Kategoriler
26

Osmanlı Devletinin Kuruluş Döneminde Eskişehir

Prof Dr. Halime DOĞRU

Anadolu’nun Genel Durumu

Anadolu Selçuklu Devletinin son yıllarında Sultanönü civarında yani Selçuklu Devletinin Sol ucunda Moğol baskısı daha da arttı. Aşiret hayatını geleneklere bağlı bir şekilde devam ettiren Türkmenler boy beylerinin idaresinde olarak isyan ediyorlardı. Cimri adındaki kişinin Konya’da hükümdar ilan edilmesi Anadoluyu daha da karıştırdı. III. Gıyaseddin Keyhüsrev veziri Sahip Fahreddin Ali, ile beraber tahtı ele geçirmek için hazırlıklara başladı. Buna rağmen Sultanın Moğollarla birlikte hareket ettiğini düşünen halk Moğollardan kurtuluşun Cimri’nin yanında yer almak olduğunu düşünüp onun yanına gitti. Moğol ilhanı, Türkleri memnun etmek için bir dizi reform hareketine girişti. Keyfi vergilerin kaldırılması ile uçlarda oturanlar rahat nefes aldı. Buna rağmen Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev yanında yer alan ve Sağ-uçta yerleşen Türkmenlerle, Cimri’nin yanında kalan Sol-uç Türkmenleri Eskişehir civarında karşılaştılar.

Moğolların askeri desteğini de alan sultan isyanı bastırdı. (1279) Moğolların yardımı ile III. Gıyaseddin Keyhüsrev tahtına kavuştu ise de Anadolu’daki karışıklıkların ve Moğol baskısının sonu gelmedi. Uçlara gelince buraları otorite boşluğu nedeniyle kaderine terk edildi. Boşluktan yararlanan aşiret reisleri ise kendi beyliklerini ve hakimiyet alanlarını kurmakta gecikmediler. Bunlar arasında Eskişehir ve dolaylarını yakından ilgilendiren iki beylik vardı: Bunlar Germiyanoğulları Beyliği ile Osmanoğulları Beyliği idi.

Osmanoğullarının Uçta Görünmesi

Anadolu Selçuklu Devletinin son yılları ile Osmanlı Devletinin kuruluş yılları incelendiği zaman uç vilayetlerin siyasi, sosyal ve dini yapısı adeta bir bütünlük göstermektedir. Kayı boyundan olan Osmanoğulları da Alaeddin Keykubat zamanında Ankara’nın batısında Karacadağ tarafına konmuşlar, daha sonra 13. yüzyılın ikinci yansında Ertuğrul Beyle birlikte Söğüt ve Domaniç dolaylarına gelip yerleşmişlerdir. Uçlarda oturan Türkmenlerle yeni gelenler arasında kaynaşma konusunda herhangi bir sorun olmamıştır. Osmanlı kaynaklan, devletin çekirdeğinin Karacadağ, Eskişehir-Söğüt ve Domaniç taraflarında olduğunu belirtmektedir. Eskişehir, ancak Osman Bey zamanında bu sınırlara dahil edilebilmiştir.

13. yüzyılın son çeyreğinde uçlarda aşiret beyleri güçlenirken buralardaki şehir ve kasabalarda Selçuklu Moğol kadı ve naipleri görev yapıyordu. Naipler başkent Konya ile gerekli yazışmaları yürüten devlet memurları idi. Kadılar ise her türlü kazai ve adli yetkiye sahipti.

Merkezi “Eskişehir” olan Selçuklu uç vilayeti Sultanönü, Osmanlı Devletinin kuruluş tarihi ile adeta bütünleşmiştir. Uçlarda Bizans’a mensup yerli halkla Türkmenler arasında uyumlu ve ortak bir yaşam bulunuyordu. Kent yol kavşağında bulunmasına rağmen uçta olduğu için bir türlü önemli ticaret merkezine dönüşememişti. Ancak buradaki yerel pazarlarda bölgesel üretim pazarlanıyordu. Genellikle Bizans sınırındaki uç şehirlerinde kurulan hafta pazarları bir türlü uluslararası panayır niteliğine ulaşamıyordu.

Uçlarda kent hayatının gelişmesinde Moğol istilası önünden kaçıp Anadolu’ya gelen kentli göçmenlerin rolünü unutmamak gerekmektedir. Bunlar kırsal hayatı bilmedikleri için şehirlere yerleşip ticaret ve zanaat erbabı olarak kent ekonomisinde yer almışlardır. Kentleşme sürecinde gelişen atölyelerde de sanayiden ziyade tarıma dayalı üretim yapılıyordu. Ancak Türkmenler ekonomik olarak kentle ne kadar ilişkili olduklarını çok iyi bildiklerinden yakınlarına yerleştikleri kentler için hiçbir zaman tahripkar olmadılar.

Erken Osmanlı Kroniklerinde İnönü, Karacahisar, Eskişehir, Bilecik, İtburnu gibi kasaba ve köylerin isimleri çok sık geçmektedir. Çeşitli görüşler olmasına rağmen tarihçiler Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi’in bu uç vilayette yerleştiği konusunda birleşmektedirler.

Ertuğrul Gazi’nin Uc’a Yerleşmesi

13. yüzyılın ilk yansı sona ererken kendisine bağlı Türkmenlerle birlikte Anadolu’ya gelen Ertuğrul Gazi Selçuklu sultanının emri ile Sultanönü ucuna yerleştirilmişti. Osmanlı Kronikleri hanedanı yüceltmek kaygısı ile Ertuğrul Bey’in uca yerleştirilmesini adeta efsaneleştirmişlerdir ve bu bilgiyi verirken henüz tanımadığımız ortak bir kaynağı kullanmış olmalıdırlar. Verilen bilgiler incelendiği ve çelişkiler tarihi gerçeklerden ayıklandığı zaman Ertuğrul Gazinin Sultanönü ucuna Ankara yakınında bulunan Karacadağ’dan göç ettiği ve bu göçün Alaeddin Keykubat (1220-1237) zamanında olduğu anlaşılmaktadır. Kroniklerde hanedanın atası her fırsatta öne çıkarılmak istenmiş, tanımadığı ve yenilmek üzere olan bir hükümdara yardım ettiği ve bu hizmeti karşılığında ödüllendirilerek verişmesi için kendisine kışlak ve yaylak verildiği anlatılmıştır.

Ertuğrul Gazi Söğüt’te, uca yerleştirildiği sırada bölge Karacahisar, tekfurların denetiminde bulunuyordu. Bunlar uçta Türklerin yeni gelen dinamik elemanlarla desteklenip sayılarının hızla artmasından memnun olmamışlardı. Karacahisar tekfuru hakimiyet alanına tecavüz eden Ertuğrul Gaziyi akınları ile taciz etmeye başladı. Tekfurun saldırılarından kurtulmak için sultandan yardım istediği ve sultanın da yardıma geldiği göz önüne alınacak olursa Ertuğrul Gazi’nin emrindeki ‘savaşçı sayısının fazla olmadığı anlaşılmaktadır. Sultanın bölgeye gelmesinden anlaşıldığına göre Karacahisar tekfuru Ertuğrul Gaziyi rahatsız etmekle kalmamış, sultana karşı olan sorumluluklarını da yerine getirmemiştir, uç bölgelerinde oturan ve haraçgüzar olan Bizans tekfurlarının ara sıra vergi ödemeyi ihmal ettiklerini ve Selçuklu naipleri ile uç beyleri tarafından cezalandırıldıkları kaynaklarda görülmektedir. Bu da onlardan biri olsa gerektir.

Verilen bilgilere göre Sultan, önemi nedeni sultan Karacahisar esini kuşatılmasında yardıma gelmiş ancak Moğol tehlikesi nedeni ile doğuya gitmek zorunda kalmıştı. Ertuğrul Gazi kuşatmaya devam ederek kaleyi almış, tekfuru esir etmiş ve kalenin gaziler tarafından yağma edilmesine izin vermiştir Kroniklerdeki bilgiler arasında tarihi gerçeklere uymayan noktalar bulunmaktadır. Ertuğrul Gazinin yardımına gelen I. .Alaeddin Keykubafın .Anadolu’da Moğollarla savaşması gibi.

Bazı Osmanlı Tarihçilerine göre Ertuğrul Bey, Sultan Alaeddin Keykubat’la birlikte Karacahisar kalesinin kuşatmasına katılmış, doğudan gelen Moğol atanı nedeni ile Sultan geri dönmek zorunda kalınca kalenin fethini Ertuğrul bey’e bırakmış ve hizmeti karşılığında bölgeyi kendisine ikta olarak vermiş, Sultan gidince Ertuğrul Bey bu bölgeye yerleşmiştir.

Daha sonraki yıllarda Ertuğrul Gazi’nin uçta yeterli derecede aktif olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Kısa zamanda Karacahisar kalesi Bizans’ın eline geçmiş tekfurlar güçlerini yeniden arttırmışlardır. Ertuğrul Gazinin Uçta pasif bir politika izlemesi ve Selçuklu iktidarının zayıflaması ile birlikte dengeler tekfurların lehine değişmiştir. Ertuğrul Gazi de Söğüt’te emekli yaşamı sürmeye başlamış, Osman Bey babası adına uçta gaza faaliyetini sürdürür olmuştu. Ancak Osman Bey de babasının izinden yürüyor komşu olan ve Bizans Tekfurları ile iyi ilişki içinde olup görevine devam ediyordu.

Osman Beyin Uç’ta Faaliyeti

13. yüzyılın sonunda uçta Selçuklu naipleri bulunuyordu. Ertuğrul Gazi ve Osman Bey uçta Selçuklu Devletinin memuru olan Eskihisar/Dorylaion (Eskişehir) ve İnönü beyleri ile iyi geçinmek zorunda idi. Nitekim Osman Bey her iki naiple, özellikle İnönü naibi ile yakın arkadaşlık ediyordu. Aslında Ertuğrul Gazi ve oğullan diğer komşuları ile de iyi ilişkiler içindeydiler. Uçtaki Bizans Tekfurları da Selçuklu sultanına vergi verip sorunsuz ve güvenli bir yaşam elde ediyorlardı.

Osman Bey daha Ertuğrul Bey’in sağlığında Eskişehir’de oturan gaiple anlaşmazlığa düştü. Aslında bu Selçuklu devletine yapılmış bir baş kaldın idi. Kroniklerde konu gönül ilişkisi şeklinde anlatılarak olayın siyasi niteliği ört bas edilmiş, Osman Bey’in asi bir uç beyi olarak görülmesi önlenmiştir. Osmanlı kroniklerinin tamamında söz konusu başkaldırı Osman Bey ile Eskişehir’de oturan Selçuklu naibinin ayni kıza ilgi duyduğu, ve aralarındaki rekabetin savaşa kadar gittiği şeklinde işlenmiştir.

Neşri eserinde olayı “Hikayet” başlığı altında anlatmıştır. Buna göre: Osman Bey Söğütten Mahruse-i Sultanönü’ye (Eskişehir’e) gelirken İtburun köyünden geçiyordu. Osman Bey itburun köyünde Mal Hatun adında bir genç kızla karşılaştı, çok beğendi ve babası Ertuğrul Gazi’den bu kıza talip olmasını istedi. Mal Hatun “Aramızda kifayet yok” diyerek yapılan teklifi reddederek Osman Bey’i üzdü. Osman Bey Eskihisar Beyi ile görüşmesinde Mal Hatun’u çok beğendiğini, ancak kendisini reddettiğini söyledi ve onu kendisine istemesi için aracılık etmesini talep etti.

Osman Bey; konuşmalardan naibin kızı beğendiğini ve kendisinin isteyeceğini anlayınca güvendiği adamlarını gönderip Mal Hatun’u kaçırttı. Mal Hatunu naibin ulaşamayacağı bir yere yerleştirdi. Kendisi de önü Beyine misafir olup birkaç eğlenceli gün geçirdi. Aslında Osman Bey, Eskişehir / Eski Hisar (Dorylaion) Beyine karşı gösterdiği hareketin olumsuzluğunun farkında olduğu ve Konya tarafından cezalandırılacağını düşündüğü için İnönü Beyine sığınmıştı.

Eskihisar Beyi; adamlarından kızın kaçırıldığını İtburun köyüne gönderdiğini öğrendi. Eskihisar Beyi Osman Beyi İnönü naibinden istedi. İnönü naibinin yanında bulunan ayan ve kethüdaların bazısı Osman Beyi saklamayı, bazıları da teslim etmeyi teklif ettiler. İnönü naibi Konya ile anlaşmazlığa düşmemek için Osman Beyi saklamaktan vazgeçti. Eskihisar Beyinin geldiğini öğrenen Osman Bey İnönü naibini güç durumda bırakmamak için buradan ayrılıp yine naibin denetiminde bulunan Söğüt yakınındaki İnhisar kalesine sığındı. Eskihisar Beyi askerini toplayıp İnhisar önüne gelerek kaleyi kuşattı. Osman Bey; kardeşi Gündüz Alp’le birlikte savaşarak İnhisar’ı terk etti ve Söğüt yoluna koyuldu.

Osman Bey Söğüt’ten gelen yardımla güçlenip Eskihisar Beyinin peşine düştü ve onu ağır bir yenilgiye uğrattı. Osman Bey naiple yaptığı mücadelede başarılı olmuştu. Daha babasının sağlığında Selçuklu otoritesine ciddi bir şekilde karşı çıkmış ve üstünlük kazanmış oluyordu. Bu çatışmada Harmankaya Tekfuru Köse Mihal de Osman Bey’e yardım etmişti. Köse Mihal’in yardıma gelmesi uçtaki bazı tekfurların Osman Beyin korumasını Selçuklu Devletinin korumasına tercih ettiği anlamına geliyordu.

Kroniklerde Eskişehir Adının Kullanılması

Caca-oğlu Nureddin tarafından hazırlanmış olan vakfiyeden Sultanönü Sancağının merkezinin Mahruse-i Sultanyüki adı ile tanındığını öğreniyoruz. Bu ad uzun yıllar Medinetü’s Sultaneyüğü ile değişerek kullanılmıştır. Manuel Komnen tarafından yıktırılmış olan Dorylaion kalesi koruma amaçlı olmasa da gözetleme ve haberleşme anlamında kullanılıyordu. Anadolu Selçuklu Devleti uç vilayetlerinden olan Sultanönü’ne tayin ettiği vali ayni zamanda Eskihisar’ın (Dorylaion) da beyi sayılıyordu.

XIII. Yüzyılın sonuna doğru Selçuklu iktidarının zayıflaması ve Moğol istilası uç vilayetlerinde idari yönden bazı olumsuzlukların yaşanmasına neden oluyordu. Bu durum ileriki yüzyıllarda kaleme alınmış olan kroniklerde kavram kargaşası yaşanmasına neden oluyordu. Tarihçiler eserlerini hazırlarken alan çalışması yapmadıkları için yer adlarında bazı sorunlar ortaya çıkıyordu. Bu nedenle kroniklerde zamanla Mahruse-i Sultanönü, Eskihisar ve Eskişehir’i aynı zamanda ve birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılır olmuştur.

Kroniklerde Osman Beyin Selçuklu naibi ile yaptığı savaş anlatılırken Eskihisar ve Eskişehir yer adları dönüşümlü olarak kullanılmıştır. Bunun başlıca nedeni kentte oturan naibin Eskihisar’ı yani Dorylaion’da bulunan ve Manuel Komnen tarafından yıktırılmış olan kaleyi müstahkem mevkii olarak kullanmış olmasıdır. Bu tarihte kale kullanılamaz durumdaydı. Ancak yolları kontrol etmek konusunda stratejik önemi değişmemişti.

XV Yüzyılın başında bile Ahmedi, Dastan ve Tevarih-i Al-i Osman adlı eserinde Eskişehir’i “Sultanönü” şeklinde tanıtmıştır. Ahmedi eserini Edirne’de Süleyman Çelebi’ye (1402-1410) ithaf ettiğine göre Mahruse-i Sultanyüki (Sultanönü) adı 1261 yılından 1410 yılına kadar kesin olarak kullanılmış, kente başka bir ad verilmemiştir.

XV. yüzyılın sonuna doğru kaleme alınmış olan kroniklerde daha Eice belirtildiği gibi Mahruse-i Sultanyüki adı kullanılmamıştır. Onun yerine Eski Hisar; daha sonra Eskişehir kullanılmıştır Fatih döneminde 1466 tarihinde düzenlenen Sultaneyüği Yaya Defteri köylerde yaşayan yayaların sayımına yönelik olduğu için bu defterde Eskişehir adına tesadüf edilmemektedir. Fatih zamanında hazırlanmış 1476 tarihli vakıf icmal defterinde ise Eskişehir adı açıkça okunmaktadır. Caca oğlu Nureddin tarafından yaptırılmış olan camii bu kayıtta “Eskişehir Camii” olarak tanıtılmıştır. Bundan on yıl önce yapılmış olan 1466 tarihli sayımda da Eskişehir adı muhtemelen kullanılmıştır.

Kroniklerde Eskişehir, Karacaşehir, Karaca Hisar hatta İnönü gibi yer adları üzerinde karmaşanın devam ettiği yıllarda bile yerel tespitlerden sonra hazırlanmış tahrir defterlerinde kentin adı açıkça Eskişehir olarak kayda geçmektedir 1476 tarihinden sonra yapılmış olan bütün tahrirlerde daha önce belirtildiği gibi Sultaönü sancağının merkezinin Eskişehir olduğu kaydedilmiştir.

Arşiv belgelerinde tespit ettiğimiz Eskişehir adı daha sonra Kroniklerde de yer almıştır. Verilerin ışığında Dorylaion antik kenti üzerinde bulunan ve Türkler tarafından Eskihisar adı ile tanınan kalenin adi; sancak merkezi olan Mahruse-i Sultanyüki’ye mal edilmiş, ancak kale değil kent olduğu ifade edilerek XV Yüzyılın son çeyreğinden itibaren Eskişehir şeklide kullanılmıştır.

***

[toggles title=”KAYNAKLAR”] Eskişehir Valiliği, EskiYeni Şehir Kültür Dergisi – Ocak 2011

1. Cimri olayı ile İlgili bkz. Mustafa Akdağ age. I, s.81. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi I. Ankara 1961.2. baskı, 17.

2. Anadolu’da kurulan beyliklerle ilgili bkz. İsmail Hakkı Uzunçarşılı. Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Ankara 1984, 3. baskı.

3. I.H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi I, s.99.103 ve dipnot 3. Ertuğrul Bey hakkında bkz. Mükrimin Halil Yınanç. ‘Ertuğrul Gazi’, mad. I.A. Uzunçarşılı’ya göre Cimri ayaklanmasını bastırmak İçin Eskişehir’e kadar gelip asker toplayan lll.Gıyaseddin Keyhüsrev burada Ertuğrul Gazi İle görüşmüş ve karşılıklı hediyeler sunulmuştur. Aksaray”! (s.252) “Anadolu öteden beri garipler sığınağı, rahat yuvası kimsesizlerin zavallıların yurdu olan bir diyardır demekle olaya oldukça romantik yaklaşmıştır.

4. Mehmet Nesri (Cihannüma, Ankara 1987. s.61.73) ‘Sultan Alaaddin-i Saninin Sultan Eyüğü’nün Eskişehir’inde ve İnönü’nde naipleri vardı.’ demektedir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, (Osmanlı Devleti Teşkilatına Methal. Ankara 1984, s.194) Naib-i ‘Naib, camii umurda ve ekser umurda Sultan makamına kaim olan zattır. Sultan tarafından verilen müsaade üzerine onun namına Icray-i ahkam eden vekiline Naib denir” şeklinde tarif etmiştir.

5. Sultanönü ile İlgili bkz. Ahmet Temir. age. s.61.127, Arapça vakfiyede: ‘Sultan Yügi”. BOA BOA. TT.No.247,5.46. BOA. MAD. Nr8,1b,69b. BOA. MAD.No.22.1866.TB7a.T99b. BOA. Kamil Kapıcı. No.3358.s.3.14 ve 15’de: ‘Sultan Eyügü”. BOA. BOA. TT.No.438, s.146. Sultan Eyüğü. BOA. BOA. TT.No.n2, s.1,70.72.206. BOA. Tl .No.740.s.2,4,81’de ‘Sultanönü’ şeklinde yazılmıştır.

6. Uçlarda kurulan Pazar ve alışveriş hakkındaki çeşitli görüşlerle ilgili bkz. Mustafa Akdağ. ‘Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu ve İnkişafı Devrinde Türkiye’nin İktisadı Vaziyeti’ Belleten 1949, s.51, s.497-571 ve s.55, s.319- 418. Halil inalcık ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu ve İnkişafı Devrinde Türkiye’nin iktisadi Vaziyeti üzerine bir tetkik Münasebetiyle’ Belleten, CXV, s.60. s.629-684. Mustafa Akdağ. Türkiye’nin iktisadi ve içtimai Tarihi. 1.102.

7. Doğan Kuban “Anadolu-Türk Şehri Tarihi Gelişmesi, Sosyal ve Fiziki özellikleri üzerine bazı gelişmeler’. Vakıflar Dergisi, VII, Ankara 1968, s. 60. Uğur Tanyeli,- Anadolu Türk Kentinde Fiziksel Yapının Evrim Süreci, İstanbul 1987. s.97. Faruk Sümer ‘Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi’, Belleten, XXIV, Ankara 1960. s 567-594. Halime Doğru: XVII: Yüzyıla Kadar Osmanlı Kentlerinin Sosyal ve Ekonomik Görüntüsü. Eskişehir 1995, s.37.

8. Mükrimin Halil Yınanç. “Ertuğrul Gazi”, İ.A.

9. Neşri, Cihannüma, s. 61 ve devamı. İbn-i Kemal, age, I. Defter, s. 49.

10. Aşıkpaşaogiu Ahned Aşıkl; Tevarih-I AH Osman, yay. Nihal Atsız, İstanbul, 1949, s.93.

11. Aldo Galona, ‘Oğuz Efsanesi’ ve Osmanlı Devleti’nin Kökenleri: Bir İnceleme’. Osmanlı Beyliği (1300-1339), Editör: Elizabeth A. Zachariadu, İstanbul 1997, s. 41-61.Aşık Paşazade, age. s.94. Ahmedl, age. s.8.

12. (Mükrimin Halil Yınanç ‘Ertuğrul gazi’ mad. İ.A.) Uzunçarşılı, Osmanlı Tarih) I, s.99. Ibn-i Kemal Tevarih-i Ali Osman-i, I. Defter yay. Şetarettin Turan. Ankara 1970.S.43. Aşık Paşazade Ahmet Aşık). Tevarih- AH Osman vay. N.Atsız. İstanbul 1949, s.93. Ahmed, Dastani ve Tevarih-i Al-i Osman Yay. Matsız. Osmanlı Tarihi, İstanbul 1949.S.8). Nesri ise s.6J de savaşta zor dununa düşen Sultan Aleaddin’i kendisine yardım eden Ertuğrul’a Söğüt ve Domaniç) kışlak ve yaylak olarak verdiğini ve bu bağışını Karacahisar kuşatmasından önce olduğunu bildirir. Diğer bir rivayete göre ise Ertuğrul Bey oğlunu Sultan Aleaddin Kevkubai’a elçi olarak göndermiş ve yerleşmek özere kışlak ve yaylak istemiştir (s.93,İbni Kemal. age. s.50). Teravihi Ibtida-i AH Osman Anonim, (Halime Doğru. Marmara Üniversitesi. Sosyal Bilimler Enstitüsü. Yayınlanmamış Yüksek lisans Tezi,) 7A: “Sultan Aleaddin’den yer yurt istedi ki ol yerde hazar idiler, Sultan Aleaddin bunlara inönü’den aşağıya Söğüt tarafından yurt verdi.” Şeklinde bir ifade bulunmaktadır.

13. Mükrimin Halil Yınanç “Ertuğrul Gazi’ mad. I.A. Mehmed Neşri. age. s. 69.

14. Ruhi Tarihi, s. 391.Ibn-i Kemal, age, s. 129. Aşık Paşazade, age. s. 100. Neşri, age. s. 97.

15. Selçuklu naibi Eskihisar’ı müstahkem mevkii olarak kullanıyordu.

16. Nesri age. (s.73) ‘Ol vakit Sultan Aleaddin-i Sani’rün Suttan Eyügü’nün Eskişehir’inde ve İnönü’nde naibleri vardı. Osmangazi bunların yanına varup gelüp dostluk iderdi. Ama İnönü beyiyle ittihad ve yarenlerdi. Daim hilesine iyş-ü işretle meşguldi”. S.M.Kramers “Sultanönü’ mad. İ.A.-

17. Neşri. age.CI,s.75.

18. İtburun köyü bazı kroniklerde “Kelp köy” olarak geçer. Günümüzde “Ulu- dere” köyü olarak bilinmektedir.

19. Vakfiyede her İkisine de yer verilmiştir.

20. Aşık Paşa-zade, Tevarih-I AH Osman, yay. N. Atsız, Osmanlı Tarihleri, İstanbul 1949, s. 105. Mehmed Neşri, Cihan-nüma, pay. faik Reşit Unat, M. Altay Köymen, Ankara 1987, s. 85. ibn-i Kemal. Tevarih-i Al-i Osman, I. Defter. Yay. Şerafettin Turan,’ Ankara 1970, s. 95. Ruhi Tarihi, Yay. Yaşar Yücel, Halil Erdogan, Belgeler, Ankara 1992, s. 381.

21. Ahmedi, Dastan ve Tevarih-i Müluk-i AH Osman, yay. N. Atsa Osmanlı Tarihleri, İstanbul 1949, s. 9 ve 15.

22. BOA. İM), No 8.

23. Ahmet Refik Altınay, “Fatih Zamanında Sultaneyüği” Tarih Encümeni Mecmuası, Sene 14, No. 3, istanbul 1340/1924 Defter BOA, Kamil Kepeci Tasnifi, No 3358 de kayıtlıdır.

24. BOA. Kamil Kepeci, No 3358, s. 6.25. Fatih tarafından yaptırılan tahrirlerin tarihi hakkında bkz. Nlcoara Beldiceanu; XIV Yüzyıldan XVI. Yüzyıla Osmanlı Devletinde Tımar, Çev Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara 1985. s. 79. Sultanönü Sancağında vakıfların tımara çevrilmesi hakkında bkz.. Halime Doğru; Eskişehir ve Sultanönü Sancağı’nda yer alan kayıtlar.

[/toggles]

Kategoriler
26

Eski Bir Şehrin Hikayesi

eski-bir-sehrin-hikayesi

ESKİŞEHİR, Bu şehir öyle bir şehirdir ki, Tarihin en eski dönemlerinden bu güne bir çok uygarlığa kucak açmıştır. Kafkaslardan, Balkanlardan gelenlere yurt olmuştur. Ayrımcılık yapmamış, kaynaştırmış, birleştirmiştir.

Her tarafı termal su iken, içme suyu olmamış, sularını soğutarak içmiştir. Yaygın akan Porsuk, Şeydi suyu vd. bataklıklar oluşturmuş, sıtma sıradan hastalık sayılmıştır. Ama ölüme de direnerek tarımını, hayvancılığını geliştirmeye çalışmıştır.

Yeniden, yenilikten, çağdaşlaşmadan yana olmuştur. Tüm baskı ve engellemelere rağmen Sivas Kongresine delege göndermiş.

Hatta bu kongrenin masraflarının önemli bir bölümü Eskişehirli delegelerce karşılanmıştır. İşbirlikçiliği reddetmiş, bağımsızlıktan yana tavrını koymuş, Kuva-yı Milliye’ye katılmıştır. Eskişehir’den Hatice ve Azize adlı iki kadın padişaha işgalleri protesto telgrafı çekmiş, “Esaretten Özgürlüğe” diyerek, kentte 423 gün süren İngiliz işgaline son vermiştir. Emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşının sıklet merkezi olmuş.

Herkesten önce cepheye koşmuş, varını-yoğunu son damlasına kadar ordusuna vermişti. I. İnönü, II. İnönü, Eskişehir – Kütahya Savaşlarını bağrında yaşamıştır.

Yunan işgali ile eziyetin her türlüsünü, işkencenin en onursuzunu iliklerine kadar hissetmiş. Ancak yılmamış, yıkılmamış ve direnmiştir. Sonrası mı?

Sonrası malum. Ülkenin Kurtarıcısı ve Kurucusu, Türk Devriminin lideri Mustafa Kemal’in önderliğinde Küllerinden yeniden doğmuştur.

Tarımda, ticarette, sanayide, eğitimde birçok ilke imza atmıştır. Cumhuriyet ile birlikte aydınlanmanın örnek kenti olmuştur.

KİTAP HAKKINDA

Eskişehir Ticaret Odası’na bu başlıkta bir proje sunduğumda Sayın ETO Yönetim Kurulu Başkanı Metin Güler çok olumlu karşıladı ve hemen başlanmasını istedi.

Aslında çalışmanın alt yapısı belirli bir oranda hazırdı. Çünkü genelde Eskişehir ağırlıklı yayınlar yapmıştım. Konuyla ilgili belgelerin bir kısmını ileride bu konuda araştırma yapmayı tasarladığımdan toplamıştım.

Bu projenin bir diğer alt yapısı ise öğrencim ve genç meslektaşım sevgili Melis Birgün’ün danışman­lığımda hazırladığı yüksek lisans çalışmasıydı. Kendisiyle böyle bir çalışmaya başlarken bunu zaten planla­mıştık. Ancak tez aşamasında zamanının yetmemesi nedeniyle bazı konular eksik, bazıları da çok yüzeysel kalmıştı. Bu eksiklikler tarafımdan iki yıl süren arşiv ve kütüphane çalışmaları ile tamamlandı. Genç meslek­taşımın hayat arkadaşını bulması ve meslek hayatına Van’da devam etmesi nedeniyle birlikte başladığımız çalışmanın geri kalan sürecini yalnız tamamlamak zorunda kaldım.

Daha önceki Eskişehir tarihi ile ilgili yaptığımız çalışmalarda olduğu gibi bunda da konuyla ilgili orijinal belgelerin çoğunluğuna basit transkripsiyon uygulanmış şekilde çevirileriyle birlikte sayfalarımızda yer vermeye çalıştık. Buradaki temel amacımız alan dışından okuyucuların sıkılmasını engellerken, alandan insanların ilgili belgelerden farklı çıkarsamalar sağlamalarına olanak tanımaktı.

Ayrıca kitapta ETO başkanı Sayın Metin Güler’in isteği üzerine hemen her konu da belge ya da fotoğraf kullanmaya özen gösterdik. Hatta bazı bilgi, belge ve fotoğraflar bu kitapla ilk defa gün ışığına çıkmış oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün savaş meydanlarındaki ve Eskişehir’deki fotoğraflarının büyük çoğunluğu Genelkurmay ATAŞE arşivinden alınmıştır. Eskişehir’de kurulan kimi dernek, spor kuruluşu ve ticari yapı ve çalışanları için ise dönemin Eskişehir Halkevi dergisinden yararlanılmıştır.

Bu kadar uzun soluklu çalışma olup da bize emek ve destek verenleri de anmamak olmaz. Her zaman olduğu gibi teşekküre beni yetiştiren hocalarımla başlamak istiyorum. Bugün bu çalışmaları yapabiliyorsam en başta beni yetiştiren, bana emek veren, yaptığım çalışma ile ilgili eline geçen her türlü bilgi ve belgeyi benimle paylaşan, lisans, yüksek lisans ve doktora hocam Sayın Prof. Dr. İhsan Güneş’e, sonraki akademik hayatımda önemli yerleri olan Sayın Prof. Dr. S. Esin Derinsu Dayı, Sayın Prof. Dr. Erdal Açıkses, Sayın Prof. Dr. Yaşar Akbıyık hocalarıma sonsuz şükran borçluyum.

En sıkışık ve zor zamanlarda bize desteğini esirgemeyen öğrencim ve meslektaşım Tarihçi-Arşiv Uzmanı Erdinç Şahin’e, bölüm arkadaşlarım Doç. Dr. Mehmet Topal ve Dr. Engin Kırlı’ya; Tohum Islah İstasyonu ve Dry Farming Uygulama alanı ile ilgili fotoğrafları temin eden Ziraat Yüksek Mühendisi Celalettin Aygün’e teşekkürü bir borç bilirim.

Yaklaşık bir yıl aralıksız birlikte çalıştığımız, birbirimize katlanmak zorunda kaldığımız kitabın grafik tasarımını gerçekleştiren Kadir Pekince’ye; çalışmanın her aşamasında bize büyük bir destek veren, dikkatini üzerimizden eksik etmeyen, bizi yüreklendiren, ETO Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Metin Güler’e teşekkür ediyorum.

Doç. Dr. Zafer KOYLU Ağustos 2015 ESKİŞEHİR
ISBN: 978-605-137-496-3
footer

Kategoriler
26

Eskişehir İsminin Kökeni

eskisehir-isminin-kokeni

Kentin güneydoğusunda “Mahmudiye, Hamidiye, Seyitgâzi” yörelerinde yapılan arkeolojik kazılardan elde edilen sivri uçlu çakmak taşı vb. buluntular, bölgenin yerleşim tarihinin Paleolitik döneme kadar uzandığını göstermektedir. Geniş ovası ve zengin akarsu kaynaklarıyla “Sakarya, Porsuk, Sarısu ” Paleolitik dönemden günümüze kadar yerleşim bölgesi olma özelliğini koruyan Eskişehir, Antik dönemde ve Orta Çağ’da, bugün kent merkezine 3 km. uzaklıkta bulunan Dorylaion, Latince “Dorylaeum ” kenti ile anılmıştır.

1989 yılında. Muhibbe Darga başkanlığında başlatılan ve daha sonra Taciser Tüfekçi Sivas tarafından sürdürülen Dorylaion kazılarında, kentin ilk Tunç Çağına kadar (M.Ö. 3000-2000) giden bir tarihî geçmişinin olduğu ortaya çıkmıştır. Şarhöyük ören yerinde bulunan Dorylaion kenti. Antik dönem coğrafyacısı Strabon’a göre, ismini kentin kurucusu Eretria’h Doryleos’tan almıştır. Tine Antik kaynaklara göre Pessinus-Lycaionia, Midaium-Ancyra, Midaium-Pessinus-Amorium, Nacoleia-Cotiaeium yollarının kavşak noktasında bulunan ve Marmara bölgesini Anadolu coğrafyasına bağlayan kent, o dönemdeki ününü zenginliğine ve kaplıcalarına borçludur.

Helenistik dönemden Bizans’a kadar Dorileo, Doryleonya da Dorylaeum gibi isimlerle anılan kent, Anadolu’ya yapılan Arap akınlarıyla birlikte kaynaklarda Darauliya, Adruliyayahut da Drulsiya isimleriyle belirtilmektedir. 1176 yılında, bazı kaynaklar 1174 yılını vermektedir, Selçuklu Sultanı 11. Kılıçaslan’ın Bizans İmparatoru Manuel Komnenos’u yenmesiyle Dorylaion, bölgedeki politik ve kültürel dokunun yeni bir katmanı olarak Türk egemenliğine geçmiş, eski kent terk edilmiş ve bir harabeye dönüşmüştür. Böylece günümüz kaynakları, eski kentin güneyine sonradan yeni bir kent kurulduğunda, Dorylaion kentinden arta kalan kale yıkıntısına bakarak bölgeye Eski hisar ya da Eskişehir denildiğini belirtmektedir. Osmanlı Devleti döneminde bu bölgeye Sultanönü Sancağı ismi verilmiş, Eskişehir de bu Sancağın merkezi durumunda yer almıştır.

Yukarıdaki Eskişehir çizimi 1893 tarihinde Edmund Naumann isimli bir ecnebi sanatçı tarafından yapılmıştır.


Kaynak:

81-ilde-kultur-ve-sehir81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

Kategoriler
26

Dorylaion

Eskişehir’in Tarihini Aydınlatan Işık Dorlion

Eskişehir ili, Eski ve Ortaçağlarda Yunanca Dorylaion, (Dorlion) Latince Dorylaeum ismi ile tanınan bir kentti. İslam kaynaklarında ise şehrin ismi Darauliya, Adruliya ve Drusilya olarak geçmektedir. Hem Eskiçağ, hem de Ortaçağ kaynaklarında vurgulanan husus, Dorylaion’un önemli yolların kavşak noktasında, kaplıcalarıyla ünlü, ticaretle zenginliğe kavuşmuş bir Phrygia (Frigya) şehri oluşudur. Bölgeden geçen yollar Dorylaion’u, Nikae (İznik) üzerinden Marmara’ya, Kotyaion (Kütahya) üzerinden Ege kıyılarına, Akronios (Afyon) üzerinden Akdeniz’e, Nakoleia (Seyitgazi) ve Amorion (Emirdağ-Hisarköy) üzerinden de Ikonion’a (Konya) oradan da Güneydoğu Anadolu ve Suriye’ye bağlıyordu. Kentin kurucusu olarak Eretrialı Doryleos gösterilir. Eskiçağ’ın ünlü coğrafyacısı Strabon, Dorylaion’u Phrygia Epiktetos kentleri arasında sayar. Roma döneminde -bugünkü verilere göre İmparator Vespasianus’dan (M.S. 69-79) I. Philippus’a (M.S. 244- 249) kadar adına bronz sikke bastıran Dorylaion, Roma İmparatorlığu’nun Asia Eyaleti’ne bağlı önemli kentlerinden biridir. Bizans kaynaklarında şehrin adı ilk kez 325 yılında gerçekleştirilen İznik Konsili’ne katılan Dorylaion piskoposu Athenodoros dolayısıyla geçmiştir. Bu bilgi ışığında Dorylaioriun bu tarihten önceki bir süreçte piskoposluk merkezi olduğu kabul edilir. Sonraki yüzyıllarda (4-9. yüzyıllar) toplanan Konsiller’de de Dorylaion bir piskopos ile temsil edilmiştir. 10-11. yüzyıl piskoposluk kayıtlarında ise Dorylaion, Phrygia Salutaris eyaletinin başkenti Synnada’ya (Şuhut) bağlı yardımcı piskoposluk merkezi konumundadır.

Eskişehir’in Kent Kimliğine Ulaştığı ilk Yerleşme yeri: Dorylaion / Şarhöyük

dorlionDorylaion, Bizans Çağı’nda sadece dini bakımdan değil askeri açıdan da Bizans İmparatorluğu için önemli bir merkez konumundadır. Yazılı kaynaklara göre Dorylaion, 6. yüzyılda Scholae askeri birliğinin kuzeybatı Anadolu’da başlıca yerleştiği yedi yerden bindir. 11. yüzyılın sonuna kadar da İstanbul’dan doğuya hareket eden imparatorluk orduları Dorylaion’dan geçmiştir ve şehir, karargah olarak sefer güzergahı listelerinde Melangia’dan sonra ikinci sırada yer almıştır. Hem Bizans hem de İslam kaynaklarına göre, Dorylaion İslam fetihleri döneminde imparatorluğun doğu sınırlarını aşıp Anadolu içlerine ilerleyen Müslüman orduların kısa süreli istilasına uğramıştır (708, 779). Ancak, işgal fazla sürmemiş ve şehir kısa süre içinde tekrar Bizans hakimiyetine girmiştir. 11. ve 12. yüzyılda Dorylaion’un çevresindeki geniş ova, zaman zaman Bizans ve Selçuklu ordularının toplanma yeri olmuştur. Tarihe “Dorylaion Muharebesi” olarak geçen büyük savaş, 1097 yılında Haçlı ordusu ile Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan arasında, Eskişehir ovasında yapılmıştır. I. Kılıç Arslan, haçlıların sayıca çokluğu karşısında 1 Temmuz 1097’de yenilgiye uğrayarak geri çekilmek zorunda kalmış, bununla beraber bölge tamamen kaybedilmemiş ve kısa zamanda buradaki Türklerin sayısı artmıştır.

12. yüzyılın ortalarından itibaren Dorylaion Türklerin hakimiyeti altına girmiştir. Ancak, 1175 yılma gelindiğinde Bizans İmparatoru Manuel Komnenos, Selçuklu ordularını geri püskürterek, Sultan II. Kılıç Arslanı geçici olarak ovadan uzaklaştırmış, savaşta tahrip olan Dorylaion kentinin kalesini yeniden yaptırmıştır. Zamanın yazarlarının övgü ile bahsettiği bu inşaatta Manuel Komnenos’un da bizzat çalıştığı kaydedilmiştir. Bir yıl sonra, Manuel Komnenos’un ordusu II. Kılıç Arslan tarafından Myriokephalon savaşında yenilgiye uğratıldıktan sonra kent surları yıkılmış, Dorylaion ve çevresi 1180 tarihlerinde tamamen bir Türk yurdu haline gelmiştir. Konya’da oturan Selçuklu Sultanı’na ulaşan bir ön saha olduğu için Dorylaion bundan sonra “Sultanönü/ Sultaneyüğü” olarak anılmaya başlamıştır. Bölgeye gelmeye devam eden Türkmen göçmenler, yıkılmış olan Dorylaion kalesinin çevresine yerleşmek yerine Porsuk ovasına hakim bir tepenin eteğine, günümüzdeki Odunpazarı semtine yerleşmeyi tercih etmişlerdir. Yeni yerleşme yerinde savunma kaygısı olamadığı için kale ve tahkimat duvarları yapılmamıştır. Selçuklu naibi tarafından müstahkem mevkii olarak kullanılmaya devam eden yıkık Dorylaion kalesine kroniklerde Eskıhisar/Eskişehir adı verilmiş, bu ad da o zamandan günümüze modern kentin ismi olarak uzanmıştır. Zaman içinde terk edilen Dorylaion, XVI. yüzyıla ait Tapu Tahrir Defterlerinde küçük bir köy olarak Şehröyük (Şehr= Şehir) adı ile geçmiştir. Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni devrine ait vakıf defterlerinde ise Şehrhöyük’ün saraya tay yetiştirmek üzere vakfedildıği bildirilmektedir. Şehröyük köyü XVII. yüzyılda diğer köyler gibi terk edilmiştir.

19.yüzyılda birçok gezgin ve bilim adamının, bu bölgeye yaptıkları gezi ve araştırmalar sonucunda, Eskişehir il merkezinin 3km kuzeydoğusunda, Porsuk Nehri (Tembris) ile yan kolu Sarısu (Batys) arasında kalan geniş ovanın güney kenarında yer alan Şarhöyük ören yerinin, antik Dorylaion kentinin merkezi olduğu saptanmıştır.

Günümüzde ise Şarhöyük ören yerinin doğu eteklerindeki düzlükte her geçen gün artan nüfusu ile Şarhöyük mahallesi yer almaktadır.

Şarhöyük nasıl bir yerdir? Arkeolojik kazılarda bugüne kadar ne gibi sonuçlara ulaşıldı?

Şarhöyük, Orta Anadolu’nun orta büyüklükteki, sayılı höyüklerinden bindir. Ovadan yüksekliği 17 metre, çapı 450 metre, çevresi 1800 metredir. Eskişehir ovasında en yüksek rakımlı (815.60), en büyük höyüktür. Eskişehir’in Kurtuluş Savaşı’ndaki savunması gereği, höyüğün üstüne kazınmış olan top tabyaları, yüzeyinde son derece engebeli bir alan oluşturmuştur. Höyüğü çevreleyen bir Aşağı Şehir ve höyüğün yaklaşık 1 km kadar batısında Nekropol (mezarlık) alanı bulunmaktadır. Bu yerleşmenin Eskişehir’in tarihi bakımında en önemli özelliği kentin ilk kurulduğu yer olmasıdır. Bir diğer özelliği ise kent merkezine üç kilometrelik mesafesi ile modern şehrin sınırları içinde bilimsel kazılarla araştırılan, ülkemizin bu büyüklükteki sayılı höyüklerden birisi olmasıdır. Hem Eskişehir’in hem de Phrygia Bölgesi’nin yerleşim tarihine ışık tutması bakımından buradaki arkeolojik kazılar son derece önemlidir.

Şarhöyük Özellikle 19.yüzyılın sonlarında, İstanbul-Bağdat demiryolu inşaatı sırasında, Şarhöyük-Dorylaion’un üzerindeki Bizans dönemine ait kaleyi çevreleyen taş surun kaplamaları ve taşları demiryolunun traversleri arasında kullanılmak üzere sökülerek parçalanmış, bir kısmı ise o dönemde Alman ve Fransız araştırmacılar tarafından yurtdışına gönderilmiştir. Hatta Fransız araştırmacı G. Radet, höyüğün güney ve doğu eteklerinde küçük çapta kazılar bile yapmıştır. Höyükte ilk bilimsel kazılar 1989 yılında Prof. Dr. A. Muhibbe DARGA’nm başkanlığında başlamıştır. 2005 yılından itibaren kazı çalışmaları Doç. Dr. Taciser SİVAS’ın başkanlığında devam etmektedir. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü ve Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu Başkanlığı’ nın maddi ve lojistik destekleri ile sürdürülen çalışmalara, Anadolu Üniversitesi Arkeoloji ve Tarih bölümlerinden öğretim elemanları ve stajyer öğrencileri katılmaktadır. Kazı çalışmalarında elde edilen arkeolojik bulguların ışığında höyükte ilk Tunç Çağı, Hitit, Phryg, Klasik-Hellenistik, Roma ve Bizans kültürlerinin varlığı saptanmıştır. Bugünkü verilerimize göre günümüzden 5.000 yıl öncesinde, yani yaklaşık M.Ö. 3.000 yılından itibaren höyükte iskan başlamıştır. Çalışmalar sırasında Osmanlı dönemine ait iskan izi saptanmamış olmakla birlikte Tapu Tahrir ve Vakıf defterlerinden tay yetiştiren çiftliklerin var olduğu bilinmektedir.

İlyada destanında ünlü ozan Homeros şöyle der; ‘Atlarıyla ünlü yemyeşil Phrygia topraklarına gitmiştim”. Şehröyük köyündeki Osmanlı dönemi tay yetiştirme çiftlikleri ve Mahmudiye’nin bugün haraları ile ünlü bir ilçe olması, geçmişten günümüze bölgenin at yetiştirme konusundaki yetkinliğini ve önemini açık olarak göstermektedir. Bugüne kadar devam eden arazi çalışmalarında, höyüğün zirve kesiminin güney ve güneybatısında gerçekleştirilen kazılarda uydu ve hava fotoğraflarından planı anlaşılan, büyük bir kısmı demiryolu yapımı sırasında sökülen Bizans dönemine ait surun, yarım daire biçimli kule ile güçlendirilmiş sur bedeninden geriye kalan küçük bir bölümü ortaya çıkartılmıştır. Aynı kesimde Hellenistik döneme ait bir mahalle de bulunmuştur. Höyüğün batı ve kuzey kesimindeki kazılarda Roma, Hellenistik ve Phryg dönemine ait açık avlulu konutlar gün ışığına çıkartılmıştır. Taş temel üzerine kerpiç duvarlı konutların çatılarının ahşap direklerle taşındığı, üstü açık avlularda fırın ve işliklerin yer aldığı tespit edilmiştir. Dar, uzun, dikdörtgen planlı magazinlerin içinde, tahıl, yağ ve şarap saklama kapları olan pithoslar ortaya çıkartılmıştır. Burada bulunan demir bir bağcı tarhası şarap üretiminin yapıldığını kanıtlamaktadır. Ayrıca güney kesimdeki kazılarda ele geçen baskılı bir Taşoz (Thasos) amphorası kulbu MÖ. 3. Yüzyılda şaraplarıyla ünlü Taşoz adasından kaliteli şarap getirtildiğini gösteren önemli bir örnektir. Batı açmasında yapılan çalışmalarda çok sayıda Hellenistik ve Phryg dönemlerine ait çanak çömlekler ile pişmiş toprak dokuma tezgahı ağırlıkları, ağırşaklar, kemik deliciler, bronz sikkeler, iğneler ve bıçak gibi eserlerden oluşan küçük buluntular gün ışığına çıkartılmıştır.

Höyüğün güney yamacında sürdürülen çalışmalarda ise Phryg çağma ait yapıların altında Hitit dönemine ait ev temelleri, ocaklar ve ortak kullanım mutfak alanları saptanmıştır. Taş temel üzerine hafif ahşap malzemeden inşa edilmiş bir ev kalıntısı ile evin doğusunda üzeri sundurmak, içinde fırın, tandır, tahıl saklamak için kullanılan silo çukurları, öğütme ve ezgi taşları ile erzak saklama kapları olan testi ve iri küpler son derece dikkat çekicidir.

Hitit tabakasında ele geçirilen “Ülkenin Prensi /Kral oğlu“ ünvanlı mühür baskısı, henüz Hititçe adım saptayamadığımız Şarhöyük Hitit yerleşmesinin, Başkent Hattuşa’ya (Boğazköy) bağlı bir Hitit eyaleti olduğunu ve Hitit egemenliğinin en batı ucu olduğunu kanıtlamaktadır.

2005 yılında höyüğün güneyinde, Aşağı Şehir’de ilk kez sondaj çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalarda Bizans dönemine ait mezarlar ile mezar seviyesinin altında dar bir sokak ve bu sokağa açılan kerpiç tonozlu bir yapı saptanmıştır. 2007-2008 yıllarında höyüğün batısındaki nekropolde (mezarlık alanında) başlayan kazılarda ise Bizans, Roma ve Hellenistik döneme ait taş sandık, tuğla, pişmiş toprak lahit ve oda mezarlar ortaya çıkartılmıştır. Mezarlarda doğrudan gömü yapıldığı gibi yakarak gömü geleneği de yaygın olarak kullanılmıştır.

Şarhöyük’te devam eden kazılar, bölgenin özellikle az bilinen Demir Çağı (M.Ö. I. Bin yılın ilk yarısı) ve M.Ö. II. binyıldaki siyasi ve kültürel yapısının aydınlanmasına katkılar sağlayacağı için büyük önem arz etmektedir.

* * *

Yazı ve fotoğraflar: Doç. Dr. Taciser Sivas – Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü

Kategoriler
26

Eskişehir Tarihi

ESKİŞEHİR’İN TARİHÇESİ

Tarih Öncesi Dönemde Eskişehir, Yazılı Dönemde Eskişehir, Roma ve Bizans Dönemleri Eskişehir (11. Yüzyıla Kadar Eskişehir), Selçuklu Dönemi Eskişehir, Osmanlı Dönemi Eskişehir (13.-18. Yüzyıllar “Yurt Oluş”), Kurtuluş Savaşında Eskişehir ve Cumhuriyet Döneminde Eskişehir

A- TARİH ÖNCESİ DÖNEMDE ESKİŞEHİR

B- YAZILI DÖNEMDE ESKİŞEHİR

C- 11. YÜZYILA KADAR ESKİŞEHİR

D- ROMA ve BİZANS DÖNEMLERİNDE ESKİŞEHİR

E- SELÇUKLU DÖNEMİNDE ESKİŞEHİR

F- 13. ve 18. Yüzyıllar “Yurt Oluş” OSMANLI DÖNEMİ ESKİŞEHİR

G- KURTULUŞ SAVAŞINDA ESKİŞEHİR

H- CUMHURİYET DÖNEMİ ESKİŞEHİR

-KAYNAKLAR-

A- Tarih Öncesi Dönemde Eskişehir

Arkeolojik çalışmalar ve buluntular üzerinde yapılan incelemeler Eskişehir ve çevresinin daha paleolitik dönemde iskan edildiğini göstermektedir. İlk yerleşim merkezinin bugünkü kent merkezine 5 km. uzaklık­ta, Porsuk vadisinin kuzeyinde yer alan ve halk arasında Şarhöyük adı ile anılan mevkiide olduğu sanılmaktadır. Burası antik çağda “Dorylaion” kenti olarak bilinmektedir. Ankara yolunu denetim altında tutan Dorylaion (Şarhöyük), Porsuk vadisini denetleyen Karacahisar kalesi ve Bitinya-İstanbul yolunu gözetleyen Beştaş Derbent Zaviyesi bir üçgen oluşturmakta ve haberleşme kolaylığı sağlayan bir konumda bulunmaktadır. Burası İstan­bul ve Marmara bölgesinden gelen yolların kavşak noktasında bulunuyor­du. Yollar buradan itibaren Ankara ve Konya yönüne doğru devam ediyordu

Eskişehir, Sakarya (Sangarius) ırmağının bir kolu olan Porsuk (Tymbrius) çayı ve ona dökülen Sarı Su’yun aktığı geniş bir ovada yer almaktadır. Verimliliği nedeniyle bu ova tarih öncesi dönemlerden başla­yarak günümüze kadar sürekli bir yerleşim bölgesi olmuştur. Kılıç Kökten’in 1952’de Eskişehir yöresinde yaptığı araştırmalarda obsidiyen taşından yapılmış araç gereçler ve bir el baltası bulmuştur. Kılıç Köten gibi Eskişehir – Seyitgazi yolu üzerinde Alpanos yakınlarında araştırma yapmış olan Şevket Aziz Kansu’da kazıma kesme ve delme işlemlerinde kullanılan ilkel çakmak taşından araçlar bulunmuştur. Orta paleolitik dönemine ait olan eserler burada kesin bir yerleşmeyi ifade etmemekle beraber yaşamın olduğunu göstermektedir.

Yazılı tarih öncesinde Eskişehir ilinde yerleşmenin Kolkolitik (Bakır) döneme uzandığı, ilin kuzeybatısındaki Demirci Höyük kazı çalış­malarıyla kanıtlanmıştır. 1957’de Prof Kurt Bittel yönetiminde başlayan kazı, 1945’de Dr. Manfred Korfmann tarafından yeniden ele alınmış ve 1979’da tamamlanmıştır.

Demirci Höyük, Frigya ile Bitinya sınırında bulunan küçük bir yerleşim yeridir. Höyük, Eskişehir-Bozüyük arasındaki eski karayolunun hemen kuzeyinde, Söğüt kavşağının batısında, Eskişehir Bilecik il sınırının yakınındadır. Burada yerleşim Kalkolitik döneme kadar inmektedir. En alt tabakada Hacılar tipi boyalı çanak çömlek bulunmuştur ki bu konuyu açıklamaya yeterlidir. Ancak bu tür çanak çömleğin asıl buluntu yeri olan mimari katmanlara henüz inilmemiştir. Dolayısıyla yörede Kalkolitik dönemde yerleşik hayatın sürekliliği henüz kesinlik kazanmamıştır.

Tunç çağına gelince, Demirci Höyük önemli bir yerleşim merkezi olarak görülmektedir. Yerleşik hayata geçmiş olan insanlar tarım ve hayvancılık yapmışlardır. Kazılarda ele geçen baklagiller, arpa, buğday kalıntıları bunu göstermektedir. Tarım hayatında kullanılan yardımcı hayvan ise büyükbaş hayvandır. Tarımsal üretim yanında ev ekonomisinin de geliştiği görülmektedir. Bunun başlıca göstergesi kazılarda bulunan dokuma ağırlıkları ve ağırşaklardır. Dokuma sanatının hayvancılığa paralel olarak geliştiği anlaşılmaktadır.

Tunç çağı insanları bakırla kalayı belli oranda karıştırarak nitelikli ve sağlam tunç elde etmeye başladılar. Bu nedenle geniş bakır ve kalay yataklarına ihtiyaç oluyordu. Ancak Anadolu’da kalay bulunmaması, bu madeni kıymetli bir ithal malzemesi haline getirdi. Kısa zamanda kalay piyasası Asurlu tüccarların eline geçti ve Mezopotamya’dan getirdikleri madeni, gümüş karşılığında pazarlamaya başladılar. Bu ticaret M.Ö. 1850’lerde 10’u aşan Asur ticaret kolonilerinde doruğa ulaştı. Mezopotamya’dan başlayarak Anadolu’ya uzanan ticaret yolları, orta Anadolu’da başlıca iki kola ayrılıyordu. Kuzeydeki yol üstünde yer alan Demirci Höyük önemli bir ticaret kavşağı durumunda idi. Eskişehir’in batısında, Gümele (Mihalgazi)’de gümüş yataklarının bulunması ve buradan yapılan üretimle Demirci Höyük pazarında kalay alışverişinin kolayca yapılabilmesi Asur Ticaret Kolonileri çağında burasının önemini bir kat daha arttırdı. Demirci Höyük ticaret merkezi olma özelliğini uzun süre korudu.

Eskişehir’de yapılan bir başka kazı. Çiftelere bağlı Yazılıkaya’da Emilie Haspels’in gerçekleştirdiği “Midas Kenti” kazısıdır.

yazilikaya

Önemli bir Frig yerleşmesi olan Yazılıkaya’daki kazıda yazılı tarih öncesinden kalan az sayıda çanak çömlek bulunmuştur. Bunlar yörenin o dönemde bir yerleşme yeri olduğunun izleri sayılmaktadır.

M.Ö. XV. Yüzyıl ortalarında 2. Tudhaliya ile başlayan Hitit impara­torluk döneminde Eskişehir ve çevresinde yoğun bir yerleşme olduğu görülmektedir, Hatta Hitit kaynakları, civardaki dağların görüntüsü nedeniyle Eskişehir yöresine “Masa” adını vermişlerdir. Bu döneme ait zen­gin buluntular Mahmudiye yakınındaki Kuşhöyük ile Güvercin Höyük’te bulunmaktadır. Hamidiye’de ise Frig ve Hitit katmanlarını ayıran yangın izlerine ve taş duvar temellerine rastlanmıştır. Kızılırmak yayı içindeki kadar zengin bir Hitit Kültür merkezi olmamakla birlikte Eskişehir dolayları Hitit İmparatorluğunu batı vilayetinin kanadını oluşturmakta ve taşrada bulunabilecek zengin kalıntıları içermektedir.

Seyitgazi yolu üzerinde Mahmudiye, Mesudiye, Hamidiye, Arapören ve Alponos’un kuzeyinde, gerçekleştirilen arkeolojik çalışmalarda elde edilen çakmak taşından yapılma kesici ve delici âletler, Paleolitik dönemin günümüzden önce, 40.000 -12.000 yıllarının, avcı-toplayıcı özelliklerini yansıtmakla Eskişehir bölgesinde bu dönemin yaşandığına ilişkin veriler sağlamaktadır. Mezolitik Döneme, günümüzden önce 12000-10000, ait bulgulara Sabuncu Pınar mevkiinde ulaşılmış ve burada taş âlet parçaları ortaya çıkarılmıştır.

Bölgede Neolitik döneme ilişkin, M.Ö. 10.000-5.500, çeşitli arkeolojik bulgulara rastlanılmıştır. Bu bulgular orak, bıçak, ok uçları, kamalar, kemik iğne, boncuklar, çeşitli malzemelerden dokumalar. Ana Tanrıça figürleri ve çeşitli çanak çömleklerdir. Bölgede gerçekleştirilen arkeolojik çalışmalarda yerleşik hayata ait ilk kesin verilere ise Demircihöyük, Kalkanlı Höyüğü, Keçiçayın Höyüğü ve Fındık Kayabaşı yerleşim yerlerinde ulaşılmıştır. Neolitik dönemin üretken ve ilkel endüstri hayat biçimine paralel olarak bu bölgelerde kama, ok, mızrak ucu, çanak çömlek ve çeşitli kazıyıcı malzemeler bulunmuştur.

Tunç Çağı’na geçiş safhasını oluşturan ve etrafı duvarlarla çevrili küçük kentlerin ön plana çıktığı Kalkolitik dönemin, M.Ö. 5.500-3.200/3.000, Eskişehir’deki izleri ise Asmainler, Asarkaya, Kanlıtaş, Orman Fidanlığı ve Kes Kaya yerleşmelerinden takip edilmektedir. Özellikle Orman Fidanlığı yerleşmesinde yapılan kazı çalışmalarıyla yeni bir kültür olan Porsuk kültürüne ait sorulara cevap bulunabilmiştir. Kalkolitik dönemi takip eden Tunç Çağı’nın, en önemli özelliği, sosyal sınıfların belirginleşerek yönetici grubun yükselmesi ve alaşımlı bir madde olan tuncun eklenmesiyle silâh ve süs eşyası teknolojisindeki iyileşmelerin sağlanmasıdır. Eskişehir bölgesi, ilk Tunç Çağı’nda yoğun olarak yerleşim özelliği göstermekle birlikte. Dönemin en önemli yerleşim alanları Demirci Höyük ve Küllüoba Höyüğü olarak kabul edilmektedir.

Yapılan arkeolojik çalışmalarda Demirci Höyük’te Balkan menşeli ve Kalkolitik döneme tarihlenen kutu biçimli çanakların bulunması, bölgenin Güneydoğu Avrupa ile Anadolu arasında bir köprü olduğu sonucunu ortaya çıkarmıştır. Bu dönemde 15-20 haneden oluşan Demirci höyük halkı, yaşayışını tarım ve hayvancılıkla idame ettirmiştir. Yerleşim alanında tarım üretiminin yapıldığının iki ana göstergesi, kazılarda ortaya çıkanları arpa, buğday, baklagil ve yağ bitkileri ile öğütme taşı kalıntılarının varlığıdır. Demirci Höyük halkı tarım hayatına yardımcı enstrümanlar olarak büyük ve küçükbaş hayvanları da kullanmışlardır. Yine kazılarda elde edilen dokuma ağırlıkları ve ağırşaklar sayesinde, bölgede tarım ve hayvancılığın dışında farklı bir uğraş alanı olarak dokumacılığın yapıldığı bilgisi de ortaya çıkmaktadır. Höyük’te gerçekleştirilen kazı çalışmaları sonucunda elde edilen diğer buluntular çakmaktaşı, obsidyan veya kemikten yapılma aletler, tabaklar, gaga ağızlı testiler, süzgeçli ve kuplu kaseler, odun kömürü artıkları, hayvan kemikleri, kabuklu hayvan artıkları, kadın ve hayvan idolleridir.

İlk Tunç Çağı’nın bir diğer yerleşim alanı olan Küllüoba Höyüğü de Kalkolitik dönemden M.Ö. 2 binlere kadar süreklilik arz etmiştir. Çeşitli kaynaklar. Erken Hitit ve Hitit İmparatorluk dönemlerini barındıran Orta ve Son Tunç Çağı’nda yerleşim alanları sayısında belirgin bir azalma olduğunu ancak bununla birlikte Eskişehir bölgesinde daha kalabalık nüfusları barındıran çeşitli merkezlerin ortaya çıktığını belirtmektedir. Bu dönemde bölgede tarım alt yapısının su yolları vb. uygulamalarla iyileştirilmesi de söz konusu olmuştur.

B- Yazılı Dönemde Eskişehir

Yazılı tarih döneminde Eskişehir yöresinde kalıcı olarak yerleşenler Frig’lerdi. Frig’ler batıdan gelmiş göçmenlerdi. M.Ö.900’lerde Kızılırmak’ın batı yakasında hakimiyet kurdular. Sakarya havzasındaki başlıca yerleşim merkezlerinden biri Sivrihisar yakınlarındaki Pessinus (Ballıhisar) idi. Frig’lerin yaşamı üzerine Homerus’un verdiği bilgilere göre onlar barışçı bir topluluk olup tarım, madencilik, hayvancılık ve dokumacılıkta ileri tekniklere sahipti. Diğer eski Yunan kaynaklarına göre Frig’ler yeni bazı çalgılar yapmışlar ve müzikte yeni usuller yaratmışlardır. Yapılan kazılarda adı geçen araç ve gereçler zengin buluntular halinde ele geçmektedir.

Helenistik Dönem ve Romalılar zamanında bölge sıradan bir taşra vilayeti olarak görülmüş, yöneticilerin ilgisini çekmemiştir.

Eskişehir’de eski Hitit ve Hitit İmparatorluk dönemine ait bilgiler Şarhöyük Dorylaion kazısından elde edilmektedir. Hitit dilinde çevre yükseltilerden esinlenilerek “Masa” ismi verilen Eskişehir bölgesi, Hititlerin Batı Anadolu’ya yayılmalarından etkilenmiş ve böylece Şarhöyük, İmparatorluğun batıdaki en uç yerleşimi olmuştur. Bu dönemde Eskişehir bölgesi ticari yapısını korumuştur.

Bölgenin tarihi süreçteki en önemli kırılma noktalarından biri, M.Ö. 1200’lerle birlikte Hititlerin tarih sahnesinden çekilmeye başlaması ve Friglerin dalgalar halinde Trakya’dan Anadolu’ya gelerek burada politik bir güce dönüşmeleri olmuştur. Getirdikleri kabile tarzı örgütlenme biçimi ile dikkati çeken Frigler, bölgede kale tipi yerleşim tarzını, kaya mezarlarını ve tümülüsleri inşa etmişlerdir. Ünlü ozan Homeros, Frigleri savaşçı bir topluluk olarak niteleyerek çevik atlara, verimli bağlara, ileri tarım, zanaat ve maden tekniklerine sahip olduklarını öne sürmektedir. Buna karşılık Livius ise, Frigler hakkında cesaretten yoksun şeklinde bir tanımlama yapmaktadır. Her halükarda iki tanımlama da Friglerin tarımcı bir toplum olduğunu yansıtmaktadır. Nitekim bölgenin alüvyon bakımından zengin toprak dokusu ve su kaynaklarının yeterliliği Frig halkını toprakla içli dışlı kılan en önemli sebep olmuştur.

Friglerin oluşturduğu yerleşim alanlarının en önemlileri bölgenin dini merkezi olan Midas kenti ve Pessinus’dur. Bugün Yazılıkaya Köyünde bulunan Midas, bölgede yer alan kayaların aralarına sur duvarları çekilerek inşa edilmiştir. Sur duvarları içindeki yerleşim alanlarında kil duvarlı evler, fırın ve ocak kalıntıları, yer altı mezarları, kayaya oyulmuş taht ve sunaklar ile bir çeşme bulunmuştur. Ballıhisar Köyü’nde bulunan Pessinus ise, Strabon’un aktardığına göre. Tanrıların Anası’na ait bir tapınağı barındırmaktadır. 1859 yılında bölgeye gelen ünlü seyyah A. D. Mortmann’a göre, bu tapınağın köyün mezarlığının yanındaki bir tepede olduğudur. Günümüz kaynaklarına göre, çok tanrılı Frig dininde tüm doğanın hakimi, doğurganlığın ve tarım üretiminin verimliliğinin simgesi olan Matar “Ana Tanrıça”,“Büyük Anne”, Grekçe “Kybele” bölgede adeta tek ilahe haline gelmiş ve anıt yapılarda tanrıçanın temsillerine yer verilmiştir. Frig Vadisi’nde ana tanrıçaya adanan büyük ve küçük ölçekli çok sayıda anıt “fasadlar, akarlar ve nişler” yer almakla beraber, bu yapıların en ünlüsü 17 m. yüksekliğindeki Midas Mezarı Anıtı’dır. Bölge üstünlüğünü M.Ö. 7. yy’da Kimmer boylarının saldırısı karşısında kaybeden ve Afyon-Kütahya- Eskişehir bölgesi ile Yukarı Sakarya bölgesine çekilen Frig toplulukları, Pers saldırısına kadar Lidya egemenliği altında yaşamışlar ve kültürel değerlerini Roma dönemine kadar aktarmışlardır.

Antik dönemde. Kral Yolu adı verilen yol sistemi üzerinde bulunan Eskişehir, jeo-stratejik açıdan büyük bir önem arz etmiştir. Yegane amacı Grek dünyasını ele geçirmek olan ve Ege Denizi, Akdeniz ile Karadeniz’de önemli kontrol Çatalkaya Frig ve Hitit Yerleşimi merkezlerini elinde bulunduran Persler, Eskişehir ve çevresinin mevcut stratejik önemini anlamışlardır. Böylece doğuyu batıya bağlayan önemli yolların kavşak noktasındaki Eskişehir bölgesi, Persler tarafından idari yapılanma içine dâhil edilerek dinî ve kültürel bir üs olarak kullanılmıştır.

Bu, antik stratejik değerlendirme Helenistik dönemde de sürmüştür. İskender’in ölümü sonrası generalleri arasında yaşanan iktidar mücadelesi sırasında bölge, generallerin ordularına lojistik destek sağlayan önemli bir merkez olarak kullanılmıştır. Etrafında akan nehirleri ve bol buğdayıyla Dorylaion, bu dönemde karargâhların kurulduğu önemli bir alan olmuştur. Nitekim bu dönemin yaşantısını ortaya koyan damgalı amfora kulplarına, yapı temellerine ve pişmiş toprak ile metal eser buluntularına Şarhöyük’te rastlanılmıştır.

M.Ö. 278-277 yıllarına gelindiğinde Avrupa kökenli işgalci Galat kabileleri Anadolu’nun içlerine ilerlemişlerdir. Galatların Anadolu’ya yerleşmelerinin ardından Pessinus kenti bu kabilelerin dinî merkezi hâline gelmiştir.

C- 11. Yüzyıla Kadar Eskişehir

Roma İmparatorluğu M.S.595’de Doğu ve Batı Roma olmak üzere ikiye ayrıldıktan sonra Eskişehir ve yöresi Doğu Roma (Bizans) İmparator­luğu sınırları içine girdi. Bizanslılar zamanında Orta Anadolu’da ticari merkezlerin gelişmesi sırasında Eskişehir ve yöresinde yeni yeni kasabalar kuruldu. Bu kentlerden biri Justinianopolis (Sivrihisar) idi . Kentin kuru­cusu olan Bizans İmparatoru Justinianus, Eskişehir ve çevresine büyük önem veriyordu. Nitekim Dorylaion (Eskişehir) kentine de imparator döne­minde bazı binalar yapıldı.

VIII. yüzyıl başlarında güneyden gelen Arap akınları sırasında Dorylaion işgal edildi. 708’de I.Velid zamanında Mesleme bin Abdülmelik ve 778’de Hasan bin Kahtaba tarafından gerçekleştirildi. Buna rağ­men İslam Ordularının Anadolu’da yaptığı seferler Sırasında Dorylaion coğrafi bakımdan önemli bir rol oynadı. Geniş ova Bizans orduları için toplanma yeri görevi yaptı.

Antik kaynaklarda modern Eskişehir yerleşmesinden söz edilmez. Onun yerine daha önce belirtildiği gibi kentin 5 km. kuzey doğusunda yer alan Dorylaion hakkında geniş bilgi verilmektedir.” Yazılı kaynaklar Dorylaion’un bir Frig şehri olduğunu ve Eretria’lı Doryleos tarafından kurul­duğunu kaydetmektedirler. Burası Orta Anadolu’yu Marmara, Eğe ve Akdeniz kıyılarına bağlayan ana yolların kavşak noktasında bulunmaktadır. Kentin yakınında bulunan termal merkez kente ekonomik ve sosyal zenginlik vermekte, yoğun ziyaretçi sayısı her dönemde kent ekonomisine katkıda bulunmaktadır. Strabon, Diador ve Kinnamos gibi yazarlar da bu konuda fikir birliği içindedir.” Özellikle Bizans imparatorları İstanbul, İznik – Amurium yolu üzerinde olan bu ılıcayı dinlenme ve eğlence yeri olarak kullanmışlardır.

Dorylaion Arap kaynaklarında Drusilya adı ile kayıtlıdır. Araplar Anadolu’ya yaptıkları seferler sırasında 708 ve 858 tarihlerinde Dorylaion önlerine kadar geldiler.” Ancak kentin Arap akınlarına mukavemet edebile­cek güçte surları bulunmuyordu.

D- Roma ve Bizans Dönemlerinde Eskişehir

Romalılar, Galatların saldırısına uğrayan Bergama Krallığına yardım etmek için ilk anda Pessinus’a kadar ilerlemişler ve çok uzun yıllar Anadolu’da tutunmuşlardır. Bu arada Pessinus kentinde bulunan Ana Tanrıça Kybele’yi simgeleyen idolü, başkent Roma’ya taşımışlardır. Bu siyasî ve askerî süreç içerisinde, M.Ö. 116 yılına gelindiğinde, bölge Roma’nın Asia Eyâletine, İmparator Augustus döneminde de Galatia Eyâletine bağlanmış ve buradaki kentlere yerel özerklik verilmiştir.

Roma’nın bölgede egemenlik kurmasından sonra Eskişehir o ana kadar ki en hızlı gelişimini ulaşmıştır. Bu dönemde Romalılaştırma sürecine tâbi tutulan bölge, Pax Romana (Roma Barışı) ile birlikte seyreden refah atmosferi içerisinde ekonominin güçlenmesine bağlı olarak şehirleşme gelişimi göstermiştir. Taş temelli yapılar (Şarhöyük), su kanalları, nekropol, tiyatro ve tapınak yapıları (Pessinus) ile Solon’un mezarı (Seyitgâzi) gibi örnekler bu dönemden günümüze ulaşan yapı kalıntıları arasındadır. Sonu güney istikâmetine seyreden Şarhöyük-Seyitgâzi (Dorylaeum- Nacoleia) yolu, döneminde bölge ticaretinde önemli bir ağ oluşturmuştur. Bölgede bulunan ve Roma İmparatorluk dönemine tarihlenen mezar stelleri, sikkeler, yol sistemleri ve mil taşları bu durumu açıklamaktadır. Yine dönemle ilgili yazıtlardan anlaşıldığı kadarıyla, tahıl, üzüm ve şarap üretimi ile hayvancılık, dokumacılık ve zanaatkârlık “ayna, lületaşı, tarak, kürek, balta vb.” bu dönemde bölgenin başlıca ekonomik faaliyet alanları oluşturmuştur.

Roma’nın askerî ve politik üstünlüğüne rağmen, bölgedeki Romalaştırma süreci dinî ve kültürel alanda etkisiz kalmış, özellikle dinî yapıda Frig ve Grek etkisi devam etmiştir. Bunun yanında bölge kentleri siyasî süreçte Roma egemenliğini kabul etme noktasında, bir karşı duruş da sergilemiş ve Roma’ya karşı, zaman zaman, Anadolu’daki diğer siyasî güç merkezlerinin yanında yer almıştır.

M.S. 300’de Roma İmparatoru Diocletianus’un, İmparatorluğu Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayırmasıyla birlikte Frigya bölgesi. Doğu Roma (Bizans) sınırları içerisinde yer almıştır. Bizans döneminde İmparatorluk ordusunun önemli besin kaynaklarından biri olan Eskişehir bölgesi, aynı zamanda Ordu Karargâhı olarak da kullanılmıştır.

Bu dönemde bölgede birçok yeni yerleşim alanı ortaya çıkmıştır. Bunların arasında en önemlisi İmparator Justinianus’un kendi adını verdiği ve önce Baş Piskoposluk, sonradan da Metropolitlik elde eden Justinianopolis “Sivrihisar’dır. Özellikle Dorylaeum “Şarhöyük” bu dönemde en önemli Hıristiyanlık merkezlerinden biri hâline gelirken, bölgedeki bir diğer kent olan Germia “Gümüşkonak” da şeytan çıkarma ayinlerinin yapıldığı önemli bir Hac Merkezine dönüşmüştür. Dönemin diğer merkezleri Midaeion “Karahöyük”, Metropolis “Kümbet”, Santabaris “Bardakçı”, Hanköy ve Nacoleia “Seyitgâzi”dir. Bunun yanında Justinianus, bölgenin stratejik öneminden dolayı Dorylaeum ve Karacaşehir kentlerinin onarımını da gerçekleştirmiştir. Kısa sürede birer ticaret merkezi hâline gelen bu kentler, askerî ve siyasî organizasyonların kaynağını oluşturmuşlardır.

Bizans egemenliğinde bulunan Eskişehir, M.S. 8. yy’dan itibaren stratejik önemi bakımından Arapların ilgi alanına girmiştir. 10. yy’a kadar birçok defa meselâ, 708’de Mesleme bin Abdülmelik; 778’de Hasan bin Kahtaba; 9. yy’da Harun Reşit; 838’de de Muttasım gibi Arap Komutanları tarafından işgal edilmiştir. Ancak kent kısa sürelerde tekrar Bizans egemenliği altına girmiştir. Bu durumda, kentin doğudan gelen saldırılara karşı İmparatorluk başkenti “Constantinopolis/İstanbul” için bir barikat olmasından dolayı, her ne pahasına olursa olsun, savunulması gerekmiştir. Bu arada kaynaklara göre, İmparator IV. Romanos Diogenes, 1071 yılında Türk akınlarına karşı Malazgirt’e hareket ederken ordusunu Dorylaion’da toplamıştır. Bu askerî gelenek sonraki süreçte de devam etmiştir. Konuda bölgenin sahip olduğu stratejik konumun etkili olduğu açıktır.

Eskişehir ve çevresi Bizans İmparatorluğunun Obsikia ve Thrakesia themalarından gelen askerleri ile Domesticus Scholarum adında­ki hassa alayları savaş hazırlığı yapmak üzere Dorylaion’un önündeki ovada toplanıyordu. Bizans Tarihçisi Anna Komnena Dorylaion ovasının İmpara­torun bütün ordusunu alabilecek kadar geniş olduğunu ve yapılan tören­ler sırasında savaş güçlerini sergilediklerini yazar.”

Dorylaion, Türkler Anadolu’ya geldikten sonra da önemini kay­betmedi. Doğudan gelen Türkmenler 1075 de kurulan Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti İznik’e ulaşmak için Dorylaion’dan geçmek zorunda idi. Yine Süleyman Şah Bizans tahtına geçmesi için kendisine yardım ettiği İmparator Melissenos’un kuvvetleri ile de Dorylaion ovasında buluşmuş­tu. Bizans; Türklerin bölgede görünmeye başlaması ile birlikte Dorylaion’daki kalenin yeterli olmadığını görerek Porsuk vadisini de göz altında bulundurmak amacıyla Eskişehir’in 7 km. güneybatısında, Porsuk Çayının kenarında yükselen ve 1010 m.ye ulaşan bir platonun üzerinde Karacahisar kalesini güçlendirdi. Kale günümüzde; yer yer yıkık surları, iki burcu, kale içi ve kale dışında bulunan yerleşim yerlerinin izleri ile araştır­macılar için bir cazibe merkezidir. Kazı çalışması Anadolu Üniversitesi adına Prof Dr. Ebru Parman tarafından sürdürülmektedir. Kale yaklaşık olarak 200 x 300 metre alan kaplamaktadır.

Karacahisar kalesi, stratejik konumu nedeniyle Eskişehir kentini, Eskişehir ovasını, Porsuk vadisini ve Eskişehir’e gelen yolları gözetim altın­da tutabilmekte, diğer Bizans kaleleriyle de haberleşebilmektedir. Daha önce belirtildiği gibi Ankara yolunu denetim altında tutan Dorylaion (Şarhöyük) ve Bitinya İstanbul yolunu göz altında tutan Beştaş Derbent Zaviyesi ile bir üçgen oluşturan kale haberleşme kolaylığı sağlayan bir yerde bulunmaktadır. Eskişehir ovası İstanbul ve Marmara bölgesinden gelen yolların kavşak noktasında bulunuyordu. Gerek Dorylaion gerekse Karacahisar Kalesi son derece stratejik mevkide bulunuyordu. Yollar buradan itibaren Ankara ve Konya yönüne doğru devam ediyordu.

E- Selçuklu Dönemi Eskişehir

Eskişehir yöresinin siyasî, kültürel ve dinî açıdan en önemli kırılma anlarından biri Türklerin Malazgirt Savaşı’ndan (1071) çok kısa bir süre sonra bölgeye ulaşmaları ve burada tutunmalarıdır. Bölgeye yapılan iskânın en önemli sebeplerinden biri buradaki coğrafî şartların ve bitki yapısının Türkler için hayati önem taşıyan at yetiştiriciliğine son derece elverişli olmasıdır. Bu dönemde Eskişehir ve çevresi, uzun soluklu istikrarın sağlandığı Osmanlı dönemine kadar, siyasî ve kültürel gel-gitlere yoğun biçimde tanık olmuştur. 1074 yılında Kutalmışoğlu Süleyman Şah ile İmparator Mikhail Dukas arasındaki mücadele sonucunda Dorylaion ve Söğüt’ün Türklere bırakılmasını içeren bir anlaşma yapılmıştır. Bu süreçte Bizans-Anadolu Selçuklu ve Büyük Selçuklu mücadelesine tanık olan bölge, 1086 yılmdan itibaren Danişmend egemenliğine girmiştir.

Bölgedeki Türk üstünlüğünün batıya doğru ilerlemesi ve bu durumun Avrupa’yı etkileme ihtimali ve sonuçlarının hesaplanması, 1096/1097 yılında gerçekleşen I. Haçlı Seferi’ni tetiklemiştir. I. Kılıçarslan, İznik’i ele geçiren ve Kudüs’e doğru ilerlemeyi amaçlayan Haçlı Ordusu’nu Dorylaion’da karşılamaya karar vererek burada bir karargâh kurmuştur. Bu stratejik hamleden dolayı Dorylaion’a, “Şarhöyük, Sultan Höyüğü” veya “Sultan Üyiği, Sultan Yügi ya da Sultan Oyügi” denmiştir. 1 Temmuz 1097 tarihli Dorylaion Meydan Savaşı’nda I. Kılıçarslan yenilmiş ve Anadolu içlerine doğru geri çekilmiştir. Bu süreçte, savaşlardan çeşitli sebeplerden ötürü bölge nüfusu son derece azalmıştır. Özellikle 1107 yılında I. Kılıçarslan’ın ölümünden sonra Eskişehir bölgesindeki Türk egemenliği nispeten zayıflamış, mevcut siyasî karmaşadan yararlanan Bizans bölgedeki etkinliğini bir nebze olsun arttırabilmiştir. Bu etkinlik yaklaşık dokuz yıl sürmüştür. 1116 yılında I. Aleksios Komnenos’un başarısız Konya seferini takiben Bizans askerî gücü, Dorylaion’daki Türkmen güçleri tarafından hırpalanmıştır.

1147 yılına gelindiğinde, tekrar gündeme gelen Haçlı hareketliliğine karşı Bizans ve Selçuklu güçleri birlikte hareket etme kararı almışlardır. 25 Ekim 1147 tarihinde Dorylaion’da gerçekleşen savaşta I. Mesud, Haçlı Ordusu’nu yenmeyi başarmış ve böylece Eskişehir ve çevresindeki Türk hâkimiyeti tekrar güç kazanmıştır. Nitekim 1162 yılıyla birlikte Bizans, bölgedeki Türk varlığını resmen kabul etmiş, Seyitgâzi’nin doğusu Türk hâkimiyeti içinde tanımlanmıştır. Fakat bölgedeki istikrar uzun soluklu olmamıştır. Bu süreçte sınır boyunca Bizans yerleşimlerine yönelen ve feodal devlet anlayışının doğurduğu irili ufaklı Türk akmlarına karşılık, 1175 yılında İmparator Manuel Komnenos, Dorylaion’a ikinci bir kale yaptırarak bölge hâkimiyetini yeniden kurmuştur. Eylül 1176’ya gelindiğinde Sultan II. Kılıçarslan ile Manuel Komnenos’un güçleri Myriokephalon’da çarpışmıştır. Savaşın sonucunda Bizans güçleri ağır bir yenilgi almış, Komnenos Dorylaion’u boşaltmak zorunda kalmış ve Eskişehir bölgesi tamamen Türk hâkimiyetine geçmiştir.

Çeşitli kaynaklarda bahsedildiği üzere bu tarihten sonra bölge. Sultan Höyüğü “Sultan Üyiği ya da Sultan Öyüği” tabirinden ve Sultan’ın oturduğu Konya’ya ulaşmada bir ön safha olmasından hareketle “Sultanönü” olarak anılmaya başlanmıştır. 12. yy’a ait gezgin kaynaklarında “küffar (kâfirler) sınırında bir acayip şehir” olarak tarif edilen Eskişehir, hamamları (Rumcadaki Therma, Al Thirma) ve sıcak sularıyla dikkati çekmiştir. Kaynaklarda Av Germ “Ab Kerm, ılıca” adı verilen kent, sonraki dönemlerde olduğu gibi tedavi olmak için gelen hastaları kabul etmiştir. Bizans ile Selçuklu arasında istikrarın kurulduğu bu yeni dönemde, konar-göçer hâldeki Türk topluluklar yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye ve toprakla bağ kurmaya başlamışlardır. Nitekim yeni gelen göçerler, hamamlar bölgesi yerine bugün Odunpazarı denilen bölgeye iskân edilmiştir. Sıcak sular bölgesi ise, hem Bizans hem de Türk unsurların ticaret, alışveriş yaptığı bir bölge olarak bırakılmıştır. Türk toplulukları, askerî güç ile desteklenmiş alanlarda tarım üretimine başlamış, bunu da mimarî takip etmiştir. Bu dönemde Kılıç Mescidi (1175), Geçek Köyü Medresesi (1175), Seyitgâzi’de Ümmühan Hatun Türbesi ve Medresesi (13. yy’ın ilk çeyreği), Sivrihisar’da Ulu Camii (1232) yapılmıştır.

Eskişehir’deki Selçuklu varlığını ortaya koyan diğer yapılar; Doğan Arslan Mescidi (Sivrihisar Mülk Köyü, 1247), Hamamkarahisar Camii (Sivrihisar, Hamamkarahisar Köyü, 1259), Hacıbaba Tekkesi (Seyitgâzi Ilıca Köyü, 13. yy), Alâeddin Camii (Merkez, 1272), Hazinedar Mescidi (1271), Hoca Yunus Türbesi (Sivrihisar, 1276), Himmet Baba Türbesi (Seyitgâzi, 13. yy), Emineddin Medresesi ve Kervansarayı (Sivrihisar, 13. yy) ve Seyyid Battal Gâzi Külliyesi (Seyitgâzi). Bunların yanı sıra dönemin ekonomi dinamiğini Ahilik teşkilâtı belirlemekte, bu kurumun izleri ise bölgeye yayılmış zaviyelerden takip edilmektedir. Kaynaklara göre, Selçuklu döneminde bölgenin kültür seviyesi yüksek bir seyir takip etmektedir. Dönemin diğer dinî düşünce akımları Mevlevilik, Nakşilik ve Melâmiliktir.

Bölgenin tarihî sürecinin seyrinde, sürekli devam eden göçler sonucunda ortaya çıkan iskân sorunu, bunu takip eden Babai Hareketi ve Moğol saldınları sonucu II. İzzeddin Keykavus dönemiyle birlikte Selçuklu hâkimiyetinin son safhalarına girilmiştir. Bu süreçte Eskişehir bölgesinde Germiyanoğulları etkin olmaya başlamıştır.

Osmanlı Devletinin kuruluşu ile bütünleşmiş olan Eskişehir; Anadolu Selçuklu Devletinin uç vilayetlerinden Sultanyüki’nin merkeziydi ve vilayetin merkezi anlama gelen Mahruse-i Sultanyüki adı ile tanınıyordu. Mahruse-i Sultanyüki veya daha sonra tanındığı gibi Eskişehir antik kent Dorylaion’un 5 km. kadar güney doğusunda yer alan tepenin yamacında kurulmuş Türk yerleşme yeriydi. Osmanlı Kronikleri ve Tapu Tahrir Defterlerinde de Osmanlı Devletinin ilk sancağı olan Sultanyüki’nin (sonraları kayıtlarda Sultaneyüği / Sultanönü) merkezi olarak görülmekte­dir.

Osmanlı Kroniklerinde İnönü, Karacahisar, Eskişehir, Bilecik, İtburnu gibi kasaba ve köylerin isimleri çok sık geçmektedir. Tarihçiler Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi’in bu uç vilayette yerleştiği konusunda birleşmektedirler.

F- Osmanlı Dönemi 13.-18. Yüzyıllar “Yurt Oluş”

Yeni bir yurt arayışındaki Kayı Beyi Ertuğrul, Selçuklu Sultanından aldığı izinle, 1230 yılından sonra batıya doğru ilerlemiştir. Ertuğrul Gâzi idaresindeki Kayı Türkleri, if , Ankara ve Karacadağ’da ikâmet ettikten sonra Sultan Öyüği’ne (Eskişehir, Sultanönü) göç etmiş ve burada Söğüt mevkiine yerleşmişlerdir. Bu dönemde Sultan Öyüği yakınındaki Karacahisar Kalesi Bizans idaresi altındadır. Kısa bir süre sonra Ertuğrul Gâzi, zorlu bir mücadelenin ardından kaleyi Bizans’ın elinden almayı başarmıştır. Ancak Ertuğrul Gâzi’nin buradaki hâkimiyeti uzun ömürlü olmamış ve kale, kısa bir süre sonra Kayı hâkimiyetinden çıkarak tekrar Bizans idaresine geçmiştir.

Ertuğrul Gâzi’nin ölümünün ardından Beyliğin başına geçen oğlu Osman Bey, 1289 yılında Karacahisar Kalesi’ni tekrar ele geçirmeyi başarmıştır. Çeşitli kaynaklarda bu tarih için 1291 ya da 1299 yılları gösterilmektedir. Kalenin fethiyle birlikte buraya Müslüman unsurlar yerleştirilmiştir. Bu süreçte bir Kilise Camiye çevrilmiş ve burada kılınan ilk Cuma namazını takiben Osman Bey adına hutbe okutulmuştur. Karacahisar’ın 1289 yılındaki fethi, uç beyi olarak yerleştirilen Osman Bey’in, Sultan Öyüği Sancağı’na tayin edilmesini ve bir Sancak Beyi olmasını beraberinde getirmiştir. Fethin ardından Osman Bey’in ilerlemesi devam etmiş ve kısa sürede Beyliğin sınırları kuzeybatı istikâmetinde genişlemiştir. Osman Gâzi, Karacahisar’ı 1302 yılında oğlu Orhan Bey’e bırakmıştır. Bu atama için çeşitli kaynaklarda 1299 tarihi verilmektedir. Nitekim Beyliğin batıya doğru genişlemesi sırasında Karacahisar’ın Germiyanoğulları’na geçtiği düşünülmekle birlikte, Orhan Bey döneminin sonlarında Eskişehir bölgesine Karamanoğulları’nın hâkim olduğu kesindir.

Bu dönem ilkleri de barındırmaktadır. Nitekim ilk defa bir Kilise Camiye çevrilmiş, burada okunan hutbe ile Osman Bey’in adı, resmî anlamda ilk defa zikredilmiştir. Kaynaklar, hutbede Osman Bey adının ilkin Anadolu Selçuklu Sultanı’nın ardından zikredildiğini, 1308 tarihi itibariyle de adının, hutbelerde tek başına geçtiğini belirtmektedir. Bu durum, bağımsızlık yolunda atılan önemli bir adımı göstermenin yanında, Osmanlı Tarihi için de, bir başlangıç noktasını işaret etmektedir. Nitekim Karacahisar’ın fethinden sonra Osman Bey malî ve İdarî kararlar almaya başlamış, böylece Osmanlı Beyliği yavaş yavaş aşiret kimliğinden sıyrılmıştır.

Orhan Bey’in oğlu 1. Murad, Ankara’ya yaptığı seferden dönerken, 1363 yılında Karacahisar ve Sivrihisar’daki Karamanoğlu hâkimiyetine son vermiştir. Eskişehir’in bir diğer önemli yerleşim yeri, dönemin Bektaşilik merkezi Seyitgâzi’de Osmanlı egemenliği varlığını sürdürmüş, şehrin iskânı ve imarına yönelik çalışmalar devam etmiştir. Neşrî’nin aktardığına göre, bu dönemde bölgedeki entelektüel seviye yüksektir. Aşık Paşazâde de, bölgede farklı dini unsurların herhangi bir ayrımcılığa tâbi tutulmadığından bahsetmiş, bunun Karacahisar Pazarı’na olumlu yansımaları olduğunu anlatmıştır. Bölgenin ticari varlığı, İdari yapıyı da desteklemiştir. Nitekim ticaretten alman ve Osmanlı’nın çıkardığı ilk vergi “Bac-ı Pazar”, Osman Gâzi tarafından Eskişehir’de yürürlüğe koyulmuştur.

1.Bayezid’in 1402 yılında gerçekleşen Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesi, bölgenin siyasî yapısında ciddi yapı değişikliklerine ve istikrarsızlığa sebep olacaktır. Anadolu’daki Beylikleri yeniden teşkilâtlandırma niyetindeki Timur, bu süreçte Sivrihisar’ı Karamanoğulları’na bırakmıştır. I. Beyazid’in ölümünün ardından Eskişehir bölgesi, Bayezid’in oğulları ve Karamanoğulları arasındaki mücadelelere sahne olmuştur. Kardeşleriyle giriştiği taht kavgasından galip çıkan I. Mehmed’in, Karamanoğulları’na karşı verdiği mücadeleyi kazanmasıyla birlikte Sivrihisar tekrar Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Ancak bölgeye yönelik Karamanoğlu akını 15. yy boyunca devam etmiş ve bu akınlarda Sivrihisar harap edilmiştir. Nitekim bu yüzyılda bölgedeki imar faaliyetinde ciddi bir azalma görülmüş, yapı faaliyetleri yalnızca Camii ve mescid inşasıyla sınırlı kalmıştır. Ne yazık ki bu dönemin yapı örnekleri günümüze ulaşamamıştır.

16.yüzyılın ilk yansında Kanuni Sultan Süleyman’ın doğuya yaptığı seferlere eşlik ederek Eskişehir’i görmüş olan Matrakçı Nasuh, bölgenin o dönemki fizikî durumu hakkında günümüze önemli bilgiler aktanr. Matrakçı Nasuh, 1533-1536 İran Seferi sırasında Bozüyük, İnönü ve Seyitgâzi’yi, 1548-1549 seferi sırasında da Eskişehir Sultanönü’nü resmetmiştir. Bozüyük ve İnönü minyatüründe Nasuh, sağ altta bir mağarayı, altta İnönü’yü, ortada Bozüyük’ü ve Derbend-i Ermeni denilen dağ geçidini, üst tarafta da Zincirlikuyu’yu tasvir etmiştir. Seyitgâzi’yi ele aldığı minyatürde ise Seyyid Battal Gâzi Külliyesi, bir kervansaray, bir hamam, bir çeşme, kale kalıntısı ve şehrin evleri tasvir edilmiştir. Buradaki kervansaray tasviri, mevcut alanın ve şehrin ticaretinin boyutlarını anlatmaktadır. Külliye içinde gösterilen vaftiz teknesi ile yıkık kale tasviri ise, yerleşimin Bizans izlerinin o gün için varlığını koruduğunu göstermektedir. Ayrıca külliye, bize şehrin fikri gelişmişliğini de anlatmaktadır.

Sultanönü’nün tasvir edildiği minyatür, aynı şekilde şehirdeki ekonomik ve dinî hayata dair bilgiler sunmaktadır. Tasvirde iki cami, bir kervansaray, üç hamam, bir değirmen, bir havuz, bir türbe, şehrin haneleri ve Porsuk Çayı görülmektedir. Minyatüre göre şehir, Porsuk Çayı’yla ikiye bölünmüş durumdadır. Buna göre, üst tarafta çoğunlukla dinî yapıların yer aldığı bugünkü Odunpazarı bölgesi, alt tarafta da sıcak suların bulunduğu çarşı bölgesi tasvir edilmektedir. Tasvirde yer alan değirmen ve kervansaray, o dönemde tarım üretiminin ve erken dönem sanayinin anahtarlarını vermekte olup. ticarî hayatın gelişmişliğini göz önüne getirmektedir. Ayrıca Kurşunlu Külliyesi, Alâeddin Cami ve adı bilinmeyen türbe de, o dönemde Sultanönü’nün önemli bir fikrî ve dinî merkez olduğunu işaret etmektedir.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde Eskişehir, toplamda 172 hane barındıran yedi adet mahalleden “Orta Mescid, Alaca Mescid, Hacı Atmaca, Salı Mescid, Paşa, Türkmenler ve Dede”den oluşmaktadır. Kaynaklarda şehrin bu dönemdeki nüfusu, ünlü tarihçi Ömer Lütfı Barkan’m metoduyla yaklaşık 860 kişi olarak hesaplanmıştır. Aynı dönemde Seyitgâzi’deki mahalle sayısı ise dörttür. II. Selim dönemine gelindiğinde mahalle sayısı sekize çıkmış, “Mahalle-i Cedid” hane sayısı da 517’ye yükselmiştir. Mevcut sayıya ilişkin nüfus hesabına göre, bu dönemde Eskişehir’de yaklaşık 2585 kişinin oturduğu tahmin edilmektedir. Her iki dönemde de Eskişehir’de Gayrimüslim nüfus bulunmamakla birlikte, Karacaşehir (Karacahisar) yerleşkesinde 30 hanelik bir Ermeni nüfusun yaşadığı görülmektedir.

Eskişehir halkının tamamı bu dönemde vergiden muaftır. Üstelik işyerleri, evler ve arsalar Sultana değil, kişinin kendisine aittir. Alışılmadık bir iktisadî imkâna sahip olan Eskişehir halkı, 16. yy’da yaşayışını ticaret, tarım ve hayvancılıkla sürdürmektedir. Burçak, arpa, buğday, yulaf ve çavdar, Eskişehir bölgesinin en belirgin üretim kalemleridir. Kaynaklarda belirtildiğine göre, Porsuk ve Sarı su akarsuları sıklıkla taşkınlara sebep olmuşlardır. Taşkınlarda ortaya çıkan suyun toprak üzerinde uzun süreli kalması ve alanın taşıdığı hastalık riski, bölge halkını yerleşim yeri olarak Porsuk kenarından ziyade yamaçları seçmeye itmiştir. Su taşkınlarının bölge halkına getirisi ise, pirinç ve çeltik üretiminin gerçekleştirilmesine imkân tanımasıdır. Su taşkınlarından etkilenen bir diğer unsur da, dönemin en önemli işletmelerden biri olan değirmenlerdir. Matrakçı Nasuh’un da belirttiği gibi, bu dönemde Porsuk Çayı üzerinde yalnızca bir değirmen vardır. Pazar için üretimi kısıtlı olmakla birlikte, daha çok aile içi ihtiyaca yönelen sebze üretimi, sulanabilir alanlarda gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde armut haricinde kayda değer bir meyve üretimine rastlanmaktadır.

Eskişehir bölgesinin bir diğer kalemi olan hayvancılık, 16. yy’da at, kısmen deve ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliği ile arıcılık kollarında faaliyet göstermiştir. Eskişehir, geniş çayır alanları sunan doğal şartlar sayesinde at yetiştiriciliğinin önemli merkezlerinden biridir. Küçükbaş hayvancılık, özellikle göçer unsurlar arasında yaygındır. Et, süt ve deri, bu dönemde hayvancılığın en önemli üretim malzemelerini oluşturmaktadır.

16.yy’da Eskişehir ticareti, haftalık kurulan pazarlar üzerinden kurgulanmaktadır. İlıca, Karacaşehir ve Seyitgâzi’de kurulan pazarlar öne çıkmaktadır. Eskişehir pazarları özellikle Cuma günleri ve Caminin yakınına kurulmakta, pazar yeri namaz vakti sonrasında canlanmaktadır. Pazarda satılan başlıca ürünler, buğday, arpa, nohut, burçak, yulaf, çavdar, çeltik, mercimek, koyun ve baldır. Bunların yanı sıra Kanuni döneminde i Eskişehir’de 30 adet dükkân (işletme) bulunmaktadır.

16. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, Anadolu’da tabandan gelen bir öğrenci ayaklanmasının yaşandığı görülür. Dönem kaynakları, Suhte Ayaklanmaları denilen bu isyan dalgasının kaynağı olarak işsiz medreseli öğrencileri göstermektedir. Dönemin karmaşık atmosferi, Anadolu’da eşkıyalığın yayılmasını da beraberinde getirmiştir. Eskişehir bölgesi de bu isyan atmosferinden etkilenmiş, Sivrihisar ve Mihalıççık medreselerindeki öğrencilerin çeşitli faaliyetlerine sahne olmuştur. Nitekim kaynaklara göre, 1568 yılında, Eskişehir ve çevresi eşkıyadan geçilmemektedir. İdarî yapının da zaman zaman çözümsüz kaldığı bu isyan ortamından dönemin ekonomik koşullarını da etkilenmiştir. Bu dönemde köylü, hasadını devlete satmaktan çekinmiştir. Bu durum 17.yy’a kadar sürmüştür.

17.yy Eskişehir yaşantısına ilişkin bilgilere Naima, Âşık Mehmed bin Ömer, Evliya Çelebi, Katip Çelebi ve David Yemşel gibi yerli ve yabancı yazarlardan ulaşılmaktadır. Mevcut yazarlar çoğunlukla isyanları ve şehir hayatını ele almışlardır. Dönemin isyan ve isyanın bastırmasına ilişkin bilgilere Naima Tarihi‘nden ulaşılmaktadır.

Menazirül-Avâlim adlı eserinde Aşık Mehmed, Eskişehir’in Bursa’nın güneydoğusunda (canib-i şarki-i cenubisinde), Kütahya’nın da doğu tarafında (canib-i şarkisinde) bulunduğunu belirtmekte, her iki şehrin Eskişehir’e mesafesinin 16 saat olduğunu (iki merhale) hesaplamaktadır. Aşık Mehmed, küçük ve sutsuz olarak nitelendirdiği Eskişehir için her tarafı bahçelerle ve bostanla çevrili ifadesini kullanmıştır. Kendisinin gözlemine göre, Eskişehir’in av yerleri ve av hayvanları çok çeşitli ve eşsizdir. Çarşı beldesi, şehrin güneydoğusunda (canib-i cenubi şarkisinde), Germab (Ilıca) bölgesindedir ve bu havalinin merkez ile arası iki kilometredir. Eserde Germab, şehrin bağıstanı olarak nitelendirilmiştir. Germab’ın kuruluş hikâyesini anlatan Âşık Mehmed, şehrin kadılarından birinin burada yıkanırken baharat ile kaynamış zeytinyağının sudaki akışından etkilenip, Germab üzerine toprak ve taş ile kargir kubbeli bir yıkanma yeri inşa ettirdiğinden bahsetmektedir.

Şehrin 17. yy’daki hâline ilişkin bir başka anlatım. Evliya Çelebi’ye aittir. Evliya Çelebi Seyahatnâmesinde, şehrin 17 mahalleden oluştuğunu ve buradaki evlerin bakımlı, bağlı, bahçeli olduğunu aktarmaktadır. Şehrin her yerinde gül, bağ, bostan olduğundan söz etmektedir. Bunun yanı sıra şehirde yedişer adet çocuk mektebi, tarikat tekkesi ve tüccar hanı bulunmakta, çarşıda da 800 kadar dükkân yer almaktadır. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre, Eskişehir halkı dışarıdan gelenlere dostça davranmaktadır. Şehrin kızları güzeldir ve güzel giyimli insanları çoktur. Seyahatnâmede hamam, şehrin kuzeyinde bağ ve bahçeler arasında zarif bir yapı olarak anlatılmaktadır. Ona on büyüklüğünde olan büyük havuzu sıcak su ile doludur. Bursa kaplıcaları ile karşılaştırdığı hamam suyunun, uyuz ve cüzama iyi geldiğini vurgular. Seyahatnâmede, Seyyid Battal Gâzi kasabası ve türbesinden de bahseden Evliya Çelebi, burası ile merkez arasının sekiz saat olduğuna değinmektedir. Aktarılana göre, Selçuklu beyleri buraya kubbe, mutfak gibi eklentiler yapmıştır. Osman Gâzi de Hacı Bektaş-ı Veli’nin ricasıyla buraya bin adet ev halkı oturtarak kasabayı büyütmüştür.

Evliya Çelebi, külliye hakkında şu bilgileri vermektedir: “Bu yüksek mevkiin (Aziz’in Yeri) bir tarafında, büyük bir kubbe içinde Battal Gâzi yatar. Eşiğinde ve kapısının kapaklarında gümüş pullar, gümüş kakma güller ve gümüş kilit ve gümüş anahtarlar vardır. Bir heybetli ve uzun mezar olub, boyu tam on adımdır. Dört çevresi çırağanlar, buhurdanlar, gülâbdan ve şamdanlarla kat kat süslüdür. İç ve dışında yetmiş adet güzel yazılı Kuran’ı Kerim vardır. Baş tarafında çeşitli sancaklar, oklar, davul ve yaylar vardır. Zer-deste, Davudi sapan, keşkül, balta ve çeşitli eşya ile süslüdür. Duvarlarda her gelen âşıkların çeşitli yazıları vardır. Hatta hakir dahi küstahça” Şefaat ya Muhammed Evliya’ya diye yazdım” der. Bunun yanı sıra Evliya Çelebi, yokuşun yukarısında, kapı arkasında yer alan ve Gizlice Baba adı verilen bir türbeden de bahsetmektedir. Anlatıya göre, türbenin her yanı mavi renkli kurşunla örtülüdür ve bu kurşunların parıltısı deniz dalgası gibi görünmektedir. Aynca zatın. Battal Gâzi’nin eşik mermerini muhabbetle öperken kırdığı dişi ve mermer parçası, türbenin duvarına asılmıştır. Külliyedeki dervişlerden de bahseden Evliya Çelebi, burada her gelene gece gündüz hizmet edildiğinden, çeşitli ikramların yapıldığından söz etmektedir. Gelip geçenlere, hırka karşılığı (bahası) kaşık, çevkan (değnek) gibi ya da diğer icatlardan hediyeler verilmektedir. Evliya Çelebi’nin edindiği bilgiye göre, her biri belirli bir göreve sahip olan dervişler, meydan faraşlığından türbedarlığa ve oradan da şeyhliğe kadar yükselebilmektedirler. Seyitgâzi’den bir kasabacık olarak bahseden Evliya Çelebi, burada bağlı bahçeli 150 evin, bir Caminin, han, hamam ve küçük bir çarşının varlığından söz etmektedir. Seyahatnâmede, Saruhanlı Tâcûddin’in ve Battal’a âşık olan kadının mezarlarından da bahsedilmekte, bu mezarın kale dibinde, caddeden uzak bir yerde olduğuna işaret edilmektedir. Kasaba kalesinin ise bir tepede ve harap bir vaziyette olduğu belirtilmektedir. Seyahatnâmede Eskişehir’in hububatının, eşraf ve sipahisinin çokluğundan, kalesinin harap halde olduğundan ve kale ağasına sahip olmadığından da bahsedilmektedir.

17.yy Eskişehir’ini anlatan bir başka tarihi kaynak. Kâtip Çelebi’nin Cihannûma adlı eseridir. Kâtip Çelebi eserinde, Eskişehir’de sur olmadığından. Cuma namazının iki yerde kılındığından ve şehirdeki Cami, han ve ılıca varlığından söz etmektedir. O’na göre, çarşı ve hanlar ılıca (Sıcak Sular) bölgesindedir. Şehrin mahalleleri, kıble yönünde merkezden biraz ayrı kalmış bir şekilde tepenin yamacına kurulmuştur. Camilerin biri tepede, diğeri ise düzlüktedir. Tepesinde kubbe ve camekân olan hamamlar, şehrin içinde ve düz bir alanda bulunmaktadır. Kadınlar ve erkekler için ayn olmak üzere iki farklı hamam kılınmış olup, suyu leziz, ılık ve kaynağı çeşitlidir. Merkezden iki kilometre uzaklıktaki bağıstanda bir Germâb “Ilıca, hamam” daha bulunmaktadır. Buradaki Germâbde zeytinyağına benzer bir tür yağ “dühn, dühniye” birikmekte, bu yağ toplanmakta ve kullanılmaktadır. Eserinde Seyitgâzi hakkında da önemli bilgiler veren Kâtip Çelebi, kasabanın içinde yeni, hoş ve büyük bir handan bahsetmektedir. Eserde Seyyid Battal Gâzi’nin mezan, yerleşim alanı üzerindeki yüksek bir tepede tarif edilmekle birlikte, Bektaşilerin sakini olduğu külliyenin (Tekye) camisi, medresesi, hücreleri ve yemekhanesi (İt’amı misafirine Darül-ziyafesi) kurşun örtülü ve büyükçe binalar olarak tasvir edilmektedir. Kâtip Çelebi’nin öğrendiğine göre buradaki türbe, Selçuklu Sultanı Alâeddin’in hanımı için yaptırdığı bir eser olup, bina da Mihaloğullarına aittir. Eserinde Karacaşehir’den de bahseden Kâtip Çelebi, eski bir kalenin varlığından, önünden Porsuk’un aktığından, havasının güzelliğinden ve önündeki ovadan bahsetmektedir. Bunun yanı sıra Karacaşehir ile İnönü mevkii arasındaki mesafeyi dört saat olarak hesaplamaktadır.

Eskişehir’in 17. yy sonundaki hâli, Mehmed Haşim Efendi’nin Tuhfe-i Midâd adlı eserinden öğrenilir. Eskişehir’den eski ve harap bir kasaba olarak bahseden Mehmed Haşim, şehrin insanlarının çok fakir olduğunu, Eskişehir taşından duman “dühan” çubuğu lülesi ve teşbih imâl edilip satıldığını anlatmaktadır.

17. ve 18. yy’larda Eskişehir’in günlük hayatına dair gözlemler. Batılı seyyahlar tarafından da aktanimıştır. Bunlar arasında 17. yüzyıl Eskişehir’ini anlatan Samuel ben David ile 18. yüzyıldan anlatımlar yapan Paul Lucas’tan söz edilebilir.

19. ve 20. Yüzyıllarda İdarî Yapıdaki Değişim

Bugün içinde yaşadığımız modem Eskişehir’in temelleri 19. yy ve 20. yy’ın başında atılmıştır. Dolayısıyla bu iki yüzyıl büyük önem arz etmektedir.

19.yy’ın başlarında Eskişehir, Anadolu Eyâletine bağlı Sultanönü Sancağı’nın merkezi durumundadır. Tanzimat dönemiyle birlikte Eyâlet ve Sancak yönetiminde yapılan yeni düzenlemeler sonucunda şehir, 1841 yılında Hüdavendigâr Eyâletine bağlanmıştır. Tanzimat döneminin yönetim alanındaki en önemli reformlarından biri olan 1864 Vilâyet Nizamnâmesi’nin yürürlüğe konulmasından sonra Eskişehir, 1867 yılında Hüdavendigâr Vilâyeti’ne bağlı Kütahya Sancağı’nın bir kazası hâline dönüştürülmüştür. Bu idari düzenleme sırasında İnönü ve Seyitgâzi nahiyeleri Eskişehir’e bağlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Dâhiliye Nezareti, büyüklüğünden ve öneminden dolayı daha etkin bir yönetim sürdürülmesi amacıyla Eskişehir’in yönetim statüsünü değiştirmek için yeni bir çalışma başlatmış ve hükümet, 4 Nisan 1915 tarihinde, şehri bağımsız bir Sancak merkezine dönüştürmüştür. Düzenlemeyle, Sivrihisar ve Mihalıççık kazaları da Eskişehir’e ilhak olunmuştur. 1923 yılında ise Eskişehir, vilâyet durumuna getirilmiştir. Eskişehir’de belediye örgütü ise 1867 yılında yayınlanan Daire-i Belediye Hizmetlerinin Vezaif-i Umumiyesi hakkında talimatnâme ile kurulmuştur. Eskişehir belediyesi, bu tarihte kurulan ilk belediyeler arasındadır. 1870/1871 tarihli Hüdavendigâr Salnâmesi’ne göre şehrin ilk Belediye başkanı Sabit Efendi’dir.

G- Kurtuluş Savaşında Eskişehir

Gizli antlaşmalar ve Mondros Ateşkes Antlaşmasının 7. ve 15. maddeleri uyarınca Anadolu’daki stratejik noktaları ele geçirmeyi hedefleyen İngilizler, İstanbul – Ankara – Afyon – Kütahya ve İzmir’e uzanan demiryollarının kavşak noktasında bulunan Eskişehir istasyonunu 22 Ocak 1919 tarihinde 200 kişilik bir birlikle işgal etmişlerdir. İşgal Birliğinin sayısı bir yıl sonra 2000’e ulaşmıştır. İngilizlerin şehre yerleşmesinden sonra, halkla İngiliz askerleri arasında çeşitli gerginlikler baş göstermiştir. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali, Eskişehir’de büyük bir nefretle karşılanmıştır. Bu çerçevede, Odunpazarı’nda 17 Mayıs 1919 günü binlerce kişinin katılımıyla duygusal ve heyecanlı nutukların atıldığı büyük bir miting düzenlenmiştir. Mitingin ardından bir gün süreyle dükkanların açılmayacağı ve şehirde genel bir yas ilân edileceği bildirilmiştir. Haziran ayında işgallere karşı Eskişehir’de ilk direniş başlamıştır. Ancak asayişi sağlamak gerekçesiyle İngilizler, şehirde yoğun bir tutuklama faaliyeti içine girmişlerdir.

İşgallere karşı çıkan Eskişehirliler, Bayraktarzâde Hüseyin, Siyahizâde Hâlil İbrahim ve Hüsrev Sami Beyleri 4 Eylül 1919’da başlayan Sivas Kongresi’ne göndermişlerdir. Hüseyin Bey, kongreye 1200 lira bağışta bulunmuş, Hüsrev Sami Bey ise Heyet-i Temsiliye üyeliğine seçilerek Mustafa Kemâl’in yanında yer almıştır. Eskişehir, Kongre sonunda alman kararları coşkuyla kabul edecektir. Kongrenin ardından İstanbul Hükumeti ile ilişkilerin kesilmesi kararı alınmış ve yerel yöneticiler Millicilere bağlanmıştır. Yurtseverlerin güçlenmesi için elinden gelen bütün çabayı gösteren Kaymakam (Yarbay) Atıf Bey, İngilizler tarafından tutuklanmıştır. Mustafa Kemâl bu durumu bir muhtırayla protesto etmiştir. Bunun üzerine Ali Fuat Paşa, şehrin dışarıyla irtibatının kesilmesi adına 100 atlı, 2 dağ topu ve 4 mitralyözden oluşan bir askerî güçle 13 Eylül’de Eskişehir bölgesine gelmiştir. Amaç doğrultusunda Balıklı Köprüsü tahrip edilmiş buna karşılık İngiliz güçleri mevcut harekete sert tepki göstermişler ve Eskişehir Mutasarrıfı Hilmi Bey ile beraber. Milliyetçilere âdeta savaş açmışlardır. Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemâl Paşa, 16 Eylül 1919 gününden itibaren gönderdiği telgraflarla Mutasarrıf Hilmi Bey’i, İstanbul Hükumetini tanımamasını isteyerek uyarmıştır. Mutasarrıf Hilmi Bey ise, 22 Eylül 1919’da İngilizlerle yaptığı toplantıda Kuvay-i Milliyecileri öldürtmek için gizli bir örgütün kurulmasına önayak olmuştur. Mutasarrıflığa atandığı günden itibaren milli hareketi boğmaya çalışan Hilmi Bey, 4 Ekim 1919 günü öğle yemeği için evine giderken Hükumet Konağının 100-150 metre ilerisinde, Akarbaşı mevkiinde silâhlı saldırıya uğramış, yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamamıştır.

Mutasarrıf Hilmi Bey’in öldürülmesinden sonra, Eskişehir’deki Kuvay-ı Milliyeciler şehirdeki duruma tamamen hâkim olmuşlardır. 2 Ekim 1919’da Damat Ferit Paşa Hükumetinin istifa etmesi ve yerine Milliyetçilere yakın duran Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin gelmesi yeni bir heyecan yaratmıştır. Bu tarihten itibaren Eskişehir’deki İdarî yapı Heyet-i Temsiliye ile birlikte hareket etmeye başlamış ve şehir Milli Harekete bağlanmıştır. Kuvay-ı Milliye’nin Eskişehir’e egemen olmasından sonra esnaf, din adamı, tüccar, bürokrat ve diğer meslek gruplarından nüfuzlu bazı kişiler, 7 Ekim 1919’da bir araya gelerek Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Eskişehir şubesini kurmuşlardır. Şube, Eskişehir’deki milli hareketin düzenli bir şekilde sürdürülmesini ve halkın ortak bir amaç etrafında hareket etmesini sağlamıştır. Bununla birlikte Mihalıççık, Seyitgazi, Sivrihisar, Çifteler ve Mahmudiye gibi önemli merkezlerde de şubeler açılmıştır. Bu süreçte Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin Eskişehir şubesi de oluşturulmuştur.

Eskişehir halkı, Ali Rıza Paşa Hükumetinin istifasına ve İstanbul’un işgaline, 16 Mart 1920, büyük bir tepki göstermiştir. Kuvay-ı Milliye güçleri, İstanbul’un işgalinden iki gün sonra Batı Cephesi’ni kontrol altına almak için Eskişehir’de bulunan İngiliz güçlerini kuşatmıştır. Çatışmayı göze alamayan İngilizler, 20 Mart 1920 günü bütün ağırlıklarını bırakarak üç trenle Eskişehir’i terk etmişlerdir. Böylece Eskişehir’deki İngiliz işgali sona ermiştir.

Emin Bey, Eyüp Sabri Bey, Halil İbrahim Efendi, Hüsrev Sami Bey, Mehmet Niyazi Bey, 23 Nisan 1920’de, Eskişehir’i temsilen TBMM’ne katılmışlardır. Bunun yanı sıra son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Eskişehir’i temsil eden Hacı Veli ve Abdullah Azmi de Ankara’daki Meclise katılmıştır. Ankara’da yeni Meclisin açılmasının ardından Osmanlı yönetimi ülkenin çeşitli yerlerinde isyan başlatmıştır. Bu isyanlardan Mihalıççık bölgesi de etkilenmiştir. Nitekim Kuvay-ı Milliye güçleri isyanı Eskişehir’e yayılmadan önlemiştir.

1.İnönü Savaşı

22 Haziran 1920 günü, Yunanlıların Anadolu içlerine doğru ilerleyişi başlamıştır. Bu ilerleyiş karşısında Türk birlikleri yeterince varlık gösterememiş, Yunanlılar kısa sürede Bursa ve Uşak’ı işgal etmişlerdir. Yunanlılar adım adım Eskişehir’e ilerlerken, Türk birlikleri Bozüyük’e mevzilenmiştir. Çerkez Ethem isyanını fırsat bilen Yunanlılar, 6 Ocak 1921 günü İnegöl ve Yenişehir üzerinden Eskişehir’e doğru saldırıya geçmişler, 9 Ocak 1921’de de Bilecik ve Bozüyük’ü işgal etmişlerdir. Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey, işgalcileri İnönü mevzilerinde karşılamayı planlamıştır. Mücadele sırasında Yunanlıların 16.200 askerî mevcutken, Türk askerinin sayısı 8.500’dür. Bunun yanı sıra. Yunanlılar 270 makineli tüfek ve 72 topa sahipken, Türk ordusunun askerî mühimmatı 47 makineli tüfek ve 28 toptan oluşmaktadır. Açık bir askerî üstünlüğe sahip Yunanlılar, kısa sürede İnönü istasyonu’nu ve İntikâm Tepe’yi ele geçirmiştir. Çerkez Ethem isyanı bastırıp savaş alanına gelen güçlerin eklenmesiyle TBMM ordusu, İnönü istasyonunu geri almayı başarmıştır.

Ankara’dan gelen güçlerin de savaşa katılmasıyla Yunan Ordusu, 10 Ocak 1921 günü Bursa’ya doğru geri çekilmiştir. TBMM’nin bu askeri başarısı Anadolu’daki otoritesini arttırmıştır. Bu başarı, TBMM’nin siyasî varlığının tanınması açısından da önemli olmuştur.

2.İnönü Savaşı

Londra Konferansından dönmek üzere olan Bekir Sami Bey, 11 Mart 1921 ‘de Ankara’ya Yunanlıların yeni bir saldırı gerçekleştire­ceklerini bildirmiştir. Bunun üzerine Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey, Uşak ve Bursa önlerinde askeri önlemleri almış, ordunun eksikliklerini gidermeye çalışmıştır. Bu bağlamda. Güney Cephesi birliklerinin, V. Kafkas Tümeni’nin ve Kocaeli Grubu’nun Batı Cephesi’ne kaydırılmasına çalışılmıştır. Üç gruba ayrılan Türk Ordusu’nun savaş öncesi teçhizatı, 12.041 tüfek, 96 ağır makineli tüfek, 16 hafif makineli tüfek, 1.024 kılıç, 34 dağ topu ve 5 adet de ağır toptan oluşmaktadır. Buna karşılık Yunan Ordusu’nda 16.000 tüfek, 224 ağır makineli tüfek, 1.450 hafif makineli tüfek, 1.300 kılıç, 64 dağ topu ve 12 ağır top bulunmaktadır.

Bursa ve Uşak bölgesine konuşlanan Yunan Ordusu, General Papoulas’ın emriyle 24 Mart 1921’de tekrar ilerlemeye başlamıştır. Yunan Ordusu, geçtiği yerleri yakıp yıkmıştır. İsmet Bey, işgalcileri yeniden stratejik açıdan önemli bir bölge olan İnönü mevzilerinde karşılamak istemiştir. İnönü mevzilerinin sağ tarafındaki Metristepe’de İzzettin Bey’in, sol tarafta da Arif Bey’in tümenleri yer almıştır. Çarpışmalar, 26 Mart 1921 günü başlamış ve 4 gün göğüs göğse süren çarpışmalar sırasında iki tarafın avcı hatları iç içe girmiştir. TBMM Muhafız Taburu’nun İnönü’deki birliklere katılmasıyla birlikte Türk Ordusu, 31 Mart 1921 günü taarruza geçmiştir. Yoğun bir çarpışmadan sonra Yunanlılar 1 Nisan 1921 günü geri çekilmeye başlamıştır. Bu süreçte Türk Ordusu’nun bir kısmı Yunanlıları Afyon’a kadar takip edecektir.

Günlerce süren çatışmalar sonucunda Türk tarafında 44 subay şehit olmuş, 102 subay yaralanmış ve 637 asker şehit olmuş, 1.720 asker yaralanmış, 1.359 asker ise kaybolmuştur. Yunan tarafında ise 53 subay ölmüş, 149 subay yaralanmış, 669 asker ölmüş, 2874 asker yaralanmış ve 394 asker kaybolmuştur. Zafer, millî orduya olan güveni daha da pekiştirecektir. Eskişehir halkı zaferi üç gün üç gece süren sevinç gösterileriyle kutlamıştır. Dönemin gazetelerine göre, cepheden gelen yaralılar için Eskişehirliler dört saat içinde 16.000 lira toplamışlardır. Bu para ile yaralılara tütün ve portakal alan Eskişehir halkı, askerlere beşer ve yirmi beşer lira olmak üzere para dağıtmış ve ekmek göndermiştir. Demiryolu İdaresinin çalışanları da aralarında topladıkları 300 lira ile sargı bezi, çengelli iğne gibi tedavi araç gereçleri alıp Hilâl-i Ahmer Cemiyetine vermişler, aldıkları terlik, sigara, tütün gibi maddeleri de yaralılara dağıtmışlardır.

Kütahya-Eskişehir Savaşları

Türk Ordusu, İkinci İnönü Zaferi’nden sonra. Yunanlıların tekrar saldıracağını düşünmektedir. Bu bağlamda, Türk tarafı batı cephesini yeniden düzenlemiş, tümenlerdeki askerlerin eğitimine önem vermiş, acemi askerlerin savaşa hazırlanması için depo alayları kurmuş ve işgalcileri taciz etmek üzere akıncı müfrezeleri oluşturmuştur. Nitekim Yunanlılar, hedefi Ankara olan daha karmaşık bir planla 10 Temmuz 1921 günü saldırıya başlamışlardır. Bu sırada Yunan askerî gücü 136.142 asker, 66.300 tüfek, 825 makineli tüfek, 460 top, 3.100 süvariden oluşmaktadır. Asker sayısı 120.000 olan Türk ordusunun mühimmatında ise 60.103 tüfek, 423 ağır makineli tüfek ve 162 top bulunmaktadır.

Bir hafta içinde Afyon, Kütahya ve İnönü bölgelerini ele geçiren Yunanlılar, 17 Temmuz’da dört koldan ve demiryolu yönünden Eskişehir’e saldırmışlardır. Bu saldırılar üzerine Türk ordusunun Sakarya’nın doğusuna çekilmesi kararlaştırırken, 19 Temmuz Salı günü akşam üzerine kadar şehrin boşaltılmasına karar verilmiştir. Yunan tümenleri aynı gün akşam saat sekizde Eskişehir’e girmiştir. Halktan silâhlarını teslim etmeleri istenmiş ve akşam saat altıdan sonra sokağa çıkma yasağı getirilmiştir. Şehre yerleştikten sonra Yunanlılar, şehirden kaçanların isimlerini ile sahip oldukları emlâkları içeren bir defter hazırlatmışlar ve şehrin erzağına el koymuşlardır. Gayr-i Müslimler bu işlemden muaf tutulmuştur. Kral Constantine’in Eskişehir’e gelişinde evlerden zorla alınarak yollara serilen ve Kralm ikâmet ettiği konağa döşenen 1500 parça hah da gasp edilmiştir. Bununla birlikte, Yunan karargâhlarının Eskişehir’e taşınmasının yanı sıra, Prens Andre, Başbakan, Savaş Bakanı ve diğer birçok Yunan bürokrat da şehre gelmiştir. Anadolu halkı ise şehrin işgalini büyük bir üzüntüyle karşılamıştır. Eskişehir’in boşaltılması sırasında göç edenler, Hac-ı Bayram Camii’nde Mevlid-i Şerif okutmuşlardır.

Sakarya Savaşı ve Eskişehir’in Kurtuluşu

Kütahya-Eskişehir Savaşları’nın ardından Mustafa Kemâl Paşa, Ordunun ihtiyaçlarını gidererek düşman gücüne denk bir hâle getirmek maksadıyla 7-8 Ağustos 1921 günü Tekalif-i Milliye emirlerini yayınlamıştır. Eksikliklerini tamamlayan Yunan Ordusu, 13 Ağustos 1921’de harekete geçmiş ve Sivrihisar’ı ele geçirmiştir. Ankara hedefindeki Yunan Ordusu 17 Ağustos 1921’de Türk Ordusu ile karşı karşıya gelmiş ve 23 Ağustos 1921 günü şiddetli bir çatışma başlamıştır. Türk Ordusu’nun 10 Eylül günü taarruza geçmesinin ardından Yunanlılar geri çekilmeye başlayacaktır. Hızlı hareket eden Türk Ordusu, birkaç gün içinde önce Sivrihisar’a, ardından da Mihalıççık’a kadar ilerleyecektir. Çok miktarda silâh, cephane, erzak, çeşitli cins hajrvan ve otomobil ele geçiren Türk Ordusu, bu süreçte 100’den fazla esir almış ve hapsedilen 400 kadar Türk köylüsünü kurtarmıştır. Türklerin ilerleyişi sırasında, Yunanlıların Eskişehir’de tutunamayacağını anlayan Eskişehirli Rumların kimisi trenlerle şehri terk etmeye başlamış, kimisi de Türklerle uzlaşmaya çalışmıştır.

Mustafa Kemâl Paşa, ordunun insan gücünü, eğitimini, araç ve gereç takviyesini tamamladıktan sonra 26 Ağustos 1922’de Afyon’un güneyinde bulunan Yunan Ordusu’nun üzerine taarruz başlatmıştır. Taarruzla birlikte Yunan güçleri kısa sürede bozguna uğratılmıştır. 30 Ağustos 1922 günü yapılan meydan muharebesiyle Yunan güçlerinin önemli bir kısmının yok edilmesinin ardından işgalciler tamamen geri çekilmeye başlamıştır. Türk süvarileri, 2 Eylül 1922 günü Eskişehir’e girmiştir.

Geri çekilme esnasında Yunanlıların şehre verdiği zararın boyutları şöyledir: 2.000 hane, 22 otel ve han, 2.000 mağaza ve dükkân, 5 hamam, 4 fabrika, 2 Cami, 3 mescid ve 10 okul yakılmış, 477 kadın ve erkek esir alınmış, 272 kişiye işkence edilmiş, 307 kişi de öldürülmüştür. Cami, okul, medrese, türbe, tekke, köprü. Havra, Kilise, askerî kışla ve çeşme gibi yapılara ait zarar 673.955; değirmen, han, otel, dükkân, mağaza, çiftlik, hane, samanlık ve ahır yapılarının zararı 16.876.307 ve taşınabilir mallara ait zarar da 19.813.694 liradır. Bunun yanında taşıma aracı ve hayvan zayiatına dair meblağ 11.138.012 liradır.

H- Cumhuriyet Döneminde Eskişehir

Yunanlıların Eskişehir’i işgali, 19. yy’ın son çeyreğinden itibaren sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan belirgin bir canlanma yaşayan bölgeye büyük bir darbe vurmuştur. Bu süreçte ağır tahribata uğramış olan şehir, yanmış, yıkılmış ve nüfus bakımından da gerilemiş vaziyettedir. Buna karşılık şehrin kurtuluşunun hemen ardından hayatı normalleştirmeye yönelik çalışmalar başlatılmıştır. Nitekim şehrin yeniden inşası sürecinde kazanılacak başarının, milli devletin inşasına aynı oranda katkıda bulunacağı düşünülmüştür.

TBMM hükümeti, 3 Eylül 1922 günü güvenliği sağlamak maksadıyla yönetim mekanizması kurarak şehrin yönetimini ele almış, bir ay içinde de yeni atamaları gerçekleştirmiştir. Şehirdeki otorite boşluğunun doldurulmasından sonra telgraf haberleşmeleri başlatılmıştır. Bunun yanı sıra Eskişehir’i, İstanbul ve Ankara’ya bağlayan demiryolu kullanıma sunulmuş, 24 Ekim 1922’de ilk sefer yapılmıştır. Hattı kullanan kişilerin konaklamaları için istasyonda Şeref Oteli, Muttalip Caddesi’nde de Yolcu Konağı adıyla yeni oteller açılmıştır. Demiryolu, günlük yaşayışın normalleşmesinde önemli bir rol oynamıştır. İşgal sırasında farklı yörelere göçmüş olanlar geri getirilmiş, bu sayede nüfusun toparlanması sağlanmıştır.

Ulaşımdan sonra adliye örgütünün yeniden yapılandırılmasına geçilmiştir. Bu bağlamda, işgal boyunca Yunanlılarla iş birliği yapan kişilerin tutuklanmasına ve yargılanmasına başlanmıştır. Kamuoyunun vicdanında derin izler bırakan yargılamalara paralel olarak, şehrin imar çalışmalarına devam edilmiştir. Yunanlılar tarafından tahrip edilen şehrin su ve elektrik tesisatının onarılması için çalışma başlatılmıştır. Dönemin gazetelerinden elde edilen bilgiye göre, şehirde halka hizmet edecek eczacı ve doktor bulunmadığından bu sorunun da derhal çözüme kavuşturulması istenmiştir.

Şehrin yeniden yapılandırılması sürecinde okulların açılması için de büyük çaba sarf edilmiştir. Eskişehir Maarif Müdürlüğünün Bakanlığa gönderdiği telgrafa göre, işgal sırasında Dar-ül Muallimin mektebinin eşyaları büyük oranda zarar görmüş. Dursun Fakih ve Turan Numune mektepleri yakılmış ve İptidai mekteplerin bütün eşyası ya yakılmış ya da büyük oranda hasara uğramıştır. Bu süreçte öncelikle binalar eğitim ve öğretime hazır hale getirilmeye çalışılmış, bölgeye yeni atamalar yapılmıştır. Bir ay içerisinde 6 İptidai mektep eğitime başlamış, 2’si için de uygun bina aranmıştır. Merkeze bağlı köylerde bulunan 13 İptidai mektebin 6’sı açılmış, 4’ü öğretmen bulunamadığından eğitim ve öğretime başlayamamıştır. Bunun yanı sıra, 3 köy işgal sırasında tamamen yandığı için okulların köylüler döndükçe açılması kararlaştırılmıştır. Nitekim elde dilen bilgiye göre, 1933 yılında Eskişehir Lisesi öğrenci sayısı 925’e ulaşmışken, bu sayı 1938 yılında 260’ı kız 1908 öğrenciye yükselmiştir. İşgal sonrasında yetim kalan yüzlerce çocuğa bakılması ve sefalet içinde olan binlerce kişiye yardım edilmesi için de Hilâl-ı Ahmer ve Himaye-i Etfal gibi cemiyetlere çağrıda bulunulmuştur.

Ayrıca Milli Mücadele sırasında kurulan İdman Yurdu, sağlıklı bir nesil yaratmanın ön koşulu olarak tekrar faaliyete geçirilmiştir.

Yeni dönemde en önemli sorun, şehrin ekonomisinin canlandırılması meselesidir.

Bu bağlamda, köylülere 70.000 lira değerinde tohumluk dağıtılmış, ordunun elinde bulunan hayvanların fazlasının köylülere verilmesi istenmiştir. Şehirdeki köprünün onarılmasının yanında, yanan çarşıda belediyenin geçici ruhsat verdiği yeni barakalar kurulmuştur. Ticari hayata ilişkin olarak, Yunanlılardan kalan drahmiler halktan toplanmış ve karşılıklarının Hükumet tarafından verilmesi gündeme getirilmiştir. Osmanlı Bankası Eskişehir Şubesi de tekrar faaliyete geçirilmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın 15 Ocak 1923’te Eskişehir’e yaptığı ziyaret, şehrin imarı konusunda bir dönüm noktası olmuştur.

* * *

Kaynaklar:
Prof. Dr. Halime DOĞRU – XVI. Yüzyılda Eskişehir ve Sultanönü Sancağı
81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR – ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014