Kategoriler
26

Osmanlı Devletinin Kuruluş Döneminde Eskişehir

Prof Dr. Halime DOĞRU

Anadolu’nun Genel Durumu

Anadolu Selçuklu Devletinin son yıllarında Sultanönü civarında yani Selçuklu Devletinin Sol ucunda Moğol baskısı daha da arttı. Aşiret hayatını geleneklere bağlı bir şekilde devam ettiren Türkmenler boy beylerinin idaresinde olarak isyan ediyorlardı. Cimri adındaki kişinin Konya’da hükümdar ilan edilmesi Anadoluyu daha da karıştırdı. III. Gıyaseddin Keyhüsrev veziri Sahip Fahreddin Ali, ile beraber tahtı ele geçirmek için hazırlıklara başladı. Buna rağmen Sultanın Moğollarla birlikte hareket ettiğini düşünen halk Moğollardan kurtuluşun Cimri’nin yanında yer almak olduğunu düşünüp onun yanına gitti. Moğol ilhanı, Türkleri memnun etmek için bir dizi reform hareketine girişti. Keyfi vergilerin kaldırılması ile uçlarda oturanlar rahat nefes aldı. Buna rağmen Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev yanında yer alan ve Sağ-uçta yerleşen Türkmenlerle, Cimri’nin yanında kalan Sol-uç Türkmenleri Eskişehir civarında karşılaştılar.

Moğolların askeri desteğini de alan sultan isyanı bastırdı. (1279) Moğolların yardımı ile III. Gıyaseddin Keyhüsrev tahtına kavuştu ise de Anadolu’daki karışıklıkların ve Moğol baskısının sonu gelmedi. Uçlara gelince buraları otorite boşluğu nedeniyle kaderine terk edildi. Boşluktan yararlanan aşiret reisleri ise kendi beyliklerini ve hakimiyet alanlarını kurmakta gecikmediler. Bunlar arasında Eskişehir ve dolaylarını yakından ilgilendiren iki beylik vardı: Bunlar Germiyanoğulları Beyliği ile Osmanoğulları Beyliği idi.

Osmanoğullarının Uçta Görünmesi

Anadolu Selçuklu Devletinin son yılları ile Osmanlı Devletinin kuruluş yılları incelendiği zaman uç vilayetlerin siyasi, sosyal ve dini yapısı adeta bir bütünlük göstermektedir. Kayı boyundan olan Osmanoğulları da Alaeddin Keykubat zamanında Ankara’nın batısında Karacadağ tarafına konmuşlar, daha sonra 13. yüzyılın ikinci yansında Ertuğrul Beyle birlikte Söğüt ve Domaniç dolaylarına gelip yerleşmişlerdir. Uçlarda oturan Türkmenlerle yeni gelenler arasında kaynaşma konusunda herhangi bir sorun olmamıştır. Osmanlı kaynaklan, devletin çekirdeğinin Karacadağ, Eskişehir-Söğüt ve Domaniç taraflarında olduğunu belirtmektedir. Eskişehir, ancak Osman Bey zamanında bu sınırlara dahil edilebilmiştir.

13. yüzyılın son çeyreğinde uçlarda aşiret beyleri güçlenirken buralardaki şehir ve kasabalarda Selçuklu Moğol kadı ve naipleri görev yapıyordu. Naipler başkent Konya ile gerekli yazışmaları yürüten devlet memurları idi. Kadılar ise her türlü kazai ve adli yetkiye sahipti.

Merkezi “Eskişehir” olan Selçuklu uç vilayeti Sultanönü, Osmanlı Devletinin kuruluş tarihi ile adeta bütünleşmiştir. Uçlarda Bizans’a mensup yerli halkla Türkmenler arasında uyumlu ve ortak bir yaşam bulunuyordu. Kent yol kavşağında bulunmasına rağmen uçta olduğu için bir türlü önemli ticaret merkezine dönüşememişti. Ancak buradaki yerel pazarlarda bölgesel üretim pazarlanıyordu. Genellikle Bizans sınırındaki uç şehirlerinde kurulan hafta pazarları bir türlü uluslararası panayır niteliğine ulaşamıyordu.

Uçlarda kent hayatının gelişmesinde Moğol istilası önünden kaçıp Anadolu’ya gelen kentli göçmenlerin rolünü unutmamak gerekmektedir. Bunlar kırsal hayatı bilmedikleri için şehirlere yerleşip ticaret ve zanaat erbabı olarak kent ekonomisinde yer almışlardır. Kentleşme sürecinde gelişen atölyelerde de sanayiden ziyade tarıma dayalı üretim yapılıyordu. Ancak Türkmenler ekonomik olarak kentle ne kadar ilişkili olduklarını çok iyi bildiklerinden yakınlarına yerleştikleri kentler için hiçbir zaman tahripkar olmadılar.

Erken Osmanlı Kroniklerinde İnönü, Karacahisar, Eskişehir, Bilecik, İtburnu gibi kasaba ve köylerin isimleri çok sık geçmektedir. Çeşitli görüşler olmasına rağmen tarihçiler Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi’in bu uç vilayette yerleştiği konusunda birleşmektedirler.

Ertuğrul Gazi’nin Uc’a Yerleşmesi

13. yüzyılın ilk yansı sona ererken kendisine bağlı Türkmenlerle birlikte Anadolu’ya gelen Ertuğrul Gazi Selçuklu sultanının emri ile Sultanönü ucuna yerleştirilmişti. Osmanlı Kronikleri hanedanı yüceltmek kaygısı ile Ertuğrul Bey’in uca yerleştirilmesini adeta efsaneleştirmişlerdir ve bu bilgiyi verirken henüz tanımadığımız ortak bir kaynağı kullanmış olmalıdırlar. Verilen bilgiler incelendiği ve çelişkiler tarihi gerçeklerden ayıklandığı zaman Ertuğrul Gazinin Sultanönü ucuna Ankara yakınında bulunan Karacadağ’dan göç ettiği ve bu göçün Alaeddin Keykubat (1220-1237) zamanında olduğu anlaşılmaktadır. Kroniklerde hanedanın atası her fırsatta öne çıkarılmak istenmiş, tanımadığı ve yenilmek üzere olan bir hükümdara yardım ettiği ve bu hizmeti karşılığında ödüllendirilerek verişmesi için kendisine kışlak ve yaylak verildiği anlatılmıştır.

Ertuğrul Gazi Söğüt’te, uca yerleştirildiği sırada bölge Karacahisar, tekfurların denetiminde bulunuyordu. Bunlar uçta Türklerin yeni gelen dinamik elemanlarla desteklenip sayılarının hızla artmasından memnun olmamışlardı. Karacahisar tekfuru hakimiyet alanına tecavüz eden Ertuğrul Gaziyi akınları ile taciz etmeye başladı. Tekfurun saldırılarından kurtulmak için sultandan yardım istediği ve sultanın da yardıma geldiği göz önüne alınacak olursa Ertuğrul Gazi’nin emrindeki ‘savaşçı sayısının fazla olmadığı anlaşılmaktadır. Sultanın bölgeye gelmesinden anlaşıldığına göre Karacahisar tekfuru Ertuğrul Gaziyi rahatsız etmekle kalmamış, sultana karşı olan sorumluluklarını da yerine getirmemiştir, uç bölgelerinde oturan ve haraçgüzar olan Bizans tekfurlarının ara sıra vergi ödemeyi ihmal ettiklerini ve Selçuklu naipleri ile uç beyleri tarafından cezalandırıldıkları kaynaklarda görülmektedir. Bu da onlardan biri olsa gerektir.

Verilen bilgilere göre Sultan, önemi nedeni sultan Karacahisar esini kuşatılmasında yardıma gelmiş ancak Moğol tehlikesi nedeni ile doğuya gitmek zorunda kalmıştı. Ertuğrul Gazi kuşatmaya devam ederek kaleyi almış, tekfuru esir etmiş ve kalenin gaziler tarafından yağma edilmesine izin vermiştir Kroniklerdeki bilgiler arasında tarihi gerçeklere uymayan noktalar bulunmaktadır. Ertuğrul Gazinin yardımına gelen I. .Alaeddin Keykubafın .Anadolu’da Moğollarla savaşması gibi.

Bazı Osmanlı Tarihçilerine göre Ertuğrul Bey, Sultan Alaeddin Keykubat’la birlikte Karacahisar kalesinin kuşatmasına katılmış, doğudan gelen Moğol atanı nedeni ile Sultan geri dönmek zorunda kalınca kalenin fethini Ertuğrul bey’e bırakmış ve hizmeti karşılığında bölgeyi kendisine ikta olarak vermiş, Sultan gidince Ertuğrul Bey bu bölgeye yerleşmiştir.

Daha sonraki yıllarda Ertuğrul Gazi’nin uçta yeterli derecede aktif olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Kısa zamanda Karacahisar kalesi Bizans’ın eline geçmiş tekfurlar güçlerini yeniden arttırmışlardır. Ertuğrul Gazinin Uçta pasif bir politika izlemesi ve Selçuklu iktidarının zayıflaması ile birlikte dengeler tekfurların lehine değişmiştir. Ertuğrul Gazi de Söğüt’te emekli yaşamı sürmeye başlamış, Osman Bey babası adına uçta gaza faaliyetini sürdürür olmuştu. Ancak Osman Bey de babasının izinden yürüyor komşu olan ve Bizans Tekfurları ile iyi ilişki içinde olup görevine devam ediyordu.

Osman Beyin Uç’ta Faaliyeti

13. yüzyılın sonunda uçta Selçuklu naipleri bulunuyordu. Ertuğrul Gazi ve Osman Bey uçta Selçuklu Devletinin memuru olan Eskihisar/Dorylaion (Eskişehir) ve İnönü beyleri ile iyi geçinmek zorunda idi. Nitekim Osman Bey her iki naiple, özellikle İnönü naibi ile yakın arkadaşlık ediyordu. Aslında Ertuğrul Gazi ve oğullan diğer komşuları ile de iyi ilişkiler içindeydiler. Uçtaki Bizans Tekfurları da Selçuklu sultanına vergi verip sorunsuz ve güvenli bir yaşam elde ediyorlardı.

Osman Bey daha Ertuğrul Bey’in sağlığında Eskişehir’de oturan gaiple anlaşmazlığa düştü. Aslında bu Selçuklu devletine yapılmış bir baş kaldın idi. Kroniklerde konu gönül ilişkisi şeklinde anlatılarak olayın siyasi niteliği ört bas edilmiş, Osman Bey’in asi bir uç beyi olarak görülmesi önlenmiştir. Osmanlı kroniklerinin tamamında söz konusu başkaldırı Osman Bey ile Eskişehir’de oturan Selçuklu naibinin ayni kıza ilgi duyduğu, ve aralarındaki rekabetin savaşa kadar gittiği şeklinde işlenmiştir.

Neşri eserinde olayı “Hikayet” başlığı altında anlatmıştır. Buna göre: Osman Bey Söğütten Mahruse-i Sultanönü’ye (Eskişehir’e) gelirken İtburun köyünden geçiyordu. Osman Bey itburun köyünde Mal Hatun adında bir genç kızla karşılaştı, çok beğendi ve babası Ertuğrul Gazi’den bu kıza talip olmasını istedi. Mal Hatun “Aramızda kifayet yok” diyerek yapılan teklifi reddederek Osman Bey’i üzdü. Osman Bey Eskihisar Beyi ile görüşmesinde Mal Hatun’u çok beğendiğini, ancak kendisini reddettiğini söyledi ve onu kendisine istemesi için aracılık etmesini talep etti.

Osman Bey; konuşmalardan naibin kızı beğendiğini ve kendisinin isteyeceğini anlayınca güvendiği adamlarını gönderip Mal Hatun’u kaçırttı. Mal Hatunu naibin ulaşamayacağı bir yere yerleştirdi. Kendisi de önü Beyine misafir olup birkaç eğlenceli gün geçirdi. Aslında Osman Bey, Eskişehir / Eski Hisar (Dorylaion) Beyine karşı gösterdiği hareketin olumsuzluğunun farkında olduğu ve Konya tarafından cezalandırılacağını düşündüğü için İnönü Beyine sığınmıştı.

Eskihisar Beyi; adamlarından kızın kaçırıldığını İtburun köyüne gönderdiğini öğrendi. Eskihisar Beyi Osman Beyi İnönü naibinden istedi. İnönü naibinin yanında bulunan ayan ve kethüdaların bazısı Osman Beyi saklamayı, bazıları da teslim etmeyi teklif ettiler. İnönü naibi Konya ile anlaşmazlığa düşmemek için Osman Beyi saklamaktan vazgeçti. Eskihisar Beyinin geldiğini öğrenen Osman Bey İnönü naibini güç durumda bırakmamak için buradan ayrılıp yine naibin denetiminde bulunan Söğüt yakınındaki İnhisar kalesine sığındı. Eskihisar Beyi askerini toplayıp İnhisar önüne gelerek kaleyi kuşattı. Osman Bey; kardeşi Gündüz Alp’le birlikte savaşarak İnhisar’ı terk etti ve Söğüt yoluna koyuldu.

Osman Bey Söğüt’ten gelen yardımla güçlenip Eskihisar Beyinin peşine düştü ve onu ağır bir yenilgiye uğrattı. Osman Bey naiple yaptığı mücadelede başarılı olmuştu. Daha babasının sağlığında Selçuklu otoritesine ciddi bir şekilde karşı çıkmış ve üstünlük kazanmış oluyordu. Bu çatışmada Harmankaya Tekfuru Köse Mihal de Osman Bey’e yardım etmişti. Köse Mihal’in yardıma gelmesi uçtaki bazı tekfurların Osman Beyin korumasını Selçuklu Devletinin korumasına tercih ettiği anlamına geliyordu.

Kroniklerde Eskişehir Adının Kullanılması

Caca-oğlu Nureddin tarafından hazırlanmış olan vakfiyeden Sultanönü Sancağının merkezinin Mahruse-i Sultanyüki adı ile tanındığını öğreniyoruz. Bu ad uzun yıllar Medinetü’s Sultaneyüğü ile değişerek kullanılmıştır. Manuel Komnen tarafından yıktırılmış olan Dorylaion kalesi koruma amaçlı olmasa da gözetleme ve haberleşme anlamında kullanılıyordu. Anadolu Selçuklu Devleti uç vilayetlerinden olan Sultanönü’ne tayin ettiği vali ayni zamanda Eskihisar’ın (Dorylaion) da beyi sayılıyordu.

XIII. Yüzyılın sonuna doğru Selçuklu iktidarının zayıflaması ve Moğol istilası uç vilayetlerinde idari yönden bazı olumsuzlukların yaşanmasına neden oluyordu. Bu durum ileriki yüzyıllarda kaleme alınmış olan kroniklerde kavram kargaşası yaşanmasına neden oluyordu. Tarihçiler eserlerini hazırlarken alan çalışması yapmadıkları için yer adlarında bazı sorunlar ortaya çıkıyordu. Bu nedenle kroniklerde zamanla Mahruse-i Sultanönü, Eskihisar ve Eskişehir’i aynı zamanda ve birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılır olmuştur.

Kroniklerde Osman Beyin Selçuklu naibi ile yaptığı savaş anlatılırken Eskihisar ve Eskişehir yer adları dönüşümlü olarak kullanılmıştır. Bunun başlıca nedeni kentte oturan naibin Eskihisar’ı yani Dorylaion’da bulunan ve Manuel Komnen tarafından yıktırılmış olan kaleyi müstahkem mevkii olarak kullanmış olmasıdır. Bu tarihte kale kullanılamaz durumdaydı. Ancak yolları kontrol etmek konusunda stratejik önemi değişmemişti.

XV Yüzyılın başında bile Ahmedi, Dastan ve Tevarih-i Al-i Osman adlı eserinde Eskişehir’i “Sultanönü” şeklinde tanıtmıştır. Ahmedi eserini Edirne’de Süleyman Çelebi’ye (1402-1410) ithaf ettiğine göre Mahruse-i Sultanyüki (Sultanönü) adı 1261 yılından 1410 yılına kadar kesin olarak kullanılmış, kente başka bir ad verilmemiştir.

XV. yüzyılın sonuna doğru kaleme alınmış olan kroniklerde daha Eice belirtildiği gibi Mahruse-i Sultanyüki adı kullanılmamıştır. Onun yerine Eski Hisar; daha sonra Eskişehir kullanılmıştır Fatih döneminde 1466 tarihinde düzenlenen Sultaneyüği Yaya Defteri köylerde yaşayan yayaların sayımına yönelik olduğu için bu defterde Eskişehir adına tesadüf edilmemektedir. Fatih zamanında hazırlanmış 1476 tarihli vakıf icmal defterinde ise Eskişehir adı açıkça okunmaktadır. Caca oğlu Nureddin tarafından yaptırılmış olan camii bu kayıtta “Eskişehir Camii” olarak tanıtılmıştır. Bundan on yıl önce yapılmış olan 1466 tarihli sayımda da Eskişehir adı muhtemelen kullanılmıştır.

Kroniklerde Eskişehir, Karacaşehir, Karaca Hisar hatta İnönü gibi yer adları üzerinde karmaşanın devam ettiği yıllarda bile yerel tespitlerden sonra hazırlanmış tahrir defterlerinde kentin adı açıkça Eskişehir olarak kayda geçmektedir 1476 tarihinden sonra yapılmış olan bütün tahrirlerde daha önce belirtildiği gibi Sultaönü sancağının merkezinin Eskişehir olduğu kaydedilmiştir.

Arşiv belgelerinde tespit ettiğimiz Eskişehir adı daha sonra Kroniklerde de yer almıştır. Verilerin ışığında Dorylaion antik kenti üzerinde bulunan ve Türkler tarafından Eskihisar adı ile tanınan kalenin adi; sancak merkezi olan Mahruse-i Sultanyüki’ye mal edilmiş, ancak kale değil kent olduğu ifade edilerek XV Yüzyılın son çeyreğinden itibaren Eskişehir şeklide kullanılmıştır.

***

[toggles title=”KAYNAKLAR”] Eskişehir Valiliği, EskiYeni Şehir Kültür Dergisi – Ocak 2011

1. Cimri olayı ile İlgili bkz. Mustafa Akdağ age. I, s.81. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi I. Ankara 1961.2. baskı, 17.

2. Anadolu’da kurulan beyliklerle ilgili bkz. İsmail Hakkı Uzunçarşılı. Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Ankara 1984, 3. baskı.

3. I.H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi I, s.99.103 ve dipnot 3. Ertuğrul Bey hakkında bkz. Mükrimin Halil Yınanç. ‘Ertuğrul Gazi’, mad. I.A. Uzunçarşılı’ya göre Cimri ayaklanmasını bastırmak İçin Eskişehir’e kadar gelip asker toplayan lll.Gıyaseddin Keyhüsrev burada Ertuğrul Gazi İle görüşmüş ve karşılıklı hediyeler sunulmuştur. Aksaray”! (s.252) “Anadolu öteden beri garipler sığınağı, rahat yuvası kimsesizlerin zavallıların yurdu olan bir diyardır demekle olaya oldukça romantik yaklaşmıştır.

4. Mehmet Nesri (Cihannüma, Ankara 1987. s.61.73) ‘Sultan Alaaddin-i Saninin Sultan Eyüğü’nün Eskişehir’inde ve İnönü’nde naipleri vardı.’ demektedir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, (Osmanlı Devleti Teşkilatına Methal. Ankara 1984, s.194) Naib-i ‘Naib, camii umurda ve ekser umurda Sultan makamına kaim olan zattır. Sultan tarafından verilen müsaade üzerine onun namına Icray-i ahkam eden vekiline Naib denir” şeklinde tarif etmiştir.

5. Sultanönü ile İlgili bkz. Ahmet Temir. age. s.61.127, Arapça vakfiyede: ‘Sultan Yügi”. BOA BOA. TT.No.247,5.46. BOA. MAD. Nr8,1b,69b. BOA. MAD.No.22.1866.TB7a.T99b. BOA. Kamil Kapıcı. No.3358.s.3.14 ve 15’de: ‘Sultan Eyügü”. BOA. BOA. TT.No.438, s.146. Sultan Eyüğü. BOA. BOA. TT.No.n2, s.1,70.72.206. BOA. Tl .No.740.s.2,4,81’de ‘Sultanönü’ şeklinde yazılmıştır.

6. Uçlarda kurulan Pazar ve alışveriş hakkındaki çeşitli görüşlerle ilgili bkz. Mustafa Akdağ. ‘Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu ve İnkişafı Devrinde Türkiye’nin İktisadı Vaziyeti’ Belleten 1949, s.51, s.497-571 ve s.55, s.319- 418. Halil inalcık ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu ve İnkişafı Devrinde Türkiye’nin iktisadi Vaziyeti üzerine bir tetkik Münasebetiyle’ Belleten, CXV, s.60. s.629-684. Mustafa Akdağ. Türkiye’nin iktisadi ve içtimai Tarihi. 1.102.

7. Doğan Kuban “Anadolu-Türk Şehri Tarihi Gelişmesi, Sosyal ve Fiziki özellikleri üzerine bazı gelişmeler’. Vakıflar Dergisi, VII, Ankara 1968, s. 60. Uğur Tanyeli,- Anadolu Türk Kentinde Fiziksel Yapının Evrim Süreci, İstanbul 1987. s.97. Faruk Sümer ‘Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi’, Belleten, XXIV, Ankara 1960. s 567-594. Halime Doğru: XVII: Yüzyıla Kadar Osmanlı Kentlerinin Sosyal ve Ekonomik Görüntüsü. Eskişehir 1995, s.37.

8. Mükrimin Halil Yınanç. “Ertuğrul Gazi”, İ.A.

9. Neşri, Cihannüma, s. 61 ve devamı. İbn-i Kemal, age, I. Defter, s. 49.

10. Aşıkpaşaogiu Ahned Aşıkl; Tevarih-I AH Osman, yay. Nihal Atsız, İstanbul, 1949, s.93.

11. Aldo Galona, ‘Oğuz Efsanesi’ ve Osmanlı Devleti’nin Kökenleri: Bir İnceleme’. Osmanlı Beyliği (1300-1339), Editör: Elizabeth A. Zachariadu, İstanbul 1997, s. 41-61.Aşık Paşazade, age. s.94. Ahmedl, age. s.8.

12. (Mükrimin Halil Yınanç ‘Ertuğrul gazi’ mad. İ.A.) Uzunçarşılı, Osmanlı Tarih) I, s.99. Ibn-i Kemal Tevarih-i Ali Osman-i, I. Defter yay. Şetarettin Turan. Ankara 1970.S.43. Aşık Paşazade Ahmet Aşık). Tevarih- AH Osman vay. N.Atsız. İstanbul 1949, s.93. Ahmed, Dastani ve Tevarih-i Al-i Osman Yay. Matsız. Osmanlı Tarihi, İstanbul 1949.S.8). Nesri ise s.6J de savaşta zor dununa düşen Sultan Aleaddin’i kendisine yardım eden Ertuğrul’a Söğüt ve Domaniç) kışlak ve yaylak olarak verdiğini ve bu bağışını Karacahisar kuşatmasından önce olduğunu bildirir. Diğer bir rivayete göre ise Ertuğrul Bey oğlunu Sultan Aleaddin Kevkubai’a elçi olarak göndermiş ve yerleşmek özere kışlak ve yaylak istemiştir (s.93,İbni Kemal. age. s.50). Teravihi Ibtida-i AH Osman Anonim, (Halime Doğru. Marmara Üniversitesi. Sosyal Bilimler Enstitüsü. Yayınlanmamış Yüksek lisans Tezi,) 7A: “Sultan Aleaddin’den yer yurt istedi ki ol yerde hazar idiler, Sultan Aleaddin bunlara inönü’den aşağıya Söğüt tarafından yurt verdi.” Şeklinde bir ifade bulunmaktadır.

13. Mükrimin Halil Yınanç “Ertuğrul Gazi’ mad. I.A. Mehmed Neşri. age. s. 69.

14. Ruhi Tarihi, s. 391.Ibn-i Kemal, age, s. 129. Aşık Paşazade, age. s. 100. Neşri, age. s. 97.

15. Selçuklu naibi Eskihisar’ı müstahkem mevkii olarak kullanıyordu.

16. Nesri age. (s.73) ‘Ol vakit Sultan Aleaddin-i Sani’rün Suttan Eyügü’nün Eskişehir’inde ve İnönü’nde naibleri vardı. Osmangazi bunların yanına varup gelüp dostluk iderdi. Ama İnönü beyiyle ittihad ve yarenlerdi. Daim hilesine iyş-ü işretle meşguldi”. S.M.Kramers “Sultanönü’ mad. İ.A.-

17. Neşri. age.CI,s.75.

18. İtburun köyü bazı kroniklerde “Kelp köy” olarak geçer. Günümüzde “Ulu- dere” köyü olarak bilinmektedir.

19. Vakfiyede her İkisine de yer verilmiştir.

20. Aşık Paşa-zade, Tevarih-I AH Osman, yay. N. Atsız, Osmanlı Tarihleri, İstanbul 1949, s. 105. Mehmed Neşri, Cihan-nüma, pay. faik Reşit Unat, M. Altay Köymen, Ankara 1987, s. 85. ibn-i Kemal. Tevarih-i Al-i Osman, I. Defter. Yay. Şerafettin Turan,’ Ankara 1970, s. 95. Ruhi Tarihi, Yay. Yaşar Yücel, Halil Erdogan, Belgeler, Ankara 1992, s. 381.

21. Ahmedi, Dastan ve Tevarih-i Müluk-i AH Osman, yay. N. Atsa Osmanlı Tarihleri, İstanbul 1949, s. 9 ve 15.

22. BOA. İM), No 8.

23. Ahmet Refik Altınay, “Fatih Zamanında Sultaneyüği” Tarih Encümeni Mecmuası, Sene 14, No. 3, istanbul 1340/1924 Defter BOA, Kamil Kepeci Tasnifi, No 3358 de kayıtlıdır.

24. BOA. Kamil Kepeci, No 3358, s. 6.25. Fatih tarafından yaptırılan tahrirlerin tarihi hakkında bkz. Nlcoara Beldiceanu; XIV Yüzyıldan XVI. Yüzyıla Osmanlı Devletinde Tımar, Çev Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara 1985. s. 79. Sultanönü Sancağında vakıfların tımara çevrilmesi hakkında bkz.. Halime Doğru; Eskişehir ve Sultanönü Sancağı’nda yer alan kayıtlar.

[/toggles]

Kategoriler
26 Şehrengiz

Eskişehir Şehrengizi

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ

Muhacirler ve Manavlar

Kamil UĞURLU ile Zakir ENÇEVİK’in kaleme aldığı ve Çizgi Kitabevi Yay. tarafından 2011 yılında yayınlanan ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ kitabı eski zaman Eskişehir’inden kesitler sunuyor.

Şehrengiz, Divan edebiyatında bir şehri ve o şehrin güzellerini anlatan eserlerdir. Daha çok klasik mesnevî tarzında kaleme alınan bu eserlerin başında şehirle ilgili çok umumi bilgiler verilir ve şehre övgü düzülür. Bazen bahar ve tabiat tasvirleri yapıldıktan sonra, bir şehirdeki güzellerin bir veya iki beyitlik tanımları verilir. Bu güzellikleriyle şehri birbirine kattıklarından bu eserlere ‘Şehr-engiz’, yani Şehir Karıştıran denilmiştir. -wikipedia-

Kitap Hakkında

Şehrengiz, bizde çok alışılmış, denenmiş bir yazım şekli değildir. Şehrin görünen ve görünmeyen güzellikleri için yazılan mesnevilere bu ad verilmiş, bir ara Türk edebiyatında moda olmuş, sonra unutulmuş bir edebî şubedir şehrengizler. Son yıllarda, tam bu tanıma oturmayan, fakat anlayış olarak andıran eserler yazıldı. Falih Rıfkı nın Zeytindağından ve Ahmet Hamdi Tanpınarın Beş Şehirinden sonra bu heyecan arttı. Sonra Mithat Enç, A.Turan Alkan, Mustafa Armağan ve Necdet Sakaoğlu şehir kitapları konusunda, şehrengize uyan eserler yayınladılar.

Kâmil Uğurlu bu kervanın son ve önemli isimlerinden biridir. Önce Konya için harika bir şehrengiz yazdı. Kitabı yayıncılar beğendiler ve TYB (Türkiye Yazarlar Birliği) bu kitaba ödül verdi. Ardından Karaman Şehrengizini yazdı Uğurlu. Bu öbüründen daha başarılı bir kitaptı ve ikinci baskısını yaptı.

Eskişehir Şehrengizi, yazarın aynı vadideki üçüncü şehir kitabıdır. Okuyucunun bu kitabı da beğeneceğini umuyoruz. Yazarın üç sene içinde yaşadığı bu şehri, Eskişehirli kadîm dostu Zakir Ençevik ile öylesine usta işi, rahat ve keyifli anlatıyorlar ki, şehrin gerçekten canlı bir organizma olduğunu, yaşadığını, nefes aldığını, yürek tıpırtısını, bazen kızıp kırıldığını, yani onun çok boyutlu bir dost olduğunu anlıyor, hissediyorsunuz.

Bu ve benzeri eserler, şehir kültürüne yapılan önemli katkılardır. Çünkü bilimsel ve tarihi değerleri vardır. Söz gelişi Gaziantep bugün geldiği ekonomik çizgiden daha çok Uzun Çarşının Uluları ile Mithat Enç ile kültür tarihine malolacaktır.

İnanıyoruz ki Eskişehir Şehrengizi bu güzel kentimizin tarihe düştüğü önemli kültür notlarından biri olacaktır. 

SUNUŞ

Karaman’dan ve Konya’dan İstanbul cihetine otomobil veya otobüsle gidenler, yolculuğun ortalık yerinde Eskişehir adında düz bir şehirden geçer giderlerdi. Adı eski olan, fakat cumhuriyet sonrası kurulan “nevzuhur” bir kentti Eskişehir. Trenle seyahat edenler ise, trenin uzunca bir süre beklediği, belki başka hatlardan gelecek katarların beklendiği irice bir istasyon ile karşılaşırlardı. Kızarmış kuzu başlarının satıldığı, göçmen vasfında insanların dolaştığı bu istasyon dışında doğrusu fazla bir şeyler vehmedilmeyecek bir şehirdi Eskişehir.

Bu kitabın yazarlarından biri şehri böyle görüyordu bir zamanlar. Kader onu bir gün bu şehirde uzunca bir süre yaşamaya memur kıldı. Nazlı küçük oğul Anadolu Üniversitesinde mimarlık öğrenmeye niyet etti; anne ve baba onunla birlikte şehre nakl- i mekân ettiler. Gönülsüz geldiler.

Fazla vakit geçmeden şehri keşfetmeye çıktılar. Sokakları gezmeye koyuldular. Kendilerine olağanüstü bir rehber buldular: Kadim dostları Zakir Bey buralıydı ve o gerçek bir Eskişehirliydi. Konuların derinliğini eni konu bilen, ve moral değerlerine vâkıf bir insandı veteriner Zakir Bey. Konya’da, Ankara’da, Malatya’da haralar, enstitüler yönetmiş, üstün vasıflı bir insandı. Osmanlı’nın Söğüt’ten önce Karacaşehir’de okutulan hutbe ile kurulduğunu, bunun tesadüfi bir hadise olmadığını biliyordu ve anlatıyordu. Mal bulmuş mağribiye döndü Uğurlular ve önlerinde bir kaliteli dost, şehrin derinliklerine daldılar. O önden iniyordu ve elindeki fenerle yolları ışıtıyordu. Labirentleri aydınlatıyordu ve esrarengiz kapıları birer birer açıyordu. Her kapının ardında harikalar vardı ve bu yazının altında imzası olanlar bu harikalar karşısında hayran kalıyordular. Her keşif onların ayaklarını yerden kesiyordu.

Bu cevelân üç yıl sürdü. Bu arada paha biçilmez dostluklar teşekkül etti. En olmadık mekanlara girildi, çıkıldı. Bilgi toplandı ve daha önceki ham kanaatten utanç duyuldu. Şehrin moral önderleriyle tanışıldı. Her tanışıklık bir hayranlıkla devam etti. Mesela Kanatlı ailesiyle tanışıldı. Saranlarla tanışıldı, Zeytinoğullarıyla tanışıldı, Şinasi Acar Bey’le (telefonla bile olsa) alışverişte bulunuldu. Ertuğrul Algan, Halime Doğru, Ahmet Atuk ile yüzleşildi, Orhan Keskin adında bir aziz ile dost olundu. Bir abdal sabrı ile dolaşıldı, dilenildi, toplanıldı ve bir şeyler ortaya çıkarılmaya çalışıldı.

Zakir Bey (Ençevik) ve dostlarımız Ziya Ücel ile rahmetli Necip Yardım kardeşim hem ustaları, hem kitabın taş taşıyıcıları oldular. Kimi harcını hazırladı, kimi tuğlayı duvara yerleştirdi. Fotoğrafların temininde Atuk ve Algan önemli hizmet gördüler, sağ olsunlar.

Biz iyi niyetle ve bu şehre olan hayranlığımızla yola koyulduk. Elimizden gelen bu.

Niyet bazen kusurları da güzel gösterir. Biz niyetimize ve sizin hoşgörünüze sığınıyoruz.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ

Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK

Çizgi Kitabevi Yay. – 2011

Kategoriler
Şehrengiz

Çeşmebaşı Aşkları

Sultan Ahmet Han’ın yaptırdığı çeşmenin kitabesinde devrin zariflerinden biri tarih düşürmüş.

Aç besmeleyle, iç suyu,

Han Ahmed’e eyle dua.

Ebced hesabıyla çeşmenin yapıldığı tarih çıkıyor ortaya. Osmanlı’ya yakışan, bir Han’a yakışan zerafet içinde konuyu şatafata boğmadan yapılan bir sunuş.

Çeşme, Türk halkının hayır kapılarından biridir ve önemlidir. Hayır yapmak isteyen kişinin cami kadar, yol kadar, imaret kadar, han kadar değer verdiği bir konudur. Bu sebepledir ki edebiyatında “çeşme” şubesi olan başka bir kültür yoktur. Su azizdir. Onu akıtan ve insanın hizmetine sunan da azizdir.

Dağ başlarında, kuş uçmaz kervan geçmez menzillerde, her türlü ümidini yitirmişken ve yanıyorken, dönemecin ucunda insanın karşısına çıkıveren bir pınardan daha güzel, insana can veren, insanı memnun eden, insanın gönlünü serinleten ne olabilir? Ye şehrin Ağustos sıcağında kavrulan caddelerinde, köşe başına kurulmuş, müşfik bir anne gibi kaftanının içinden uzattığı eliyle, kalaylı bir maşrapayla su sunan çeşmeden veya şadırvandan daha şefkatli, daha aziz ne olabilir.

Eminem çeşme başında

Çekişi çekişivermiş

Goncaları ak döşünde

Tokuşu tokuşuvermiş.

Bunu söyleyen Bekir Sıtkı üstat Karaman’ın aksakalı. Ve şu da onun:

O, çeşmeye gelir, sabrım son hadde

Cilve kitabıma sığmaz bu madde

Bir kırık testiyi yarım saatte

Doldurur sallana sallana kâfir.

Maksat kırık testiyi doldurmak değil, eşdost ile buluşmak, iki çift laf etmek, rastgelirse bir sevda başlatmaktır.

Bu çeşmelerin özgün örnekleri Anadolu’nun birçok bölgesinde varlıklarını sürdürüyor. Odunpazan’ndaki çeşmelerin durumları da aynı minval üzredir.

Çeşmeleri, eskinin insanları dikkatle düzenlemişler. Kullanma suyunu ayrı kurnalardan akıtmışlar ve başını boş bırakmışlar. Adına çürüksu demişler veya acı su diye çağırmışlar. Ötekine kontrollü kurnalar koymuşlar ve boşuna akıtmamışlar.

Odunpazan’ndaki çeşmelerin hepsinin bir hikâyesi vardır. Kiminin hikâyesi, suyu gibi incelmiş, gün gelmiş kurumuş kaybolmuştur. Bir zamanlar yalağında buğday, kilim, çul yıkanan ve hayvanların sulandığı iki çürüksu çeşmesi, daha sonra kaynaklarındaki suyun kuruması sebebiyle şehir şebekesine bağlanmıştır. Meydandaki karşılıklı bu iki çeşme hayatta kalma çabası içindedirler.

Maşallah Çeşmesinin de suyu akar durumdadır. Dede Mahallesi’ndeki bu çeşme onarılmış ve Sarı Sungur suyuna bağlanmıştır. Bu çeşme adına menkıbeler düzülmüştür. Aziz bir çeşmedir. Mahalleli bu suya sıkı sahip çıkmaktadır.

Sarı Sungur suyu şifalıdır. Sadece Maşallah Çeşmesine değil, Çengel Çeşmeye, Kara Havva’nın Çeşmesine ve Müftü’nün camisine de hizmet vermektedir.

Çoban Çeşmesi de Dede Mahallesi’ndedir. Birkaç sokağa yayılan birkaç Çoban Çeşmesi bulunuyor. Kayboldukça yeniden yapılıyor ve suyun akmasına dikkat ediliyor. Birçok defalar birçok aile buraları yeniden onarmışlar, ihya etmişler. Suyu Çatlak Deresi’nden geliyormuş, öyle söyleniyor.

Bademlik Çeşmesi ile Ağa Çeşmesi aynı kaynaktan besleniyorlarmış. Halime Hanım durumu böyle tespit etmiş.

Odunpazarı çeşmelerini şöylece tasnif etmek mümkün: Alanönü Mahallesi’ndekiler; Dere Camisi’nin önündeki çeşme, Emin Hoca Çeşmesi, Sarı Sungur Çeşmesi. Dede Mahallesi’ndekiler ise Ağa Suyu Çeşmesi, Alem Çeşme, Çoban Çeşmeleri (2 tane), Maşallah Çeşmesi, Safiye Hatun Çeşmesi. Karapınar Mahalesi’nde pek güzel üç çeşme var ki, adları da pek ilginç: Allahverdi Çeşmesi, Karapınar Çeşmesi ve Çırçır Çeşmesi. Orta Mahalle’dekilerin adları şöyle: Acı Çeşme, Hacı Hasan Çeşmesi, Mücellit ve Şeytanköprüsü Çeşmeleri. Paşa Mahallesi’ndeki çeşmenin adı harika: Buyur Evetefendim Çeşmesi. Bunu uzun bulanlar Müftü Hoca Çeşmesi de diyebilirler. Ama asıl adı öteki. Şarkiye Mahallesindeki iki çeşmenin adı ise Çengel Çeşme ve Usta Ayaz Çeşmesi.

Şehrin bir kesiminde, sadece Odunpazarı’nda bulunan çeşmeler bunlar Bir kısmı sulu, bir kısmı kuru. Fakat hepsi, suyu aziz bilen, millete su sunmanın bir hayır olduğu kabulü içinde olan insanların eserleri. Hepsi hayır veya vakıf.

Bu bir uygarlık ve çağdaşlık göstergesidir.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011
Kategoriler
Şehrengiz

Katır Kadrosundan Emekli

KATIR KADROSUNDAN EMEKLİ

Bir Katır Hikayesi

Çiftlikte sabah erken başlar. Ellerin horozları daha ikinci ayaklarını yere indirmeden, buradakiler ötmeye başlar. Yüzünü yarım yamalak yıkayan, akşamdan hazırlanan kahvaltı sofrasından ağzına yarım yamalak bir lokma atan, ceketinin bir kolunu giyip ötekini serbest bırakan birçok yarı uykulu insan, gün ortalığı ışıtmadan koşuşturmaya başlar. Çünkü tabiat erken uyanır ve hizmet bekler. Ayrıca Koca kafalı Sadi Bey de düzen ve netice ister. Muhtemelen gece uyumamıştır ve iş yerinde işçilerin gelişini gözlemektedir.

Zaman içinde bu hareketler bir sistem kazanmıştır. Gereğinde güneş doğuşunu geciktirebilir, aksatabilir, fakat işçilerin ve diğer teknik zevatın buna hakları yoktur.

Bütün hengâmenin içinde asıl, görevini hassas bir saatin düzeni içinde yapan bir işçi vardı ki, saat sekizi beş geçe muhasebe servisinin önünden geçer, onun geçişiyle muhasebeci saatini sekizi beş geçeye ayarlardı. Olağandışı hassasiyeti ve ciddiyeti olan bir elemandı bu. İş dağılımının yapıldığı alana herkesten önce varır, üzerine semerini vuracak olan iş arkadaşını, bakıcısını veya sürücüsünü beklerdi.

İri yarı bir katırdı. Çiftlikte kadrolu işçiydi. Senelerdir bu işi yapıyordu. Harika bir araçtı. Giremediği yer yoktu. Çiftlik yönetimi ile arazi arasında hem yük, hem insan taşıması yapıyordu. Sabah saat tam sekizde, yarı açık ahırının kapısını kendisi açar, sadık ve munis adımlarla, tulumbalı yalağa varır, suyunu içer, kendisini semerlemek için bekleyen iş arkadaşının yanına giderdi. Arkadaşı onun semerini sırtına koyarken okşayıcı bir-iki laf eder, onu dinler, mutlu olur, sonra birlikte o günkü hizmetlere yardımcı olurdu. Biçme ekibine gidecek yedek parça, yemek, ulaştırılacak bir haber, uzak köşelerde çalışan işçilere yollanacak tohum onun sırtında oralara gider, oralardan boş döndürülmezdi. Son derece ciddi bir iş anlayışı vardı. Mesai sırasında kendisine verilen elma eşeğini kabul etmez, olur” olmaz yerde çişini yapmazdı.

Kuşluk vakti herkes, evinden getirdiği kuru-yavan azığını açar, bir gölgeye kendini atarken, iş arkadaşları tarafından çok sevilen bu elemanın başına torbası takılırdı. Torbanın içinde samanların üzerine sadece bir avuç dolusu serpilmiş arpa, ona harika bir öğle yemeği olurdu.

Çiftlikte servis işlerinde çalıştırılan birçok hayvan vardı. Fakat bunun yeri başkaydı. Bir sirk terbiyesi almış gibiydi. Veya şehirde, konaklarda çalışmış, oraların terbiyesini ve disiplinini almış yetenekli bir hizmetçi kız gibiydi. Hareketleri acemice değildi. Rahat talimat alıyordu. Bu sebeple de asla dayak yemiyordu. Dayak ne kelime, fiske vurulmuyordu. Hatta sert veya kötü bir söz söylenemiyordu. Onu söyleyecek olan, onun anladığını düşünüp, arkadaşına söyleyemediğini ona da söyleyemiyordu, işçilerden, yan şaka, yarı ciddi, saygı ve anlayış görüyordu.

Akşam mesaisinin bittiğini, çiftlik çavuşu onun hareketinden anlıyordu. Hayvan, alışılmış hareketleriyle saatin altı olduğunu veya mesainin bittiğini, işi bırakmak ve hava kararmadan dönmek gerektiğini hareketleriyle anlatıyordu. Yan hakemlere veya zaman hakemine bakan orta hakemi gibi düdüğünü çalıyordu.

Meydana tekrar gelindiğinde duruyor, semerinin sırtından alınmasını bekliyordu. Sonra kendiliğinden yalağa gidiyor, suyunu içtikten sonra, yine yarı aralık duran kapısını açıyor, ahırına giriyordu. Son derece düzgün çalışan bir elemandı.

Bir gün çavuşlardan biri onun yasal süresini doldurduğunu, müdür Sadi Bey’e söyledi. Kocakafalı Sadi Bey, bu sadık hayvan için bir tören yapılmasını ve emekliliğe böylece ayrılmasını emretti. Önce onun şaka yaptığını sandılar. O, ciddi söylüyordu. Bir merasim düzenlendi, idarenin önüne memurlar çıkmalı ve bu güzel arkadaşlarına veda etmeliydiler. O gün yine, her zaman olduğu gibi tam sekizde ahırından çıktı. Yalağa gitti. Saat sekizi tam beş geçe işe başlayacağı noktaya gidip durdu.

Her zaman sırtına semerini vuran bu defa öyle yapmadı. Onu yularından tutup dairenin önünde toplanan ve gülüşerek bekleşen kalabalığın önüne getirdi. Kocakafalı Sadi Bey ona yaklaştı. Yuları eline aldı, millete döndü ve etkili bir nutuk verdi: “Çoğunuzdan daha çalışkan, tertipli, üretici, disiplinli bir arkadaşınızı bugün itibariyle emekliliğe sevkediyoruz. O, hepinizden ziyade bunu hak etmiştir. Şimdi onu alkışlamanızı istiyorum. Bu arkadaşımız bundan sonra da bizimle yaşayacak. Allah ona uzun ömürler versin. Fakat bugünden itibaren çalışmayacaktır, ona yine yemini, arpasını vereceğiz. Kimse ona sakın yük falan vururuz diye düşünmesin. Alimallah, yükü onun sırtından alır, o yükü vuranın sırtına yüklerim. Emeğe saygı gösterelim arkadaşlar! Bu arkadaşımız dinlenmeyi hak etmiştir.”

Millet el çırptı. Islık çalan da oldu. Katır bundan bir şey anlamadı. Fakat yuları bırakılınca tekrar semerinin bulunduğu yere gitti ve beklemeye başladı. Semerini vuran kişi millet tekrar odalarına gidince onu alıp ceviz ağacının bulunduğu yerdeki çimenliğe götürdü, yularının ucuna bağlı demir kazığı yere çaktı ve onu orada bırakıp işine gitti. Katır, olan-bitene bir mana veremiyordu. Bir süre sakin kaldı. Fakat eğilip bir tutam ot yemedi. Başını kaldırıp yumuşak çayıra çakılmış zayıf kazığı çıkardı ve ipini sürüye sürüye semerini yükleneceği yere gitti.

Onu bir türlü emekliliğe alıştıramadılar. O, her sabah çiftlikte mesaiye koştu ve bekledi. Öğle saatlerini bekledi. Yatmak için altıları-yedileri bekledi. Onun için değişen bir şey yoktu. Sadece “iş elbisesini” giymiyordu ve yük taşımıyordu. Hepsi o kadar…

Katır kadrosundan emekli olduğunu ona ölünceye kadar anlatamadılar.

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011

Kategoriler
Sivrihisar Tanıtımı

Sivrihisar Şehrengizi

Kamil UĞURLU ile Zakir ENÇEVİK’in kaleme aldığı ve Çizgi Kitabevi Yay. tarafından 2011 yılında yayınlanan ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ kitabının 172. sayfasında geçen Sivrihisar ile ilgili bölüm.

Sivrihisar Şehrengizi

Eğer Sivrihisar’a sapmadan, yoldan geçip gidenlerdenseniz, biliniz ki kayıptasınız. Sivrihisar, Eskişehir’in hemen yanı başında, Hoca Nasrettin’in şenelttiği, şereflendirdiği harikulade bir yerleşim merkezidir. Her sokağı tarih ve derinlik soluyan bir mübarek beldedir.

Birçok sokağın başında, tarihi bekleyen, onu muhafaza eden ve taşıyan eserlerin derinliği bizcileyin daha birinci sınıfta okuyan müptedileri bile eğer bunca etkileyebiliyorsa, bu işte bir iş var diye düşünülebilir.

Sağa dönen şu sokağın ortalık yerinde bir türbe görürsünüz. Sivrihisarlılar ona Hoca Yunus Türbesi derler. Sadeddin Hoca Yunus adında, ünlü Muineddin Pervane’nin dayısı olan zat dinlenmektedir orada. 1277’den beri orada yan gelmiş dinlenmekte ve o sokağı beklemektedir. Gelen konuklarını ağırlamaktadır. O sokağa giren herkesin kulağına hayır okumaktadır. Belki biraz da Karamanoğlu Mehmet Bey’i şikayet etmekte, ona sitem etmektedir. O yıl, yani onun orada dinlenmeye çekildiği yıl Karaman’da Mehmet Bey Türkçeyi cümle âleme resmi dil olarak ferman etmişti, belki ondan da haberi vardı.

Bir başka sokağın başını Alemşah türbesi tutmuştur. Selçuklu’nun büyük hükümdarı Melikşah tarafından şehit kardeşi Kiru Baltu oğlu Sultan Şah için yaptırılmış, Muharrem 728’de yani 1327 yılında Hatip Necip adlı ustaya yaptırılmış bir aziz türbe bekçilik etmektedir. Gelene geçene güler yüzle esenlik dileyerek beklemektedir.

Bir başka sokağın ortasına postunu seren aziz Mahmud Suzani’dir. Elini kulağına götürmüş, ezan okuma durumunda, gelen geçene 1348 yılından beri harika bir telkinde bulunmaktadır. Demektedir ki: Ey buradan, gönlünde bin gaile ile gelip geçen. Bilmiş olasın ki, dünyada her şey gelip geçicidir. Baki olan, gelip geçici olmayan, azamet ve heybet ve in’am ve ikram sahibi olan Rabb-i Yezdan’dır. Bekçileri bile bu ihtişam içinde olan bir beldeye destursuz girebilmek mümkün olmasa gerektir.

Sivrihisar Ulu Camii türünün özgün numunesidir. 1244 tarihli yapım olarak belirlendiğine göre, Nasrettin Hoca, bu mekânda namaz kılmış olmalıdır.

Sivrihisarlılarla latifeleşmiş, bahçesinde, şehrin bıçkın gençleriyle, ahi esnafıyla, eşrafıyla oturup kalkmış olmalıdır. Burası böylesine mübarek hatıralar taşıyan bir mekandır. Ulu Cami son derece etkileyici bir mekandır.

Selimiye’nin, Süleymaniye’nin, Sultan Ahmet’in Osmanlı asaletinin yanında tam bir Yörük, tam bir Türkmen mekandır. Fakirliğini asla gizlemeyen, iddiasızlığını olağanüstü bir urba gibi üstünde taşıyan ve bununla gurur duyan, başka şartlarda garipsenecek birçok hususiyeti kendine tarz edinip büyüyen ve güzelleştiren, özelleştiren bir yapıdır. Şehrin orta yerine uzanmış, Hoca Nasrettin’in konaklarını ağırlamaktadır. Kendisine yapılmış sataşmaları bile ciddiye almamış, onları sinesinde eritmiş, yabancılıklarını setretmiştir.

Duvarına yaslanan iğreti dükkanlar sanki sonradan onun parmakları olmuş gibi, havanın içinde eriyip kaybolmuştur.

Bir güz günü buraya ilk gelişimizde, kapıdan itibaren her şey bizi bir anda sarıp sarmalamış, sarhoş etmişti. Gerçekten bir mekân, aradan geçen bir yıla yakın bir zamandan sonra bile, geçirdiği ölümcül hastalıklara rağmen, her dağdan, kıyıdan, köşeden getirilip bünyelerine yamanan iğreti yamalara rağmen asaletini ve etkileyiciliğini bu kertede korumuş mekan yeryüzünde fazla değildir.

Cemaati esnaf ve köylülerdi. Aklı, tezgâhındaki terazide olan esnaf takımı, bir an önce borcunu ödeyip, namazını farzlayıp kaçmayı düşünseler bile ve köylüler gördükleri tedarikte bir eksiklik var mı, evdeki kocakarının ısmarıcında bir noksanlık olur da, azan işitir miyim kaygısıyla kendini namaza tam veremiyorsa bile, bu aziz mekan, Nasrettin ve Türkmen toleransıyla onları sarıp sarmalamış, hoş görmüş, sırtlarını sıvazlamış ve divana durdurmuştu. Bizim gözümüz tavanda, mihrapta, minberde ve yerdeki sergideydi. Pencerelerin iptidai güzelliğindeydi. Duvardaki istiflerin özentisiz naif güzelliğindeydi. Orada geçen zaman güzel bir zamandı.

Yapı, tipik bir ulu camidir. Minare kapısındaki kitabeden inşa yılının 1232 olduğu anlaşılmaktadır. Değişik devirlerde onarımlar görmüş, her onarımı ayrı bir kitabeyle anlatılmıştır. Kullanılan malzeme, yine gidişatın tabii gereği olarak devşirme karakterlidir. Mesela kündekârinin en eski örneklerinden biri olan minber, 1900’lerin ilk çeyreğinde yanan Kılıç Mescidi’nden alınıp getirilmiştir. Dolayısıyla 13. yüzyıl yapı geleneği dışında 15. yüzyıl Osmanlı karakteri taşımaktadır. Fakat asla iğreti durmamakta, aksine harika bir uyum göstermektedir. Sanki zaman içinde umumi havaya sinmiş, sindirilmiştir.

Duvarları her zaman tekrarlanan bir yanlışın devamı olarak sıvanmış, çatı akmasın diye saç ile kaplanmıştır. Kuzey ve batı cephelerine yapılan dükkanlar ona zorla komşu kılınmıştır. Şimdilik şikâyeti yok gibi olmasına rağmen aslında olmalıdır.

Yapının tarihçesi ilginçtir. Selçuklu Sultanı Keykubâd döneminde, onun veziri Celaleddin Ali Bey tarafından yaptırılmış, 1274’te muhtedi bir Müslüman olan Mikail bin Abdullah tarafından bugünkü şekline getirilmiştir. Minaresi 1409’da eklenmiş, mihrabı değiştirilmiş, 1244 tarihini taşıyan minberi 1924 yılında Kılıç Mescidinden alınmış şimdiki yerine konulmuştur.

Bütün bunlara rağmen Sivrihisar Ulu Camii, kanaatimize göre mimarlık sanatı ve tarihi açısından ciddi bir incelemeye alınmalıdır. Bu yapı keşfedilmelidir. Çevresi temizlenmeli ve ziyarete açılmalıdır. Çünkü buna bedel değerler taşımaktadır. Allah biliyor ya, biz bu camiden en az Şam’daki Emeviyye Camisi kadar etkilendik ve hayranlık duyduk.

Hukuk âlimi dostumuz Orhan Keskin, Sivrihisar’ı yaşamış, araştırmış ve yazmış. Son derece ciddi, düzgün ve ilmi değeri olan bir “Sivrihisar Şehrengizi” çıkmış ortaya. Bu yaşlı ve güzel merkezin ebatları, bu kitaptan sonra daha doğru tespit edilebiliyor. Sokaklarında eteğini beline sokmuş Molla Nasrettin’in güleç ihvanını dolaşır görüyorsunuz.

Şehirlerin ruhu olduğuna inanıyoruz. Canlı olduğuna ve geçmişleriyle daima alışverişte olduğuna inanıyoruz. Orhan Bey buna şahitlik ediyor.

***

Kaynak: ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Çizgi Kitap Yay. 2011 – sh.172
Kamil UĞURLU – Zakir ENÇEVİK

Şehrengiz, Divan edebiyatında bir şehri ve o şehrin güzellerini ve güzelliklerini anlatan eserlerdir. Daha çok klasik mesnevî tarzında kaleme alınan bu eserlerin başında şehirle ilgili çok umumi bilgiler verilir ve şehre övgü düzülür. Bazen bahar ve tabiat tasvirleri yapıldıktan sonra, bir şehirdeki güzellerin bir veya iki beyitlik tanımları verilir. Bu güzellikleriyle şehri birbirine kattıklarından bu eserlere ‘Şehr-engiz’, yani Şehir Karıştıran denilmiştir. Şehrengizlere konu olan şehirler genelde devlet tarihinde ve sosyo- kültürel açıdan önemli yerlere sahip olan şehirlerdir.