Kategoriler
26

Eskişehir’in Kurtuluşu

İŞGAL SÜRECİ ve 2 EYLÜL ESKİŞEHİR’İN KURTULUŞU

Kurtuluş günleri şehir ve kasabaların düşman işgalinden kurtarılışının yıl dönümleri olarak kutlanan kendilerine has günlerdir. 1922 yılının zaferlerle dolu Ağustos ayından sonra Eylül ayı şehrimizin de içinde bulunduğu pek çok yerin kurtuluş vakti olmuştur.

EskiEskisehir23Eskişehir sahip olduğu stratejik konum ve demiryollarının kavşak noktasında olmasından dolayı Anadolu’nun önemli merkezlerinden biridir. Daha 22 Ocak 1919’da bunun önemini kavrayan İngiltere 200 kişilik birliğiyle Eskişehir İstasyonunu işgal etmiştir. Zamanla İngiliz işgal kuvvetlerinin sayısı artmış ve Mart 1920’de iki bine ulaşmıştır. İstanbul’un tahıl ihtiyacını karşılayan ve Haydarpaşa-Bağdat demiryolu üzerinde önemli bir merkez olan Eskişehir’in işgali İstanbul Hükumetini de zor durumda bırakmıştır. Bu süreçte İngilizlerin şehirde hoş olmayan davranışlar içerisine girmeleri Eskişehir halkına zor zamanlar yaşatmıştır.

Eskişehir halkı sesini İzmir’in işgaline karşı 17 Mayıs 1919 günü Odunpazarında 10 bin kişinin katılımıyla düzenledikleri mitingle duyurmuştur. Mitingde okunan beyanname ile mevcut durum ve yapılması gerekenler konusunda bilgi verilmiş ve halk direnişe çağrılmıştır. Daha sonra 24 saat süreyle milli yas ilan edilmiş, dükkanlar kapatılmış ve pek çok yere protesto telgrafları çekilmiştir. Eskişehir halkı işgalcilere karşı verdiği bu tür tepkiler dışında Sivas Kongresi’ne üç temsilci göndererek ulusal direnişe de katkı sağlamıştır. İmkansızlıklar içerisinde toplanan kongreye Eskişehir temsilcisi Bayraktarzade Hüseyin Bey 1200 lira bağışta bulunarak büyük bir maddi katkı sağlamış, bir başka Eskişehir temsilcisi Hüsrev Sami Bey’de Heyet-i Temsiliye üyeliğine seçilerek lider kadroda yer almıştır. Kongre kararları da Eskişehir’de coşkuyla karşılanmıştır.

Sivas’ta Batı Anadolu Kuvayı Milliye Komutanlığı’na getirilen Ali Fuat Paşa Mustafa Kemal Paşa’nın da isteği doğrultusunda İngiliz işgali altındaki Eskişehir’in Milli Kongre’ye katılması için çalışmalara başlamıştır. Bu doğrultuda Eskişehir mıntıkasına Kaymakam Atıf Bey atanmıştır. Kısa sürede önemli işlere imza atan Atıf Bey İngilizlerin dikkatini çekmiş ve 7 Eylül 1919’da tutuklanmıştır. Bu haber üzerine Ali Fuat Paşa Milli Mücadele için çok önemli bir mevkide gördüğü Eskişehir’i ele geçirebilmek için kendisi 100 kişilik birlikle yola çıkmış ve 13 Eylül’de Sivrihisar’a gelmiştir. Burada Eskişehir’in Milli Kongre’ye bağlanması ve şehirdeki İngiliz kuvvetlerinin bölgeden uzaklaştırılması için bir plan yapan Ali Fuat Paşa ilk iş olarak bölgenin dışarıyla ilişkisinin kesilmesi üzerinde durmuştur. Haberleşme ve ulaşım kesilip halk işbaşına çağrılırsa kısa sürede denetimin milli kuvvetlere geçeceği düşünülmüştür. Bu amaçla Balıklı Köprüsü tahrip edilmiş ve bu olay İngilizler ve İstanbul Hükumeti nezdinde büyük tepki uyandırmıştır.

Bu arada İstanbul Hükumeti daha önce Ali Fuat Paşa’nın görev yaptığı 20. Kolorduyu lağvederek yerine merkezi Eskişehir olmak üzere Kiraz Hamdi Paşa komutasında 5. Kolorduyu kurmuştur. 20. Kolorduya bağlı bütün birliklerin 15 gün içinde 5. Kolorduya katılmaları tehditkar bir şekilde istenmesine rağmen kimse 5. Kolorduya katılmamıştır. Aksine birlikler Ali Fuat Paşa’ya bağlılıklarını telgraflarla İstanbul’a bildirmişlerdir. Bu da Eskişehir ve civarında milli kuvvetlerin ve Ali Fuat Paşa’nın kazandığı nüfuz açısından önemli bir gelişmedir.

EskiEskisehir09Eskişehir’in Milli Mücadele için stratejik öneminin farkında olan Ali Fuat Paşa buradaki gelişmeleri izlemek üzere bir istihbarat teşkilatı ve anında müdahale edecek milli müfrezeler oluşturmuştur. Öte yandan yeni hükumet döneminde Eskişehir’e Milli Mücadeleye olumlu yaklaşan, milli kuvvetleri destekleyen Fatin Bey’in mutasarrıf olarak atanması sağlanmıştır. Fatin Bey döneminde Eskişehir’de jandarmaya yardımcı olmak üzere milli kuvvetlerden Kır bekçisi teşkilatı kurulmuştur. Yine bu dönemde eşraf, tüccar, din adamı gibi çeşitli meslek gruplarından bazı kişiler 7 Ekim 1919’da bir araya gelerek Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin Eskişehir şubesini kurmuşlardır.

İstanbul’un işgali üzerine Ankara’da toplanması kararlaştırılan meclis için ülke yeniden seçim sürecine girmiştir. Eskişehir yeni meclise 5 milletvekili seçerek göndermiş ayrıca son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında Eskişehir’i temsil eden Hacı Veli ve Abdullah Azmi de Ankara’ya gelerek meclise dahil olmuşlardır. Ülkeyi işgalden kurtarmak ve Misak-ı Milliyi gerçekleştirmek üzere 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM’nin ilk işlerinden biri de otoritesini sağlamak ve askerden kaçışları engellemek üzere Hıyanet-i Vataniye Kanununu çıkarmak olmuştur. Bu kanun kapsamında kurulan ve suçluları yargılayıp cezalandıracak İstiklal Mahkemelerinden biri de Eskişehir’de kurulmuştur. Eskişehir, Bilecik, Kütahya ve Geyve bölgelerinden sorumlu olan Eskişehir İstiklal Mahkemesi 20 Ekim 1920 ile 17 Şubat 1921 tarihleri arasında görev yapmıştır.

İşgallere karşı Türk Milletinin verdiği ilk tepkilerden birisi kendi bölgelerini savunmak amacıyla oluşturdukları Kuva-yı Milliye birlikleri olmuştur. Bu birlikler düzenli ordu kuruluncaya kadar kahramanca görev yapmışlar vatanlarını savunmuşlardır. Eskişehir’de öncelikle Mihalıççık, Sivrihisar, Mahmudiye ve Seyitgazi’de de 10 milli müfreze daha sonra mutasarrıf Fatin Bey ve eşrafın desteğiyle Albayrak (500 kişi) ve intikam müfrezeleri kurulmuştur. Düzensiz, eğitimsiz ve dağınık olmakla birlikte bu birlikler yurt genelinde hem düzenli işgal ordusuna karşı hem de iç isyanlara karşı kanlarının son damlasına kadar mücadele etmişlerdir.

18 Haziran 1920’de Batı Cephesi kurulmuş ve düzenli orduya geçilmiştir. Üç gün sonra 21 Haziran 1920’de Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa’yla görüşmek ve Batı Cephesini denetlemek üzere Eskişehir’e gelmiştir. Bu Mustafa Kemal Paşa’nın Eskişehir’e ilk gelişidir. Daha sonra da pek çok kez Eskişehir’i ziyaret etmiştir. Hatta Eskişehir, İstanbul’dan sonra en fazla ziyaret ettiği yer olarak bilinmektedir.

eskisehir-isgalYunanlılar 6 Ocak 1921’de Bursa’dan Eskişehir’e ve Uşak’tan Afyon yönüne doğru taarruza geçmişler, 9 Ocak’ta Bilecik ve Bozüyük’ü işgal etmişlerdir. İnönü mevzilerinde gerçekleşen savaşta Türk ordusu Yunan birliklerini geri püskürtmeyi başarmıştır. 1. İnönü Savaşı olarak tarihe geçen bu savaş Türk düzenli ordusuyla girilen ilk savaştır. Düzenli orduya geçiş sürecinde çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalınmış olmasına rağmen Türk ordusu bu savaşı kazanmasını bilmiştir. TBMM’nin otoritesini ve kazanmaya olan inancını güçlendiren bu savaş Eskişehir’de büyük bir törenle kutlanmıştır.

Bolu Milletvekili Dr. Fuat Bey savaş sırasında yaptığı yardımlardan dolayı Eskişehir halkına teşekkür edilmesi için 20 Ocak 1921’de Meclis Başkanlığı’na önerge vermişti. Yunanlılar yenilginin izlerini silmek ve hedefleri olan Ankara’ya ulaşmak için ikinci kez taarruza geçmişler 26-27 Mart’ta çarpışmalar başlamış, 31 Mart 1921’de Yunan kuvvetleri yine çekilmek zorunda kalmışlardır. Türk ordusuna olan güven iyice pekişmiş ve her iki savaşı da yakından takip eden Eskişehir halkı 2. İnönü zaferini üç gün üç gece sevinç gösterileriyle kutlamıştır. Eskişehir halkı savaş sürecinde yaptıkları para yardımıyla yaralıların tedavisine katkıda bulunmuş ve aldıkları malzemeleri Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne teslim etmişlerdir.

İnönü savaşlarından sonra Yunanlılar Eskişehir’i hedef alarak dört koldan saldırmışlardı. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa Eskişehir’in Karacahisar Köyünde bulunan Batı Cephesi karargahına gelmiş ve 18 Temmuz’da ordunun Sakarya’nın doğusuna çekilmesi kararlaştırılmıştır. Bu Eskişehir’in boşaltılması anlamına gelmekteydi ve 19 Temmuz Salı günü akşamına kadar şehir boşaltılmıştı. Milli Mücadele’nin önemli tanıklarından Halide Edip ayrıntılarıyla anlattığı bu boşaltma işlemini “son dönemlerin en dramatik olaylarından birisi” olarak nitelemiştir. Batı Cephesi karargahı da 24 Temmuz’da Polatlı’ya taşınmıştı. Tarihe Eskişehir- Kütahya Savaşları olarak geçen ve kaybedilen bu savaşlar ile Eskişehir gibi stratejik önemi olan bir bölge Yunanlıların eline geçmiş ve Ankara’ya iyice yaklaşmışlardı.

Yunanlılar işgal süresince Eskişehir’e bir temsilci, iki kolordu kumandanı ve iki levazım reisi göndermişlerdi. Bu yetkililer halka zulüm yapmaktan geri kalmamış ve kendilerince yasaklar koymuşlardı. Bu arada yerli halktan ve Kumlardan bazı kişilerin Yunanlılarla işbirliği yaptığı görülmüştür ki bunların isimlerini Hakimiyet-i Milliye gazetesi “yılanlar” diyerek vermiştir.

Yunan ordusu 13 Ağustos’ta Ankarayı hedef alarak harekete geçmiş ve 14 Ağustos’ta Sivrihisar’ı almıştı. Ankara’dan top seslerinin duyulduğu hatta meclisin taşınmasının gündeme geldiği bu zor günlerde Türk milleti için kazanmaktan başka çare yoktu.

Sakarya yenilgisinden sonra Yunan ordusu Eskişehir-Afyon hattına çekilirken Türk ordusu onların toparlanmasına fırsat vermeden taarruza geçmeyi planlamıştır. Türk ordusu 26 Ağustos 1922 sabahı topçu ateşiyle taarruza geçmiş, 30 Ağustos’ta gerçekleşen Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile Yunan ordusunun büyük bir bölümü yok edilmişti. 1 Eylül 1922’de İzmir’e doğru ilerleyen Türk kuvvetleri 1 Eylül’de Uşak, 2 Eylül’de Eskişehir ve sırasıyla Nazilli, Simav, Salihli, Alaşehir, Balıkesir, Bilecik, Aydın, Manisa ve nihayet 9 Eylül’de İzmir’i düşman işgalinden kurtarmışlardır.

EskiEskisehir11Bu süreçte Eskişehir’de 2 Eylül’de kurtuluşa ermiş ve Milli Mücadele’ye verdiği maddi-manevi destekle adından sıkça bahsedilen bir yer olmuştur. Şehrine dönen Eskişehirliler burayı neredeyse tanınmayacak halde bulmuşlar ama özgürlüğün verdiği güçle yeniden imar faaliyetlerine başlamışlardır. Mustafa Kemal Paşa’nın 15 Ocak 1923’te Eskişehir’e yaptığı gezi de Eskişehir’in imarı konusunda bir dönüm noktası olmuş birçok adım atılmıştır. Mustafa Kemal Paşa Eskişehir halkına yönelik yaptığı konuşmasında; Eskişehir’i ve Eskişehir halkını çok iyi tanırım. Eskişehir halkı, içinde ve yakınında düşman kuvveti mevcut olduğu ve bizim de elimizde kuvvet bulunmadığı zaman çok büyük vatanperverlik, milliyetperverlik ve azim ve kahramanlık göstermiştir.” diyerek başladığı konuşmasında Eskişehir halkının güzide vasıflarla bezenmiş bir halk olduğunu vurgulamış ve bütün hizmetlerinden dolayı tebrik etmiştir.

Görüldüğü üzere 22 Ocak 1919 İngiliz işgalinden başlayıp 2 Eylül 1922’de kurtuluşla sonuçlanan süreçte Eskişehir pek çok badireler atlatmıştır. Hiçbir zaman yılgınlığa düşmeden Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde verilen Milli Mücadele’ye tam destek veren Eskişehir halkı haklı bir gururla 2 Eylül’ü her yıl kurtuluş günü olarak kutlamaktadır. Şehrimizde kampüs, cadde, gazete ve daha birçok yerde 2 Eylül ismi yaşatılmaktadır.

Bu duygu ve düşüncelerle tüm Eskişehir halkının 95. kurtuluş yıl dönümü kutlu olsun.

***

Eskişehir halkı işgal günlerinde çok zulümler görmüş acılar çekmiştir. Yunanlılar hanelere tecavüz etmiş ve istediklerini ele geçirinceye kadar işkenceler yapmışlardır. ”Eskişehir’den Gelen Ses” isimli şiirinde İzzet Ulvi Bey bu günleri şöyle anlatır:

Al sancağa hasret kaldık
Kaygılara yasa daldık
Zalimden çok bunaldık
İmdat senden şanlı ordu
Aman, kurtar güzel yurdu
***
Katil Yunan can yakıyor
Camilere haç takıyor
Porsuk suyu kan akıyor
İmdat senden şanlı ordu
Aman, kurtar şanlı yurdu
***
Eskişehir şimdi viran
Ne ırz kaldı ne mal ne can
Ah yok mudur, can kurtaran
İmdat senden şanlı ordu
Kurtar artık güzel yurdu
***

 

Kaynak ve Alıntı: Eskişehir Valiliği, Eylül 2009 – ESKİyeni Dergi
Eski Zamanlar – İşgal Süreci ve Eskişehir’in Kurtuluşu
Doç. Dr. Emine GÜMÜŞSOY – Eskişehir Osmangazi Üniversitesi

Seçilmiş Kaynakça:
• Güneş, İhsan-Kemal Yakut; Osmanlı’dan Cumhuriyete Eskişehir (1840-1923), Anadolu Üniversitesi Yayını, 2007.
• Ali Sarıkoyuncu, -Selahattin Önder-Mesut Erşan; Millî Mücadelede Eskişehir, ESOGÜ Yayını, 2002.
• Yıldırım, İsmail; Milli Mücadele’nin Başlangıcında Eskişehir (22 Ocak 1919-20 Mart 1920), Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Yayını, 1998.

Kategoriler
Genel

Atay Altın – Karagöz Hacivat

Hacivat – Karagöz oynatan ve seslendirme yapan kişiye “Hayali” denir. Türk gölge oyunu ustalarından 1955 Sivrihisar doğumlu M. Atay Altın, “Karagöz ve Hacivat”ı toplumun her kesimiyle buluşturmak ve bu kültürü yaşatmak için okul, restoran ve kafelerde sahneliyor. “Okullarımızın dışında Karagöz ve Hacivat oyununu daha serbest mekanlarda yetişkinlere, gençlerimize ve çocuklarımıza ulaştırmaya çalışıyoruz. Böyle bir fikir, Karagöz oyununu gelecek nesillere aktarma isteğimden geldi. Bu işi yapan kişilerin sayısı artık gitgide azalıyor ve bu oyunun unutulmasını istemiyorum.” Özellikle çocukların Karagöz ve Hacivat oyununu ilgiyle izlediğini vurgulayan Altın, “Gittiğim her yerde insanlar geleneksel oyunumuzu sıkılmadan izliyor. Bazı yerlerde çocuklar yemeklerini yedikten sonra sahnenin önüne kadar getiriyorlar ve oyunu sonuna kadar izliyorlar” dedi. 

atay-altin-hacivat-karagoz

Türkçeyi “Karagöz ve Hacivat” Oynatarak Öğreniyorlar

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Türkçe Öğretimi, Uygulama ve Araştırma Merkezinde (TÖMER) derslere katılan 65 ülkeden 210 öğrenci, birer “hayali” edasıyla “Karagöz ve Hacivat” oynatıp çalışmalarını görsel unsurlarla destekleyerek Türk kültürünü ve Türkçeyi öğreniyor.

Gölge oyununun, konuşma becerisini geliştirmede çok etkin bir yol olduğunu vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Hilmi Demiral, “Konuşmak biraz cesaret istiyor. Gölge oyunu bize bu konuda bir kapı açıyor çünkü öğrenciler sahnenin arkasında oluyor ve kendilerini gizleyip, gerçek kimlikleri dışında bir kimliğe bürünebiliyor” dedi.

footer

Kategoriler
26

Eski Bir Şehrin Hikayesi

eski-bir-sehrin-hikayesi

ESKİŞEHİR, Bu şehir öyle bir şehirdir ki, Tarihin en eski dönemlerinden bu güne bir çok uygarlığa kucak açmıştır. Kafkaslardan, Balkanlardan gelenlere yurt olmuştur. Ayrımcılık yapmamış, kaynaştırmış, birleştirmiştir.

Her tarafı termal su iken, içme suyu olmamış, sularını soğutarak içmiştir. Yaygın akan Porsuk, Şeydi suyu vd. bataklıklar oluşturmuş, sıtma sıradan hastalık sayılmıştır. Ama ölüme de direnerek tarımını, hayvancılığını geliştirmeye çalışmıştır.

Yeniden, yenilikten, çağdaşlaşmadan yana olmuştur. Tüm baskı ve engellemelere rağmen Sivas Kongresine delege göndermiş.

Hatta bu kongrenin masraflarının önemli bir bölümü Eskişehirli delegelerce karşılanmıştır. İşbirlikçiliği reddetmiş, bağımsızlıktan yana tavrını koymuş, Kuva-yı Milliye’ye katılmıştır. Eskişehir’den Hatice ve Azize adlı iki kadın padişaha işgalleri protesto telgrafı çekmiş, “Esaretten Özgürlüğe” diyerek, kentte 423 gün süren İngiliz işgaline son vermiştir. Emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşının sıklet merkezi olmuş.

Herkesten önce cepheye koşmuş, varını-yoğunu son damlasına kadar ordusuna vermişti. I. İnönü, II. İnönü, Eskişehir – Kütahya Savaşlarını bağrında yaşamıştır.

Yunan işgali ile eziyetin her türlüsünü, işkencenin en onursuzunu iliklerine kadar hissetmiş. Ancak yılmamış, yıkılmamış ve direnmiştir. Sonrası mı?

Sonrası malum. Ülkenin Kurtarıcısı ve Kurucusu, Türk Devriminin lideri Mustafa Kemal’in önderliğinde Küllerinden yeniden doğmuştur.

Tarımda, ticarette, sanayide, eğitimde birçok ilke imza atmıştır. Cumhuriyet ile birlikte aydınlanmanın örnek kenti olmuştur.

KİTAP HAKKINDA

Eskişehir Ticaret Odası’na bu başlıkta bir proje sunduğumda Sayın ETO Yönetim Kurulu Başkanı Metin Güler çok olumlu karşıladı ve hemen başlanmasını istedi.

Aslında çalışmanın alt yapısı belirli bir oranda hazırdı. Çünkü genelde Eskişehir ağırlıklı yayınlar yapmıştım. Konuyla ilgili belgelerin bir kısmını ileride bu konuda araştırma yapmayı tasarladığımdan toplamıştım.

Bu projenin bir diğer alt yapısı ise öğrencim ve genç meslektaşım sevgili Melis Birgün’ün danışman­lığımda hazırladığı yüksek lisans çalışmasıydı. Kendisiyle böyle bir çalışmaya başlarken bunu zaten planla­mıştık. Ancak tez aşamasında zamanının yetmemesi nedeniyle bazı konular eksik, bazıları da çok yüzeysel kalmıştı. Bu eksiklikler tarafımdan iki yıl süren arşiv ve kütüphane çalışmaları ile tamamlandı. Genç meslek­taşımın hayat arkadaşını bulması ve meslek hayatına Van’da devam etmesi nedeniyle birlikte başladığımız çalışmanın geri kalan sürecini yalnız tamamlamak zorunda kaldım.

Daha önceki Eskişehir tarihi ile ilgili yaptığımız çalışmalarda olduğu gibi bunda da konuyla ilgili orijinal belgelerin çoğunluğuna basit transkripsiyon uygulanmış şekilde çevirileriyle birlikte sayfalarımızda yer vermeye çalıştık. Buradaki temel amacımız alan dışından okuyucuların sıkılmasını engellerken, alandan insanların ilgili belgelerden farklı çıkarsamalar sağlamalarına olanak tanımaktı.

Ayrıca kitapta ETO başkanı Sayın Metin Güler’in isteği üzerine hemen her konu da belge ya da fotoğraf kullanmaya özen gösterdik. Hatta bazı bilgi, belge ve fotoğraflar bu kitapla ilk defa gün ışığına çıkmış oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün savaş meydanlarındaki ve Eskişehir’deki fotoğraflarının büyük çoğunluğu Genelkurmay ATAŞE arşivinden alınmıştır. Eskişehir’de kurulan kimi dernek, spor kuruluşu ve ticari yapı ve çalışanları için ise dönemin Eskişehir Halkevi dergisinden yararlanılmıştır.

Bu kadar uzun soluklu çalışma olup da bize emek ve destek verenleri de anmamak olmaz. Her zaman olduğu gibi teşekküre beni yetiştiren hocalarımla başlamak istiyorum. Bugün bu çalışmaları yapabiliyorsam en başta beni yetiştiren, bana emek veren, yaptığım çalışma ile ilgili eline geçen her türlü bilgi ve belgeyi benimle paylaşan, lisans, yüksek lisans ve doktora hocam Sayın Prof. Dr. İhsan Güneş’e, sonraki akademik hayatımda önemli yerleri olan Sayın Prof. Dr. S. Esin Derinsu Dayı, Sayın Prof. Dr. Erdal Açıkses, Sayın Prof. Dr. Yaşar Akbıyık hocalarıma sonsuz şükran borçluyum.

En sıkışık ve zor zamanlarda bize desteğini esirgemeyen öğrencim ve meslektaşım Tarihçi-Arşiv Uzmanı Erdinç Şahin’e, bölüm arkadaşlarım Doç. Dr. Mehmet Topal ve Dr. Engin Kırlı’ya; Tohum Islah İstasyonu ve Dry Farming Uygulama alanı ile ilgili fotoğrafları temin eden Ziraat Yüksek Mühendisi Celalettin Aygün’e teşekkürü bir borç bilirim.

Yaklaşık bir yıl aralıksız birlikte çalıştığımız, birbirimize katlanmak zorunda kaldığımız kitabın grafik tasarımını gerçekleştiren Kadir Pekince’ye; çalışmanın her aşamasında bize büyük bir destek veren, dikkatini üzerimizden eksik etmeyen, bizi yüreklendiren, ETO Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Metin Güler’e teşekkür ediyorum.

Doç. Dr. Zafer KOYLU Ağustos 2015 ESKİŞEHİR
ISBN: 978-605-137-496-3
footer

Kategoriler
26

Eskişehir Yöresine Ait Efsaneler

Efsane, söylem, mit ya da kült olarak da adlandırılır. Oldukça kısa ve konuşma dilinde, tek olay içeren bu anlatıların gerçek olduğuna inanılır. Resmi ve yazılı belgeler, İlmi araştırma ve deneyler ya da tamamen aynı şartlar içindeki her birey tarafından tecrübe edilemediğinden, efsanelerin gerçekliği kanıtlanamamaktadır. Ama gerçeklik, şüpheci tohumları eker ve insanlar kaygı ile inanarak efsaneleri anlatırlar. Efsaneler motif denilen, birden çok farklı anlatıda benzer bir işlevle “kılık değiştirmek, aynı anda birden fazla yerde olmak, farklı tarihi dönemlerde görünmek vb.” nesne, davranış, hayvan, insan ve uygulamalar içerirler. Aynca, her efsanenin birden fazla çeşitlemesi de vardır. Yani, bir efsanevi olayın farklı çağlarda, farklı yerlerde ve farklı kişilerce yaşandığını aktaran, birbirine benzer metinleri vardır.

Eskişehir’deki efsanelerin konusu ağırlıklı olarak dinidir. Özellikle dini kişiliklerle ilgili anlatılar sıkça anlatılır ya da yazılır. Bu efsanelerden en bilindik olanları, ünleri, etrafında gelişen inanç ve uygulamaların etkin olduğu alanın genişliği açısından “genel veliler” olarak nitelendirilebilecek olan ermişler ve gazilerle ilgilidir. Bu efsaneler, genellikle söz konusu dini kişiliklerin yaşadıkları dönemleri konu ederler…

ESKİŞEHİR EFSANELERİ

Battal Gâzi Türbesi ve Kesik Başlar

Adına Seyitgâzi ilçesinde bir külliye bulunan Seyyid Battal Gâzi, muhtemelen 8. yüzyılda yaşamış bir Arap Ordusunun komutanıdır. Ama Eskişehir’de, Alevi-Bektaşi kültürü içinde bir Türk – Müslüman savaşçı olarak yaşar. Arapça’dan çevrilmiş bir destanı varsa da, halk arasında efsaneleri anlatılmaktadır…

İstanbul kuşatmasına da katıldığı söylenilen bu savaşçının çok güçlü ve uzun boylu olduğuna inanılmaktadır. Öyle ki mezarı tam 5,5 metre uzunluğundadır.

Mezarının hemen yanında, Kral Kızı olarak bilinen, Elenora adlı bir Hristiyan kadına ait başka bir mezar bulunmaktadır:

Elenora’nın, Battal Gâzi’nin sevgilisi ya da eşi olduğu kabul edilir. Hatta Battal Gâzi ’nin onun elinden atılan bir çakıl taşıyla öldüğü söylenir. Yaklaşan Hristiyan ordularım haber vermek isteyen Elenora, uyumakta olan Battal Gâzi ‘ye bir çakıl taşı atar ama sevgilinin elinden çıkan bu taş onun sonu olur.

Kesik Başlar

Seyit Battal Gâzi türbesi içinde üç kesik başlı savaşçıya ait olduğu söylenen mezar da bulunmaktadır…
Söylentiye göre; “Sadece yuvarlanarak hareket eden ve konuşabilen, genç erkeklere ait bu başlar, yine de düşmana karşı mücadele etmişler, katıldıkları gâzadan sonra can vermişlerdir. ”

Seyyid Battal Gâzi Hakkında Söylenenler / Bilinenler

Emeviler döneminde Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan savaşlarda ün kazanmış, Müslümanlar ve özellikle Alevi-Bektaşi Türkler arasında büyük bir Gazi-Veli kimliğiyle yüceltilip, destan kahramanı yapılmış “Müslüman Emir” olarak adlandırılabilecek Battal Gazi’nin tarihi kimliğiyle, söylencelere dayanan edebi ve efsanevi kimliği İlmi çalışmalarda da birbirine karışmıştır. Anadolu’da gerçek tarihi kişiliğine oranla efsanevi kimliği daha geniş bir etkiye sahip olan Battal Gazi, Endülüs’den Orta Asya’ya kadar bütün İslam dünyasının ortak malı haline gelmiştir. Türkler Anadolu’ya geldikleri zaman onun kahramanlık menkıbeleriyle karşılaşmışlar ve kendisine büyük hayranlık duymuşlar, bu sebeple onun menkıbelerini yeni bir yorumla ele almışlardır.

Bu suretle Anadoluyu fethetmiş bir Türk kahramanına dönüşen Battal Gazi’ye muhtemelen 13. yüzyıl ya da 14. yüzyılda bir de “Seyyidlik” payesi uygun görülerek Peygamber soyuna bağlanmıştır. Böylece daha 13. yüzyılda gerek halk gerekse Bizans sınırındaki gaziler arasında bir “Gazi-Evliya” olarak takdis edilmeye başlanan Seyyid Battal Gazi’nin aynı dönemde başta Kalenderiler olmak üzere Alevi-Bektaşiler arasında da yaygın bir külte konu teşkil ettiği görülmektedir.

Rivayetler ve menkıbeler dışında Battal Gazi hakkında elimizde çok az bilgi bulunmaktadır. Hemen hemen bütün kaynaklarda temel alman tema. Battal Gâzi’nin savaşları ve kahramanlıklarıdır. Nitekim tüm kaynaklarda “Battal” kelimesinin asıl adı değil kahramanlığını gösteren lakabı olduğu belirtilmektedir.

Aynca, Seyid Battal Gâzi efsanesinin geniş ölçüde ün kazanması, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde büyük izler bırakmıştır. İstanbul, Maltepe’de Seyyid Gâzi Kayası, Erdek’te kalesi, Kapadokya Karaeadağ’da bir Cami, Caesarea (Hacı Halife- Hacı Kalfa) adına bir vakıf bulunmaktadır. Kırşehir’de ise ikinci bir türbe görülmektedir. Üçüncüsü de Çorum yakınlarındaki Ali Dağındadır. Battal Gâzi’nin nereli olduğu hakkında da değişik görüşler mevcuttur. Battal Gazi, kimi yerde Şamlı, kimi yerde Antakyalı ya da Malatyalı, kimi yerde bir Türk, kimi yerde de bir Arap olarak gösterilmektedir;

Zirkili’de Battal Gâzi’nin Benî Ümeyye zamanında Şamlı bir emir olduğu belirtilir. İbnü’l-Esir’de Battal Gâzi’nin yaşadığı dönem olarak gösterilen, VII. yüzyıl tarihlemesinden (Emevi Dönemi) farklı olarak birçok kaynakta ve araştırmada VIII. yüzyıl sonu ile IX. yüzyılda Abbasi döneminde. Halife Harun-reşid zamanında (786- 809) Malatya civarında yaşadığı görüşü de sıkça kullanılmıştır. Aynca bazı kaynaklarda Battal Gazi’nin Malatyada doğmuş olduğu belirtilir. Bunların yanında Battal Gâzi’nin künyesi verilirken “Ebu Muhammed Cafer b.Hüseyn b.Rebi’ b.Abbas Malatyavî ve Haşimî” olarak gösterilir. Buradaki Malatyavî ismi Battal’ın Malatyalı olduğu iddiasını kuvvetlendirmesi açısından da önemlidir.

Evliya Çelebi, Battal Gâzi’nin Harunurreşid tarafından elçilikle görevlendirildiğini, ayrıca Antakyanın kuşatılması ve fethinde rol aldığını ve Harunurreşid’in İstanbul kuşatmasına da katıldığı ve kuşatmadan sonra Üsküdar yakasında kaldığını ve Anadolu yakasında çeşitli muharebelerde bulunduğunu belirtmektedir. Bu durum bize, Battal Gâzi kimliğinin efsaneleşerek, yaşadığı dönemden sonraki yüzyıllarda ve olaylarda da gücünü koruduğunu göstermektedir. Ahmed Rifat, Battal Gâzi’nin Antakyalı bir Arap emiri olduğunu söyler. Tarih-i Dımaşk’da, Battal Gâzi’nin Antakya’da oturduğu ve Hakemoğlu Mervanoğlu Abdülmelik tarafından Şam ve Cezire ehlinin reisliğiyle görevlendirildiği bildirilir. Samuel ben David Yemşel, seyahatnamesinde “Müslümanlar, Battal’ın Rumeli’yi fethettiğini ve aslen Osmancıklı olduğunu söylemektedirler.” demektedir.

Bunların yanında, Ahmet Yaşar Ocak ve Abdülbaki Gölpmarlı Saltuknâmede, Battal Gâzi ile Sarı Saltuk arasında bir ilişki kurulduğunu kaydederek, Sarı Saltuk da tıpkı Melik Dânişmend Gâzi gibi Hz. Ali soyundan ve Seyyid Battal Gâzi’nin torunlarından Seyyid Hasan’m oğlu olarak gösterildiğini belirterek bir anlamda bu ve benzeri neseb sahiplenmelerinin temelinde menkıbevî halk kültürünün büyük etkisini vurgulamaktadır.

Battal Gâzi’nin yaşadığı dönemi ve hayatı hakkındaki bilgileri, genellikle onun bulunduğu Rum seferlerine ve savaşlarına ait verilen haberlerden öğrenmekteyiz. Taberî ve diğer birçok kaynağın da gösterdiği gibi Battal Gâzi’yi VIII. yüzyılda Emevîler devrinde yaşamış kabul etmek gerçeğe daha yakın görünmektedir. Battal Gâzi’nin bilhassa 717 – 740 yılları dolaylarında, Emevîler’in Bizans’a karşı yürüttükleri mücadelelerde rol aldığını ve hem Müslüman hem de Hristiyan kaynaklara yansıyan efsanevî şöhretini bu sırada kazandığını kabul etmek doğru olacaktır.

Menkıbevî bilgilerle karışmasına rağmen tarihî kaynaklar Battal Gâzi’nin öldüğü zamanı ve yeri tesbit ediyorlar. Ölümü ile ilgili rivayetlerin en gerçeğe yakını. Battal Gâzi’nin, bugün Eskişehir’in Güneybatısında yer alan Seyitgâzi kasabasının bulunduğu antik Akroinon mevkiindeki bir muharebe sırasında şehid olduğudur. Birçok kaynak, onun ölüm tarihini 113 (731), 122 (740) ve 123 (741) olarak zikretmektedir. Buna göre Battal Gâzi’nin M.730’lu veya 740’lı yıllarda Akroinon mevkiinde şehid düştüğü kabul edilebilir.

Battal Gâzi’nin menkıbevî kişiliği Anadolu Türkleri arasında da kendisini kuvvetle ortaya çıkarmaktadır. Türkler bu savaşçıyı gerçek kimliğinden çıkarıp klâsik bir Türk Alp’i şeklinde düşünmüşler ve Battainâme’yi muhtemelen XI. yüzyılın sonlarıyla XIII. yüzyılın başları arasındaki dönem içinde bu anlayışa göre yeni bir yorumla oluşturmuşlardır. Destanın Türkçeye adapte edilmiş şeklinde Dânişmend ailesi Battal Gâzi’ye kadar gitmektedir. Türkler, Danişmend’i kendi geleneklerine bağlamışlar ve Battal Gâzi’nin doğum yeri Malatya’nın onun doğum yeri olduğunu öne sürmüşlerdir..

Battal Gâzi’nin Türkler arasmda bu kadar çok sevilip bir “Gâzi-Velî (Alp Eren) kimliğiyle yüceltilmesinde ve ululanmasında, şehit olduğu yerde eski bir Bizans dini yerleşimi üzerinde bulunduğu var sayılan mezarının, I. Alâeddin Keykubad’ın (1220-1237) annesi tarafından bir rüya sonucu keşf edildiğini nakleden menkıbenin önemli bir katkısı olsa gerek.

Menkıbelerin ve edebî ürünlerden Battainâmenin etkileri o denli büyük olmuştur ki. Battal Gâzi daha Selçuklular döneminden itibaren Anadolu’da özellikle Sünni İslam inanışı dışındaki Türkler (önce Kalenderiler, sonra Aleviler ve Bektaşîler) tarafından çok benimsenip yüceltilmiştir. Burada dikkatlerden kaçmaması gereken olgu; gerçekte Hz. Ali ve soyuna hiç de iyi gözle bakmayan bir hânedana, Emevîler’e mensup bir kişiliğin, bu niteliğinin unutularak en ön safta gelen bir evliya mertebesine çıkarılmış olmasıdır. Böylece, Emevî komutanı Battal Gâzi, heterodoks Türk zümreleri arasında yerini Hz. Ali soyundan gelen Seyyid Battal Gâzi’ye bırakmıştır.

Böylece daha XIII. yüzyılda gerek halk, gerekse Bizans sınırındaki Gâziler arasında bir Gâzi-Evliya olarak takdis edilmeye başlanan Seyyid Battal Gâzi’nin aynı devirde başta Kalenderîler olmak üzere çeşitli Sünnilik dışı topluluklar arasında yaygın bir külte konu teşkil ettiği görülür. Ancak bu önemli olayın nasıl ve hangi bağlantılarla meydana geldiği, Anadolu Kalenderîlerinin ne gibi sebepler yüzünden onu “Pîr-i Abdâlân” kabul ettikleri henüz tam olarak bilinememektedir. XVI. yüzyılda Seyid Battal Gâzi adının, Türk ordusunun itici gücünü oluşturduğunu görüyoruz. Sünnî halk şairleri tarafından da XV. yüzyıldan beri hem Gâzilik ve kahramanlık, hem de evliyalık yönleri vurgulanarak yüceltilmiştir.

Seyyid Battal Kültü

İslâmî dönem Türk edebiyatının en ilgi çekici ve gelişmiş örneklerinden birini destâni romanlar teşkil etmektedir. Battalnâme yazıya geçirildiği dönemden itibaren halk arasında çok okunmakta olup yaşadığı yüzyıllar boyunca birçok ilâveler gördüğü açıktır. Aynca eserdeki kültürel ürünlerin yüzyıllara ve coğrafyalara göre de değişiklikler gösterdiği açıktır.

Bunlardan biri Battal Gâzi’nin Hızır İlyas ile olan menkıbeleridir. Hızır bu destani romanlarda kahramanların yardımcısı, yol göstericisidir. Başları sıkıştığında veya ölümle burun buruna geldiklerinde Hızır ortaya çıkar ve kendilerini kurtarır. Kahramanâme, dini bir içeriğe sahip olan Battal Gâzi Menkıbesi, Selçukluların ilk zamanından beri, manzum ve mensur birçok Battalnameler oluşmasına sebep olmuştur. Kimin tarafından ve her ne amaçla yazılmış olursa olsun, o dönem Türklerinin ortak duygularını yansıtan bu eser halk arasında büyük bir ün kazanmış, hatta Doğu Türkistan’a kadar yayılmıştır.

***

Savaşa Katılan Yatır

Eskişehir kent merkezinde Şihabüddin-i Sühreverdi türbesi bulunmaktadır. Türbedeki bir evraktan Sühreverdi’nin, Abdülkadir-i Geylani’nin yanında eğitim gördüğü, Şafi fıkıh alimi ve evliyası olduğu, 13. yüzyılda Bağdat’ta vefat ettiği öğrenilmektedir. Artık hayatta olmayan türbenin bakıcısı yaşlı bir kadın, bir Kıbrıs Gazisine şunu anlatmıştır:

Kıbrıs harekâtı boyunca her sabah türbenin etrafında kan damlaları olurdu. Kadın bunları her gün sildiği halde, ertesi gün yeniden kan damlaları olduğunu görürmüş. Kadın bu durumu, “türbenin ” her gece Kıbrıs ’taki harbe katıldığına ve yaralandığına yormaktaymış…

Yerini Bulduran Yatır

Resmi tarih söylemese de işte bir okulun efsanesi şöyledir:

Eskişehir Muttalip yolu üzerinde bulunan Necatibey İlköğretim okulunun altı, eski bir mezarlıkmış! Okul inşaatı tamamlanmak üzereyken inşaattaki bir merdiven bir türlü yapılamamış, işçiler yaptıkça merdiven yıkılıyormuş. Merdivenin yapıldığı alanın altı kazılınca oradan bir yatır çıkmış. Bunu dışarı almalarından sonra merdiven yapılabilmiş.

Abdest Alan Yatır

Eskişehir’de bazı eski evlerin bahçesinde yatır vardır. Ev sahipleri bu yatırlara zarar vermemek için her şeyi yaparlar. Hiç kirli tutmazlar. Yatırların yanma devamlı takunya, abdest için su ve havlu konur. Cuma günleri. Cuma namazı sâlası vaktinde, takunya ve havlunun ıslandığı, abdest suyunun bittiği görülürmüş. Kişiler, yatırın Cuma namazı için abdest aldığına inanmaktadırlar.

Eskişehir Merkez / Uludere köyde Âşık Mustafa adlı bir adam yaşarmış. Köydeki erkeklerin toplanıp sohbet ettiği köy odasında oturdukları bir gün, Aşık Mustafa odada oturan erkeklerle iddialaşmış: “Zemheride dalıyla birlikte kiraz getiririm ”demiş. Bir gün ya da bir saat sonra, tam olarak bilinmemektedir, kirazı yeşil dalıyla birlikte getirmiş. Bu durum onun dervişliğinin kanıtı olarak kabul edilmiş.

Eskişehir efsanelerine en sık konu edilen olağanüstü varlık, cindir. Eskişehir’in eski semtleri Bademlik ve Odunpazarı ile kent merkezindeki hamamlarda kendileriyle rastlanıldığı sıkça anlatılır.

Hamama Dadanan Cinler

Bir adam, büyük bir ihtimalle Kadir Gecesinde, daha güneş ışımadan hamama yıkanmaya gider. Hamam kalabalıkmış. Birçok kişi yıkanıyormuş ama hepsinin ayağı tersmiş. O da dışarı çıkıp biletçiye, neden adamların ayakları ters, diye sormuş. Biletçi de kendi ayaklarını göstererek “Böyle mi?” demiş. Bunun üzerine adam oradan kaçmış, evine gelmiş. Başından geçenleri anlatmış. Birkaç gün sonra da adam bir şekilde ölmüş.

Ama cinler sadece erkekler hamamında gezmemektedir:

Ramazan ayında Şeytanlar bağlı olur derler ama Ramazan değilmiş. Hamama giden bir kadın yıkanmış. Kafasını sabunlamış, suyu döktüğü zaman karşısında, bir bakmış simsiyah bir boğa. “Allah Allah! Bana mı öyle görünüyor?” O sırada hamamda yalnızmış. Yine başına suyu dökmüş, bakmış hâlâ orada; yan yatar vaziyette, göbek taşının üstünde yatıyor. “Bir iki kere daha bakayım” demiş, gerçekten de oradaymış. Kadın çıldırmış. Hastaneye götürmüşler. Hamamı bir süre kapatmışlar. Sonradan kimsenin tek girmesine de izin vermemişler.

Efsaneler, sürekli üretilen anlatılardır. Bu yüzden Eskişehir kentiyle ilgili oldukça güncel efsaneler de bulunmaktadır. Bunun için gençlere ve kent sokaklarında gezenlere kulak vermek yeterlidir.

KANLI KAVAK PARKI

Kanlı kavak parkına adını veren, kavuşamayan sevgililerin buradaki bir kavağa kendilerini asarak ölmeleriymiş. Ama bu açıklamayı kabul etmeyenler de var:

Bu parktan geçen Porsuk çayı içinde bir canavar yaşıyormuş ve yaklaşan çocukları kapıp yediği için parka bu ad verilmiş. Kim bilir?

KIRK KIZ DAĞI EFSANESİ

Türkmen mecidiye köyü yakınında, Doğan çayır beldesinin yanında bir Kırkkız Dağı vardır. Kırk kız orada halı dokurken Yunan askerleri gelmiş. Kızlar Allah’a dua etmeye başlamış. ‘‘Allah’ım bu adamlar bize kötülük yapacak, ya bizi taş yap ya kuş yap.” diyorlar. Allah tarafından da onlar kuş olmuş uçmuş. (Faruk Öğülmüş, Mahmudiye, Türkmenmecidiye köyü)

Piri Köstebek Olan Meslek

Eskişehir’in o sarı, sıcak toprağı ve insanı kavuran günlerinden birinde, genç bir adam işini erkenden bitirip, Eskişehir Pazarından çıkıp, köyüne doğru yola koyulur. Güneş tam tepeye gelip, güneşliğini belli ettiği zaman yürümek gittikçe güçleşir.. Bunun üzerine adam, kıraç bozkırın orta yerinde buluverdiği ahlat ağacının gölgesine sığınır. Niyeti hem biraz dinlenmek hem de çıkınına koyduğu peyniri ekmeğe katık ederek bir iki lokmayla açlığını bastırmaktır. Yemek sonrası bir ağırlık çöker. İçi geçiverir. O sırada kulağına bir ses gelir.. Biraz ilerisinde cam gözlü, fırça tüylü bir köstebeğin beyaz bir taş ile oynadığını görür. Bir an genç adam ve köstebek göz göze gelirler. Köstebek ürker oynadığı beyaz taşı bırakarak deliğine kaçar.

Genç taşı eline alır. Toprak altının serinliğini duyar ellerinde. Yazın o deli sıcağında o yuvarlak beyaz taş serinletivermiştir genç adamı. Taşla biraz oynar. Onu koklar. Baharın ilk günlerinde sürülmüş tarla gibi kokmaktadır. Ahlat ağacının yaşlı gövdesine sırtını dayar. Cebinden çakısını çıkartır ve bu beyaz, serin taşı yontmaya başlar. Bir iki çakı darbesinden sonra dile gelir beyaz taş. İnler ve konuşmaya başlar: “Ey insanoğlu, ey koca Tanrıdan sonra yeryüzünün en becerikli varlığı…

Ne istedin benden? Niye batırdın o sivri bıçağı böğrüme? ”

Genç adam korkar taşı bırakıverir elinden. Taş o anda dünya güzeli bir genç kıza dönüşüverir. Bembeyaz, kadife gibi teni olan genç bir kız… Genç adam iyice korkar, şaşırır. Eli ayağı birbirine dolaşır. Dili söylemez olur. Konuşabilseydi eğer, kuşkusuz af dilerdi o genç ve güzel kızdan! Şaşkınlığı arasında güzel kız tekrar taşa dönüşür ve oradaki köstebek deliklerinden birine akıp gider.

Bir süre sonra genç adam kendine gelir. Vurulmuştur o güzel kıza. Köstebek deliğine ellerini sokar. Başlar kazmaya. Umudu o taşı veya genç kızı yeniden bulabilmektir. Genç adam durmaksızın kazar. Gökyüzü yedi kattır derler. Yerin altı da yedi kattır söylenenlere göre. Genç adam elleriyle kazarak yerin yedi kat altına ulaşır. Gücü tükenmiştir ve açtır. O vuruluverdiği genç kızı hayal ederken ruhu bedeninden ayrılır ve göğün yedi kat üstüne ulaşır.

Köylüler haber alamadıkları genci aramaya çıkarlar. Sonunda derin bir çukurun içinde cansız bedenini bulurlar. Avucunda yuvarlak, küçük, serin bir taş vardır. Köylülerin hepsi anlar neler olduğunu. Dedelerinin dedelerinden beri böylesi öyküler süregelmektedir.

Gencin kazdığı kuyudan boy boy ak taşlar çıkar. Köylüler alır o taşları bir güzel çamurundan arındırır. O güne dek görülmedik güzellerin suretlerini, adı sanı duyulmadık çiçekleri bu taşların üstüne özenle işlerler.

Ve o ak taşı derin kuyulardan çıkartanlar, becerikli elleriyle o taşlan işleyenler, alanlar, satanlar, kısacası taştan ekmek yiyen herkes, lületaşını yerin yedi kat altından çıkartıp getiren köstebeği pirleri olarak bellerler. Köstebeğe saygı duyarlar. Köstebeğin yuvasını ellemezler. Zaten uzaktan bakıldığı zaman, lületaşı ocakları da köstebek yuvasına benzer.

Kaynak: 81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

MEMORAT

Efsane türüyle hemen hemen aynı özellikler gösteren Memoratların efsanelerden ayrılan yönü ise günümüze daha yakın bir zamanda gerçekleşmesi ve kişilerin olağanüstü güçlerle yaşadığı kişisel tecrübelerinin hikayesidir. Memoratı, olayı yaşatan kişiden dinleyebileceğiniz gibi ondan işiten kişilerden de duyabilirsiniz. Özel bir anlatıcı gerekmez. Kahramanları insanlar veya doğaüstü güçlere sahip olan kişiler veya yaratıklardır.

eml

Kategoriler
Reklamlar

Altınay Pipo

altinay-pipe

ALTINAY PİPE

Nedim ALTINAY

Adres: Deliklitaş, Değirmen Sok. No: 35

26090 Odunpazarı/Eskişehir

facebook

Instagram: instagram.com/altinaypipe

Telefon: +90 (222) 231 39 75

Fax: +90 (222) 233 97 88

Email: info@altinaypipe.com

İnternet web site adresi: www.altinaymeerschaumpipe.com >

Kategoriler
Sivrihisar Haberleri

Milli Mücadelede Cumhuriyetin Tanığı Sivrihisar ve Tarihi Sergisi

ESKİŞEHİR’de TARİHİ SİVRİHİSAR SERGİSİ

eskisehir-sergiİlk olarak Ekim ayında Sivrihisar da düzenlenen “Sivrihisar Sempozyumu” etkinliği kapsamında yapılan serginin ikincisi 06 Aralık 2015 Pazar günü saat 13:00 de Eskişehir (Espark yanı) Atilla ÖZER karikatürlü ev uygulama merkezinde yapıldı.

Necmi GÜNAY hemşehrimizin “Milli Mücadele’de Cumhuriyet’in Tanığı SİVRİHİSAR” isimli sergi kalabalık bir katılımın olduğu açılış konuşmalarının ardından izlenime sunuldu.

Sergi açılışında konuşan yazar Günay, amacının Sivrihisar’ın tarihini ve bilinmeyenlerini ortaya çıkarmak olduğunu bildirdi.

Tozlu raflarda kalan tarihi gün ışığına çıkarmak için çalıştıklarını belirten Günay, “Bunun yanında Kurtuluş Savaş’nda Sivrihisar’da direnişi başlatan Sivrihisarlı Mülazım Ahmet Hamdi Beyi tanıtıyoruz. Milli mücadelede cumhuriyetin tanıklığını yapan bir ilçeyi tanıtmaya çalıştık” dedi.

Eskişehir Kent Konseyi Başkanı Nuray Akçasoy ise Sivrihisar tarihini Eskişehir halkına tanıtacaklarını anlatarak, eserleri ortaya çıkaran Günay’a teşekkür etti.

Sivrihisar tarihini anlatan fotoğraf ve metinlerden oluşan 67 parça eser 13 Aralık’a kadar görülebilecek.

sergi-fotoYönetim Kurulu Üyemiz Sn; Necmi GÜNAY’ ın Sivrihisar Belediyesi’nin katkılarıyla tanzim ettiği, Milli Mücadelede Cumhuriyetin Tanığı Sivrihisar Tarih Sergisi Tepebaşı Belediyesi’nin katkılarıyla Atilla Özer Karikatürlü Ev Salonunda bir hafta süreyle geniş bir katılımla açıldı. Katılımları ile bizleri onurlandıran Vali Yardımcımız Ömer Faruk GÜNAY ‘a, Eskişehir Milletvekilimiz Sn; Utku Çakırözler ‘e Tepebaşı Belediye Başkan’ımız Sn; Ahmet ATAÇ ‘a Sivrihisar Kaymakamımız Sn; Erdinç YILMAZ ‘a ESOGÜ Rektör Yardımsı Sn; İlhami ÜNLÜOĞLU ‘na, Sivrihisar Hava Meydan Komutanı Sn; Hv. Alb. İsmet ÜNLEN ‘e, değerli Parti ve STK temsilcilerine teşekkür ederiz.

Milli mücadelede Sivrihisarın yeri, Kurtuluş savaşında ilk kıvılcımı çakan Sivrihisarlı Mülazım Ahmet Hamdi Bey’i, Sivrihisar halkının fedakarlıklarını, Atatürk’ün bakanlar kurulunu Ankara dışında ilk kez Sivrihisarda toplaması ve Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına tanıklık eden, T.C. kuruluşunda tırnak izleri olan Sivrihisar’ımızın bu mücadeleye nasıl katkılar sağladığını görmenizi istiyorum Katılımlarınız bizleri onurlandıracaktır. SAYGILARIMLA, Necmi Günay

* * *

NECMİ GÜNAY “SİVRİHİSAR SERGİSİ”
06.12.2015 Pazar
1… KÜRATÖRLÜK
Tarih şahit toplumun canın yakar gönülden körlük
Ülkemde kaç tane oluştu makamlardan “rektörlük”
“Millî Mücadele- Cumhuriyet ve de Sivrihisar”
Sergisinde Bay Necmi GÜNAY’ın görev “Küratörlük”

2… Necmi GÜNAY
Miladi ve Hicri’de on iki Rumi’de kaç ay?
İnsanlara hizmet içindir yer- gök- felek- gün- ay
6.Aralık.2015 Pazar gününde
SİVRİHİSAR’ı sergiledi Sayın Necmi GÜNAY

3… Nuray AKÇASOY
Seçimler gelince elmastan çok kıymetli olur oy
Kimyacıyım yer kısım kısımdır insanlar da soy soy
Görün ekip arkadaşlarıyla birlik çalışıyor
Eskişehir Kent Konseyi Başkanı Nuray AKÇASOY

4… SİVRİHİSAR SKD DERNEĞİ
Asıl olan şey kalpten kalbe giden görünmez yoldu
İnceleyin “Anadolu Toprağı” kimlerle doldu
Sivrihisar Sosyal Kültür ve Dayanışma Derneği
İle Eskişehir Kent Konseyi bakın birlik oldu

5… MİSAFİRLER
Eskişehir’de var mı Kalsedon- Bor ve Safirler
Allah için başa taç edilir tüm misafirler
Pazar gün “halimiz- mazimiz ve atimiz” için
Sivrihisar Sergisi’ne geldi has misafirler

6… İbrahim GÜLBAY
Bayrağımı bekler gönder ve gökteki ay
Bunun için birlik olsun hem bayan hem bay
“Cumhuriyet ve Sivrihisar” sergisinde
Malatyalı ve EŞYODER’li şair GÜLBAY

sergi-davetiye

Kategoriler
26 Sanat

Eskişehir Lületaşı

Lületaşı İşlemeciliği

ham-luletasi

Dökme, cılız, daneli, pamuklu, birim birlik, sıramalı veya sırmalı, omuzlama, budama… Bu sözcükler çoğumuz için bir anlam ifade etmez. Oysa bu sözcükler bir sedir veya koltuk üzerinde, ayağının birini altına alıp oturmuş, diğer dizinin üzerinde elindeki incecik bir bıçakla sabahtan akşama dek beyaz veya sarımtrak, yumuşak bir taş parçasını işleyen, sayıları giderek azalan lületaşı ustaları için ekmek parası anlamına gelir. Yukarıda sayılan sözcükler ham lületaşının boyutlarını ifade eder. Her biri teşbih, kolye, ağızlık, pipo veya biblo anlamını taşır.

Eskişehir dendiği zaman akla ilk gelen değerlerden biri kuşkusuz lületaşıdır. Lületaşı, madencilikte sepiyolit olarak bilinen, genellikle beyaz, çok açık san veya pembe-kırmızı renklerde olan, oldukça güç koşullarda çıkartılan bir taştır.

Lületaşını gün ışığına çıkartan ustalar onu “patal” veya “aktaş” olarak adlandınr. Lületaşı, “Eskişehir Taşı” veya “Beyaz Altın” olarak da bilinir. Batılı ülkelerde ise “Meerschaum”, yani “deniz köpüğü” adıyla anılır. Dünyanın birçok yerinde lületaşı ocakları vardır. Ancak en kaliteli taşlar Eskişehir ve civannda bulunur. Yüzyıllar boyunca lületaşı. Batıda “Viyana Taşı” olarak biliniyordu. Hâlâ da öyle söylenir. Çünkü yüzyıllar boyunca lületaşı pipo ve objelerin en güzel örnekleri Viyanalı sanatçıların elinden çıkmıştır.

Eskişehir il sınırlan içinde birçok yerde lületaşı çıkartılır. Bu ocaklar genellikle Sakarya ve Porsuk nehirleriyle Sarısu’yun oluşturduğu ovalarda yer alır. Lületaşı ocakları sulu ve kuru ocaklar olarak ikiye ayrılır. Lületaşı ocağı açmak için önce lületaşının bulunabileceği yer kazılmaya başlanır. Kazma işlemini kuyucular yapar ve onlar nerede lületaşı bulunabileceğini hissederler (!). Bu işlem kimi zaman 60 metre derinliğe ulaşana kadar sürer. Lületaşı kırmızı renkli bir toprak içinde bulunur. Diğer madenlerde olduğu gibi lületaşı damarlar hâlinde değildir. Toprağın içinde belli büyüklüklerde yumrular halinde bulunur. Lületaşının bulunduğu derinliğe gelindiği zaman yatay galeriler açılır ve lületaşı toprağın içinden toplanır. Çoğu zaman lületaşı ocaklarından su çıkar, bu su moto-pomplarla boşaltılarak çalışmalara öyle devam edilir. Bazen bu galerileri madencileri tehlikeye düşürecek biçimde su basar ve çalışmalar zorlaşır.

Lületaşının ilk kez ne zaman ve nasıl kullanıldığına ilişkin bilgilerimiz oldukça azdı. Ancak, geçtiğimiz yıllarda Anadolu Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü’nün Eskişehir yakınlarında, Alpu İlçesi, Çavlum Köyü’nde yaptığı kazılarda yaklaşık olarak M.Ö. 1700’lere tarihlenen lületaşından yapılma bir mühür bulunması, bu taşın binlerce yıldan beri bilinmekte ve kullanılmakta olduğunu ortaya koymuştur. Bu dönemlerde lületaşının ne amaçla kullanıldığına ilişkin kesin bilgilere sahip değiliz.
Ancak yine bugün olduğu gibi, küçük takıların yapımında kullanılmış olabilir. Tütün kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte de ağızlık ve pipo yapımlarında kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde lületaşı, ağızlık, pipo hediyelik eşyaların yapımlarında kullanılmaktadır. Ayrıca endüstriyel kullanım alanları da vardır.

19. yüzyılda Eskişehir ve çevresinin önemli ihraç madenlerinden biri lületaşıydı. Lületaşı bu dönemde ağırlıklı olarak Viyana’ya ihraç ediliyor ve burada Viyanalı ustalar tarafından işlenerek dünyanın her tarafına satılıyordu.

Lületaşının İşlenmesi: 1896 tarihli Salnâmeden öğrenilenlere Lületaşı göre, kent içinde o yıllarda atölyeler kurulmaya başlanmıştı işlenmesi ve bu atölyelerde ağırlıklı olarak ocaktan çıkartılan ham lületaşları temizleniyor, sandıklandıktan sonra Viyana’ya gönderiliyordu. Bazı atölyelerde ise tespih vs. yapılıyordu. Birkaç atölyede ise düz pipolar yapıldığı düşünülmektedir. Bu atölyeler o dönemde, Eskişehir’in ilk yerleşim alanlarından olan tüm Odunpazarı semtini kaplamış, hemen hemen her evde lületaşı işlenmeye başlanmıştı. Lületaşını ham olarak dış satımı 1960 yılında izne bağlanmış, 1972 yılından sonra da taşın işlenmemiş olarak dış satımı tümüyle yasaklanmıştır. Bu yasaklar Eskişehir’de lületaşı işçiliğinin canlanmasını ve çok sayıda atölyeler açılmasını sağlamıştır. Lületaşı basit el âletleri ve her ustanın kendisinin yaptığı bıçaklarla gerçekleştirilen bir sanattır.

luletas-aletleriBir lületaşı işleme ustasının kullandığı âletler: Tarha, kaba bıçak, iş bıçağı, sıyırgı, göz kalemi, iskarpela, kılavuz, matkap, eğedir. Tarha bir tür küçük nacaktır. Lületaşının çamurunu, taşını, toprağını temizlemeye yarar. Diğer bıçaklarsa taşı işlemede kullanılır. Mesela sıyırgı, son düzeltmeler ve tesviye yapmada kullanılır.

Yapılacak işe göre temizlenmiş olarak gelen taş genellikle hafif nemlidir. Taş nemliyken işlenmelidir. Taşın bu nemi “ana suyu” olarak adlandırılır. Çalışma sırasında veya beklediği için taş kurumuşsa tekrar ıslatılır. Lületaşı kaba bıçakla işlenmeye başlanır. Belirsiz bir model oluşturulur. Daha sonra iş bıçağı ile form ortaya çıkartılır. Sıyırgı ile düzeltmeler ve rötuşlar yapılır. Göz bıçağı ile gözler oluşturulur. Eğer pipo figürü sakallı ise bunun için sakal bıçağı kullanılır. Ancak Eskişehirli lületaşı ustaları taşı işlemede o denli beceriklidir ki, bir önden, bir de yandan fotoğrafı verilen herhangi bir kişinin yüzünü taşa üç boyutlu olarak işlerler.

Yapılan bir pipo ise iskarpela ile tütün haznesi açılır. Tüm işler bittikten sonra lületaşı eşya, elektrikli fırında düşük ısıda kurutulur. Kurutma işlemi sonunda piponun deliği yapılır, kılavuz ile ağızlık kısmına diş açılır ve ağızlık takılır. Lületaşı zımparalanıp, ağızlık kısmı çıkartılarak önce kaynar balmumuna, daha sonra da cilaya atılır. Cila sonrası kadife ile parlatılır, tutulanıp satışa sunulur. Bir lületaşı ustası günde en fazla üç tane pipo yapabilir. Ağızlık, tespih, kolye gibi eşyaların yapımlarına torna kullanıldığı için, işlenmeleri biraz daha kolaydır.

Günümüzde Eskişehir’de sayılan oldukça azalmış olsa da lületaşı işleyen bir grup usta bulunmaktadır. Bu ustalar mesleklerinin son temsilcileridir ve arkada yetişen yeni ustalar olmadığı için de bu meslek zaman içinde yok olup gidecek gibi görünmektedir. Gerek maddi koşullar, gerekse gençlerin bu işi yapmak istememeleri yeni ustaların yetişmesini engelleyen önemli faktörler arasındadır. 1960’lı yıllardan başlayarak altın çağını yaşayan lületaşı satışları günümüzde iyice gerilemiş, pek çok atölye kapanmış, birçok usta işini bırakmak zorunda kalmış, ihracatçılar da bu işten vazgeçmek durumunda kalmıştır. Yeni ustalar yetiştirmeyi amaçlayan, Eskişehir ve Alpu’da açılan iki lületaşı okulu da ilgisizlik sebebiyle kapanmıştır. Üretime ilişkin sorunlara vergilendirme, sosyal güvence, işletme giderleriyle ilgili yükler de eklenince işler neredeyse durma noktasına gelmiştir.

DENİZKÖPÜĞÜ LÜLETAŞI HİKAYESİ »

Lületaşı Pipo Satış: www.altinaymeerschaumpipe.com

Kaynaklar:
81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

Kategoriler
26

Eskişehir Masalları

Masallar, başlangıç (bir varmış…) ve sonunda (gökten üç elma…) kullanılan tekerlemeler sayesinde kendini diğer anlatı türlerinden kolayca ayırır. Tamamen kurguya dayalı, hayal ürünü, düz yazı biçimdeki kısa anlatılardır. Anlatan ve dinleyen de bu düşünce içerisindedir. Kahramanlarının ve masaldaki olayı biçimleyen konunun niteliğine göre masalların birçok farklı tipi vardır: Hayvan, Sihir, Dinî, Gerçekçi, Aptal, Dev, Anektodot, Fıkra, Zincirleme Masal gibi…

Hayalî mekânların, olağanüstü varlıkların, akıl dışı olayların normal olduğu masallar, dünya sözlü kültürü ürünleri içinde en hızlı yayılan ve ulaştığı kültüre rahatlıkla uyarlanabilen bir türdür. Bu yüzden masal incelemelerinde uluslararası nitelikteki tip ve motif katalogları kullanılsa da, ülkemiz masallarına özel hem masal tipi kataloğu, hem de masallarda kullanılan tekerlemelere özel bir tekerleme kataloğu vardır. İşte Eskişehir’den birkaç masal örneği…

Eskişehir / Merkez / Yakakayı köyünde Hasan Tınaz’dan miras gerçekçi bir masal. Gelini Yıldız Tınaz’ın anlatımı şöyledir…

Bursa Kestaneliğinin Hayrat Olması

Bir çoban davarlarını güdüyormuş. Omzuna attığı sopasının ucuna da bir yoğurt kesesi bağlıymış. Oradan geçen Padişah çobanla konuşmaya başlamış. Çobanı sevince “Arkadaş olalım ” demiş ve onu davet etmiş.

Aradan seneler geçmiş. Çoban hediye olarak bir torba yoğurt süzmüş, bir de kuzu almış. Az gitmiş uz gitmiş, Padişahın sarayına varmış. Kapıda zabitler varmış. Çoban, “Padişahın yeri burası mı?” diye sormuş. Zabitler de burası olduğunu, ne yapacağın sormuşlar. Çoban, “Ben Padişahın tanıdığıyım. Ona misafir geldim” diyince, zabitler ona inanmayarak “Git hadi sen de be adam! Padişah kim, sen kim?” demişler. Çoban, Padişahla görüşmek için akşama dek beklemiş. Sonra zabitlerden biri Padişaha gidip, omzunda sopası ile bir çobanın kendisinin görmek için dışarıda beklediği söylemiş. Padişah, “Oo! Açın kapıları! Gelsin, gelsin!” demiş.

Çobanı içeri almışlar, bir sandalyeye oturtmuşlar. Çoban, yoğurdu ve kuzuyu hediye etmiş. Sonra Padişah ondan, mâni, türkü, bir şeyler söylemesini istemiş. Çoban ne diyeceğini bilememiş ama Padişah, “Sen dağlarda hiç öğrenmedin mi mâni, türkü? ” diye ısrar edince aklına birden bire şu dizeler gelmiş:

Çamın yaprağı efildir efil.
Ben bilirim ikinizin sözünü.

O sırada Padişah da tıraş oluyormuş. Meğer Padişahın da düşmanları varmış. Bunlar, Padişahı öldürmesi için berberle anlaşmışlar. Çobanın sözlerini duyan berber birden bağırmış: “Padişahım! Vallahi benim bir suçum yok! Falanca adam kestirecekti seni.” Bunun üzerine berberi yakalayıp götürmüşler. Ölmekten kurtulan Padişah çobana, “Dile benden ne dilersen ”, demiş. Çoban da “Padişahım sağlığını dilerim ”, demiş. Ama Padişah bir dilek de bulunması için ısrar etmiş. Çobanın aklına askerliği sırasında. Bursa kestaneliğinde yediği sopa gelmiş. Padişaha, “Fesinizi göğe atayım, inesiye kadar Padişah olayım ” demiş. Padişah dileğini kabul etmiş. Fesini vermiş. Çoban fesi atmış havaya, ininceye dek “Bursa ’nın kestaneleri hayrat ” demiş. O kestanelik işte böyle hayrat olmuş.

81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR – 2014

***

Pertev Naili Boratav’ın Az Gittik Uz Gittik kitabında, Eskişehir’de de anlatılan masallar bulunmaktadır. Bu masallardan, 41 numaralı “Zengin Hamamı” aynen şöyledir:

Bir çamaşırcı kadın varmış. Bir gün ona kızı demiş ki: “anne ben hamama gideceğim”. Kalkmış gitmiş kız, girmiş hamama, bir kurnanın başına oturmuş, daha iki tas su dökmeden usta gelmiş:

“Kızım, kalk oradan, Padişahın hanımı geldi, o oturacak ” demiş. Kız kalkmış başka bir kurnaya oturmuş. Bu sefer natır gelmiş:

“Kızım, kalk oradan, falanca beyin hanımı gelecek oraya” demiş. Hasılı kız böyle böyle dört beş kurna değiştirmiş, şurdan burdan su alıp yarım yamalak yıkanabilmiş. Çıkmış hamamdan, iki gözü iki çeşme, ağlaya ağlaya eve gelmiş. Annesi sormuş:

“Kızım, niye ağlıyorsun?

“Anne” demiş kızcağız, “ben ille zengin hamamı isterim. Ölürsem, ondan sonra öleyim”

Ertesi sabah kadın bir konağa çamaşıra gider. Çamaşır yıkarken de hep ağlarmış. Evin hanımı gelip sorar:

“Ne o Fatma Kadın, neye o kadar üzgünsün? “

“Dün kızım hamama gitti, doğru dürüst yıkanamamış horlamışlar kızcağızı. Akşamdan beri: ‘İlle ben zengin hamamı isterim ’ diye ağlıyor. Onu düşünüp üzülüyorum.”

“A Fatma Kadın, ondan kolay ne var? Ben her şeyi hazırlarım, kızınla arabaya biner, şanlı şerefli hamama gidersiniz, yıkanırsınız.”

Hanım hemen kalkmış, sırmalı bir bohça hazırlamış, içinde altın tas, altın tarak. Kadına güzel bir elbise de giydirir, kıza münasip esbaplar da verir. Arabayı da hazırlatır. Çamaşırcı kadın arabaya binip evine döner. Kız da giyinip kuşanır. Arabaya atlarlar. Ana kız; hamamda arabadan inince bütün tellaklar bunları kapıda karşılar, kollarına girip en güzel kafesi açarlar. (Eski hamamlarda, itibarlı müşterilerin girdikleri kafeste karşılıklı iki sedir olurmuş.) Biraz sonra bunların karşısındaki sedire başka bir hanımefendi geliyor. Kız hemen o gelen hanımla ahbap oluveriyor. Hal hatır soruşuyorlar. Sonra girip yıkanıyorlar güzelce. Çıkınca kız çay, kahve ikram ediyor. (Ama tam o sırada Fatma kadın farkına varmış ki, zengin evin hanımı bunlara hamamda masraf etsinler diye para vermeyi unutmuş. Ceplerinde on para yok. Kadıncağız tir tir titremiş, “Bu kız ne halt edecek, çıkma zamanı gelince?” diye.) Tam hamamcının hesabını görecekler, sonradan gelen hanım cebinden bir altın çıkarıp hamamcıya veriyor, kızla annesine para ödetmiyor.

O vakit kız da:

“Öyle ise bu akşam çorbayı bizim evde içelim, ”diyor hanımefendiye; o da kabul ediyor. Kız anlaşılan: “Ben şöyle, laf olsun diye, bir teklifte bulunayım, nasıl olsa kabul etmez,” diye düşünmüş… Ötede Fatma Kadın tir tir titrermiş, “Ne yapacağız şimdi? ” diye. Çıkıyorlar, kapıda bekleyen arabalarına biniyorlar. Arabacı soruyor:

“Nereye gideceğiz. Hanımefendi? ”

“Ben nerde dur dersem, orada durursun, ” diyor kız. Araba gidiyor, gidiyor… Bir ara kız bakıyor ki biraz ileride büyük bir konak, kapının önünde uşaklar mangal yellemekteymişler. Kız arabacıya “Dur, ” diyor. Arabadan iniyorlar.

Kız gizlice arabacıya: “yarın gelip bizi buradan alırsın, ” diyor. Evin içine giriyorlar, bakıyorlar ki koca konak, hizmetçiler, halayıklar, sıra sıra. Ama herkes yaslı gibi. Meğer o evin hanımı ölmüş, o gün kırkıncı günmüş. Halayıklar, beyin akrabası falan yeni bir hanım geldi sanmışlar. Kız annesiyle yanlarındaki hanımı bir odaya buyur etmişler. Bir ara kendisi çıkıp halayıklara: “Bu gece misafirimiz var, sofrayı hazırlayın. Bey gelince de bana haber verin, ’’ diyor Halayıklar hemen mükemmel bir sofra hazırlıyorlar Üç hanım oturup yemeklerini yiyorlar. Bir ara cariyenin biri gelip kıza: “Bey geldi ” diye haber veriyor Kız dışarı çıkıyor, başına bir namaz bezi sarp Beyin yanına gidiyor; başlarından geçenleri bir bir anlatıyor… Çamaşırcı Fatma kadının kızı olduğunu, hamama nasıl gittiklerini, paraları olmadığı için, orada tanıştıkları bir hanımın hamam masraflarını ödemesine karşılık, onu nasıl yemeğe davet ettiğini, hepsini anlatıyor…

“Konağın kapısını açık buldum, evin yabancısı değilmiş gibi girdim. Bu gece bizi kabul edin, mahcup bırakmayın ” diyor. Bey de gençmiş; kızı yukarıdan aşağı bir süzüyor. Bakıyor ki güzel, hem de akıllı bir kız, hamamdan çıktığı için bir kat daha da güzelleşmiş… Adam da iyi yürekli biriymiş anlaşılan. Kıza diyor ki:

“Benimle evlen de evin sahiden hanımı ol. Kız razı olmaz mı? Hemen bir imam çağırtıyor Bey, nikâh kıyılıyor…

Çamaşırcı Fatma kadının bir şeylerden haberi yok, içeride ecel terleri dökermiş. “Bu kız ne halt ediyor? Nasıl çıkacağız işin içinden? ” diye. Neyse, yatma zamanı geliyor, herkes odasına çekiliyor. Kız da anasını yalnız bırakıp odasında, çıkıp gitmiş kocasının yanına… Fatma kadının sabaha kadar gözüne uyku girmiyor. Sabahleyin kız annesine olanı biteni anlatıyor. Kadıncağız bu işlere şaşıp kalıyor, ama artık geniş bir nefes alıyor. Az sonra araba gelince, misafirlerini evine yolluyorlar. Sonra araba dönüp geliyor. Evin Beyi çok zenginmiş. Kızı da çok beğenmiş, çok sevmiş. Arabayı, hamam takımlarını Fatma kadınla kızına veren hanımın bu iyiliğine karşılık, bohçanın üstüne bir elmas dal koyuyor, hediye olarak. Fatma Kadın arabaya binip bohçasıyla hediyesini götürünce hanım:

“A Fatma Kadın, ben dün sana para vermeyi unutmuşum. Pek üzüldüm,’ diyor. O zaman Fatma kadın da:

“Hanımcığım, ” diyor “Bizim başımıza bir devlet-kuşu kondu. ”

Başlarından geçenleri bir bir anlatıyor…

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

***

BİTMEYEN MASAL

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişah varmış. Padişah, masala çok meraklıymış. Masal anlattırmak için adamlar toplattırmış, anlatırırmış, fakat bir türlü masala doymazmış.
Bir gün ilan etmiş:
-Beni masala kim doyurursa, onu vezir yapacağım.
Memleketin her tarafına bu haberler duyulmuş. Her vilayetten kendine güvenen adamlar geliyormuş. Yalnız padişahın şartı şöyle imiş:
-Masala başladın mı unuttum veyahut yoruldum, biraz dinleneyim veyahut da bir hatırlayayım, yok! Bir masaldan bir masala geçmek şartı var; ama arada durup dinlenmek şartı yok! Eğer ki arada böyle durup dinlenirsen, başın cellâda! Şimdi bu şartları kabul ediyor musun, diye soruyormuş. Kabul edenler vezir olmak uğruna ölümü göze alıyorlarmış.

İki cellât kapının önünde bekliyor kendine güvenenler bu imtihana giriyormuş. Fakat hiç kimse muvaffak olamıyormuş. Böyle kırk elli kişinin başı gitmiş.

Aradan üç beş ay zaman geçmiş. Dağ başında yaşayan bir Mehmet Ağa da duymuş bu haberi. Mehmet Ağa hoş sohbet bir adammış. Mehmet Ağa da “yarışmak için sarayın kapısına gelmiş. Kapıda padişahın muhafızları:
-Baba ne yapıyorsun; nereye gidiyorsun?
Mehmet Ağa:
-Padişahı göreceğim, imtihan olacağım, masal anlatacağım, demiş. Muhafızlar:
-Baba işin yok mu? Kellen gider! Senin gibi niceleri geldi; kelleleri gitti, demişlerse de Mehmet Ağa:
-Zaten ben yaşamıyorum ki ölümden korkayım yavrum! Götürün beni padişaha, diye ısrar edince getirmişler padişaha.

Padişah da tekrar şartlarını anlatmış Mehmet Ağa’ya:
-Bak Mehmet Ağa, eğer beni masala doyurursan vezir olursun; ama “yoruldum, işte masalın birisi bitti, ikinci masalı hatırlayamadım, az biraz dinleneyim” veyahut “bir düşüneyim” falan diyeceksen bak cellâtlar kapının önünde; kelleni koparttırırım; hiç acımam! Ona göre, imtihana gireceksen gir.

Mehmet Ağa:
-Tamam, padişahım kabul, demiş.
Padişah koltuğuna oturmuş. Mehmet Ağa da karşısına geçmiş. Farz edelim saat sabah on sıralarıymış; masal başlamış.
Mehmet Ağa:
-Padişahım! Ben gençliğimde avcılığı çok severdim, demiş.
Mehmet Ağa “avcılık” deyince padişahı hemen merak sarmış:
-E? Sonra Mehmet Ağa?
Mehmet Ağa: Bir gün sabahleyin, tüfeğimi aldım; tazımı aldım; yiyeceğimi aldım; ormana avlanmaya gittim, demiş.
Padişah:
-E? Mehmet Ağa?
Mehmet Ağa: Ormanın kenarına vardım. Çalıların altından bir tavşan çıktı. Tazı tavşanı gördü; tavşan da tazıyı gördü, demiş. Tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı.
Saat sabah onda filan başlamışlar bu masala, ikindi olmuş. O zamanın padişahları abdestli namazlıymış. Öğlen namazı geçmiş bittiği yok; ikindi olmuş, ezanlar okunuyormuş. Padişahın hem karnı acıkmış, hem namazı geçmiş. Öğlen yemeği yememiş.
Mehmet Ağa ha bire:
-Tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı; tavşan kaçtı, tazı kovaladı…
Padişah birden bire gürlemiş:
-Tamam, vezirsin! Söyle, sonu ne oldu, demiş.
Mehmet Ağa gayet sakin:
-Padişahım! Altı ay, bu tazı bu tavşanı kovalayacak; altı ay da daha geri gelmesi var, demiş.
Böylece bu masal burada bitmiş. Mehmet Ağa da vezir olmuş.

***

PERİ OĞLU

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde perilerin ve insanların birlikte yaşadığı zamanda Eskişehir’de Odunpazarı’nın Bademlik bölgesinde dünyalar güzeli bir köylü kızı yaşarmış. Kovalarıyla pınar başına su doldurmaya gelirmiş. Günlerden bir gün, yine kız pınara su doldurmaya gelmiş. O anda pınarın başında yakışıklı mı yakışıklı bir peri oğlu belirivermiş. Güzel kızı görür görmez ona âşık olmuş. Köylü kızı da peri oğluna aşık olmuş. Peri oğlu köylü kızını evine kadar takip etmiş, evlerini öğrenmiş. Daha sonra kızın evinin yakınına gelmeye başlamış ve kızla konuşmuşlar. Peri oğluyla köylü kızı birbirlerini çok sevmişler.

Peri oğlu bir gün annesine.

– Anne ben insanlardan güzel bir köylü kızına âşık oldum. Ben onu aramıza getirip onunla evlenmek istiyorum! demiş. Anne peri,

– Olmaz, olmaz, olmaz! diye üç kere tekrar etmiş ve “Onlar insan biz periyiz!” demiş.

Peri oğlu, annesini dinlemeyip kızı ailesinden istemiş. Kızın annesi, oğlanın peri olduğunu bilmeden kızını peri oğluna vermiş ve düğün yapmışlar. Düğünden sonra peri oğlu, kızı annesinin evine getirmiş. Peri anne, oğlunu üzmemek için kızı gelin olarak kabul etmiş; ama onu bıktırıp evinden göndermek için de elinden geleni ardına koymayacakmış.

Peri oğlunun evde olmadığı bir gün kötü niyetli peri anne kıza: – Tüm evi ben gelene kadar temizle! Ben kız kardeşime gidiyorum, demiş ve evden ayrılmış.

Fakat evinin duvarları çok yüksekmiş. Camları açık bırakıp gitmiş. Gelin kız evi süpürdükçe tepeden toz ve yaprak eve doluyormuş. Evi sürekli süpürüyormuş; fakat ev tekrar batıyormuş. Yorgunluktan oturmuş, ağlamaya başlamış. Peri oğlu, onun ağladığını hissedip eve gelmiş. Kızın ağladığını görünce peri oğlu sormuş: ‘ – Süpürüyorum süpürüyorum, ev temizlenmiyor. Ben temizliyorum, açık pencerelerden gelen tozlar evi tekrar batırıyor. Pencereler çok yüksekte olduğu için onları kapatamadım.

Peri oğlu, bu işte annesinin parmağı olduğunu anlamış. Pencereleri kapatmış, köylü kızı da evi tekrar temizlemiş. Anne peri eve geldiğinde her yeri tertemiz bulunca çok öfkelenmiş. Ertesi gün kız kardeşini çağırmış ve ona:

– Oğlum köylü kızını koruyor. Ondan nasıl kurtulurum? diye sormuş. Teyze peri: – O gelini yarın bana gönder, ben onu öldürmeyi bilirim! demiş.

Ertesi gün olmuş, anne peri gelinini teyze periye yollamış. Ondan oklava alıp getirmesini istemiş. Köylü kızı yola çıkmış; ama içinde bir sıkıntı varmış. Kız, Şeytan Köprüsü’ne gelince peri oğlu yine sıkıntısını hissedip kızın yanında belirivermiş:

– Teyzeme mi gidiyorsun güzel yüzlüm? demiş.

Köylü kızı: – Evet! Annen benden oklava istedi, demiş. Peri oğlu da: – Teyzem çok ters ve sinirlidir. Teyzemin kapılarından biri sürekli açık, diğeri de sürekli kapalıdır. Kapalıyı aç, açığı kapat. Zincirle bağlı koyunun önünde kemik, köpeğin önünde de ot vardır. Otu koyuna, kemiği de köpeğe ver. Bahçesinde Acısu Çeşme’si vardır. Teyzem yıllardır ondan su içmez. O çeşmeden üç avuç su iç. Acı elma ağacı vardır. Ondan elma koparıp ye. Teyzem onları yıllardır bu şekilde cezalandırıyor. Oklava da girişte tam karşında olacak, oklavayı aldığın gibi kaç. Sakın bekleme, arkana da bakma! demiş.

– Ne oldu, neden ağlıyorsun?

Köylü kızı teyze perinin Şeytan Köprüsündeki bahçesinin önüne gelmiş. Açık kapıyı kapamış, kapalı kapıyı açıp içeri girmiş. Koyunun önündeki kemiği köpeğe, köpeğin önündeki otu da koyuna vermiş. Acısu Çeşme’sinden üç su içmiş. Acı elmadan koparıp yemiş. Sonra eve ulaşınca karşıda duran oklavayı alıp kaçmaya başlamış. Bunu gören teyze peri:
– Tut ağacım tut! Sar belinden getir bana! diye gürlemiş. Ağaç:
– Sen senelerdir acı diye elmamdan bir kere koparıp yemedin. Kız, elmalarımdan yedi, onu tutmam! demiş. Öfkelenen teyze peri bu kez çeşmeye seslenmiş:
– Boğ çeşmem boğ! Sel ol boğ! demiş. Çeşme:
– Boğmam. Sen bir kerecik olsun suyumdan içmedin, o benim suyumdan içti! demiş.
Peri teyze bu kez köpeğe seslenmiş:
– Tut köpeğim tut! Parçala onu! diye bağırmış. Köpek:
– Tutmam, yıllarca beni aç bıraktın. O geldi; kemiği bana, otu koyuna verdi. Karnımızı doyurdu, tutmam! demiş. İyice öfkelenen teyze peri son çare olarak kapılara seslenmiş:
– Kapan kapım kapan! demiş. Açılan kapı:
– Kapanmam. Senelerce beni açmadın, bir kere benden geçmedin! demiş.
Böylece köylü kızı, öfkeli teyze periden kurtulmayı başarmış. Oklavayı anne periye getirmiş. Kızın eve döndüğünü gören anne peri şaşkınlıktan ne yapacağını bilememiş ve çok öfkelenmiş.

Peri oğlu ise olanlara daha fazla dayanamayıp annesine:
– Anne, ben insan olacağım. İnsanoğlu gibi yaşayacağım. Buradan gidip köye yerleşeceğim, demiş. Anne peri, hiddetle “Hayır!” diye haykırmış.
– Sen ölümlüler gibi yaşayamazsın. Onlar elleri ayakları yara bere içinde tarlada bostanda çalışıyorlar. Karınlarını doyurmak için gece gündüz uğraşıyorlar. Biz ise her şeye hemen sahip olabiliyoruz. Onlar hastalanıp yatağa düşüyorlar, biz ise hiç hastalanmıyoruz. Sonunda da ölüm var oğlum. Hayır, insan olamazsın! demiş.

Anne peri olanları anlatmak için kız kardeşinin yanına gitmiş. Anne perinin evden ayrıldığını görünce peri oğlu ve köylü kızı kaçamaya karar vermişler. Hemen evden ayrılmışlar. Anne peri, eve dönünce onları evde bulamamış ve çok öfkelenmiş. Hemen küpüne binip peşlerine düşmüş. Küpün çıkardığı “Vuuu!” sesini duyan ve annesinin öfkesini hisseden peri oğlu, köylü kızına dönüp:
– Ben bostan olayım, sen de bostancı ol. Annem gelince yüzüne bakma, sadece “Bostanımı çapalarım, bostanımı çapalarım!” de. Sakın yüzüne bakma. Yüzüne bakarsan doğruyu söylersin, demiş.
Anne peri hızla gelmiş ve insan kılığına girip:
– Kiliz! Buradan bir oğlanla bir kızın geçtiğini gördün mü, demiş. Köylü kızı:
– Bostanımı çapalarım, bostanımı çapalarım…
Anne peri tekrar sormuş: fakat bostancı kılığındaki köylü kızı, anne perinin yüzüne bakmadan peri oğlunun söylediklerini tekrarlamış. Cevap alamayan anne peri küpüne binip kız kardeşinin yanına gitmiş.
– Bulamadım onları, demiş. Kız kardeşi:
– Yolda kimseyi görmedin mi, diye sormuş.
– Gördüm, bir bostancı bostan çapalıyordu. Bostanımı çapalarım, bostanımı çapalarım, dedi. Yüzüme bakmadı, bana cevap vermedi, demiş. Kız kardeşi:
– Onlar oğlun ve gelinindi, nasıl anlamadın, demiş.
Bunu duyan anne peri çok öfkelenmiş. Teyze peri: – Bu defa onları bulmaya ben gideyim. Kızı bulup öldürürüm. Sen bekle burada, demiş. Kabağına binip onların peşine düşmüş. Oğlanla kız Eskişehir’e inmişler. Ardından teyze peri de Eskişehir’e inmiş. Peri oğlu, teyzesinin kabağının sesini duyup köylü kızına: – Ben hamam olayım, sen de hamamcı ol. Nalinlerim var, takulyelerim var. Giy de yun, gir de yun, de. Sakın yüzüne bakma, bakarsan doğruyu söylersin! demiş.
Oğlan oracığa bir hamam oluvermiş. Kız da hamamcı olup hamamın kapısına oturuvermiş. Teyze peri kabağından inip hamamcıya sormuş:
– Hamamcı, hamamcı! Buradan bir kız bir de oğlan geçti mi, hamama girdiler mi?
– Nalinlerim var, takulyelerim var. Giy de yun, gir de yun! Teyze peri tekrar sorduğunda kız aynı şeyleri tekrarlamış. Onları bulamadığını düşünen teyze peri, kabağına binip evine dönmüş. Kız kardeşine:
– Bulamadım. Eskişehir’e indim, karşıma hamam çıktı. Hamamcı nalinlerim var, takulyelerim var; giy de yun, gir de yun, dedi. Yüzüme de bakmadı! demiş. Anne peri:
– İşte o hamamcı gelinim, hamam da oğlumdu, demiş. Bu kez daha da öfkelenen anne peri, kızı öldürmek için küpüne bindiği gibi peşlerine düşmüş. Oğlan annesinin çok fazla öfkelendiğini hissetmiş ve küpünün çıkardığı “Vuu!” sesini işitmiş. Kıza:
– Annem bu kez*seni mutlaka öldürecek. Çok öfkeli bir şekilde buraya geliyor. Sen ağaç ol, ben de yılan olayım. Sana dolanayım. İkimiz de beraber ölelim, demiş. Kızı ağaca, kendisini de yılana çevirerek ağaca dolanmış.
Bu kez anne peri hemencecik buluvermiş onları. Bakmış görmüş ki oğlu yılan olmuş, kız da ağaç. Kıza sımsıkı sarılan oğluna:
– Çekil oğlum, in oradan! diye yalvarmış.
– İkimizi de öldür anne! diye seslenmiş peri oğlu.
Bunu gören anne peri, oğluna kıyamayıp onları affetmiş ve dönüp gitmiş.
Peri oğlu insana dönüşmüş. Ömrünün sonuna kadar da köylü kızıyla Eskişehir’de mutlu bir şekilde yaşamışlar. (Nurten Palabıyık, Eskişehir, Odunpazarı) 5

* * *

Eskişehir Masalları – Doç. Dr. Pervin ERGUN
Kaynak Şahıs: Veysel Karani Yazar, 1927, Şavşat,
Eskişehir Osmangazi Mahallesi
Derleyen: Zehra Yazar, Eskişehir 1971
5-Eskişehir’in Somut Olmayan Kültürel Mirası – ESOGÜ YAY.
eml

Kategoriler
Eskişehir Yemekleri

Met Helvası

methelvaMet helvası ticari bir gıda olarak bazı tatlıcı ve şeker imalathanelerinde yapılmaktadır. Dükkanlardan paket içinde hazır olarak, hediyelik veya yemek için satın alınmaktadır. Met helvasının malzemesi de ( Un + şeker + yağ) dan ibarettir.

Sivrihisar yöresine has bir helva çeşididir. İsmini, met (çelik çomak) oyunundan almıştır. Büyük insanlar da bu oyunu oymaktaydı. Met oyununu kaybeden taraf met helvası yapıp kazanan tarafa ikram edermiş. Bu nedenle adı met helvası olarak kalmıştır.

balkan-met-helvaYapılışı: Unun içine sıvı yağ katılır ve ateşte dört saat karıştırılır ve meyanesi oluşur. Bir gün dinlendirildikten sonra tepsiye alınır. 10 kg şeker 4 lt. suya katılır ve kaynatılır. Su azalıncaya kadar kaynatılır. Yaklaşık 10.5 kilo şeker elde edilir. Tepsi üzerindeki meyaneye sıvı hale getirilmiş şeker katılarak pişmaniye gibi çekerek tel tel hale gelmesi sağlanır. Tellenmeye başlayan helva mermer tezgahta soğumaya bırakılır. 10-15 içinde soğuyan helva elle yuvarlanarak çubuk haline getirilir ve istenilen ölçüde kesilerek servis edilir. Met helvasının hamur oranı fazla olduğundan pişmaniyeden farklıdır.

Sade, kakaolu, antepfıstıklı, cevizli, çikolata kaplı çeşitleri yapılmaktadır. Şehir gelen misafirler çok tercih etmektedir. Eskişehir’den aileler de hem gelen misafirlerine hem de gittikleri yerlere met helvasını hediye olarak götürmektedirler.

* * *

81-ilde-kultur-ve-sehir81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

BALKAN MET HELVACISI
exprt

Kategoriler
26

Eskişehir Gezi

Türkiye’nin Avrupa Kenti Eskişehir

eskisehir-gezi-rehberi-travel-guideKÜLTÜR ve SANAT

Eskişehir, üniversite kenti olması nedeniyle sosyal aktivite yönünden oldukça zengindir. Şehirde Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının 3 sahnesi vardır. Birincisi “Haller Gençlik Merkezi Tepebaşı Sahnesi” dir. 27 Mart 2001 Dünya Tiyatrolar Gününde açılmıştır. Tek sahneye sahip olup salon 202 kişiliktir. Şehir Tiyatrolarının Oyunları sergilenmektedir. Bir diğeri İki Eylül caddesinde bulunan “B.S.M. Turgut Özakman Tiyatro Salonu” dur. 9 Nisan 2002 tarihinde açılmıştır. Sahne 178 kişiliktir. Şehir Tiyatrolarının etkinlikleri gerçekleşmekte olup ayrıca fuaye, sergi, seminer ve toplantı amaçlı da kullanılmaktadır. Sonuncusu ise “Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Kültür Sarayı Tiyatro Salonu” dur ve 600 kişiliktir.

sanat-kultur-sarayMerkezde Şehir Tiyatroları etkinlikleri gerçekleşmekte ve ayrıca Devlet Opera ve Bale etkinlikleri gerçekleşmektedir. Şehirde 3 adet kültür merkezi bulunmaktadır. İlki 2 Eylül Caddesinde bulunan “Yunusemre Kültür Merkezi”dir. Çeşitli tiyatro, seminer ve gösterilerin yapıldığı bir merkezdir. Bir diğeri eski hal olan ve Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen tarafından kültür merkezine çevrilen Anadolu Üniversitesine yakın­lığından dolayı öğrenciler tarafından da büyük rağ­bet gören “Haller Gençlik Merkezi” dir. Diğer bir kül­tür merkezi ise “Anadolu Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi” dir.

ODUNPAZARI VE ÇEVRESİ

Bazı tarihçilere göre Karacaşehir olarak bilinen Odunpazarı, Eskişehir’in güney kesimindeki tepelerin üzerine kurulmuştur. Eskişehir’de 1905 yılında çıkan büyük yangın kentin aşağıda bulunan esnaf bölgesini ortadan kaldırınca, ticarethaneler ve kamu yapılarının bu bölgeye doğru kaydığı ve “Odunpazarı” ismini alan bölgenin, aynı zamanda “lületaşı ustaları, bakırcılar ve demirciler” gibi geleneksel el sanatlarının isimleriyle anılan sokakların kurulmasına sahne olduğu görülür. Osmanlı sivil mimari örneklerini koruyan bölge, kıvrımlı yolları, çıkmaz sokakları, ahşap süslemeli bitişik düzenli, cumbalı evleri ile örf, âdet ve geleneklerini koruyarak bir bütün olarak günümüze kadar gelmiştir.

Odunpazarı’nda dini ve sosyal amaçlı yapılar, kamu yapıları ve ticari yapılar bulunmaktadır. Kurşunlu Camii ve Külliyesi, Çoban Mustafa Paşa tarafından 1525’de bir külliye hâlinde yapılmıştır. Akoğlan Camii, Müftü Camii, Tiryakizâde Haşan Paşa Camii, Sivrioğlu Camii, Şeyh Şahabettin Türbesi, dinî yapılann en önemlileridir. Kamu yapılarının başında Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi üslûp ve yapı özelliklerini taşıyan Atatürk Lisesi, Cumhuriyet Tarihi Müzesi (eski Askerlik şubesi) ve Mal Hatun ilköğretim okulu bulunur. Semt, “Odunpazarı Tarihi ve Kentsel Sit Alanı” olarak tescil edilerek korunmaya alınmıştır.

Osmanlı’nın son döneminde zengin ailelerin oturdukları konaklar “Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi” ile yeniden yaşanılacak mekanlar haline getirilmiştir.

Beş ayrı sokakta devam eden çalışmaları da kapsayan “Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi”nin en önemli ayağını Beyler Sokak sağlıklaştırması oluşturuyor.. Türkiye’nin en büyük restorasyon çalışmasının başlatıldığı Beyler Sokakta bulunan 27 ev adeta yeniden yapılmıştır. Tiryaki Hasan Paşa Sokağına bakan üç katlı bina Kurtuluş Savaşı yıllarında Yunan komutanın karargâhı ve cephaneliği olarak kullanılmış, Arif Nihat Asya “Bayrak” şiirini bu evde yazmıştır. Aynı sokaktaki bir başka eve, bundan üç asır önce. Evliya Çelebi misafir olmuş. Geçmişte ünlü kişileri ağırlayan bu evler bugün yeniden hayata geçirilerek misafirlerini ağırlayacak tarzda düzenlenmiştir…

PORSUK ÇEVRESİ

Nehrin, şehrin içinden geçmesi ve şehri ikiye bölerken nazlı nazlı kıvranması tam bir görsel şölen tadındadır. Çevresinde alışveriş merkezi, çok sayıda mağaza, coşkulu eğlencelerin adresi olan mekanlar, keyifli sohbetlerle kahvenizi yudumlayacağınız şirin kafeler ve farklı lezzetlerin bir arada sunulduğu restaurantlar bulunmaktadır. Bunun yanı sıra porsuk üzerinde 4 adet gezi botuyla Köprübaşı Tülomsaş arası seferi düzenlenmektedir. Ayrıca dilerseniz Venedik tipi gondollarla da bu keyfi yaşayabilirsiniz.

İki Eylül, Cengiz Topel, İs­met İnönü, Şair Fuzuli ve Sivrihisar Caddeleri nehrin etrafındaki önemli caddelerdir. Bunların kesiştiği nokta Köprübaşı diye adlandırılır. Burada nehir iki ayrı köprü ile geçilir. Şehrin kurtuluş günüyle adlandırılan İki Eylül Caddesinde, Esnaf Sarayı bulunmaktadır. 1973 yılında kurulmuş şehrin ilk alışveriş çarşısıdır. 500 ortağın bir araya gelerek oluşturduğu bir iş yeri yapı kooperatifi olarak kurulmuş ve 1985 yılında işletmeye açılmıştır.

Çukur Çarşı, lüle taşının işlendiği, satıldığı ve he­diyelik eşya bulabileceği­niz bir mekan ve hoş vakit geçirebileceğiniz nehrin yanı başında kahve keyfi yapabileceğiniz bir yarı­madadır.

Porsuk nehri çevresindeki en meşhur caddelerden İsmet İnönü (Doktorlar) Caddesinde yürümek size İstiklal Caddesini andırabilir. Birçok ünlü markaları bulabileceğiniz bu caddede içerisinde eğlence merkezi ve sinema salonlarının bulunduğu alışveriş merkezi de yer almaktadır.

Adalar, Eskişehir’de Ata­türk Caddesi Köprüsü ile Köprübaşı Köprüsü arasında kalan Porsuk Çayı ke­narındaki bölgeye verilen isimdir.

Şair Fuzuli Caddesi, Ata­türk Caddesi ve Porsuk Çayı arasında bulunan bölgenin tamamını kapsar. Porsuk kenarında 1960’lı yıllarda bulunan yazlık sinemalar, 1970’li yıllarda yerini gazinolara, 1980’li yıllarda ise lunaparklara bırakmıştır. 1980’li yılların sonuna doğru ise luna­parklar yerini kafeteryalara bırakmış.

Adalar, zamanında kayıkların kiralandığı, şimdi ise gezinti botları ve gondol­ların sefer yaptığı, sokak festivallerinde yüzen sahnelerin kullanıldığı, şehrin yerlilerinin ve turistlerin gözdesi olan bir yaşam alanı haline gelmiştir.

Adalar da 1952den beri zengin menüsü ile hizmet veren “Gaziantep Restaurant” ta muhteşem manzara eşliğinde yemeğinizi yiyebilirsiniz.

Canlı müzik eşliğinde keyif ve lezzeti buluşturan Ada Life Otel, nehir manzaralı odaları ve her türlü konforuyla sizleri bekliyor.

HALLER GENÇLİK MERKEZİ

Haller Gençlik Merkezi, Eskişehir’de bulunan tarihi “Yaş Sebze ve Meyve Hali Binası”nın restore edilmesi ile oluşturulmuş bir kültür-sanat merkezi.

“Yaş Sebze ve Meyve Hali Binası” kullanılmadığı ve kötü bir görüntü yarattığı için yıkılması düşünülürken 2000 yı­lında çarşı, eğlence ve alışveriş merkezleri ile aslından uzaklaşmadan Prof.Dr.Yılmaz Büyükerşen desteği ile restore edilmiştir. Binada ağırlıkla ahşap, ferforje ve do­ğal taş hakimdir. Londra’daki (İngiltere) ‘Covent Garden’ ile Hamburg’daki (Almanya) çiçek hali binasından esinlenilerek yapılmıştır.

ÇUKUR ÇARŞI

Çukur Çarşı, Eskişehir kent merkezinde bulunan, es­kiden balık pazarı olarak kullanılan, şimdilerde ise turistik bir çarşıdır. Bulundu­ğu bölge Köprübaşı olarak adlandırılmaktadır.

Burası Eskişehir’in en eski mekanlarından biridir. Kullanılış amacı zaman içinde değişse de çarşının önemi de­ğişmemiştir. Porsuk Çayı yanındaki bu çarşı Eskişehir’in önemli turistik merkezlerinden biridir.

ESPARK

2007 yılında ziyaretçileriy­le buluşan Espark Alışveriş Merkezi Eskişehir’in odak noktası konumundadır. Espark Alışveriş Merkezi ECE Türkiye Proje Yöneti­mi A.Ş. tarafından yönetilmektedir.

Espark Alışveriş Merkezi 8 kat, 150 mağaza ve 1100 araçlık otoparktan oluş­maktadır. Toplam 45.000 metrekarelik kiralanabilir alan ile Espark Alışve­riş Merkezi tüm şehir için buluşma noktasıdır. 3M Migros hipermarketi, 9 sa­lonlu Cinemaximum sine­maları, çocuk oyun alanı, terzi, lostra, eczane, kuaför salonu, elektronik eşya, tekstil, ev tekstili, kozmetik, kitap, müzik, oyuncak, spor mağazaları, kafe ve resto­ranları ile Espark Alışveriş Merkezi küçük büyük, ka­dın erkek bütün ziyaretçi­lerinin ihtiyaçlarına cevap vermektedir. Espark’ta ay­rıca ücretsiz olarak yarar­lanılabilen iki adet bebek odası, revir odası ve mescit bulunmaktadır. Bebek ara­baları ve yemek katında bebek mama sandalyeleri bebekli ailelerin hizmetin­dedir. Engelli ziyaretçile­rin kullanabilmesi için tekerlekli sandalyeler mev­cuttur.

Espark ileriye dönük, yeni­likçi projeleri ile ziyaretçile­rine farklı seçenekler sunmayı hedeflemektedir. Yıl boyunca düzenlenen farklı aktivitelerle ziyaretçileriyle buluşmayı hedefleyen Es­park her gün 10:00-22:00 saatleri arasında açıktır.

neoPLUS+

Eskişehir’in İlk ve tek Outlet Merkezi NeoPlus Outlet, 7’den 70’e herke­se hitap eden etkinlikleri birbirinden çekici eğlence seçenekleri ile Eskişehirli­lerin yaşamına artı katmaktadır.

Özdilek

Mağaza, market, kafe, restoran, çocuk odası, StarPark (çocuk parkı) bölümlerinden oluşmaktadır.

kanatlı ALIŞ VERİŞ MERKEZİ

İsmet İnönü Caddesi ile Kızılcıklı Mahmut Peh­livan Caddesinin odak noktasında şehrin cazibe merkezindedir. Sinema salonları ve Bowling eğ­lence merkeziyle hayatı kolaylaştıran bir yaşam merkezidir.

esnaf-sarayiESNAF SARAYI

1979 yılında merkezin inşaatına başlanıldı, iş yeri merkezi 1985 yılında işletmeye açıldı. 21 yıldır Eskişehir ve çevre illerden gelen müşterilere hizmet vermektedir.

ESKİŞEHİR’İN KALBİ, ODUNPAZARI

Eskişehir’in kentsel gelişiminin çekirde­ğini şehrin güneyindeki tepe üzerine kurulmuş olan Odunpazarı semti oluşturmaktadır. Buraya Odunpazarı adının verilmesinin nedeni; köylü­lerin dağlardan getirdikleri odunları şimdiki Yediler Parkı’ndaki meydanda satmala­rından kaynaklanmaktadır.

GEÇMİŞİ KADAR GÖRKEMLİ ODUNPAZARI  EVLERİ

Eskişehir’de 1905 yılında çıkan büyük yangın kentin aşağıda bulunan es­naf bölgesini ortadan kaldı­rınca, ticarethaneler ve kamu yapılarının bu bölgeye doğru kaydığı ‘Odunpazarı’ ismini alan bölge, aynı zamanda; lületaşı ustaları, bakırcılar ve demirciler gibi geleneksel el sanatlarının isimleriyle anılan sokakların kurulmasına sah­ne olmuştur.

Osmanlı sivil mimari örnek­lerini koruyan kent, kıvrımlı yolları, çıkmaz sokakları, ah­şap süslemen bitişik düzenli, cumbalı evleri ile örf, adet ve geleneklerini koruyarak bir bütün olarak günümüze ka­dar gelmiştir.

Evliya Çelebi’nin seyahatna­mesinde de adından büyük bir övgü ile söz edilen Odunpazarı, bugün seyahatname­de adı geçen sokakların 5’ini aynı ismi ile korumaya de­vam ediyor. Bütün gizemi ve ihtişamı ile görenleri kendine hayran bırakan Odunpazarı ve onun eşsiz evleri, sizleri görsel ve kültürel bir şölene davet ediyor.

Bölgede evlerin yanı sıra döneme özgü Kurşunlu Camii ve Külliyesi de buluyor. Ayrıca bölgenin geleneksel el sanatlarının örneklerini görebi­leceğiniz tarihi Atlıhan, Eskişe­hir Sanatları Çarşıları ve Dün- ya’da sadece Odunpazarı’nda bulunan Lületaşı Müzesi de mutlaka ziyaret edilmesi gere­ken yerlerin arasında.

Yine Odunpazarı Bölgesinde yer alan 300 yıllık bir geç­mişe sahip olan Kaymakam Çeşmesi, bugün hala aynı kaynaktan beslenen tarihi çeşme konuklarına bir yor­gunluk suyu ikram ediyor. Eskişehir’e hayat vermiş olan Odunpazarı Belediyesinin gerçekleştirdiği çalışmalarla, yepyeni yüzü ve kimliğiyle gelişimini sürdürüyor. Eğer, tarihle iç içe keyifli bir gün geçirmek ve o dönemin yaşa­mına tanık olmak istiyorsanız Odunpazarı’nı mutlaka ziyaret edin.

ATLIHAN EL SANATLARI ÇARŞISI

Atlı Han’da Geleneksel El Sanatları yeniden hayat bulmaktadır. Burasının tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte çok eskilere dayanan bir çarşıdır. Odunpazarı’na gelen tüccarlar, seyyah ve yolcuların konakladıkları kervansaray türü bir yerdir. Ancak uzun yıllar kullanılmayınca harabeye dönmüş, bakımsızlıktan dolayı tamamen yıkılan han, orijinal yapısından esinlenerek Odunpazarı Belediyesi tarafından yeniden inşa edilerek geleneksel el sanatları çarşısına dönüştürülmüş durumdadır. Zemin ve birinci kattan oluşan Atlı Han, içerisinde sanat atölyeleri ile lületaşı, gümüş ve geleneksel el sanatları ürünlerinin üretilip teşhir ve satışının yapıldığı bölümlerin yanı sıra, restoran ve kafeterya ile sosyal hayata kazandırılarak ticarî bir merkez olarak hizmet veriyor. Atlıhan El Sanatları Çarşısı, Eskişehir’in çok önemli bir değeri olan lüle taşının yeniden tüm dünyada etkin tanıtımı ve pazarlanması, ayrıca geleneksel sanatlarımıza emek ve hayat veren lüle taşı ustalarımızın himaye ve teşvik edilmesi için 2005 yılında Odunpazarı Belediyesi tarafından hizmete açılmıştır.

KURŞUNLU KÜLLİYESİ

Odunpazarı semtinde bulu­nan Kurşunlu Külliyesi Os­manlı dönemi eseridir. 1525 yılında Kanuni Sultan Süley­man’ın veziri Çoban Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış­tır. Cami çevresinde medrese ve kervansaray vardır.

ALAADDİN CAMİİ

Anadolu Selçuklu Devleti dö­neminde Eskişehir merkezin­de yer alan kendi adıyla anı­lan parkın içerisindedir. 1267 yılında S.Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında yapılmış­tır. 1944-1951 yılları arasında müze olarak kullanılmış, çev­reden toplanılan ve Eskişehir Arkeoloji Müzesi’nin temelini oluşturacak tarihi eserler bu­rada depolanmıştır. Eskişehir Alaaddin Camii Eskişehir’in en eski camiidir.

ŞEYH ŞEHABEDDİN SÜHREVERDİ ZAVİYESİ

“Salı Tekkesi” olarak da adlandırılan Şeyh Şehabeddin Sühreverdi Zaviye­si eskiden halkın her salı devamlı toplandığı yerdir. Bu zaviyede yatan Şeyh Şehabeddin Sühreverdi, Abbasi Halifesi’nin elçisi olarak Anadolu’ya gelmiş­tir.

ULU CAMİİ

Sivrihisar’da Selçuklu dev­rine ait kıymetli bir eserdir. 1275’te Selçuklu Emiri Mikâil bin Abdullah yaptırmıştır. Anadolu Selçuklu sanatının en güzel eserlerindendir.

HOŞKADEM CAMİİ

Sivrihisar’da 13. asır son­larında, Anadolu Selçuklu hazinedâdarından Neci- büddîn Mustafa tarafından hanımı için yaptırılmıştır. Minâresi Anadolu’nun ilk Selçuklu eserlerindendir.

ALEMŞAH  KÜMBETİ

Sivrihisar Camii Kebir Ma­hallesi Park Caddesi 2928 HC nolu pafta, 185 notu ada, 20-12 nolu parselde Ulucami’nin kuzeyinde yer alır. Eskiden etrafı medre­se ile çevrili iken bugün yapılan istimlak sonrası çevresi açılmış ve park haline getirilmiştir.

ANTİK YAZILIKAYA

Friglerin en yoğun olarak yaşadıkları kentlerden biri olan Antik Yazılıkaya Kenti, bugün Eskişehir iline bağlı Çifteler ilçesinin 39 km güney batısında bulunuyor. Frigler, bu coğrafyadaki kayaların kolay işlenebildiğini görmüş ve zamanla kayaların içinde kendilerine yeni bir yaşam biçimi yaratmışlardır.

ŞEYH EDEBALİ TÜRBESİ

Osman Gazinin kayınpederi olan Şeyh Edebâli’nin tür­besidir. On üçüncü asırda yapılmış olup 19. asırda tamir ettirilmiştir. Şeyh Edebâli’nin türbesinin Bilecik’te olduğu kabul edilmektedir.

FRİG KAYA ANITLARI

Frig Kaya Anıtları Frig dininin tek tanrısı Ana Tanrıça Kybele’ye adanmıştır. Kentin en görkemli anıtı Midas Anıtı MÖ 550 ile tarihlenmektedir. Dinsel bir yapı olduğu bilinen bu anıta bir açık hava tapınağı da diyebiliriz. Ahşap mimarinin kaya üzerine uyarlanmış en güzel örneği olan anıt adını yazıt İçinde oku­nabilen “Midai” sözcüğünden almıştır.

FRİG ANITSAL KAYA MEZARLARI

Frig kaya mimarisinin zarif örneklerini anıtsal kaya mezarlarında da görmek mümkündür. Gerdekkaya Mezar Anı­tı Yazılıkaya-Seyitgazi yolunun 3. km ötesinde Çukurca Köyü yakınla­rında bulunur, iki adet mezar odası bulunan Gerdek Kaya anıtının çevresindeki kayalarda da çok sayıda kaya mezarları bulunuyor. Hamamkaya ve Arslanlı Mabet olarak adlandırılan yapılar bunlardan yalnızca birkaçı…

FRİG KALELERİ

Yazılıkaya’ya ulaşan yollara hakim olan tepelerde bulu­nan, bir zamanlar soyluların ve askerlerin yaşadıkları Frig kaleleri, Friglerin yaşam biçimini anlatan en önemli yapıtlardandır. Por mimarisinin en ince detayları kayaya işlenmiştir.

LÜLETAŞI MÜZESİ

Eskişehir Valiliği tarafından 1998 yılından buyana ya­pılan uluslararası Lületaşı Festivalleri, Lületaşı El Sa­natları yarışmaları ve ser­gilerinde yer alan eserler, İl özel idaresi tarafından satın alınıp lületaşı müzesinin oluşumunda ilk adım atıl­mıştır. 60 sanatçıya ait 400 civarında eseri bünyesinde bulunduran Lületaşı Müze­si, 2008 yılında Odunpazarı Belediyesi tarafından Kur­şunlu Külliyesinde yerli ve yabancı misafirlerin ziyare­tine açılmıştır.  Eskişehir’de Bir Beyaz “LÜLETAŞI” yazısı »

BALMUMU MÜZESİ

Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in, Eskişehir’e, kazandırdığı ve Dünyanın pek çok ülkesinde bulunan “Madam Tussaud” Müzesi’nin Türkiye’deki ilk örneği olan “Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi”nde, Yılmaz Büyükerşen’in Büyükşehir Belediyesi’ne bağışladığı, tarihi kişiler ile yerli ve yabancı ünlü 160 kişinin heykeli yer almaktadır.

KARİKATÜR MÜZESİ

Karikatür müzesi binası; 1900’lü yılların başında yapıldığı tahmin edilen ve konut olarak kullanılan ahşap bir yapının restorasyonla yenilenmesinden oluşturulmuştur. İki katlıdır ve toplam alanı 265 metrekaredir. Yapı tipik bir Eskişehir Odunpazarı evidir. Şehrin ilk kurulduğu bölgededir.

Müze, Türkiye’de bir ilk olan Anadolu Üniversitesi Karikatür Sanatını Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin yan kuruluşudur. Müzede; daimi sergi, değişken sergi bölümleri, portreler odası, Türk karikatür ustaları odası, Eskişehirli karikatürcüler odası ile kitaplık bölümleri bulunmaktadır.

ÇAĞDAŞ CAM SANATLARI MÜZESİ

Cam sanatçılarının eserlerini sergilemek üzere Eskişehir Odunpazarı Evleri Kent Müzesi kompleksinde 1 Aralık 2007 tarihinde hizmete girmiş bir müzedir.

Müze, Türkiye’nin ilk cam sanatları müzesidir. Büyükşehir Belediyesi, Anadolu Üniversitesi ve Cam Dostları Grubunun işbirliği ile kurulmuştur. Müzede 42 cam sanatçısının eserleri sergilenmektedir. Yerli sanatçıların eserlerinin yanı sıra Japon, Polonyalı, Letonyalı, Alman bazı sanatçıların da hediye ettiği eserler müzede yer alır.

TCDD Demiryolları Müzesi
Eskişehir Gar sahasında bulunan müze, 1998 tarihinde ziyarete açılmıştır. Bir demiryolu kenti olan Eskişehir”i açılan bu müzede sergilenen eşyalar: Demiryolannın Osmanlı döneminden itibaren ülkemize sağladığı ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerin evrelerini gözler önüne sermektedir. Sergilemede eğitim ön planda tutulmuştur. Teşhirde telgraf makinasından – lokomotife kadar demiryolu ulaşımında ve iletişiminde kullanılan araç ve aletlerin yanında Demiryolu padişah fermanları fotokopileri, ilgili yayınlar ve giysiler sergilenmektedir.

TÜRKİYE’NİN İLK OTOMOBİL’! “DEVRİM”

İlk yerli ve seri üretim hedefiyle başlanan otomobil projesi, dönemin rakamlarıyla 1.400.000 TL ödenekle 4.5 ay gibi kısa bir süre içinde tamamlanmıştır. Kelimenin tam anlamıyla bir mucizeyi gerçekleştirmiş olan Devlet Demiryolları Fabrikaları ve Cer Dairelerinin Yönetici ve mühendisleri bu konuda tüm imkanlarını seferber etmişlerdir. 1250 kg ağırlığında ve saatte 110 km hız göstergesine sahip olan “Devrimin egzoz borusu yanda, uzun ve kısa farları ayak ile çalışır durumdadır. Bugün Eskişehir TÜLOMSAŞ’ta sergilenen Devrim, hala saat gibi çalışmaktadır.

ESKİŞEHİR ETİ ARKEOLOJİ MÜZESİ

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ETİ Şirketler Grubu Yönetim Kurulu arasında dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Atilla KOÇ tarafından 28.02.2007 tarihinde imzalanan protokol gereği müze inşaatı sponsorluğu ETİ Şirketler Grubu tarafından üstlenilmiştir.
Kültür ve Turizm Bakanlığınca, Eskişehir ETİ Arkeoloji Müzesi, projesinden teşhirine kadar Türkiye’de özel sektör tarafından hayata geçirilen ilk müze olarak nitelendirilmektedir.

ŞELALE PARK

Eskişehir’ in yeşil alan oranını ciddi oranda arttıran yeşil dostu Odunpazarı Belediyesi, bu konudaki çalışmaları ile her kesim­den takdir toplamaya devam ediyor. Kentin farklı noktalarında gerçekleştirdiği çalışmalarla Eskişehirlilere birbirinden güzel ve nitelikli yaşam alanları kazandıran Odunpazarı Belediyesi 2009 yılında Çankaya Mahallesi’ ne muhteşem bir park alanı daha kazandırdı.

KENT PARK: ESKİŞEHİR’İN DENİZ EKSİĞİNİ GİDEREN PROJE

Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in Eskişe­hir’e kazandırdığı büyük park projelerinden olan ve alışıla­gelen yeşil alan ve park kavramlarının çok daha ötesinde bir çok yenilik barındıran Kent Park, 300 bin metre karelik alan üzerine kurularak günlük stresten uzaklaşarak, temiz hava alıp gözlerine yeşillik banyosu yaptırmak isteyenler için alternatif olmuştur. Büyükşehir Belediyesince yapılan diğer parklarla birlikte Eskişehir’in akciğeri olan Kent Park’a yaz aylarında denize gidemeyen kent halkının deniz keyfi­ni yaşabilecekleri Türkiye’nin ilk yapay plajı, iki açık yüzme havuzu, bir yarı olimpik kapalı yüzme havuzu, oyun grupları, restoranlar, gölet, at binme alanları, büfeler bulunmaktadır. Porsuk Çay’ına kıyısı bulunan Kent Park’a, Porsuk’ta kulla­nılan teknelerle ulaşım imkanı da bulunmaktadır.

MUSAÖZÜ GÖLETİ

Musaözü Göleti Eskişehir Kütahya yolunun 21. kilometresinde yer alır. Devlet Su İşleri Musaözü Barajı olarak da geçen alan Eskişehir halkı tarafından piknik alanı olarak kullanılmaktadır, özellikle yaz ve bahar aylarında alan çok sayıda ziyaretçiye günü birlik hizmet vermektedir.

Musaözü Göleti çevresinde çok sayıda ağaç bulunmaktadır. Ağaç çeşitlerinin başında da karaçam ve meşe gelmektedir. Bunlarla beraber alan içinde çok sayıda söğüt ve ardıç ağacı da bulunmaktadır.

SAZOVA BİLİM SANAT ve KÜLTÜR PARKI

Eskişehir’in en büyük parkı olan Sazova Bilim Sanat ve Kültür Parkı, 400 bin metrekarelik bir alana sahip. Kütahya Yolu üzerinde Sazova mevkii’nde bulunur. Park 400 bin metrekare alana sahiptir. Park 20 bin met­rekare havuzu, korsan gemisi, açıkhava tiyatro­su, şatosu, bilim merke­zi, çocuklar için masal dünyası kahramanları ve oyun alanları ile Eskişe­hir’in ve ülkemizin en bü­yük parklarından biridir. Bu park açıldığı günden beri Eskiişehir’de yaşa­yanların ve Eskişehir’e gelen ziyaretçilerin ilgi odağı olmuştur.

Park alanı içinde ulaşım özel trenler ile sağlana­caktır. Korsan Gemisi, Masal Şatosu, Oyun Grupları, Sabancı Uzay Evi ve Bilim Deney Mer­kezi .Sazova’daki ilkler arasındadır.

Eskişehir Büyükşehir belediyesi ETİ Sualtı Dünyası

84 farklı türde toplam 2 bin 150 deniz canlısının bulunduğu Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ETİ Sualtı Dünyası, Eskişe­hir’in çevre illerinde yaşayan vatandaşlar için de alternatif bir etkinlik ve turizm alanı olma özelliği taşımaktadır.Kuzey Ege, Atlas Okyanusu, Kızı İdeniz, Güney Amerika gölleri, Amazon Nehri gibi dünyanın farklı coğrafyalarından özel olarak getiri­len pek çok su canlısı ziyaretçilerine gizemli sualtı dünyasını keşfetme imkânı sunmaktadır.3 bin 200 metrekarelik alana kurulu Sualtı Dünyasında 2 bin 350 metrekarelik akvaryum ve 850 metrekarelik sosyal alan bulunmaktadır.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ETİ Sualtı Dünyası pazartesi ha­riç haftanın her günü 10:00 -19:00 saatleri arasında ziyaretçileri­ne hizmet vermekte­dir.

ŞEHR-İ DERYA PARKI

2010 ve 2011 yılında yapılan çalışmalar ile Kanlıpınar Mevkii Ankara-Eskişehir Karayolu üzerinde bulunan ağaçlık alan ve gö­let çevresi yeniden düzenlenerek kullanılabilir bir piknik alanına dönüştürülmüştür. Piknik alanı ziyaretçileri gölette gezinti yatı He gölet turu yapabilmektedir. Tam anlamıyla doğanın güzelliklerini yansıtan piknik alanı şehre yakınlığı dolayısıyla Eskişehir halkı tarafından büyük ilgi görmektedir.

ŞEHR-İ AŞK ADASI

Eskişehir’in Gökmeydan Mahallesi sınırları içerisinde kalan, Porsuk Nehrinin kendisini tamamen çevrelemesiyle oluşan ada­dır. Porsuk Nehri tarafından tamamen çevrili durumda ve dola­yısıyla ada konumunda. Ada’ya ulaşım ise Şehri Aşk Köprüsü tarafından sağlanıyor. Şehri Aşk Köprüsü’nden geçtiğinizde adaya ayak basmış oluyorsunuz. Yunus Emre eydür bunu bir dem aşksız olmayayım diyen sevgi insanı Yunus Emre’nin yat­tığı toprağın şehri Eskişehir’in, aşk ve sevgi şehri olduğunu vur­gulamak amacıyla Porsuk Nehri üzerinde bir ada oluşturuldu. “Şehr-i Aşk” konseptiyle aynı ismi taşıyan adanın da etkisiyle, Eskişehir’in birbirini seven herkesin ziyaret edeceği bir çekim noktası haline gelmiştir.

KALBURCU

Mihallıççık’ın kuzeyinde 5 km uzaklıkta ve bir za­manlar Atatürk tarafından sanatoryum yaptırılması düşünülen Kalburcu, orman mesire yeridir. Geleneksel olarak düzenlenen Mihallıççıklılar günü her yıl Hazi­ranın 2. pazar günü burada yapılmaktadır.

KARATAŞ

Eskişehir-Sarıcakaya yolu üzerinde şehir merkezine 20 km uzaklıkta boy boy meşe ağaçları ile kaplı bir mesire yeridir.

ÇATACIK ORMANLARI

Çatacık Eskişehir’e 93 km uzaklıkta Sündiken Dağları’nın arasında bir yayla­da yer alan önemli mesire yerlerinden biridir. Birçok hayvan türünün doğal orta­mında yaşadığı, zengin bitki örtüsüyle bezenmiş Çatacık Ormanlan’nda bir de geyik üretme çiftliği bulunmakta­dır.

SAKARYABAŞI

Çifteler’de “Sakafıbaşı” ola­rak da anılan Sakarya başı, Sakarya nehrinin çıkış nok­tasında Eskişehir’e 65 km uzaklıkta güzel bir mesire yeridir. Yüzme havuzu çay bahçeleri ve restoranların yer aldığı bölge özellikle hafta sonları dinlenme, pik­nik ve mesire yeri olarak kullanılmaktadır.

Eskişehir Yöresel Lezzetleri »

DİJİTAL FOTOĞRAFLAR

Fotoğraflar:haadimousavi.com