Kategoriler
26

Eskişehir’i Eski Bir Şehirken Sevdim

Ben Eskişehir’i Eski Bir Şehirken Sevdim

Sene 1944, Şubat ayında binlerce Kırım Tatarı Sovyet Rejiminden kurtulabilmek için vatanlarını, yakınlarını ve dostlarını terk etmek mecburiyetinde kalmış ve nereye gideceklerinden bihaber yollara dökülmüştü. işte o binlerce Kırım Tatar ailesinden biri de benim ailemdi. Henüz 17 yaşında olan bir anne ve 21 yaşında bir baba 40 günlük bebekleri ile bu göç kafilesine katılmış, yarının neler getireceğini bilmeden genç babanın ailesiyle Kulcora’dan Gezlev’e, oradan Odessa’ya ve daha sonra da Köstence üzerinden Batı Avrupa’ya büyük zorluklar içinde, ikinci dünya harbinin en zor zamanlarında kendilerini mülteci kamplarına atabilmişler.

Kırım’dan 40 günlükken çıkan bebek bendim, hayatımın ilk 6 yılını rahmetli annemin şefkatli bakımı altında harbin bütün zorluklarını yaşayarak Avusturya, İsviçre ve Almanya mülteci kamplarında Almanya’da doğan kız kardeşim Hatice ve kardeşim Mustafa ile geçirdim. Harb sonrası biz ve bizim gibi binlerce Kırım Tatar mültecisine artık kendileri için bir vatan seçme zamanı geldiğini Birleşmiş Milletler Göçmen Teşkilatı (UNRO) bildirdiğinde ailemizin en büyüğü rahmetli Meryem babaannem tüm ailemizi (iki amcam, halam ve diğerleri) son kararlarını vermek için toplamış. Meryem babaannemin bu toplantıda açıkladığı kararın tüm ailemizin istikbali ve milli benliğimizi koruyabilmemiz yolunda verilmiş çok önemli bir karar olduğunu bugün çok daha iyi takdir ediyorum. Uzun yıllar DP (Displaced People), vatansız olarak yaşayan ninem: “istediğimiz memlekete gitme hakkımız var, ama iyi düşünmemiz gerek. Benim fikrimce ailemiz için en uygun memleket dinimiz dilimiz aynı olan Türkiyedir. Beni Türkiye’ye götürün, orada bir kahve ağacı altında kahvemi içeyim, doya doya ezan sesini duyayım ve orada öleyim. Eğer memnun olmazsanız, beni gömdükten sonra istediğiniz memlekete gidebilirsiniz.” Tabii ki Meryem ninemin isteği sorgu sualsiz kabul edilir ve bütün ailemiz Birleşmiş Milletler Göçmen Teşkilatının yardımı ile Türkiye’ye göç eder.

Ağustos 1950’de diğer Kırım Tatar göçmen aileleri ile birlikte İstanbul’un Tuzla Mülteci kampına geliriz. Türkiye’de yerleşeceğimiz şehri seçme zamanı geldiğinde örf ve adetlerimizi ve Kırımda ki yaşayışımız devam ettirebilme ümidi ile ailece Kırım Tatarlarının yoğun yaşadığı Eskişehir’e gitme kararı verilir ve Eskişehir’in Akcağlan Mahallesinde iki odalı kerpiç bir eve yerleşir bütün aile. O zamana göre bile ağır olan yaşam şartları kale alınmaz, Meryem babaannemin ısrarı ile başka şehirlere gitme imkanları olan amcamlar, harbin tüm sıkıntılarını yaşamış birçok birçok ferdini Kırım’da bırakmış olan ailemiz yaşanan facianın tekrar yaşanmaması, ailemizin dağılmaması, birbirinden ayrılmama gayesiyle Akcağlan Mahallesine yerleşmeye karar verir.

Böylece benim Eskişehir’de hayatım Akcağlan mahallesinde başlar. Mahallemizin ilkokulu olan Yunusemre İlkokulundaki ilk günümü hatırlıyorum. Okula götürüldüğümü ve sınıfa ilk takdim edilişimi ve heyecandan ağladığımı çok iyi hatırlıyorum. Evde Tatarca konuştuğumuz için Türkçe bilmiyordum, ve söylenenleri anlamadığım için korkmuş, ağlamıştım. Almanya’da altı ay ilkokula gittiğimden oradaki belgelerimi getirmiş annem-babam, notlarımın hep 1 olması yeni okulumun yetkililerini şaşırtmış. “Oğlunuzun notları çok zayıf, çok sıkıntı çekecek haberiniz olsun!” demişler. Almanya’da not derecelenmesi farklı olduğundan 1 pekiyi 5 ise zayıf olarak kabul edildiğini babam da bildiği kadar anlatmaya çalışmış. Zamanla uyum sağlamam kolaylaştı, Yunusemre İlkokulunu pekiyi derece ile bitirdikten sonra ilkokulumun hemen karşısında olan Eskişehir Lisesinde orta okul ve lise son sınıfına kadar olan 11 yıllık (1950-1961) tahsilimi tamamladım.

Hayatımın en değerli ve mutlu 10 yılını Eskişehir’de geçirdiğimi gururla söyleyebilirim. Her ne kadar maddi sıkıntılar içinde geçen bir on yıl olsa da, benim için çok önemli olan dilimi, dinimi ve kültürümü geliştirmem Eskişehir okullarında aldığım eğitim, orada edindiğim arkadaşlarım vasıtası ile oldu diyebilirim. Eskişehir’de yaşadığım devir (1950¬1960) benim her konuda geliştiğim bir devirdi. Akcağlan mahallesinde geçen zamanı teferruatlı olarak hatırlamasam da Hacıseyit Mahallesinde ve sonra Tepebaşı Mahallesinde geçirdiğim günleri çok iyi hatırlıyorum. Evimizde devamlı Kırım ve Kırım da kalan yakınlarımız konuşuluyordu. Ziyaretimize gelen misafirlerimiz de çoğunlukla mülteciler olduğundan konu devamlı Kırım ve Kırım faciası ile ilgiliydi. Biz Kırım faciasının son kurbanları olmamıza rağmen kendimizi şanslı hissediyorduk, çünkü yeni hayatımıza Kırım Tatarlarının yoğun yaşadığı Eskişehir’de başlamıştık. Hayat şartları zorda olsa bizi anlayacak bir topluma katıldığımızdan, yeni memleketimize ve yeni şehrimize ve yeni hayatımıza uyum sağlamamız çok daha kolay olmuştu.

O devirde Eskişehir şimdiki gibi gelişmiş değildi. Tertemiz Porsuk’ta birbirinden güzel köprüler, gondollar yoktu, tramvayımız yoktu, üniversiteler yoktu. Porsuğumuzun suyu çamurluydu, kayıklarımız vardı, çay bahçeleriyle dolu, taze mısır yiyebilmek için can attığımız Yalaman adamız, Köprübaşımız, Sıcak sularımız, Alman Carımız vardı. Doya doya içtiğimiz, su arabasının getirmesini sabırsızlıkla beklediğimiz Kalabak suyumuz vardı. Yollarımız toz topraktı, fakat mutluydum, ailece mutluyduk. Kırım Tatarlarının edebi sesi, yakında kaybettiğimiz büyük yazarımız Cengiz Dağcı’nın ismi ile de ilk olarak Eskişehir’de orta okul çağlarında tanışmış, ikinci romanı olan “Yurdunu Kaybeden Adam”ı burada okumuştum. Evimizde devamlı duyduğum Kırım hikayelerini, Kırım’ı artık Cengiz Dağcının eserlerinde okuyabilmem milli benliğimin daha da gelişmesini sağladı.

Sonra kader beni ve ailemi tekrar yollara dökmüş, binlerce kilometre uzaklarda yeni dünyaya, bana diliyle, diniyle ve kültürüyle her yönden yabancı olan Amerika Birleşik Devletlerine alıp götürmüştü. Yeni memleketime uyum sağlamam hiç de kolay olmadı, Eskişehir’i geride bıraktığım arkadaşlarımı arıyordum. Fakat bir zaman sonra dönüşün olmayacağını ve yeni memleketime uyum sağlamak mecburiyetinde olduğumu çok iyi anlıyordum. Eskişehir’de yeniden kavuştuğum milli benliğim, orada edindiğim hayat tecrübesi beni yeni hayatıma uyum sağlamamda faydalı olmuştu. Yeni ülkemde bir yandan tahsilime devam ediyor bir yandan da dünyanın en büyük haksızlığına uğrayan halkım, Kırım Tatarlarının milli mücadelesini dünya kamuoyuna duyurmak için mücadele ediyordum. Bu benim Eskişehir’de evimizde öğrendiğim, yürekten inandığım bir dava idi.

Bizleri ailece Türkiye’ye ve Eskişehir’e göç etmeye yönlendiren, Türkiye’ye ezan sesini duymak ve bol bol kahve içmek dileğiyle tüm ailesi ile göç etmeğe karar veren Meryem babaannem kahvesini içerek ve ezan sesine doyarak 1954 yılında Eskişehir’de hayata gözlerini yummuş ve Mutallip Caddesindeki eski mezarlığa gömülmüştü. Ayrıca Eskişehir’de doğan küçük kardeşim Muhittin de iki yaşında yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak aramızdan ayrılmış, babaannemle aynı mezarlığa gömülmüştü. Bu mezarlığın kaldırıldığını öğrendiğimizde artık geç olduğundan, babaannemin ve Muhittin kardeşimin kabirlerini yeni mezarlığa naklettiremedik, izlerini kaybettik. Onların ruhlarını şad etmek ve gıyaben de olsa dua edebilmek için Eskişehir’i her fırsatta ziyaret edeceğiz ve Eskişehir’imizi unutmayacağız.

Çok sevdiğim Eskişehir’in daha da gelişmesi ve tanınması ile ilgili bazı dileklerimi de bildirmek isterim. Eskişehir en az 19. yüzyıldan beri onbinlerce Kırım Tatarına kollarını severek açmış, onları sevgi ile bağrına basmıştır. Bu göç kervanının en sonuncusu ile geldiğim Eskişehir’i bu konu ile ilgili dünya çapında bir araştırma merkezi olarak görmek beni ve Kırım Tatar tarihini araştıranları şüphesiz çok memnun edecektir. Bu göçleri ve Kırım Tatar tarihini araştıracak tarihçilerin başvuracakları dünya çapında ilk kaynağı olacak bir Kırım Tatar Tarihi Araştırma Merkezinin, Eskişehir’de kurulması Eskişehir’i can-i gönülden seven bir Kırım Tatarı olarak en büyük arzum ve hayalimdir. Bu hayalimin gerçekleştireceğine ve Eskişehir’in daha da gelişerek dünya çapında bir şehir olacağına bütün kalbimle inanıyorum.

Eskişehir’den ayrıldığım yarım asır olmasına rağmen Eskişehir hiçbir zaman unutmuyorum; Eskişehir’i daima arıyor ve özlüyorum. Çünkü ben Eskişehir’i eski bir şehirken, tozu ile, toprağı ile sevmiştim ve seviyorum. Türkiye ziyaretlerimde genellikle Eskişehir’e uğrar, Mutallip Caddesi’nden Yunusemre Caddesini alarak ilkokulumu ve Eskişehir Lisesini dışarıdan da olsa ziyaret ederim. Porsuk kenarını, Yalaman adasını, Köprübaşını da kısa da olsa dolaşırım. Ankara’dan hızlı treni alarak Eskişehir’e çibörek yemeğe gelmek benim için ayrı bir zevk oluyor artık. Ben Eskişehir’i o tozu toprağı ile, çamurlu Porsuğu ile, çay bahçelerinde içtiğim çayı ve ağız tadı ile taze mısır yediğimiz Yalaman adası ile sevmiştim ve hala seviyorum. Eskişehir’i Tramvayı ile değil faytonları ile sevmiştim. Eskişehir’e eski bir şehirken gönül vermiş, sevmiştim ve bu sevgi hiçbir zaman bitmeyecek benim için.

***

Mubeyyin Batu ALTAN – YENİeski dergi, Ağustos 2013

Kategoriler
26 Şehrengiz

Çibörekten Kim Ölse

ESKİŞEHİR ÇİBÖREK HATIRASI

CIYRIK BOLSAM TOYMAZSIN

AÇ TUTARSIN SOPRADAN

ZATEN ŞEHİT SAYILIR ÇİBÖREKTEN KİM ÖLSE

Kırım’a bir gidişimizde, Kırım Türklerinin önderi Cemiloğlu’nun muhterem eşi, Sivastopol’a bakan tepelerden birinde bize ikramda bulundu ve çibörek ziyafeti verdi. Ve ziyafeti tamamlamak üzere, sonra kalkıp bir güzel oynadı, Kırım danslarını gösterdi. Çok güzel bir vakitti. Karaim Türklerini de orada tanımıştık, bir eksikliğimizi tamamlamıştık.

Çibörek, ortaya konulan bir tepsinin üzerine, piştikçe getirilip konuluyordu. Masada birçok insan vardı. Açlık ve merak bazen nezaketin önüne geçiyor. Börek tepsiye daha düşmeden havada kapışılıp, yok oluyordu. Nezaketini, ne pahasına olursa olsun, korumak isteyenler sadece yutkunuyordu. Yeni gelecek parti beklenirken, “Yahu sen hiç alamadın, hadi gayret et!” diyenler, gelen partiye ilk hücum edenler oluyordu. Herkes doyduktan sonra da, “Artık herkes doydu” diyerek servis sonlandırılıyordu ve “Eh ne yapalım, sende gözünü açsaydın birader” ile yarı acıyarak, yarı dalga geçerek konu kapatılıyordu.

Buna rağmen yine de, eser miktarda bile olsa Kırım’da yapılan çibörek nasip oldu. Lezzeti güzeldi. Eğer yolunuz Eskişehir’e düşerse, bir çibörekçiye uğramalısınız. Hafif, olağanüstü lezzetli, yakıcı, sıcak ve sabır törpüleyici. Her börek bir, bilemediniz iki lokma. Ağzınız yana yana bir o avurda, bir bu avurda geçirerek soğutmaya çalışırken ikinci parti geliyor. Üçüncü, dördüncü, hatta beşinci partiler siparişe bağlanıyor. Çibörek, sadece Kırım’la değil, Eskişehir’le birlikte anılan harika bir zenginliktir.

Şimdi lütfen şunu dinleyin:

“Ataydan kalgan bize, etli, maylı kamuraş-köbetmen katlama, lakşa, cantık, tataraş. (Bize atalardan kalmıştır, etli, yağlı, hamuraşı katlamayla köbete, erişte, yantık, mantı) Sarıburma, kalakay, kavurma börek, ummaç, şilter, salma, irimçik, tabak börek, bazlamaç (Sanburma, kalakay, kavurma börek, uğmaç, şilter, salma, irimcik, tabak böreği, bazlama) Kurma cemiş, kesmeçe, öğüz börek, kıygaça, saysan pitiralmazsın adlarını yıllarca. En başında bularnın kele kutlu çibörek, yüzyıllardan biyakka, bularman kaktan süyek. (Hurma yemiş, kesmece, öküz börek, kıygaça, saysan bitiremezsin adlarını yıllarca. En başında bunların çibörek gelir)

Ve devam eder:

“Yüzyıllardan bu yana kemiğimize işlemiş, beynimizde yer etmiş bir güzelliktir çibörek. Halkımızın sağlam ve akıllı oluşu bundandır.”

“Nereden bir çibörek kokusu gelirse, orada bir Kırımlı aile var demektir. Kırım ile çibörek birbirlerinden ayrılmaz. Hangi kız çibörek pişirmek istemiyorsa, analar oğullarına o kızı almazlar. O mübareğin nerede adı geçse göz o yana çevrilir ve ağızlar sulanır, mide çalışmaya başlar.”

Bütün bunları Tatar ağzıyla İsmail Otar söylüyor ve destan şeklinde, şiir olarak söylüyor, güzel söylüyor. Neler neler diyor:

“Eğer sıra çibörek pişirmeye gelirse, mutfakta yastıkağacın altına yaygıyı yay ve un, su, tuzu karıştır. Ölçülü ol. Kulak memesi gibi olsun yumuşaklığı. Mayasız hamurdan yapılır çibörek. Çocuk yumruğu veya kaz yumurtası büyüklüğünde hamurları kesiver. Una bula, yastıkağaca un serp ki, yapışmasın. Oklavayı eline al, yuvarlak aç hepsini. Kalınlığı koyun derisi kadar olsun. İnce olursa delinir, kaim olursa çiğ kalır. Yavrum, etin zayıf ve sinirli olmasın, süt danasının az yağlı döşünden olsun. Kıymayı tuzla. ve bir kaşık koy hamurun içine. Yarım ay gibi yapıp, yarısını öteki yarımın üstüne yatır ve içine de birkaç tane kısmet koy. Örttüğün kısmı kes ve bastır. Yağın kızgın olsun, kaynak olsun. İlk pişeni kendin ye. Yağı sık değiştir. Son pişene aldırma, başkasına yedir. Şır şır diye pişmeye başlar hemen, şöyle bir kabarsın, sonra döndürürsün. Kızarınca pişti demektir. Kaşık veya maşayla almalısın kazandan. Bunu şilter, lokum, salma gibi kepçeyle alamazsın. Hepsini tepsinin içine yığ ve hemen sofraya koy. Öylesine yığ ki, kişi bu tepeden dolayı karşısındakini göremesin.”

Börekler sofraya geldikten sonra bunun bir de yenmesi var ki, o da töre gereği olmalıdır. Bu güzel destan devam ediyor:

“Artık herkes sofra başına toplansın ve yaş sırasına göre başlansın. Bismillah ile en yaşlı yemeğe başlar ve onu öteki eller izler. Kimse konuşmaz, ortaya söz söylenmez. Bir el kalabalığı ağızlarla tepsi arasında kaynaşmaya başlar. El işler, ağız oynar, boğazlar habirem çalışır. Suyunu akıtmadan ye, ikiye dür, bir katla, sıcak sıcak ye, ağzını yakma, çatal bıçak kullanma, birini çiğne, birini yut, birini de elinde tut. Zincirleme atıştır, hiç durma. Çekingensen aç kalkarsın sofradan. Bulmuşken ye evladım, pişman olma sonradan. (Cıyrık bolsan toymazsın, aç tutarsın sopradan – Tapkamda aşa balam, peşmam bolma sonradan.) Ahlat turşusu, yoğurt, ya ayranla tokmakla, ard arda yiyiver, mideyin aldığınca. Eğer hastaysan dokuz tane yemeden durma. Eğer sıhhatlıysan iştahın dokuzdan sonra açılır. Ye oğlum ye, devam et, son gayretle gene ye, ona nazlanılır mı? Ne kadar yediğini bilmek istersen her çibörek alışında bir kenarını kopar ve sakla sonra sayıp öğrenirsin.

… Kırka yaklaştığında miden çoksunmaya başlar. Yavaşlaman gerekir. Eğer daha fazla yersen kâbus görürsün. Ama beş-on fazla yersen zararı olmaz. Zaten şehit sayılır çibörekten kim ölse. Onun günahı affolunur, sırattan geçirilmez, cehenneme hiç uğramaz, doğruca cennete yönlendirilir.

… Doyduktan sonra biraz uyuklar insan… Şöyle bir şekerleme. Aman ne tatlı olur.

… Cana can katar eyi pişse çibörek, rahat uyunur derler, mide dolsa çibörek.”

Destanda daha sonra çiböreğin öteki güzellikleri birer birer ve şiir diliyle anlatılır. Onunla büyüyenin hastalık nedir bilmediği, ülser, kanser, verem ve taşikardiden ölmediği anlatılır. Meşhur bir doktor tansiyonlu yaşlı hastalarına demiş ki; Senin tek çaren çibörek!

… Evlat, eğer karnın ağrırsa pırasayla kabaktan, zeytinyağlı yiyecekten, fasulyeden, ıspanaktan, miden ekşirse kerevizden, biberden, havuçtan, patlıcandan, pazıdan, karnıbahardan, başın ağrırsa veya gelirse ağır bir sancı, dakikasında keser, çibörektir ilacı. Bolsa eğer soprada birkaç dane çibörek, her bir derde devadır, başka ilaç ne kerek.

Porsuk çayının üst tarafındaki Tatar mahallelerinden geçerken, eskiden, sokakları bir yağ kokusu kaplardı. Bilinirdi ki o mahallede o gün çibörek pişirilmiştir. Belki bir sevinç paylaşılmıştır o gün o mahallede, belki bir göç yaşanmıştır, öte dünyaya birileri göçünü sarmalamış-gitmiştir. Çünkü bu mübarek börek hem sevinci paylaşmak için pişirilir, hem de tasayı dağıtmak için. Gelin gelir, ağır misafirdir, güveye teslim edilir, yengelere tepsiler dolusu çibörek sunulmazsa düğün eksik kalır. Birileri öte aleme yollanacaksa o gün baca kokutulur ve çibörek kokusu bütün mahalleye salınır.

O koku varıp öte dünyada rahmetliyi bulup şad edecektir. Sadece onu değil, onu karşılamaya gelen öteki rahmetliler de bundan nasiplenecektir. Bir tepsi, iki tepsi çibörek bütün öte aleme yetecektir.

Müstecip Ülküsal, çiböreği biraz daha farklı tarif eder. Herhalde gerçek çibörek onun tarif ettiği minval üzere olmalıdır. O, şimdilerde küçük kazanlarda kaynatılan çiçek yağının aslında tereyağ olduğunu, kazanın “çöyün” denilen iri bir dökme kazan olduğunu, şimdilerde sulandırmak için su konulan için içine bir miktar yoğurt konulduğunu söyler. Ve aslının herhalde böyle olması gerektir.

Bir de adı üzerinde durmak gerekir çiböreğin. “Çiğ börek” değil, çibörek. Anlatıldığına göre, zengin, emsalsiz, lezzedi anlamına geliyormuş. Bazıları “şırbörek” derlermiş. İlk ısırıldığında içinden “şır” diye bir suyun akması sebebiyledir, denilir.

Ne olursa olsun çibörek, harika bir Eskişehirli olarak, Tatar mahallesini aşmış, şehrin ortasına mükemmel bir çadır kurmuştur. Bizim sık ziyaret ettiğimiz bir yerdir.

***

Kaynak: ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011 – sf.185