Kategoriler
Arşiv

Prof. Dr. Mehmet Kaplan

18 Mart 1915 yılında Sivrihisar’da doğdu. Birinci Dünya Savaşının zor günlerinde gözlerini dünyaya açan Kaplan Hocanın babası Halil İbrahim Bey; annesi Fatma Hanım’dır. Kaplan ilk tahsilini 1923-1928 yılları arasında bu güzel Anadolu kasabasında yaptı. Çocukluğunda fırıncı çıraklığı ve kunduracılıkla da uğraşan Kaplan’ın babasının burada işinin bozulması üzerine ailesiyle birlikte Eskişehir’e göç etti. 1928-1935 yıllarında orta ve lise tahsilini bu şehirde sürdüren Kaplan Hoca, bu şehrin köklü liselerinden birisi olan Eskişehir Lisesinde okudu. Lise yıllarında istasyonda ekmek sattı.

Onun özellikle deneme ve mektuplarında Sivrihisar ve Eskişehir çok önemli bir yer tutar. Hoca yazdığı yazıların çoğunda bir vesileyle konuyu mutlaka çocukluğuna/Sivrihisar’a; gençliğine/Eskişehir’e getirir. Özellikle Eskişehir’deki eğitimi sırasında evi dışında en çok zaman geçirdiği yer Eskişehir Halk Kütüphanesi’dir. Bu kitap merakı önce onu felsefeye, fakat daha sonra elinde olmayan nedenler yüzünden edebiyata yöneltti.

1935 yılında başladığı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü 1939 yılında bitiren Kaplan, daha sonra bu bölümün Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında profesörlüğe kadar yükseldi. 1939’dan ölüm tarihi olan 1986 yılına kadar birçok nesle hocalık ve kılavuzluk yaptı. Başta edebiyat alanındaki bilimsel çalışmaları olmak üzere; deneme, şiir, çeviri gibi edebî türlerle de ilgilenen Mehmet Kaplan bugün hâlâ fikirleri ve kitapları eskimeyen önemli ve ender edebiyatçılarımızdandır. Kaplan Hoca, Eskişehir’in yetiştirdiği önemli bir kültür insanıdır.

Kategoriler
Yunusemre

Yunus’ta Göz

MEHMET KAPLAN’IN YORUMUYLA YUNUS’TA GÖZ

Yunus Emre bu millet için büyük bir hazinedir. Bu hazineyi ziyaret eden herkes buradan kendi isteğine ve nasibine göre heybesini doldurarak çıkar. Değişik konferans ve panellerle her sene Yunus Emre’yi anmaya, hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışıyoruz. “Aynı insan, aynı şiirler, aynı menkıbeler…”, “Acaba biz de sürekli aynı şeyleri mi tekrarlıyoruz?” şeklinde bir kuşku beliriyor insanın zihninde. İşte biraz da bu kuşkuyla elimize aldığımız Yunus Emre divanını bir kere daha okurken, çok ilginç bir ruh hâli yaşıyoruz, çünkü divanı her okuyuşta, ilk defa okur gibi oluyoruz. İçimizdeki bu duygu ona karşı hissettiğimiz yabancılık duygusu olamaz. Zamanla şunu fark ediyoruz ki, o anda içinde bulunduğumuz duyguya göre Yunus’un şiirleri de farklı bir anlam kazanıyor. Hüzünlüyken başka-mutluyken başka; hastayken başka -sağlıklıyken başka; ölüm korkusunun bizi sardığı anda başka -ölümsüzlüğü yudumlarken başka bir Yunus Emre çıkıyor karşımıza. Bu işin sadece duygu yönü.

Bir de Yunus’un hitap şeklini düşünelim: O herkesin anlayacağı yalın ve sade bir dil kullanıyor. Ama bu dil, içe ve derine doğru değişik katmanlardan/tabakalardan oluşuyor. Onu sadece camilerde, mevlitlerde okunan ilahileriyle tanıyanlar, bu katmanların en dışında bulunan yüzeydeki anlamla karşılıyorlar. Bu bile dinleyenleri çok etkiliyor. İnsan kendini geliştirdikçe, yani okuyarak ve düşünerek içindeki ve dışındaki dünyanın sırlarını çözdükçe, kabuktan öze gittikçe. Yunus Emre farklı şekil ve anlamlara bürünüyor. Yani her insanın anlama derecesine, bilgisine, samimiyetine, bakış açısına göre… yüzlerce, binlerce Yunus çıkıyor ortaya. Bu yüzden Yunus Emreyi yıllarca ve bıkmadan okumak, Yunus cahillerinin zannettiği gibi onu tekrar etmek değil, derindeki gerçek Yunus’a ulaşmak yönünde sürekli ve peş peşe atılmış adımlar anlamına geliyor.

İşte bundan dolayı; “Yunus Emre herkese hitap edecek kadar geniş, ancak herkesin anlayamayacağı kadar derin bir bilgedir.”

Ve Göz

İnsanın en önemli uzuvlarının başında göz gelir. Doğuştan kör olan birisinin hiç görmediği varlıkları zihninde canlandırması zordur. Gözleri gören normal bir insanın görebilmesi için göz tek başına yeterli değildir. Gözün kendisine görme imkânını sağlayacak ışığa ihtiyacı vardır. Yani ışıksız göz de kördür. Bir aydınlatma aracı olarak ışık görmemizi sağlar ve çok önemlidir. Ama görmenin ötesinde bir de daha derine nüfuz etmek anlamına gelen tanımak ve bilmek için belki başlangıçta dış gerçekliği görmek şarttır, ama yeterli değildir. Bunun için ışığı, bir aydınlatma aracı olmanın dışında soyut anlamda “bilgi ve bakış açısı” olarak da düşünebiliriz. Somut ve soyut belli bir bilgiye, yine bununla birlikte belli bir perspektife sahip olmayan insanların derine nüfuz etmek anlamına gelen görme eylemini gerçekleştirmesi mümkün değildir. Dışla birlikte içi/özü de görmek için bütün bu saydığımız şartların hepsinin bir araya gelmesi gerekir.

Görenedir görene!
Köre nedir köre ne? (Erzurumlu İbrahim Hakkı)
(Varlıklar, sırlar, güzellikler… onların farkında olanlar için vardır.)
Körler çarşısında ayna satma Sağırlar çarşısında gazel atma. (Mevlana)
(Seni görmeyen ve duymayanlara bir şey anlatma!)
Sevgilimin resmini gözümün gözbebeğine nakşettim/çizdim, nereye baksam onu görüyorum. (Mevlana)
(Nasıl bakarsan öyle görürsün!)
Göz gördü, gönül sevdi seni, ey yüzü mâhım Kurbanın olam var mı benim bunda günâhım. (Nâhifî)
(Önce göz görür sonra gönül sever.)
(Göz gönlü; gönül gözü tamamlar.)
Gözüm, canım, efendim, sevdiğim, devletlim, Sultânım… (Fuzûlî)
(Bütün güzel hitapların başında göz vardır.)
İki Hemşehri: Mehmet Kaplan ve Yunus Emre

Burada sözü, bu iki insanın arasındaki ilişkiyi bize en güzel anlatan Ömer Faruk Akün’e bıkaralım:

“Bir yanda XIII. asırda bir Yunus Emre’miz vardır. Bir yanda da XX. asırda Mehmet Kaplan vakası vardır. Burada çok hayırlı bir kavuşmadan bahsedeceğim. Kaplan Bey, Yunus’u en iyi okuyan bir okuyucu olmuştur. Asırlar boyunca Yunus’un tekkelerde İlâhilerini okuyan dervişlerini de dâhil edip hatırlayarak söyleyebilirim ki. Kaplan Bey derecesinde Yunus’un sâdık, onun ruhuyla hemhâl olmak isteyen bir okuyucusu olmamıştır. Yunus Emre’nin ben bir talihi olarak Kaplan Beyi görüyorum. Yunus Emre, kaç asır sonra büyük bir okuyucusuna Kaplan Bey’in şahsında kavuştu.”1

Şimdi de, en vefalı hemşehrisi Mehmet Kaplan’ın Yunus Emre’nin bir kaç beytine, “göz” kavramından yola çıkarak getirdiği yorumlara geçebiliriz:

Yol odur ki doğru vara göz odur ki Hakk’ı göre
Er odur ki alçakta dura yüceden bakan göz değil

“Gerçek yol, doğru yol, güzelliklere giden yoldur. Gerçek göz doğruyu/Allah’ı, onun yarattıklarını, büyüklüğünü gören gözdür, iyi insan, yiğit insan alçakta duran, mütevazı olan insandır; yüceden bakan, insanlara ve varlıklara gururla, kibirle bakan göz, göz değildir, gerçeği göremez. Çünkü, kibir insanın gözünü kör eder.” O hâlde Yunus’a göre insanın gerçeğe ulaşmada takip edeceği bir yol olmalıdır. Yine ona göre alçak gönüllülüğü/tevazuyu elden bırakmadan yani kibirlenmeden bakarak hem doğruyu ve güzeli, hem de Allah’ı ve O’nun büyüklüğünü daha iyi anlayabiliriz. Burada göz ufuktur, bakış açısıdır, birikimdir, düşüncedir, insanın içinden dış dünyaya açılan penceredir.

Yunus’a göre, gözden bakan düşüncedir:

“İnsan vücudundan ayrı bir ruh var mıdır? Yunus’a göre ruh, bu dünyaya, vücut olarak gelir. Vücudu bırakır, gider. Ölen vücuttur, ruh değil. Vücut, ruhun barınmasını temin eden bir yuvadır. Ruh vücudun içindedir, fakat onun aynı değildir. Ruh için vücut bir vasıtadır; göz, kulak, burun ilh. Dünyayı idrak için bir âlettir. “Bu gözümden bakan nedir?”_diyor. Bakan göz değil, düşüncedir.”2

Yunus başka bir yazısında bu bahsi daha da açar: “İnsan hem kendisini, hem de kâinatı anlamaya çalışan bir varlıktır. Onu diğer varlıklardan ayıran başlıca vasıf da budur. Yunus Emre,

Bu gözümden bakan nedir? diye garip bir sual sorar. Fakat üzerinde düşünülürse bu sual tamamıyla yerindedir. Çünkü göz de, mikroskop ve teleskop gibi bir âlet, etten bir âlettir. Gören göz değil, düşüncedir.”3

Yunus hiç kimsenin üzerine eğilmediği, alelâde gördüğü küçük nesne, varlık ve canlılardaki büyük ve gizli sırları, bakış açısındaki orijinallik sayesinde fark eder. Çünkü o, “ulu bir nazar”la bakan ve gören bir göze sahiptir:

“Önemli olan varlığa, hayata, dünyaya, tabiata, insana bakış tarzıdır. Pek çok kimse için karınca hakîr bir mahluktur, fakat:
Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır diyen Yunus, onu Hazret-i Süleyman ile konuşurken görür, ilim adamları karıncaların hayret verici bir âlemleri olduğunu keşfederek, Yunus’un “ulu bakış” ına hak vermişlerdir.”4

Bu ‘ulu nazar’ bazen küçük bir çakıl taşında evreni seyreder:
“İkinci Dünya Savaşı sıralarında hapse atılan Batılı bir yazarın hapishane avlusunda bulduğu bir çakıl taşı hakkında yazdığı iki sayfalık bir yazıyı okumuş ve hayret etmiştim. Yazar, benim için alelâde bir şey olan çakıl taşında kainatı seyrediyordu.

Yunus: Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır, der. Gerçek âlim, gerçek sanatkâr varlığa “ulu nazar” ile bakar ve mutasavvıfların söylediği gibi “zerrede yaratıcı”yı görür.

…Önemli olan basmakalıbı kırmak, ilk bakışta görülenin ötesine gidebilmektir. Herkesin ezbere bildiği basmakalıp veya görünüş, cevizin kabuğundan ibarettir.”5

Yunus Emre’ye göre hiçbir varlığı küçük görmemek gerekir. Çünkü bakışlarını derinleştirebilenler için sineğin kartalı kaldırıp yere vurması çok da zor değildir: “Bir sinek bir kartalı kaldırdı vurdu yere Yalan değil bu gerçek, ben de gördüm tozunu”

Yunus’un bu beyti bana daima II. Dünya savaşına son veren ve modern çağı açan Einstein’i hatırlatır. İkinci Dünya Savaş’ından sonra Fransızca bir dergide okumuştum: Bir Alman Yahudisi olan Einstein, Hitler’in zulmünden kaçarak Amerika’ya sığınır. Atomun sırrına vâkıf Roosevelt’e atom enerjisine dayanan bomba yapılabileceğini söyler ve bunun yolunu gösterir. Neticede, bu mütevazı Yahudi âlimin kafasından çıkan fikir, korkunç bir cehennem alevi olarak Japonların tepesine düşer. Kartalların, aksiyon adamlarının müthiş orduları, topları ve tankları karşısında kılık ve kıyafeti ile Yahudi bir soba tamircisine benzeyen Einstein nedir ki? Fakat bu sinek o kartalları yere vurmuş ve bütün dünya da bunun tozunu görmüştür.”6 Ben de Milli Mücadele’nin bu bahse harika bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Bugün insanlığın en çok muhtaç olduğu şey bu derin bakıştır: “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır”

Bir karıncaya ulu nazarla bakan, onu hayatın sırlarını çözecek bir anahtar gibi gören düşünce… İşte insanlığın muhtaç olduğu şey. Bu dünyada kalabalıkların şuursuzca kullandıkları bir çok faydalı ve güzel nesneleri, sakin, kendi halinde, derin düşünen, derin gören ilim adamları ve sanatkârlar keşfetmişlerdir.”7

Yunus’a göre zerreden güneşe kadar hiçbir şeyi küçük görmemek gerekir:
“Zerre ile güneş arasındaki bağlantıyı çok iyi bilen Yunus, karıncayı bile hakîr görmez. Bilâkis, benim pek hoşuma giden bir mısraında onu yüceltir:

Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır

Böyle diyen bir insanın, en hakîr insana karşı bile saygı duymasından daha tabiî ne olabilir:

Hakîr görme kimesneyi, hiç kimesne boş değil

Dünyada birbirinden farklı bin bir şey olduğunu görmeyenler bunca varlığı ve insanı daralta daralta ikiye veya üçe indiren basitleştirici kafalardır, hayatı bizlere cehennem edenler!”8

Bir “gül”de, bir “karınca”daki olağanüstülükleri göremememiz bizim sığlımızdandır: Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır diyen Yunus’u hayretten açılmış gözlerle bir karıncayı seyrederken görür gibi oluyorum. İçimizden hangimiz bir gülü yahut bir karıncayı “ulu nazar” ile seyretmiştir. Bizim için onlar alelâde varlıklardır. Fakat onları alelâde yapan bizim sathîliğimiz, sabırsızlığımız, dikkatsizliğimiz, kendimizi üstün görmemiz değil midir?”9

Sonuç

Alelâdeden, bayağı olandan kurtulabilmek için gözümüzün görmesi, gönlümüzün hissetmesi, kulağımızın duyması gerekir. Bunun için de gözümüzün ışığını bilgiyle, ilimle ve irfanla daha aydınlık duruma getirmeliyiz.

Prof.Dr. Muharrem Dayanç – ESKİyeni dergi, Mart 2009

Kaynakça: 1- İsa Kocakaplan-Mehdi Ergüzel. Prof. Dr. 0:Faruk Akün’le Prof.Dr. Mehmet Kaplan Üzerine Yapılan Sohbetin Tam Metni. Türk Edebiyatı. Mayıs 1986. s 42.
2- Mehmet Kaplan. Yaşadığıma Dair, Ali’ye Mektuplar. Hazırlayanlar: Zeynep Kerman-İnci Enginün. Dergâh Yayınları, İstanbul 1992, s. 230.
3-  Mehmet Kaplan, Marangoz, Sevgi ve İlim. Dergâh Yayınları, İst. 2002, s. 116.
4- Mehmet Kaplan. Anadolu’nun Keşfi, Büyük Türkiye Rüyası, Dergâh Yayınları, İst. 1992, s. 127-128
5- Mehmet Kaplan. Körler. Sevgi ve İlim, Dergâh Yayınları. İst. 2002. s. 163.
6- Mehmet Kaplan. Fikir ve Aksiyon Adamı. Büyük Türkiye Rüyası, Dergâh Yayınları. İst 1992, s. 145.
7- Mehmet Kaplan. İdeoloji İlim ve Sır, Büyük Türkiye Rüyası, Dergâh Yayınları, İst. 1992, s 227- 228
8- Mehmet Kaplan. Tek Kitap. Sevgi ve İlim. Dergâh Yayınları, İst 2002, s 236.
9- Mehmet Kaplan. Sükutiler Tarikatı, Sevgi ve İlim, Dergâh Yayınları. İst 2002, s. 264

Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Prof. Dr. Mehmet Kaplan

HAYATI

15 Mart 1331 (18 Mart 1915) de Sivrihisar’da Hacı Veys mahallesinde doğdu. Babası zengin esnaf çocuğu Halil İbrahim, annesi Fatma Hanım’dır. Babası askerde iken doğdu. Annesi Fatma Hanım oğlu Mehmet’e ve ondan birkaç yaş büyük kızına bakmak için büyük sıkıntılar çekti. Kaplan, babasının yüzünü İstiklal Savaşı bittikten sonra gördü. Babası Asker dönüşü ailesini geçindirecek bir iş tutamadı.

1923-1928 yılları arasında ilk tahsilini Sivrihisar’da tamamladı. İlkokuldan sonra fırıncı, kunduracı çıraklığı yaptı. 1928- 1935 yılları arasında orta ve lise tahsilini Eskişehir Lisesinde tamamladı. Kendine tesir eden hocalar arasında Edebiyat öğretmeni Cemal DURU’nun önemli yeri vardır. Geceleri Eskişehir istasyonunda simit, süt, salep satarak ailesinin geçimine yardım için çırpındı. Eskişehir’de gittiği şehir ve Türk Ocağı kütüphaneleri için “ruhların kendilerini en hür hissettikleri yerlerdir.” derdi.

1935 yılında Askeri Tıbbiyeyi kazandı. Yine kazandığı Yüksek Muallim Mektebinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü tercih etti. Mezuniyeti müteakip lisan bursu ile 1938 yazında Almanya’ya gitti. Almanca öğrendi. Okulda ileri Fransızcası vardı.

Almanya dönüşü Eşrefoğlu Rumi-Flayatı ve Eserleri çalışması ile ihtisas kısmını, Emir Sultan üzerine hazırladığı tez ile mezuniyet imtihanını Pekiyi derece ile başardı. 1942 yılında Namık Kemal Hayatı ve Eserleri adlı tezle doktor oldu. Behice Hanımla evlendi. 1944’de Tevfik Fikret’in Şiiri tezi ile doçent oldu. 1949’da inceleme ve araştırma için Fransa’ya gitti. 1952 İstanbul İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsünde Edebiyat Meseleleri konulu dersler verdi. 27 Ağustos 1953’de Şiir Tahlilleri takdim tezi ile Profesör oldu.

Dış ülkelerde ilmi konferanslar verdi, çalışmalarda bulundu. Erzurum Atatürk Üniversitesinde kurucu hocalar arasında yer almış, Edebiyat Fakültesi Dekanlığı, Rektör yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. Erzurum Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Türkoloji seviyesinin bugünkü hale gelmesinde onun büyük katkısı vardır.

Avrupa dönüşünde 1960’da İstanbul Üni. Ed. Fak. de göreve başladı. Ahmet Hamdi Tanpınarın vefatı ile (24 ocak 1962’de) Yeni Türk Edebiyatı Bölüm Başkanlığı’na geti­rildi. 1966’da Edebiyat Öğretmeni olan eşi Behice Hanım vefat etti. 1974’de Tür­kiyat Enstitüsü’ne müdür oldu. 1981 yı­lında Türkiye Milli Kültür Vakfı’nca Milli Kültüre Hizmet Şeref Madalyası verildi. (Tercüman gazetesi 22. 10. 1987)

6 Eylül 1982’de Türk Dili Edebiyatı Bö­lüm Başkanı oldu. Çıkardıkları Hareket Dergisinde yazıları neşredildi. 1983’de Cumhurbaşkanı tarafından Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kuru­lu üyeliğine seçildi. 10 Ocak 1984’de yaş haddinden emekli oldu. 23 Ocak 1986 ‘da İstanbul’da, yalnız yaşadığı Moda’daki evinde vefat etti.

Eserleri:

–   Namık Kemal Hayan ve Eserleri (1948)

–  Tevfik Fikret ve Şiiri (1946)

–   Şiir Tahlilleri (1953)

–  Akif Paşa’dan Yahya Kemal’e Kadar (1954)

–   Cumhuriyet Devri Türk Şiiri (1965) -Tanpınar’ın Sür Dünyası (1963)

–   Hikaye Tahlilleri (1979)

–  Köroğlu Destanı (derleme) 1973 Talebeleri ile müşterek birçok eserleri ve Alain’den tercümeleri vardır.

Denemelerini Nesillerin Ruhu, Büyük Türkiye Rüyası, Edebiyatımızın içinden adlı kitaplarda topladı. (Geniş bilgi için bkz. Türk Edebiyatı Mart 86 M. Kaplan Özel Sayısı. Yard. Doç. Dr. Necat Birinci.)

Sivrihisar’ın Yetiştirdiği Ünlüler

Kaynak: Orhan Keskin, Bütün Yönleriyle Sivrihisar, İstanbul 2001

Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat

Kategoriler
Edebiyat

Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat

Çocukluk Yılları
-1-

Hayatım öyle değişik geçti ki, onun safhalarında her birini başka bir insana ait zan­nediyor, fakat onların canlı hatıralarını içimde tekrar bulunca, bir insanın bu kadar farklı bir hayat yaşamış hayret ediyorum. Baudelaira “Bin yıl yaşamış kadar hatırala­rım var” diyordu. Benim de öyle. Nereden hareket ettim, hangi yollardan geçtim ve şimdi nerede bulunuyorum? Çok sıkıntılı, çok ıztıraplı, ölümü, yangını, hasılı bin bir dilekle özlediğim günler, uzakta, bir hatıra haline gelince, böyle anları yaşamış olduğuma adeta memnun oluyorum. Bunları kendi nefsimde tecrübe etmiş olmak, başkalarını anlamama, ne kadar sefil, ne kadar aptal, ne kadar yalnız ve ne kadar coşkun olurlarsa olsunlar, onların her halini anlamama, içimde duymama ve sevme­me yardım ediyor. Çünkü bütün bu halleri ben biliyorum ve şimdi anlıyorum ki, dı­şarıdan verilen hiçbir bilgi bu bizzat yaşanılmış hayatın hadiseler üzerine serptiği sı­cak, müsamahalı ve derin aydınlığı veremez.

mkaplanBundan dolayı, yeniden tekrar tekrar aynı anlara dönmekten ve onların tadını ve manasını tekrar yaşamak ve bulmaktan zevk duyuyorum. İçimde yalnız benim tanı­dığım anladığım bazen sevdiğim bazen de nefret ettiğim bir dünya var. Şüphesiz başkaları da kendi içlerinde böyle bir dünyaya sahiptir. Onları bilmeyi ne kadar is­terdim. Belki başkaları da başkasının iç dünyasını tanımaktan zevk duyar diye ço­cukluktan bugüne kadar yaşadıklarımı duyduklarımı düşündüklerimi gördüklerimi buraya yazmak istiyorum. Şüphesiz bunlar zamanında yaşandığı gibi değillerdir. Unutulmuş pekçok şeyler vardır. Sonra anlatılması mümkün olmayan şeyler de. Fa­kat nede olsa bugünkü benliğimiz bize eski günlerden kalan acı-tatlı hatıralardan ibarettir. Bir insan bütün mazisi ile anın yasar. Küçük bir ihsanın içimizde derin akisler uyandırmasının sebebi bu.

Başkalarının zevki için değil kendi zevkim için yazacağım. Bu bir nevi kendi kendisi­ne hayatı yeniden yaşamak olacak. Eskiye gidildikçe bugünün manasını daha iyi an­lıyorum. Hatırlamada diriltici bir mana var. Tekrar Sivrihisar’daki çeşmede çocukken başımı yıkarken göğsümde soğuk suyun ciğerlerimde uyandırdığı derin menevişli nefesini alıyor gibi oluyorum. Bu intibada kafi. Sivrihisar. Orayı uzaktan şöyle görü­yorum. Bulutsuz mavi bir göğün altında çıplak, siyah, sivri, volkanik bir dağ eteğin­de düzlüğe kadar inen eski bir kasaba. Sonra göz alabildiğine çıplak, sarı düzlük. Bu düzlükte uzanan mezarlıklar, en uzakta, beyaz iki bina: Debboy. Benim kafamda Siv­rihisar, Yazıcıoğlu Kalesi, Saat Kulesi ile Debboy denilen askeri depolar arasıdır. Tabii civar tepelerde, kasabanın bir parçası olan bağlarda buna dahil. İste benim ilk dün­yam burasıydı. Bulutsuz mavi gök sert ve siyah dağ, eski evler mezarlık ve sonra sarı düzlük. Ben ilk intihalarımı böyle bir dünyada edindim. Burada ne nehir, ne deniz, ne orman, ne büyük ve modern bina, ne de fabrika vardı. Hersey ebedi bîr zamanın içinde durmuş gibi gelirdi bana. Fakat biz yine de bu durgun dünyanın içinde yaşı­yorduk. lzdırab çekiyor, korkuyor, seviyor, hayal kuruyor, ümit ediyor bekliyorduk.

Bu ilk çocukluk manzarasına benzer manzaralar sakin kendi halinde Anadolu kasabaları ve köyleri beni daima heyecanlandırır. Başkalarının denizde ormanda büyük şehirde bulduğu zevki ben bu dışarıdan ölü gibi görünen yerlerde bulurum. Bu şüphesiz ilk çocukluk intihalarımdan gelen bir heyecan ve inançtır. Evet bunda bir intibah da var. Çünkü ben böyle yerlerde de hayatın çok canlı derin kuvvetli olduğunu tecrü­bemle biliyorum. Bu tamamıyla yanlıştır. Yunus Emre’nin en hakir şeyde derinlik bul­ması öyle sanıyorum ki onun böyle bir muhitte yaşamış olmasındandır. Hakir görme kimseyi hiç kimse boş değil. DEVAMI >

Kategoriler
Edebiyat

Çocukluk Yılları s2

Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat
Çocukluk Yılları – Sayfa 2

Benim kasabamdaki insanlar bütün kasabalarda yaşayan insanlar gibi dışarıdan bakan bir yabancıya içi boş varlıklar gibi gelir. Fakat ben onlardan her birinin tam bir insan hayatı yaşadıklarını ve içlerinin endişeler korkular hülyalar ihtiraslar nefretler acımalar ve aflarla dolu olduğunu çok iyi biliyorum. Anadolu bu içten yaşayışta tevazu için­de diri ve beşeri oluştadır. Bunu anlatabilen sanatkârlar çıksa kendi kendimizi anlar­dık. Neydi bir kasabada insanları böyle canlandıran ve heyecanlandıran? Ev. Her ev, kendi içinde beşeri bir âlemdir. En fakiri en sessizi bile. Ben bu evlerden birkaçını tanıdım. Olan şeyler hepimizde olur gibi gelirdi. Halbuki hepsinde ayrı bir hayat vardı. Bunu, kapılarına yarım şeffaf bir perdenin arkasında seyreder gibi görür, fakat o per­deyi kaldırarak, içine bakmaya cesaret edemezdim. Yalnız akşamları, her evde yere ko­nulan sofra etrafında babalarının annelerinin ablalarının ve çocukların yaşadıklarını görmesem bile duyardım.

Çocukluğuma ait ilk intibaları hatırlamaya çalışınca bir akşam vakti annemin bana ay­lı bir gökyüzünü göstererek tatlı bir sesle bir ilâcı içirtmeğe kandırması gözümün önüne geliyor. Bu ev, Sırmana dediğimiz ve bütün mahallenin çok sevdiği tek başına yaşayan dul bir kadının evi olacak. Onu bembeyaz bir tülle çerçevelenmiş asil mümin huzurlu çehresiyle hatırlıyorum. Ebedi bir yumuşaklık, iyilik hissederdim ona bakarken. Annem bu evde “girinti” olmalıydı. Kiracı manasına gelen bu kelime bende halâ bir facia hissi uyandırır. Annemin bütün özlemi müstakil bir eve sahip olmaktı. Babam askerdeydi. Onun yüzünü çok sonra gördüm. İlk çocukluk yıllarıma hep annemin sevgisi ve şefkati hakim oldu. Fakat korku ve endişesi de. iki dedem vardı. Birisi i babamın babası ötekisi annemin üvey babası. Galiba annem ikisinin evlerinde de hor ve hakir görülmüştü. Bundan dolayı, Sırmana’nın evinde bir oda tutmuştu. Müstakil bir eve sahip olmak, Kapısını çekmek ve içeride kendi çocukları ile sakin bir hayat sür­mek.  Zavallı annemin o yıllarda en büyük ideali bu idi. Galiba babam askerden dönünceye kadar bu mümkün olmadı. Askerden döndükten sonra annemin cebelerini satarak bir çıkmaz sokakta iki katlı bir ev aldılar. Annemin gelinlik günlerinden kalma bu cebesini çok iyi hatırlıyorum. Onunla bir hayli oynadım. Bu altın işlemeli genişçe bir bilezikti. Bundan başka annemin boynuna hiç takmadığı fakat ihtiyat bir servet gi­bi sakladığı Reşad altınlarından mürekkep bir gerdanlığı da vardı.

Dünyada bütün servetimiz bundan ibaretti, işte onları satarak Hacı Veysi sokağındaki evi satın almışlardı. Sırmana’nın evi oldukça büyüktü. Kalın duvarlarla çevrili avluya girilince bir serinlik hissolunurdu. Bizim odamız, ikinci katta etrafı açık, tahta parmaklıklarla çevrili kori­doru geçtikten sonra en köşede idi. Bu karanlık odada tepede akşam güneşi ile kızıla boyanan küçük bir pencere vardı. Muhayyilem acaba bir masal mı uyduruyor bilemi­yorum; bu pencerenin önünde küçük zarif bir şişe dururdu. Annem gözyaşlarını onun içinde biriktirirdi. Bugün inanmayacağım böyle bir intiba, bazen bir masaldan mı geliyor, yoksa gerçekten mi seçemiyorum. Bildiğim bir şey varsa annemin çok ses­siz, sakin, daima güler yüzlü fakat çok hassas bir kadın olduğudur. Belki bu çocuk muhayyilemin yarattığı bîr hayaldir. Akşam güneşi vurunca parlayan o küçük şişe ba­na çok dokunurdu. Anneme karşı derin bir acıma hissi duyardım. Daha sonra babam ve annem Sarıköy’e gidince, beni Sırmana’nın yanında bıraktılar. O zaman ilk mekte­be devam ediyordum. Bir odada bir rafın içinde bir çini kâseye babamın koyduğu ve istediğim zaman harcayabileceğim bozuk paralar vardı. Sırmana ona elini dokundur­maz ve beni oraya gitmekte serbest bırakırdı. Odaya girince çok koyu, serin bir ses­sizlikte bir duvar saatinin ölü tik takını duyardım. Bu ben de hem ebedi hem geçen zaman hissi uyandırırdı. Fakat bunda mekanik bir şey vardı. Sessiz uzak odalarda bir saatin tek basına geçen zamanı göstermesi ve saat baslarını çalması bana daima tuhaf gelir. Saat, orada, hiç insan olmadan da isleyen zaman. İnsan farkında olmadan da çalışan bir saate benzer. Şimdi zamanı durmuş gibi hissediyorum. Halbuki vaktiyle çok dikkatimi çeken bu saatin tesiriyle zaman bana akreplerini ve yelkovanları dur­madan çalıştıran acaip bir hayvan gibi gelirdi. İnsanlar farkında olmasalar da o kendi kendine yaşayan bir şeydi. Sırma Ana’nın evinde daima bir içe çekilmiştik, sükünet, ebedilik uzak bir musîki gibi devam eden hafif bir keder havası duyulurdu. Bu eve ait başka bir şey hatırlamıyorum. Kim bilir daha neler olmuştur ama bende kalan inti­haların hepsi bundan ibaret.  DEVAMI >

< ÖNCEKİ SAYFA

Kategoriler
Edebiyat

Çocukluk Yılları s3

Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat
Çocukluk Yılları – Sayfa 3

Uzun yıllar içinde yaşadığımız ve ancak Eskişehir’e geldikten sonra satmış olduğumuz Hacı Veysi mahallesindeki eve ait hatıralarım daha fazladır. Buraya kendimi ruhen epeyce yerleşmiş hissediyorum. Çıkmaz bir sokaktı burası. Karşımızda Eytam müdür­lerinin evi vardı. O, üç katlı, yüksek ve güzeldi. Hayatımda bizden daha üstün memur tabakasına mensup bir aile olarak ilk defa onları tanıdım. Oğulları Ahmet müstesna, o aileyle sıkı bir temasımız olmadı. Biz sabahları daima çorba içerdik. Bundan dolayı onların kapılarının önüne çay posası dökmeleri bana bir gösteriş gibi gelir, yadırgar­dım. Biz kasabaya göre fakirin biraz üstünde bir aile idik. Çok sıkıntı çektiğimiz gün­ler oldu. Fakat hiçbir zaman kendi ailemi herhangi bir aileden aşağı gördüğümü ha­tırlamıyorum. Ben küçüklük hissini çok daha sonra, Eskişehir’e geldikten sonra his­settim. Belki çocukluğumun mesut safiyetinden kurtulduğum ve Sivrihisar’dakinden çok farklı bir hayat sürdüğüm için. Herhalde, ailem çok müşkil durumlara düşmüş olmakla beraber, Eskişehir’e gelinceye kadar kendimi hayatta bedbaht hissetmedim. Bundan dolayı, ilk çocukluk yıllarının hatıraları bana tatlı geliyor. Onları tekrar yaşa­maktan zevk duyuyorum. Fakat bu günler öyle fevkalade de değillerdi.

Bu saadet zan­nediyorum huzur ve sükün içinde adeta ebedi olarak devam edecek olan bir vehimden doğuyordu. Ortaçağ insanları herhalde böyle bir saadet yaşıyorlardı. Çünkü böy­le kendi içine kapalı, vak’asız, ebedi bir hayat vehmi, ancak durgun bir yaşayış tarzı için mümkündür.

O zamanlarda Sivrihisar ve bizim ev tam bir ortaçağ havası içinde idi sanıyorum. Es­kişehir’e gelince vak’alı, sarsıntılı, haşin romantik, gergin modern çağı hissettim. On­dan sonra hadiseler öyle süratle değişti ki, Sivrihisar’daki yıllar bana binyıl ötede kal­mış gibi görünüyorlar. Fakat daima o durgun, sabit, yavaş, içten uyanık haliyle. İste­sem bir baba evine girer gibi, tekrar o zamanı bulurdum gibi geliyor. Halbuki bu im­kansız birşey.

Ben dünyayı, hayatı, kâinatı uzun yıllar evin içinde hissettim. Ev sadece bina değildir. Canlı bir varlıktır. Bilhassa çocukluk yıllarında içinde yaşanılan çevre ile öyle hissi münasebetler kurulur ki, eşya, eşya olmaktan çıkar, bir masal alemi haline gelir. Za­ten ben eşyayı uzun yıllar sonra, bir eşya olarak görmeğe başladım.

Eşyanın duygu, ve düşüncelerimizle nasıl sarmas dolaş olduğunu gösteren o kadar çok misal var ki. Simdi gözümün önüne söyle bîr an geliyor. Henüz sabah ezanının okunmasına bir veya iki saat olan bir vakit. Yer yatağında uyanıyorum. Ben Yüksek Öğretmen Okulu’na gelinceye kadar yer yatağında yattım. Anadolu halkı hep yer ya­tağında yatardı o zamanlar. Kapının küçük aralığından bal sarısı, sönük bir ışık görü­yorum. Sofada hafif tok bir ses. Bu sesi hemen tanırım. Bir teknede yoğrulan hamu­run sesi. Annem, sabah erkenden kalkmış, hamuru yoğurmuştur. Bu hamur öğleye kadar kabaracaktır. Sonra evin bir haftalık ekmeği pişecektir. Biz o zamanlar çarşıdan ekmek almazdık. Memurlar müstesna kimse almazdı. Bu adeta ayıp birşeydi. Bir kere çarşı ekmeğine öyle imrendim ki, utana utana almaktan ve bir kenarda bir günah işler gibi yemekten kendimi alamadım. Lezzetli şeydi o ekmek. Şimdi hep çarşı ekmeği yiyorum da o lezzeti alamıyorum. Özleyişler ve yasaklar bize eşyayı tatlı gösterir. Bu saatlerde annem daima uyanık olurdu. Çünkü sabah namazlarını, bütün namazlarını, ömrü boyunca daima zamanında kılardı. Ayrıca hasta yattığı son yıllar müstesna. Bir çocuk için annesi olmak ne büyük saadettir. Bu saadet, emniyet hissi ile karışıktır. Çünkü çocuklar, hiçten şeyler için öyle korkarlar ki, anneler çocukları bu korkulardan kurtarır. Bunun için kucakları o kadar hoştur. Yarı uyku ile yarı uyanıklık arasında, o küçük huzmenin çok hafif aydınlattığı tavana bakardım. Eski hatıllardan ve hasırdan yapılmıştı tavanımız. Bu hatıllar üzerinde budaklar vardı. Işık o budaklarda gizli, acaip bir masal alemi yasıyordu. Devler, periler, köşkler, zindanlar… Upuzun adar üze­rinde biçimsiz adamlar, başka adamları kovalarlardı. Bunlardan bilhassa küçük boylu olanlara çok acırdım. Kendimi onların yerine koyar, arkamdan koşan atların bana ye­tişmesinden korkardım. Evimizin canı gibi olan beş numara lambanın titreyen ışıkla­rı onları kımıldatır ve canlandırırdı. İşte bu esnada, annemin bir adım ötedeki varlı­ğından emin, kendi kendime tavanda icat etmiş olduğum bu masalın korkusu bana tatlı bir heyecan verirdi.  DEVAMI >

< ÖNCEKİ SAYFA

Kategoriler
Edebiyat

Çocukluk Yılları s4

Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat
Çocukluk Yılları – Sayfa 4

Şimdi düşünüyorum, insanların yaratıcıyı ve başka canlı mahlukatı gökte tasavvur etmeleri, bir yerde yaşayış şeklinden doğmuş olmasın. İnsan gündüz ayakta iken nadiren gökyüzüne bakar. Hareket halinde olduğu için hayal kur­maz da. Fakat yerde yatarken, uyku ile uyanıklık arasında, hayali tavandaki şekillerle oyalanır. İslâm mimarisinde tavanların islenmiş olması, herhalde bu muhayyileyi da­ha güzel bir şekilde oyalamak içindir. Fakat bu tavan şekilleri sabit ve muayyendir. Muhayyilenin serbest oyunlarına müsaade etmez. Halbuki bizim evimizin hatılları, o biçimsiz budakları ile, Hint masallarından daha karışık bir âlem yaratıyordu. Fukara evlerinde muhayyile muhakkak ki daha serbest bir şekilde gelişir. Şimdiki düz, beton tavan, bana öyle geliyor ki, hayal kurmasını bilmeyen çocuklar yaratıyor.

Evimiz çıkmaz bir sokağın dibinde idi. Bu hoşuma gidiyordu. Bunda bir emniyet his­si vardı, insanlar esas yoldan geçerlerdi. Bu sokağa ancak bizler girerdik. Yabancılar ötede idiler. Bu sokağın içinde mahalle halkının müşterek olarak kullandığı bir dibek vardı.1 Orada buğday döğülürdü. O döğülmüş buğdaylardan çeşitli yemekler yapılır­dı. Sonra civarda bir komşu2, buğdayları çeşitli şekilde ayıran bir makine icat etmişti.

1)   Dibek, buğdayın veya bulgurun nemlendirilip tokmakla döğülerek kabuklarının ayrılmasına yarayan genellikle mermerden yapılmış taş.
2)   Bu komşu Ali ve Cemil Gülcan’ın babası merhum Salim Gülcan’dı.
 

Şimdi şüpheliyim. Acaba o bizzat mı icat etmişti, yoksa bir yerden öğrenmiş miydi? Her neyse bir müddet sonra bizde o makinayı kullanmıştık. Öğütülen buğdayları üzerine dökülünce çeşitli incelikte kanallardan geçiyor ve bunlardan her biri ayrı bir yemek malzemesini teşkil ediyordu. Göçe, bulgur, düğü, yarma, kavut… Unutmu­şum buğdaydan tam on iki çeşit yemek yapılırdı. Bunlardan en hoşuma giden göçe dolmasıydı. Kavut çok ince tozdu. Ondan yemek yapılmazdı. Bir şeyler yapılır yenirdi ama şimdi hatırlamıyorum. Yemeklerde taze et kullanılmazdı. Beş-altı küçük parça ka­vurma atılırdı. Halis sarı yağ kullanıldığı için olacak yemekler gayet lezzetli olurdu. Ak­sam üzerleri, bütün Sivrihisar sokakları, çok nefis bir taze yemek kokusu ile dolardı. Çocukken hayatımda mühim yer tutan bu yemek faslını şimdilik bir yana bırakarak, şöyle doğru dürüst evimizin içini, taksimatını anlatayım.

Onu daha sonra hayalen kaç kere ziyaret ettim. Kapıdan içeri girince, birkaç basamak aşağı inerdiniz. Sağda şarapana dediğimiz, içi havuz gibi, fakat duvarı yüksek bir yer vardı. Ev, diğer evlerden çoğu gibi, Rumlar’dan kalma idi. (Sivrihisar’da Rum ve rum evi yoktur, Ermeniler 60 yıl kadar kalmışlar ve şehrin kilise civarı ve kaya dibinde oturmuşlardır. Orhan Keskin) Hatırımda kaldığına göre, Rumlar burada şarap yapar­larmış. Biz de bağ bozumundan sonra -ah bağ bozumları ayrı bir alemdi üzümümüzü buraya doldurur, çiğner tatlı yapardık. Bütün Sivrihisar halkı, her türlü yiyeceğini bizzat kendisi istihsal ve imal ederdi. Çarşıdan nadiren evde yapılması mümkün ol­mayan şeyler satın alınırdı. Lamba şişesi, gazyağı, şeker, kahve, kumaş ve saire. Yiye­ceğe müteallik şeylerden çoğunu, herkes kendisi yazdan hazırlardı. Bu bakımdan her ev kışa bir kale gibi girerdi. Dış alemle alakasını tamamen kesse bir sene geçinebilirdi. O zamanlar evin ihtiyaçları yıllık olarak düşünülürdü. Meselâ yıllık un, yıllık kömür, yıllık yağ, yıllık odun, yıllık kavurma ilh… temin olunurdu.

Şarapanadan sonra sağda oda vardı. Burasını umumiyetle ambar olarak kullanırdık. Fakat kimbilir neden bir yatma yeri olarak kullanıldığını da hatırlıyorum. Belki yukarıda misafirler olduğu zaman böyle kullanılırdı. Bîr gece yarısı uyandığım zaman ba- bam gelmişti. Galiba Eskişehir’den dükkana mal getirmişti. Bunu ortalığa koymuşlar­dı. Yarı uyku arasında elim pörsük balonlara dokunmuştu. Başka oyuncaklarda vardı. Bundan anlıyorum ki, her ne sebeple ise bu alt kat odasında yatmışız. Fakat onun ta­vanı hatılsız olacak ki, muhayyile oyunlarım, yukarki odaya bağlanıyor. Orayı geçtik­ten sonra avlu gelirdi. İlkin bu avlu vardı. Sonra babam yanımızdaki bir yeri satın al­dı ve orada tamamıyla bitmemiş bir ev yaptırdı. Onun bahçesi daha genişti. Avluda sebze yetiştiriyorduk: Domates, dereotu, salatalık vesaire… Fakat ben bunlarla fazla alakadar olmuyordum. Beni daha ziyade eşya ilgilendiriyordu. Tabiata karşı da sami­mi ve hakiki bir temayül duymadım. Bu tuhaf bir şey. Hasılı çocuklar nasıl tabiata ve eşyaya karsı alaka duyarlar? Bunun karakter üzerinde tesirleri nedir? Belki psikoloji bu meseleyi incelemiştir. Ben eşyaya karsı alaka duyanlarla tabiata karsı alaka duyan­lar arasında büyük bir fark bulamıyorum. Bu belki ilk çocukluk çevresi ile ilgilidir. Benim ilk çevrem, oda içi ve eşya olmuştur. Elim, muhayyilem onlar üzerinde oyna­mıştır. Rüya ve hayallerimde ev ve eşya mühim bir yer tutar. Köy ve kasaba çocukları arasında bu bakımdan bir fark olduğunu sanmıyorum.  DEVAMI >

< ÖNCEKİ SAYFA

Kategoriler
Edebiyat

Çocukluk Yılları s5

 Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat
Çocukluk Yılları – Sayfa 5

Yukarı ki kata açık havada, tahtaları eskimiş bir merdiven ile çıkılırdı. Bu merdiven tahtalarını babam ara sıra ta­mir ederdi. Fakat yine de ben onlardan çıkarken korkardım. Merdivenin tam ortasın­da bir çardak vardı. Yaz akşamları bu çardakta yemek yerdik. Ben orada karsı ufukları seyretmekten çok hoşlanırdım. Bir Ramazan gecesi, sabaha karsı, bu çardağa çıktığı­mı ve bütün camilerden okunan “sala korosu” nu dinlerken, derin bir huşu hissi duyduğumu çok iyi hatırlıyorum. Alçalmış gibi görünen bol yıldızlı gök kubbesi al­tında, görülmeyen sayısız minarelerden yükselen ezan sesleri, evin ötesinde Allah’ın kutsal, anlaşılmaz, esrarlı dünyasını yaratıyordu. Evde, annemin namazları, duaları, Rabbimizi evin içine de sokuyordu. Ezan sesleri ve annemin namaz duaları ile evimiz gökyüzü ve Allah arasında bir münasebet kuruyordu. Ezan sesleri, kasabayı da bir bütün olarak hissettiriyordu. Çardak bir sofaya giriyordu. Bunun zemini topraktı. Annem veya ablam, onu sık sık, taze, sarı cilalı bir toprakla sıvardı. Yepyeni olurdu ve bu hoşumu­za giderdi. Biz çocuklar umumiyetle çıplak ayakla oynardık. Bundan dolayı, eşyayı, sadece ellerimizle değil, ayaklarımızla da hissederdik. Koşarken kaç kere ayağımıza ça­kıl batmış, kanatmış, diken batmıştır canımız yanmıştır. Ayakkabı ile yetişen çocuk­larda bu tabandan gelen toprak duygusu yoktur. Halbuki bu duygu mühim bir duy­gudur. Biz altımızdaki dünyanın sağlamlığını ayaklarımızla hissederdik. Çakıllı, kum­lu, düz sulanmış, kuru, tozlu, yaş çimenli sıcak serin soğuk toprağı; hasırı, kilimi tah­tayı, insanın ayakları ile duyması ve yasaması insana dünya hakkında daha gerçek bir intiba veriyor. Sonra asıl büyük ve güzel oda gelirdi. İki penceresi, debboy ve geniş ufuklara karsıydı. İşte ötesi esrarlı alem, ondan görünüyordu. Mezarlıklar, debboy ve sonsuz uzanan sarı bozkır.

Bir gün; bir bayram sabahı, bu pencerelerden hepimiz dehşet ve korku ile askeri debboyun alev alev yandığını, Yunan askerlerinin şehre doğru geldiklerini görmüştük. Babam yoktu. Askere alınmıştı. Evde annem, ablam ve ben vardık. Hemen aşağı inmiş, dış kapının arkasına kalın bir hatıl dayamıştık Yunanlılar içeriye girmesin diye. Fakat onlar yine de gelmişler “Mehmet, Mehmet” diye bağıra­rak beni çağırmışlardı. Bu şüphesiz bir vehimdi. Anadolu’da çocukların çoğunun adı Mehmet olduğu için, bana ben çağrılıyormuşum gibi geliyordu. Bizden yumurta iste­mişlerdi, vermiştik. Yandaki komşuda bir ihtiyarı boğazlayarak öldürdüklerini hatırlı­yorum. Bu yıllar, korku ve dehşet yılları idi.

Sonra hükümet konağını yakmışlardı. (Hükümet konağını değil, oradaki defter ve ev­rakları kasdetmiş olmalı. O. Keskin) Biz çocuklar bu yangına atılarak, kocaman koca­man kağıt ve defterler kurtardık. Bunları şarapanaya doldurduğumuzu hatırlıyorum. Ana yoldan küçük otomobil ve motosikletlerle geçtiklerini görmüş, hayret içinde kal­mıştım. Ömrümde ilk defa böyle bir şeyle karşılaşmıştım. Otomobil lafı, şehirde hay­ret ve dehşet verici efsanevi bir şey haline gelmişti. Dilleri dönmeyen yaslı nineler onu “dona bütün” diye telaffuz ediyorlardı ve biz bu söyleyişe alay ediyorduk. Bir ke­re şehrin üzerinden bir tayyare geçmişti. Bunu bir kıyamet alâmeti saymıştık. Muhak­kak ki dünyanın sonu yaklaşmıştı. Ben kıyamet kopunca ne yapacağımı ciddi ciddi düşünmeğe başlamıştım. Çarşıdan eve gelirken, sıkı kepenkli ayakkabıcı dükkanları bana çok emin görünüyordu. Kıyamet kopunca, onlardan birinin içine girecek ve bu hengameden kurtulacaktım.

Biz bu korkular içinde kıvranırken, bir gün baktık ki, Yunanlılar gitmişti. Bu bütün şehrin yaşadığı elemin, büyük bayram günüydü. Bütün evler, bütün sokaklar temiz­lenmişti. Yerler sulanmıştı. Her yerde ay yıldızlı kırmızı bayraklar, bir zafer çığlığı gibi uçuşuyordu. Bütün çocukların elinde, dükkanlarda binlerce küçük bayraklar vardı. Hükümet konağının önüne tak-ı zaferler kurulmuştu. Okul çocuklarına yeni, heye­canlı şarkılar öğretmişlerdi. Yürüyüş egzersizleri yaptırmışlardı. Borazanlar ötmeğe başlayınca, nasıl damarlarımdan ateşli kanların şarıl şarıl akmağa başladığını, bütün vücudumu neşeli bir alevin kapladığını halâ hissederim.  DEVAMI >

< ÖNCEKİ SAYFA

Kategoriler
Edebiyat

Çocukluk Yılları s6

Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat
Çocukluk Yılları – Sayfa 6

Kemaller, ismetler, Feyzi, Kazım Paşalar…

En çok söylenen şarkının nakaratı buydu. Çok iyi hatırlıyorum: Evimizde, yukarı oda­da, camlı dolabın camında, evimizin yegane resmini teşkil eden bir fotoğraf asılı idi. Bu kürk kalpaklı bir gurup insandı. Fotoğrafın altında, eski harflerle, beyaz “Misak-ı Milli” kelimesi yazılı idi. Bu sert çehreli, duruşları yiğit insanlara karşı içimde büyük bir gurur hissederdim. Bizi onlar kurtarmışlardı.

Bu nadir hallerde, kasabanın müşterek hayatı, evin üstüne çıkardı. O zaman, bütün kasaba, müşterek bir bayram havası yaşıyordu. Fakat umumiyetle, yine de herkes kendi sakin, içine kapalı ev hayatını devam ettiriyordu. Asıl hayat ev hayatı idi. Camlı dolap ve çekmecelerinde bulunan ufak tefek eşya, annemin iplik makaraları, makaslar, düğmeler, iğneler.,.

Bunlar pek çok hoşuma giderdi. Bizim evin içinde oy­nayacak başka oyuncağım yoktu. Oyunlarımız sokak ve kır oyunları idi. Okulun dı­şında hayatın büyük bir kısmını bu oyunlar teşkil ediyordu. Bir çocuğun hayatında oyun, son derece mühim bir yer işgal eder. Çocuk, hayatında belki de yalnız oyunu ciddiye alır. Onun için asıl hayat oyundur. Gerisi hayatın zaruri şartlarıdır. Okul bile o kadar mühim değildir ve okulda da çocuğun en çok hoşuna giden saatler ders saat­leri değil oyun saatleridir. Bundan dolayı ilkokulda, mahallede oyunun, çocuğa suni­liğini hissettirmeden tanzimini, terbiyenin en mühim kısmı telâkki ediyorum. Halbu­ki bizde umumiyetle sınıfın içine, kitaba, derse ehemmiyet veriyorlar. Çocuk için sı­nıf, bir an evvel terkedilmek istenen hapishanedir. Onun için asıl olan oyundur. Bu­nun sebebi çocuğun oyun oynarken, en büyük neşeyi duymasıdır. Oyuna iştirak, oyun arkadaşlığı, oyunda başarı, oyunun kaideleri, oyunda baş olmak, küçük bir me­suliyeti üzerine alma… Bütün bunlar, çocuğun karakterini şekillendiren amillerdir. Fakat oyuna yaşlıların müdahalesi, hatta sadece seyirci olmaları çocukların asla hoşu­na gitmeyen bir şeydir. Çocuklar için oyun, çok hususi bir ibadet şeklidir Büyüklerin onlara karışmaları asla doğru olmaz. Hele oyunun yarıda kesilmesi… İnsanın aklı orada kalır. Çocuk oyunla beslenir oyunla büyür. Bana öyle geliyor ki, bir çocuğu ser­bestçe oynatmamak onun şahsiyetini dumura uğratır. Biz yaşlılar işimizin, zevk ve eğlencemizin yarıda kesilmesine ne kadar kızarsak, çocuklarda oyunlarının kesilmesi­ne öyle kızarlar. Anne babalara karşı duyulan nefret duygusunda bu oyunu kesme ve müdahelenin tesiri olduğuna kaniim.

Bu oyunlardan bir kısmı, yukarıda bahsettiğim, kendi kendine oynanan muhayyile oyunlarıdır. Çocuk etrafındaki eşya alemini olduğu gibi görmez. Onu bir masal alemi haline getirir. İçinde yaşanılan dekorun, çocuk muhayyilesi üzerinde büyük bir tesiri vardır. Herşeyden korkan çocuğun emniyet hissini duyacak bir dekorun içinde yaşa­ması lazımdır. Rüzgarların pencere, kapı aralıklarından eserek acaip sesler çıkardığını ve onlara göre hayali mahluklar yarattığımızı unutmamalıyız. Bana öyle geliyor ki, musikînin rolü de budur. Başkalarını bilmem ama ben musikiyi dinlerken kendi ken­dime hâlâ masallar icat ederim. Uzak iklimler, saraylar, genç kızlar, cadılar, krallar ta­savvur ederim. Bunları dinlerken bende uyanan hayal ve intibaları tanzim ederek, onun ilk duygu ve hayallerine istenilen istikamette bir inkişaf verebileceğini sanıyorum. Bunlar çocuğun mesut veya bedbaht olmasına tesir eder. Bu hayaller ne nisbette dışa, ne nisbette çocuğa bağlıdır, bunu kestiremiyorum. Çocuk muhayyilesini tetkik sureti ile, ikisinin payı ve iştiraki tesbit olunabilir. Ben kendi tecrübemi kay­detmekle yetiniyorum. Işık ve gölge oyunları dünyanın ilk kurulusunda mühim bir rol oynar. Biz o zaman beş numaralı lamba mum ve fener kullanırdık. Bunlar, içinde yaşanılan alemi çok iyi aydınlatmazdı. Daimi gölgeli karanlık, müphem hayalin at koşturacağı bir saha bulunurdu. Şimdi elektrik ziyası altında, öyle sanıyorum ki, bi­zim çocukluğumuzu şekillendiren hayal ve hayaletlerden çoğu ölmüştür.  DEVAMI >

< ÖNCEKİ SAYFA

 

Kategoriler
Edebiyat

Çocukluk Yılları s7

Prof Dr. Mehmet Kaplan’a ait hatırat
Çocukluk Yılları – Sayfa 7

Oyun sahalarımızdan biri çıkmaz sokaktı. Burada, bir çizgi çizerek seksek veya taş kaydırmaca, beş taş, yahut cevizi çukura sokma oyunları oynardık. Bunlar müsabakalı oyunlardı. Bir arkadaş gerektirirdi. Benim oyun arkadaşım, şimdi Sivrihisar’da bak­kallık yapan Eytam Müdürü’nün oğlu Ahmet’ti. Sonra yine beraberce çevirdiğimiz çember oyunu yahut aşık oyunu gelirdi. Bir de söğüt dallarını bacaklarımızın arasına alarak at gibi koşturur kişneyerek çok uzaklara giderdik. Akşam vakitleri söğütten atımla kasabanın sonundaki çeşme başına giderek, orada, kırdan başka kadınlarla be­raber, sırtı sapla yüklü gelen annemi beklerdim. Kızıl toz bulutları içinden sırtı sapla yüklü anneler gelir. Çocuklarına rengi çok güzel fakat içi küçük diken tozları ile dolu kuşburnu getirirlerdi. Bunun çok ince kuş derisi gibi kabuğu vardı. Yemek için onu dişler hemen tükürürdük. Bunların kıpkızıl renkleri hoşumuza giderdi. Bizi sevindi­ren annelerimizin sıcak elleri idi. Dönüşte onların önünde yine atlarımızı koşturarak, toz duman içinde muzaffer evimize dönerdik. Sapla kırlarda biten sökülmesi bir hayli güç bir nevi köktü. Ocak yakarken kullanılırdı. Üç-dört sap ile bir çorba pişirmek mümkündü. Bu fakirlik içinde bize, her şeyin neşeli bir oyun gibi görünmesine hayret ediyorum.

Bu oyunlar arasında tehlikelileri de vardı. Bunları ilkokulun son sınıfına doğru oynamış olmalıyız. Yunanlılar çekilirken kırlarda, bayırlarda bir sürü fişek bırakmışlardı. Bunların içindeki barutları boşaltır, içi boş büyük anahtarlara doldurarak içine bir yayla, kalın başlı bir çivi sokar, böyle bir alet icat eder, meydanın önündeki mescidin duvarına çivinin öbür ucunu vurarak patlatırdık. Bu gürültü ve barut kokusu hoşumuza giderdi. Birde abilerin oynadıkları biz küçüklerinde yardımcı olarak iştirak etti­ği sapan muharebesi vardı. İki mahallenin çocukları birbirlerine karşı savaş ilan eder­ler ve birbirlerine sapanlarla taş atarlardı. Biz, büyüklere taş yetiştirirdik. Bu tam ma­nası ile bir savaştı. Yaralananlar olurdu. Onları da biz sarardık. Bir de yine büyüklerin meydanda oynadıkları tehlikeli bir çelik çomak oyunu vardı.

Geceleri ay ışığı altında annelerimiz ve ablalarımız bir taraftan çorap örer ve geveze­lik ederken, biz erkek çocuklar unduguk adı verilen saklambaç oyunu oynardık. Yarı karanlıkta kimin nereye saklandığını bulmak heyecanlı bir işti.

Bu oyunlardan çoğu an’anevi idi. Çocuklardan çocuklara devrolunurdu. Bir de kendi icadımız olan oyunlar vardı. Bunlar büyüklerin hareketlerini taklide dayanıyordu. Meselâ o zaman kasabada aydınların heyecanla bahsettikleri bir ‘Türk Ocağı” vardı. Biz onu dışarıdan görür mühim bir yer olduğunu sezinlerdik. Biz de mahalle etrafını taşlarla çevirdiğimiz bir yere ‘Türk Ocağı” adını vermiştik. Bunun kapısı ve odaları vardı. Buraya merasimle girilir ve oturulurdu.

Bir de ilkokulun büyük avlusunda her teneffüs oynadığımız heyecanlı bir oyun vardı: Yüksekçe, geniş, beyaz bir taş Kıbrıs adası farz edilir, onu fethetmek için üzerine çıkılır birbirimizi iterdik. Daha yüksek yaşlarda kendi kendime bir masa yapmış, ciddiyetle başına oturmuş, üzerine kitap kağıt koymuş, bir memur tavrı takınmıştım. Bütün bunlar kasabada yaşlıların hareketlerini dıştan taklide dayanan oyunlardı. Büyükler farkında olmadan tavır ve hareketleri ile küçüklere tesir ederler. Hiç unutmam, ilko­kulda büyük bir defterin sahifesine özene bezene iri harflerle “Mehmet Faik” adını yazmış altına ‘Tarihi Küşadı 1341″ diye yazmıştım. Bu tabiri kim bilir nerede gör­müştüm. 

SON
(Mehmet Kaplan. Türk Edebiyatı Dergisi. Mart 1991.)
 

< ÖNCEKİ SAYFA

< İLK SAYFA

KATEGORİ SAYFA