mutfağında yer alır.

Göbete

Malzemeler
1.5 kg. Un Tuz
1/2 kg. Kıyma
İki su bardağı pirinç
Üç adet soğan Karabiber
Yağ (Tereyağı veya sıvı yağ) ve Su

Yapılışı
Kıyma yeterince yağ ile kavrulur. (Bazı köylerde tereyağı, bazılarında sıvı yağ tercih edilir, geçmişte tereyağı kullanılırmış.) Kavrulmuş kıymaya pirinç ilave edilir. Yaklaşık iki çay bardağı su konur ve pişirilir. Karabiber ilave edilir ve iyice karıştırılır. Un, su ve tuz karıştırılarak hamur elde edilir. Yumruk büyüklüğünde bezeler yapılır. Bir merdane ile açılır. Açma sırasında nişasta kullanılır. Açılan yufkalar biraz kurutulur. Kuruyan yufkalar aralarına yağ sürülerek tepsiye dizilir. Yufkaların yansına gelinince araya kıyma-pirinç karışımı iç konur. Üzerine diğer yufkalarda dizilir. Üst kısmı yağlanarak yaklaşık 200° C da ısıtılmış fırına verilir ve yaklaşık 40-45 dakika pişirilir.

footer

81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

Kategoriler
26 Eskişehir Yemekleri

Eskişehir Mutfağı

Yemek ve içmek insanın en temel ihtiyaçlarının başında yer alır. İnsan belki bir barınak olmadan da hayatını sürdürebilir, ama yemeden içmeden yaşayabilmesi imkansızdır. İlk insanla birlikte sadece toplayıcılıkla ve avcılıkla sağlanan yiyecekler, zaman içinde, ateşin ve kap kaçağın da bulunması ve geliştirilmesiyle, daha sistemli biçimde üretilmeye başlandı. Kısaca yemek ve içmek kültürün en önemli öğelerinden biridir.

Anadolu ise bu kültürün odak noktasında yer alır. İlk Çağ’dan günümüze kadar bu topraklarda yaşamış uygarlıkların süzgecinden geçip gelmiş çok zengin bir mutfağa sahibiz. Eskişehir’de birçok farklı kültürün kesiştiği, bir araya geldiği bir bölge olarak bu zenginlikten nasibini fazlasıyla almıştır.

Eskişehir Mutfağı dendiği zaman; Eskişehir yerlilerinin. Manavların, mutfağından oluşan “Odunpazarı Mutfağı”, Kafkasya’dan göçenlerin beraberlerinde getirdikleri “Çerkez Mutfağı”, “Kırım ve Tatar Mutfağı”, Balkan etkilerinin görüldüğü “Muhacir Mutfağı” ve “Rumeli Mutfağı” akla ilk gelenlerdir. Kuşkusuz Odunpazarı veya Manav mutfağı, gelen göçlerden ve farklı mutfaklardan ve diğer mutfaklardan da etkilemiştir. Bölgede Manav, Türkmen ve Yörük yemekleri birbirine muhakkak ki çok benzer.

Manav Mutfağı’nın temelini buğday, bulgur, hamur işleri ve et oluşturur. Sebze yemekleri hamur işlerini takip eder. Sebze yemekleri arasında bamyanın farklı bir yeri vardır. Bahar aylarında yabani olarak yetişen madımak, kuzukulağı gibi bitkiler tercih edilir.

Eskişehir’de haşhaş, börek, çörek ve gözlemelerde bolca kullanılır. Ayrıca haşhaş yağı da çok kullanılan yağlar arasındadır. Haşhaş yağının yanı sıra susam yağı, kuyruk yağı ve tereyağı da geleneksel yemeklerde kullanılır. Kavrulan haşhaş tohumları kıyma makinelerinde veya taş değirmenlerde ezilerek haşhaş yağı veya sıvı yağlarla karıştırılır börek, çörek veya gözlemelerde kullanılır. Odunpazarı semtinde yerliler hâlâ kış hazırlıklarım yaparlar. Kış için erişte (ev makarnası) ve göçeli tarhana, yufka mutlaka hazırlanır. Kış için aynca lahana, hıyar, domates, biber turşuları, karışık turşular yapılır. Peynir, peynir loru, kese yoğurdu veya katı yoğurt (süzme yoğurt) da kış için hazırlanır. Porsuk Nehri binlerce yıldır çok balık vermesine rağmen, Eskişehir Mutfağı’nda balık yemeklerine pek rastlanmaz. Odunpazarı mutfağında başlangıç yemeği genellikle çorbalardır.

Eskişehir Yemekleri

Başlangıç Yemekleri arasında: Göçeli Yoğurt Çorbası, Yoğurt Çorbası (Toyga Çorbası), Göçeli Tarhana Çorbası başta gelir. Bunlar dışında Miyane (Meyane) Çorbası, Ovmaç Çorbası, Eskişehir merkez ile birlikte özellikle Sivrihisar ve köylerinde yapılan Bamya Çorbası, yine Sivrihisar yöresinde yapılan Bıtbıtı Çorbası, Seyitgâzi ve çevresinde yapılan Arpacık Çorbası önemli yer tutar.

Etli yemekler arasında: haşlanmış parça et önemlidir. Bu yemekte et önce haşlanır, daha sonra kızartılır. Sulu köfte, ciğer sarma, soğanlı yahni gibi yemekler vardır. Unutulmuş yemeklerden biri de Hüsnü Bey Kebabı’dır. Hüsnü Bey Kebabı, baharat ve soğanla iyice karıştırılmış kuşbaşı etlerin, asma yaprağına sarılarak hafif ateşte uzun süre pişirilmesiyle yapılır. Bunlar dışında İşkembeli Nohut, Papaz Yahnisi (Soğan Yanhisi), Sıkıcık Köfte (Sulu Köfte) gibi yemekler bulunur.

Sebze yemekleri arasında ise: Güveçte Etli Bamya, -bu genellikle düğün yemeğidir-, Kuşbaşılı Bamya, Sebze Kavurmaları, Musakkalar, Yaprak, Biber, Patlıcan, Kelem (lahana). Domates ve Soğan Dolmaların, Bulgur Dolması, Tabada (Efelek) Dolması yer alır. Türkiye’nin çoğu yerinde yaprağa sarılarak yapılan yemekler “sarma” olarak adlandırılır. Manavlar çoğu kez bu tür yemekleri de dolma olarak adlandırır.

ciborekHamur işleri arasında: Haşhaşlı, Peynir, Kıyma ve Kabaklı Gözlemeler, Etli ve Mercimekli Mantı, Cimcik Mantısı, Haşhaşlı Çörekler, Patatesli ve Sade Bazlama, Haşhaşlı Katmer, Ağzı Açık, Mercimekli Börek, Su Böreği, Kıymalı, Patatesli, Mercimekli Börekler, Çibörek, Hamursuz ve Kıkırdaklı Hamursuz bulunur.

Özellikle Mercimekli Mantı sevilen yemekler arasındadır. Kıyma yerine haşlanmış, ezilmiş mercimekle hazırlanan bu mantı önce fırınlanır, pişirileceği zamansa kaynar suda haşlanır, sarımsaklı yoğurt ve kızgın yağda kavrulmuş kırmızı biberle servis edilir.

Sade ve Etli Pilavlar, Bulgur Pilavı, Mercimekli Bulgur Pilavı, Etli ve Nohutlu Düğün Pilavı, İç Pilav pirinç ve bulgurdan yapılan yemekler arasında sayılabilir.

Tatlılar arasında: Helvaların, baklavanın adları sayılabilir. Ancak Manavların en önemli tatlısı kabak tatlısıdır. Odunpazarında yaşayan, kökleri Selçuklulara kadar dayanan ve “Manav” olarak adlandırılan yerli halk, çevrede aynı zamanda “Kabakçı Manavlar” olarak da bilinir. Sadece Kabak Tatlısı değil. Bal Kabaklı Gözleme de eskilerin severek yaptığı yiyecekler arasındadır.

Bunların yanı sıra, Oklaç Tatlısı (Büzme Tatlı) da vardır. Eskişehir merkezde ve Manav köylerinde oklavaya “oklaç” denir. Oklaç tatlısı, açılan yufkaların oklavaya sarılması, iki uçtan sıkıştırılması ve cevizle süslenip şerbetinin dökülmesiyle oluşturulan bir tür baklavadır. Höşmerim, Güllaç, Haside, Su Muhallebisi, Revani, İrmik Helvası, Un Helvası, Kadayıf, Pişmaniye, İncir tatlısı gibi tatlılar da bulunur. Met Helvası: Sivrihisar yöresine has bir helva çeşididir » 

Eskişehir Yemekleri ve Tarifleri Kategorisi >

81-ilde-kultur-ve-sehir81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

eml

Kategoriler
26 Şehrengiz

Eskişehir Şehrengizi

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ

Muhacirler ve Manavlar

Kamil UĞURLU ile Zakir ENÇEVİK’in kaleme aldığı ve Çizgi Kitabevi Yay. tarafından 2011 yılında yayınlanan ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ kitabı eski zaman Eskişehir’inden kesitler sunuyor.

Şehrengiz, Divan edebiyatında bir şehri ve o şehrin güzellerini anlatan eserlerdir. Daha çok klasik mesnevî tarzında kaleme alınan bu eserlerin başında şehirle ilgili çok umumi bilgiler verilir ve şehre övgü düzülür. Bazen bahar ve tabiat tasvirleri yapıldıktan sonra, bir şehirdeki güzellerin bir veya iki beyitlik tanımları verilir. Bu güzellikleriyle şehri birbirine kattıklarından bu eserlere ‘Şehr-engiz’, yani Şehir Karıştıran denilmiştir. -wikipedia-

Kitap Hakkında

Şehrengiz, bizde çok alışılmış, denenmiş bir yazım şekli değildir. Şehrin görünen ve görünmeyen güzellikleri için yazılan mesnevilere bu ad verilmiş, bir ara Türk edebiyatında moda olmuş, sonra unutulmuş bir edebî şubedir şehrengizler. Son yıllarda, tam bu tanıma oturmayan, fakat anlayış olarak andıran eserler yazıldı. Falih Rıfkı nın Zeytindağından ve Ahmet Hamdi Tanpınarın Beş Şehirinden sonra bu heyecan arttı. Sonra Mithat Enç, A.Turan Alkan, Mustafa Armağan ve Necdet Sakaoğlu şehir kitapları konusunda, şehrengize uyan eserler yayınladılar.

Kâmil Uğurlu bu kervanın son ve önemli isimlerinden biridir. Önce Konya için harika bir şehrengiz yazdı. Kitabı yayıncılar beğendiler ve TYB (Türkiye Yazarlar Birliği) bu kitaba ödül verdi. Ardından Karaman Şehrengizini yazdı Uğurlu. Bu öbüründen daha başarılı bir kitaptı ve ikinci baskısını yaptı.

Eskişehir Şehrengizi, yazarın aynı vadideki üçüncü şehir kitabıdır. Okuyucunun bu kitabı da beğeneceğini umuyoruz. Yazarın üç sene içinde yaşadığı bu şehri, Eskişehirli kadîm dostu Zakir Ençevik ile öylesine usta işi, rahat ve keyifli anlatıyorlar ki, şehrin gerçekten canlı bir organizma olduğunu, yaşadığını, nefes aldığını, yürek tıpırtısını, bazen kızıp kırıldığını, yani onun çok boyutlu bir dost olduğunu anlıyor, hissediyorsunuz.

Bu ve benzeri eserler, şehir kültürüne yapılan önemli katkılardır. Çünkü bilimsel ve tarihi değerleri vardır. Söz gelişi Gaziantep bugün geldiği ekonomik çizgiden daha çok Uzun Çarşının Uluları ile Mithat Enç ile kültür tarihine malolacaktır.

İnanıyoruz ki Eskişehir Şehrengizi bu güzel kentimizin tarihe düştüğü önemli kültür notlarından biri olacaktır. 

SUNUŞ

Karaman’dan ve Konya’dan İstanbul cihetine otomobil veya otobüsle gidenler, yolculuğun ortalık yerinde Eskişehir adında düz bir şehirden geçer giderlerdi. Adı eski olan, fakat cumhuriyet sonrası kurulan “nevzuhur” bir kentti Eskişehir. Trenle seyahat edenler ise, trenin uzunca bir süre beklediği, belki başka hatlardan gelecek katarların beklendiği irice bir istasyon ile karşılaşırlardı. Kızarmış kuzu başlarının satıldığı, göçmen vasfında insanların dolaştığı bu istasyon dışında doğrusu fazla bir şeyler vehmedilmeyecek bir şehirdi Eskişehir.

Bu kitabın yazarlarından biri şehri böyle görüyordu bir zamanlar. Kader onu bir gün bu şehirde uzunca bir süre yaşamaya memur kıldı. Nazlı küçük oğul Anadolu Üniversitesinde mimarlık öğrenmeye niyet etti; anne ve baba onunla birlikte şehre nakl- i mekân ettiler. Gönülsüz geldiler.

Fazla vakit geçmeden şehri keşfetmeye çıktılar. Sokakları gezmeye koyuldular. Kendilerine olağanüstü bir rehber buldular: Kadim dostları Zakir Bey buralıydı ve o gerçek bir Eskişehirliydi. Konuların derinliğini eni konu bilen, ve moral değerlerine vâkıf bir insandı veteriner Zakir Bey. Konya’da, Ankara’da, Malatya’da haralar, enstitüler yönetmiş, üstün vasıflı bir insandı. Osmanlı’nın Söğüt’ten önce Karacaşehir’de okutulan hutbe ile kurulduğunu, bunun tesadüfi bir hadise olmadığını biliyordu ve anlatıyordu. Mal bulmuş mağribiye döndü Uğurlular ve önlerinde bir kaliteli dost, şehrin derinliklerine daldılar. O önden iniyordu ve elindeki fenerle yolları ışıtıyordu. Labirentleri aydınlatıyordu ve esrarengiz kapıları birer birer açıyordu. Her kapının ardında harikalar vardı ve bu yazının altında imzası olanlar bu harikalar karşısında hayran kalıyordular. Her keşif onların ayaklarını yerden kesiyordu.

Bu cevelân üç yıl sürdü. Bu arada paha biçilmez dostluklar teşekkül etti. En olmadık mekanlara girildi, çıkıldı. Bilgi toplandı ve daha önceki ham kanaatten utanç duyuldu. Şehrin moral önderleriyle tanışıldı. Her tanışıklık bir hayranlıkla devam etti. Mesela Kanatlı ailesiyle tanışıldı. Saranlarla tanışıldı, Zeytinoğullarıyla tanışıldı, Şinasi Acar Bey’le (telefonla bile olsa) alışverişte bulunuldu. Ertuğrul Algan, Halime Doğru, Ahmet Atuk ile yüzleşildi, Orhan Keskin adında bir aziz ile dost olundu. Bir abdal sabrı ile dolaşıldı, dilenildi, toplanıldı ve bir şeyler ortaya çıkarılmaya çalışıldı.

Zakir Bey (Ençevik) ve dostlarımız Ziya Ücel ile rahmetli Necip Yardım kardeşim hem ustaları, hem kitabın taş taşıyıcıları oldular. Kimi harcını hazırladı, kimi tuğlayı duvara yerleştirdi. Fotoğrafların temininde Atuk ve Algan önemli hizmet gördüler, sağ olsunlar.

Biz iyi niyetle ve bu şehre olan hayranlığımızla yola koyulduk. Elimizden gelen bu.

Niyet bazen kusurları da güzel gösterir. Biz niyetimize ve sizin hoşgörünüze sığınıyoruz.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ

Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK

Çizgi Kitabevi Yay. – 2011