Kategoriler
Genel

Bütün Yönleriyle Sivrihisar

BÜTÜN YÖNLERİYLE SİVRİHİSAR Kitabı Yenilendi

Genişletilmiş 2. Baskı 2017 yılında yayınlandı.

ÖNSÖZ

Bütün Yönleriyle Sivrihisar isimli kitabımın 2001 yılında birinci baskısı yapıldı. Eser büyük beğeni aldı, “Bu bir belgeseldir” diye vasıflandırılırdı ve genç kuşakları bu vadide çalışmaya sevk etti.

Kitabı tanıtma konusunda tecrübe ve bilgi sahibi olmadığım, yardım da almadığım halde ilimizde ve Türkiye genelinde büyük ilgi gördü. Zaman akışına paralel olarak yeni belgeler ve bulgular ortaya çıktıkça kitabımızda bu gelişmelere yer vermemiz gerekiyordu.

Kitabın birinci baskısı bittiği halde yoğun taleplere rağmen, biraz da emeklilik hali gereği ikinci baskıya imkan olmamıştı. Ta ki sayın valimiz Güngör Azim Tuna’nın kitabı yeniden basma teklifine kadar.

Bu durum yeni olay ve bulgularla kitabı adeta baştan yazarcasına gözden geçirmemize sebep oldu.

Merkez nüfusunun 1/3’ünü teşkil eden öğrencilerin neticede aileleri ile birlikte Sivrihisar’ı terk durumunda bulunmaları, yeni gelenlerin ilçeye intibak halinde olmaları, mevcut kültürel değerlere sahip çıkılması sorunu, bize bu açığı kapama sorumluluğu yükledi ve kitabın tümünü gözden geçirdik.

Sivrihisar’daki kurumların günümüze uyumu hususunda Yaşar Yurtdaş’ın katkılarına teşekkür ederim. Kitabın ilk basımında yer alan kayıtlar ve kitaba katkıları için Hatice Misge ve Yusuf Kot’a, ikinci baskının uyarlama ve teknik hazırlığını yapan Şeref Kocaman’a, yeni fotoğrafları yerinde çeken kızım Şule’ye ve kitabın tashihi bir tarafa vücut bulmasında büyük hizmetleri olan damadım Hüsnü Misge’ye; bunların başında kitabın basımında ve sonuçlanmasında amil olan sayın valilerimiz Güngör Azim Tuna ve Azmi Çelik’e teşekkürlerimi sunarım.

Kitabımın Orta Asya’dan bugüne süregelen Kültürümüze katkıta bulunmasını ve yüce Devletimizin ebediyete kadar yaşamasını dilerim.

Saygılarımla
Orhan KESKİN
01 Ocak 2017

***

İlk Baskıda Olan Önsöz

SUNUŞ

Ankara dönüşü Sivrihisar’daki yazıhanemde beni ziyarete gelen, Bursalı bir avukat arkadaşım: “Orhancığım, bu dağ taş arası küçücük ilçede avukat olmak için mi fakültede o kadar çok çalışmıştın?” demiş, ben de cevap olarak: “Sana göre öyle ama buraya bir de benim gözümle bak” demiştim.

Sivrihisar’ın; doğum yerim, ata yurdum, vatanım olarak; daima gönlümde müstesna bir yeri olmuştur.

Şair Eşrefin Sivrihisar’a kaymakam tayin edildiğinde:
Padişahım gitmek murat ise bir hisara
Başı sivri olmasın da ak olsun
Dediğini duyunca ona kızmış ve:
Kırkağaçlı Eşref mazurdur hisarı ak ister
Serdar ise, hisarın sivrisini sancak ister
Hisarlar vardır yeşildir, aktır, karadır amma!
Sevmeye onu: Yunus, Hızır, Selman-ı Pak ister.
Demiştim.

Sonraları Kırkağaç ilçesi ile Akhisar ilçesi arasındaki uzaklığın çok az olduğunu görünce memleketine yakın olmak arzusunun galip geldiğini anlamış, gurbette biri olarak kendini anlayışla karşılamıştım.

Sivrihisar benim için, temiz havasını soluduğum, tatlı sularından içtiğim, nimetleri ile şekillenip büyüdüğüm, yaşadığım; benimle ağlayan benimle gülen akraba ve dostlarımın bulunduğu, toprağı şüheda kanı ile yoğrulmuş, atalarımın son durağı, manevi tasarrufları devam eden evliyalar yatağı…

İsrafı sevmeyen, zeki, çalışkan, ağırbaşlı, uyumlu, saygılı, kadirbilir, dinine, tarihine, diline, örf ve adetlerine bağlı bir ilçe.

Sivrihisar sevgimi abartılı bulan dostlarımın; ilçeyi yakından tanıdıklarında; bana hak verdiklerine, daha güzel tanımak için kitap arzuladıklarına, şahit olmuşumdur.

Yeri geldiğince yararlandığım merhum Tahsin Özalp’in yıllar önce kaleme aldığı “Sivrihisar Tarihi, Dr. Halime Doğru ve Dr. Erol Altınsapan’ın kitapları başta olmak üzere Ahmet Atmaca, Ahmet Kılıçaslan, Avukat İbrahim Demirkol ve Dr. İhsan Sarıkardeşoğlu’nun kitapları Sivrihisar üzerine yazılmış övgüye lâyık çalışmaların ürünüdür. Bunlardan ilkinin dili ve düzenlemesi; diğer iki müellifin eserlerinin akademik oluşu, yalnız belli bir konu ve zaman dilimine ışık tutmaları sebebi ile daha derli toplu fakat çok yönlü bir kitap yazmak gereği doğmuştur.

Çocukluk yıllarımdan beri konuya ilgi duyduğumu, kitap ve belge topladığımı bilen hemşehrilerimin isteği de bu doğrultuda olmuştur.

Bizler mesleklerimizi icra ederken çalışmalarımızın karşılığını maaş, ücret v. s seklinde aldığımızdan, bunun dışında; bu vatanın evladı olarak; bizi yetiştirenlere (tüm milletimizi kastediyorum) ilave borçlarımızın olduğunu düşünüyorum, iste: Dernek, vakıf çalışmaları ve buna benzer fahri faaliyet yanında; bana verilen kitap yazma görevini, yerine getirilmesi gerekli bir borç olarak kabul etmiş olmam, beni bu kitabı yazmaya teşvik etmiştir.

Sivrihisar, dünya coğrafyası hatta ülkemizde küçük bir yer işgal etmektedir. Ancak diğer yönden, yetiştirdiği şahsiyetler bakımından dünya çapında ilgiye layık bir yerdir. Kültürel değerlerimizin nesilden nesile aktarılmasında ve yaşatılmasında; aslında bütüne ait bozulmamış değerlerin; tanınması ve tanıtılmasında bu eserin faydalı olacağı düşünülmüştür.

Bu kitap en az kırk yıllık bir araştırma ve birikimin sonucudur. Başvurulan kaynakların çoğunun şahsi kütüphanemde ve arşivimde mevcut olduğunu ifade edersem, durumu izah eder sanırım. Hal böyle iken kitabı hazırlamakta geciktiğim kaygısı, mevcut belgelerin tümünü değerlendirmeme imkân vermemiştir. İkinci olarak, daha geniş bir kesime ulaşmak gayesi ile; kitabın hacminin biraz dar tutulması, bazı konularda özet vermeye sebep olmuştur.

Nitekim Şeydi Mahmud Haziresindeki mezar taşları, kitabeleri, restore edilmiş yazılar belirlenip okunmuşsa da, aynı şekilde bu çalışmanın tüm Sivrihisar için ayrı bir kitap konusu olması düşünülmüştür. Keza dil konusu, giyim kuşam, örf ve adetler, evliya kabirleri ve menkıbeleri, mahalli yemekler, hah ve kilimlerimiz; her biri akademik çalışma konusu olarak görülmüş, bazı örneklemelerle yetinilmiştir.

Sivrihisar’ın 17. asra kadar, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde şehir ve ilim merkezi olması; her bakımdan yapılacak araştırmalara; odak olmak niteliğini taşımasına yeterlidir sanırım.

Sivrihisar’ın bugün de; köy ve şehir arasındaki geçişte; “şehirli mektebi” kimliğini taşıdığını söylersek haksız sayılmayız.

Kitabın yazımında, kaynak araştırması ve değerlendirilmesinde, azami titizlik gösterilmiş, teyit edilmeyen verilere yer verilmemeye çalışılmıştır. Zan ve doğrulanmayan rivayetle hataya düşmektense o konuda susmak tercih edilmiştir.

Konular işlenirken, kaynakları belirtilmiş ve değerlendirmelerde ilmi hassasiyet gösterilmişse de buna rağmen gözden kaçmış hataların olması muhtemeldir. Okuyucuların uyarmaları halinde gereği yapılacaktır.

Bu kitabın okuyucularına faydalı olacağını umarım. Ancak; bir kitabın hazırlanmasının ne denli uğraş isteyen bir iş olduğunu göstermesi bakımından; benim için öğretici olduğunu belirtmeliyim.

Beni inançlı, vatan ve millet sevgisi ile dolu yetiştiren anne ve babama, ağabeylerime, değerli hocalarıma rahmet ve mağfiret niyaz ediyorum.

Bu kitabın bilgisayarda yazılmasında ve bilgi toplamada emeği geçen Nizamettin Arslan’a, eski metinlerin, kitabelerin okunmasında yardımcı olan emekli vaiz Mehmet Dönmez Hocaefendi’ye ve tashihini yapan araştırmacı yazar Hasan Pir’e, Yusuf Mesut Kilci’ye, Fahri Keskin, Kemal Biçerli, Ali İhsan Küçükarslan ve Yaşar Yurttaş’a, fotoğrafları ile katkı sağlayan Ali Rıza Öztekin’e, yayma hazırlanmasında ve basımında emeği geçen Hatice ve Ahmet Kof’a ve tüm emeği geçenlere teşekkür ediyor, bu eserin Allah’ın rızasına, milli kültürümüzün yaşamasına vasıta olmasını niyaz ediyorum.

Orhan Keskin Eskişehir 2001

Kategoriler
Duyurular

Avukat Orhan Keskin Acil Şifalar

emekli-avukat-orhan-keskinBir süredir Eskişehir Osmangazi Üniversite hastanesi yoğun bakım servisinde bulunan Sivrihisar’ın ulu çınarı, kıymetli büyüğümüz, amcamız, dayımız ve değerli abimiz Avukat Orhan Keskin hemşehrimize acil şifalar diler, yakınlarına geçmiş olsun dileklerimizi sunarız.

Safra kesesini tıkayan bir taş ve iltihaptan dolayı doktorların safra kesesini ameliyat edebilmeleri için önce iltihabı kurutmaları gerekiyor. Onun için kendisine antibiyotik tedavisi uygulanıyor. Rabbim ŞAFİ ismi gereğince cümlemizin hastalarına şifalar versin. 

* * *

Orhan Keskin kimdir >

Kategoriler
Sivrihisar Haberleri

Orhan Keskin Nadir Eserler Salonu

kitap-bagisEskişehir Osmangazi Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’ne Kitap bağışı yapanlara teşekkür belgesi verildi.

ESOGÜ Merkez Kütüphanesi’ne çok sayıda kitap bağışı bulunan vatandaşlara Rektör Prof. Dr. Hasan Gönen tarafından teşekkür belgesi takdim edildi. Hayatını kaybeden bağışçı vatandaşların teşekkür belgelerini ise aileleri ve yakınları aldı.
3 bin 144 kitap bağışlayan Orhan Keskin isimli vatandaşın bağışladığı kitaplar özel bir odada toplanarak açılışı yapıldı.

Konuşmaların ardından Rektör Prof. Dr. Gönen, kitap bağışçısı Orhan Keskin’in elini öptü. Daha sonra “Orhan Keskin Nadir Eserler Salonu” isimli kütüphanenin açılışı Rektör Hasan Gönen ve Orhan Keskin ve bağışta bulunanlar tarafından yapıldı. Açılışın ardından kütüphane gezilerek kitaplar incelendi.

BÜTÜN VARLIĞINI KÜTÜPHANEYE BAĞIŞLADI
Öte yandan Orhan Keskin isimli vatandaşın bağışladığı kitaplar ESOGÜ Merkez Kütüphanesi içerisinde ayrı bir odada toplanarak kütüphane oluşturuldu. “Orhan Keskin Nadir Eserler Salonu” ismi verilen kütüphaneye kitaplar itina ile dizilerek, faydalanmak isteyen vatandaşların hizmetine sunuldu. Aralarında Farsça, Arapça ve Osmanlıca eserler bulunan kitapların bir kısmının ise 200 yıllık bir geçmişe sahip olduğu belirtildi.

kitap-bagislayanlarKütüphanenin açılış konuşmasını yapan Rektör Prof. Dr. Hasan Gönen, Eskişehir’de kıymetli bir kültür adamı denilince akla gelen ilk ismin Orhan Keskin olduğunu söyledi. Orhan Keskin’in kendilerine de çok büyük emekleri olduğunu ifade eden Rektör Gönen, “Söz konusu Eskişehir’de 2 büyük kıymetli kültür adamı kişi var deyince bizim aklımıza ilk olarak Orhan Keskin beyefendi geliyor. Orhan ağabeyimiz bizim de yetişmemizde çok büyük emekleri olan, bizim baba yarımız ağabeyimizdir. Kendisine Allah’tan sağlıklı uzun ömürler diliyoruz. Bize çok kıymetli taş baskı ve nadir eserlerinden oluşan 3 binin üzerinde kitap hediye etti. Biz de bu nadir eserleri böyle bir mekanda daha korunaklı bir ortamda muhafaza etmek üzere topladık. Bütün okuyucularımızın da hizmetine sunuyoruz. Tabi bu tür bağışlar üniversitemizde her zaman olmuyor. Biz Orhan ağabeyimize bu tür bağışları bize lütfettiği için teşekkür ediyoruz. Bu nadir eserlerin bize sunulması hem bize hem de üniversiteye verilen değeri gösteriyor. Kendisini bildiğimizden beri bu tür eserleri biriktirerek çok önemli bir kültür adamı olmuştur” şeklinde konuştu.

“BÜTÜN VARLIĞIM OLAN KİTAPLARI ÜNİVERSİTEYE BAĞIŞLADIM”
Uzun uğraşlar ve emek sonucu biriktirdiği kitapların hayatında en önemli yere sahip olduğunu aktaran Orhan Keskin ise, “Bütün üniversite mensubu kardeşlerimize sağlık, sıhhat ve başarılar diliyorum. İnsanın Allah yolunda sevdiği en güzel şeyi vermesi dinen emredilmiştir. Benim de bütün varlığım olarak iftihar duyduğum kitaplarımı emin bir yer olarak buraya takdime imkan verdiği için Allah’a şükür ediyorum. İnşallah temenni ettiğimiz kitapları ileride yararlı ve güvenilir bir mekana bağışlamak nasip olur dedik. Bu da bizim kabul olunmuş duamız oldu” şeklinde konuştu.

Kategoriler
Necmi Günay Yazıları

Bütün Yönleriyle Orhan Keskin

or.keskinSivrihisar’ın belli bir dönemine damgasını vurmuş, Çağdaş Sivrihisar için mücadele vermiş, Tarihin ve kültürün ne kadar önemli olgular olduğunu bizlere öğreten değerli Avukatımız Sayın Orhan KESKİN 17 Nisan 1933 yılında Sivrihisar da doğmuş, ilkokulu Sivrihisar’da ortaokul ve liseyi (Atatürk lisesi) Eskişehir’de okumuştur. Yüksek tahsilini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiş, Eskişehir adliyesinde stajını tamamlamıştır.1961 yılından itibaren Sivrihisar’da avukatlık yapmaya başlamış, ilçedeki öğretmen yetersizliğinden bazı okullarda “Yurttaşlık Bilgisi” ve “İslam Tarihi” derslerine girmiştir.

1971 yılında Emirdağ’da noterlik, 1972–1976 ise Sivrihisar’da noterlik yapmıştır. 1976 yılında Akhisar’da 1982 yılında Eskişehir’de 2. Noter olarak çalışmış, 1998 yılında emekli olmuştur. Sayın Orhan KESKİN evli olup 5 kız çocuk babasıdır.

Orhan KESKİN’ in önemli eserleri;

—1956 yılında Sivrihisar kütüphanesinin (Hızır bey kütüphanesi) temellerini atmıştır.

— 1962 yılında Sivrihisar Tarihi Eserleri Koruma Derneğinin yönetim kuruluna girerek Tarihi eserlere sahip çıkmış ve ilçedeki birçok tarihi eserin restoresi yaptırmıştır. 1965 yılındaki genel kurulda dernek adının “Tarihi Eserleri Koruma ve Turizm Derneği” olarak değiştirilmesini sağlamıştır.

—1971 yılında İmam Hatip ve Müftülük Derneğini kurmuş, zamanın ve koşullarının getirdiği riskleri göze alarak 1973 yılında “İslami İlimler Vakfı”na dönüştürmüştür. Vakıf 18 kişinin imzasıyla 1974 yılında tescil edilmiştir.

— 4 yıl Türk Ocağının Başkanlığını yapmış, Sivrihisar İslami İlimler Vakfı, Cafer Akıllı İlter Vakfı, Sivrihisar Eğitim Kültür ve Dayanışma Vakfı ve Eskişehir Yunus Emre Kültür ve Sanat Vakfının kuruculuğunu yapmıştır.

.— 2001 yılında basılan “Bütün yönleriyle Sivrihisar” isimli eseri uzun bir döneme ışık tutması ve Sivrihisar’la ilgili yazılan kitaplardan alıntılarla, daha derli toplu, çok yönlü, en az 40 (kırk) yıllık bir çalışmanın ürünüdür. Sivrihisar’a ait tüm verileri içinde bulundurmasıyla, bugüne kadar yazılan kitaplar arasında içerik olarak en doyurucu olanıdır.

Orhan KESKİN’ in kişiliği;

—Orhan KESKİN; İlçemizde dernek kurma konusunda öncülük yapmış birçok derneğin kurulmasına ön ayak olmuştur. En önemlisi “Sivrihisar İslami İlimler Vakfı”dır.

— Orhan KESKİN; Sivrihisar’a ve tarihine olan sevdasını kuruluşunda büyük katkılar sağladığı “Sivrihisar Tarihi Eserleri Koruma Derneğinde” görev almış, bu eserlerin davaları ile ilgili olarak “Vakıflar Genel Müdürlüğü”nün fahri avukatlığını sürdürmüştür. Sivrihisar tarihine ve kültürüne gösterdiği aşırı ilgi sayesinde Sivrihisar’daki birçok tarihi eser kurtarılmıştır.

—Orhan KESKİN; Sivrihisar’ın tarihi dokusuna en hâkim insanların başında gelen, bilgisiyle kültürüyle kendini en iyi şekilde yetiştirmiş, vakarlı duruşu ile kendini hissettiren saygın bir kişidir.

— Orhan KESKİN; Yaptıkları ve eserleriyle Sivrihisar tarihine adını altın harflerle yazan, sessiz duruşu ve çok konuşmayı sevmeyen kişiliğiyle “az laf, çok iş” felsefesini kendine hedef edinmiş biridir.

—Orhan KESKİN; özünde, ruhunda Sivrihisar sevgisini benimsemiş ve bu sevgisi hepimize ilham kaynağı olmuştur.

—Orhan KESKİN; Sivrihisar’a hizmet onun hayat tarzıdır. Sivrihisar için özveri ile çalışan bir mimar, işini bizzat takip eden kalite bir ustadır.

—Orhan KESKİN; çevresi tarafından sevilen, saygıyla anılan değerli insan, Noter olarak çalıştığı dönemde bile Sivrihisar’ın tarihini ve kültürünü ön plana çıkarma hedefi güden ve yazdığı kitabıyla kalıcılık sağlayan, kılıcıyla değil de kalemiyle zafer kazanan komutandır.

— Orhan KESKİN; Sivrihisar Tarihine ve kültürüne değer veren, hatta kendi öz malı gibi koruyup kollayan biri olarak günümüzde bile eşine az rastlanır kişiliktir.

—Orhan KESKİN; Her şeyini Sivrihisar için feda edebilecek, makam ve mevkide gözü olmayan, gösterişsiz ve temiz bir yaşam tarzını ilke edinen büyüğümüzdür.

—Orhan KESKİN; “Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz” bilinciyle hareket eden, mevcut eserlerin korunması, yıkılmaya, yok olmaya yüz tutmuş eserlerin imarı ile gün yüzüne çıkarılmasındaki çalışmaları olağanüstüdür.

Saygıdeğer büyüğümüz Orhan KESKİN ‘in tarihimize ve kültürümüze gösterdiği önemi kavrayan gençler olarak açtığı yolda, onun bıraktığı yerden daha ileri götüreceğiz. Bu sizden bize kalan mirastır. Bu mirasın yüceliğini içimizde hissediyoruz. Bizde sizden aldığımız emaneti ve dalgalandırdığınız bayrağı gelecek kuşaklara daha iyi şartlarda teslim edeceğiz. “Gözünüz arkada kalmasın”.

”SİVRİHİSAR SEVDALILARI” olarak Orhan KESKİN ustamıza, büyük değerimize Allah’tan uzun ömür dileriz. Bireyler olarak bizimde Sivrihisar için bir şeyler yapma, üretme ve bunları uygulama zamanının geldiğini düşünüyorum.
Necmi GÜNAY

* * *

Cömertlik ağacı nereye kök salsa
Dalı yaprağı gökleri geçer
Ondan meyve yemeyi umuyorsan
Minnetle dibine testere tutma
 
Kategoriler
Yazarlarımız

Orhan Keskin Kimdir

or-keskinOrhan Keskin 17 Nisan 1933 yılında Sivrihisar’da dünyaya gelmiştir. İlkokulu Sivrihisar’da, ortaokulu ve liseyi Eskişehir Lisesi’nde (Atatürk Lisesi) okumuştur. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra askerliğini 27 Mayıs 1960 ihtilali sırasında Kırklareli’nde tamamlamıştır.

Eskişehir Adliyesi’nde avukatlık stajını tamamlayarak 1961 yılında Sivrihisar’da avukat olarak çalışmaya başlamıştır.

Bu sırada öğretmen ihtiyacı üzerine iki yıl süreyle ortaokul ve liselerde bazı derslere girmiştir. Yine bu dönemde ilçede açılan Din Görevlileri Tekamül Kursunda kaymakamlığın tensibi ile Yurttaşlık Bilgisi ve İslam Tarihi dersleri vermiştir. Lisede okurken seçmeli ders olarak resim ve sanat tarihini seçmesi ve üniversite yıllarında Süleymaniye restorasyon çalışmalarını izlemesi kültürel varlıklarımıza sahip çıkma şuuruna ermesine vesile olmuştur.

Avukatlığa başladığı yıl, kuruluşuna katkıda bulunduğu “Sivrihisar Tarihi Eserleri Koruma Derneği’nde görev almış, diğer taraftan Sivrihisar’daki tarihi eserlerin davaları ile ilgili olarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün fahri avukatlığını kabul etmiştir. Bu sıfatlarıyla ve konuya vukûfiyetiyle Sivrihisar’daki birçok tarihi eserin kurtarılmasında büyük katkıları olmuştur.

Babasının vefatı üzerine avukatlığı bırakarak 1971 yılında Emirdağ’da noter olarak göreve başlamış, bir yıl sonra da Sivrihisar Noterliği’ne nakledilmiştir. 1976 yılında Akhisar’a tayinine kadar geçen sürede dernek faaliyetlerine devam ettiği gibi, Sivrihisar İslami İlimler Vakfı’nı ve Cafer Akıllı Vakfı’nı kurmuş, birçok derneğe katkıda bulunmuştur. Akhisar’da da benzeri faaliyetlere devam etmiştir.

1982 yılında tayin edildiği Eskişehir 2. Noterliği döneminde 4 yıl süreyle Eskişehir Türk Ocağı başkanlığını yapmıştır.

1998 yılında noterlikten emekli olan Orhan Keskin kurucuları arasında bulunduğu Eskişehir Yunus Emre Kültür ve Sanat Vakfı faaliyetlerine katılmaktadır. Tarihi eserlerin korunması ile ilgilenmekte, Vakıflar Genel Müdürlüğü fahri müşavirliğini görev kabul etmektedir. Evli ve beş kız babasıdır.

Orhan Keskin 2000 yılında, sitemizdeki bilgilerin kaynağı da olan “Bütün Yönleriyle SİVRİHİSAR” kitabını yayınlamıştır.

* * *

Necmi Günay’ın Orhan Keskin’i anlatan yazısı için tıklayın >

SİVRİHİSAR SEVDALISI ORHAN KESKİN

Sivrihisar’da 1933 yılında dünyaya geldi,
Yaşamını Sivrihisar’a hizmete verdi,
Hukuk okudu, ilçesinde noterlik etti,
Sivrihisar sevdalısı ORHAN KESKİN.
***
Yaşamı da soy ismi gibi hep keskindir,
İlk işi ilçesinin tarihi eserlerine nöbettir,
Bu eserlere sahip çıkıp restore ettirmiştir,
Sivrihisar tarihine sahipliktir ORHAN KESKİN.
***
İslami ilimler vakfının kurucusudur,
Hayatı mücadele ve öncülükle doludur,
Kendisini ilçesine adamış Allah’ın kuludur,
Sivrihisar için birlikteliğin adıdır ORHAN KESKİN.
***
Bir nesile öncülük etmiştir bitmemiştir görevi,
Öncülükle yetinmemiş, olmuştur köprünün direği,
Sivrihisar deyince dayanamaz çarpar yüreği,
Sivrihisar’a adanmışlığın adıdır ORHAN KESKİN.
***
Yaptıkları eserleriyle halen dimdik duruyor,
Tüm Sivrihisar’lı size minnet duruyor,
O bizlerin yüreğinde hazinedir yaşıyor,
Sivrihisar kültürünü anlamaktır ORHAN KESKİN.
***
Bir değeri mısralarda ifade etmek zordur,
Sayın Keskin’i geleceğe anlatmak bizlere borçtur,
Sizinle birlikte Sivrihisar’a hizmet bize yoldur,
Gözün arkada kalmasın Sivrihisar sevdalısı SAYIN ORHAN KESKİN
***
Faruk ÖZ

Kategoriler
Makale ve Yazılar

Bir Portre

Masama oturmuş derslerime çalışıyordum. Kulağıma uzaklardan ağızda gevelenen bazen makam, bazen şekil değiştiren bir türkü geliyordu. “Asker oldum piyade” Bu ses bana yabancı gelmedi bekledim. Akşamın bu vaktinde böyle pervasız, kışın so­ğuğunda bu derece tasasız kim olabilirdi. Hayretim arttı. Türkünün sonlarında ses alçalıyor sonra birden bire volkan gibi coşuyordu.

Aşınmış kaldırımlarda pabuç sesleri duyulmaya başladı. Pencereden dışarı baktım, nasıl olup da bu sesi tanıyamadığıma hayret ettim. Bu mahallemizin meşhur Deli Hasan’ı idi. Yırtık pabuçlarının biri ayağına girerken diğeri çıkıyor, kadınların giydi­ği takunyaların çıkarttığı sese benzer bir ahenkle şap şup ediyordu. Yana açılmış ayaklardan biri vücudun yükünü çekmeye mahkum oluyor, vücut tahta bir beşik gibi bir sağa bir sola sallanıyordu. Bu sırada mırıldandığı şarkıyı takip eden Ah! Se­si, ruhunun ta derininden kopmuş, sefaletin aşınmış bir feryadı idi. Delik deşik ol­muş pantolonu alanda görünen sıska zayıf bacakları kuru bir değnek gibi idi. Hasan sallana sallana köşeyi burulurken, gözlerim bir noktaya dikildi. Bu nokta sanki çocukluk çağlarıma, Hasan’ın gençliğine açılmış bir pencere idi. Düşündüm: Kısa pantolonumla bir değnek üzerine binmiş hayali atımı sürerken, hendekler at­latırken, ağlanacak hallere gülerken, Hasan arslan gibi bir delikanlı idi. Ensesinde tortop olan saçları karışmış, o sapsarı kasları altında pervasız canlı bakışları gözle­rimde canlandı. O zaman ki öf!-öf! lerin yerini şimdiki Ah! lar almadan sarışın çehre üstünde yanakları elma gibi idi. Dünyadaki seslere yaradılıştan lakayt olan kulaklar arkalarına yapışmış, uzayan küt burnu çevik hareketleri ile bir tavşanı an­dırırdı.

Sivrihisar’da o zamandan beridir herkes Hasan’ın kerametine inanır, bilhassa mahalle kadınları doğacak çocuğunun kız veya erkek olacağını, askerden gelecek oğlunu Hasan’dan öğrenirdi. Hasan, onların ve onlar nazarında belki de bir alemin sır kutusu idi. Bu gün de bu inanış halâ hüküm sürmekte, onun normal insan mantığına uymayan dünya görüşü cümle âlemi güldürmektedir. Hasan 1999 senesinde vefat etti. Takri­bi 80 yaşında idi.

* * *

* 1950 yılında bir edebiyat dersi ödevi olarak yazılmıştı. (Orhan Keskin)

 

Kategoriler
Makale ve Yazılar

Sivrihisar Sosyal Hayatından Kesitler

1- Ben de kendimi beğenmiyorum. Sivrihisar’da Cumhuriyetten evvel 18 medrese, 1 Rüşdiye (ortaokul) ve İdadi (Lise) mektepleri olduğu halde bunlar kapanmış, ancak 1948 yılında ortaokul açılmıştı. Bu tarihe kadar mahdut sayıda başarılı öğrenciler Eskişehir’e gönderili­yordu. Başlangıçta Sivrihisar Talebe Pan­siyonu açılmadığından, iki üç öğrenci bir araya gelip baslarına da nöbetleşe olarak ailelerden bir yaşlı kadın gönderiliyordu. İşte bu öğrenci velilerinden Ahmet Efen­di, Sivrihisar’da zengin çiftlik sahiplerin­den Ali Bey’le Köprübaşı’nda karşılaşır. Hoşbeşten ve Eskişehir’e geliş sebebini izahdan sonra; muhatabı kendi çocuğu­nu okuttuğu halde; Ahmet Efendiye “hiç iyi yapmamışsın, oğlun okur yarın seni beni beğenmez olur” der.

Ahmet Efendi nin cevabı dikkate şayandır: “Ali Bey vallahi ben de kendimi beğen­miyorum. inşallah evlâtlarımız okur, bü­yük adam olurlar da bizim bu halimizi beğenmezler” cevabını verir.

Yıllar geçecek ileriyi gören bu insanların çocukları, babalarının duyarlılığını göste­remedikleri endişesi ile büyük mevki ilim ve irfanlarına rağmen babalarının ne ka­dar büyük insanlar oldukları idrakinden ve onlara gıpta ile bakmak ferasetinden kendilerini alamayacaklardır.

2- Allah’a verilen söz. Mektep dönüşü dükkânlarına uğramıştı. Babası ceviz ağacı gövdesinden kesilmiş tezgahın başına oturmuş üzerine serdiği vakide (vidala) yı muşta ile dövüp dü­zeltmiş, özenle sıraladığı endazeye göre; avucunda kavradığı, başı küresel şekilde ağaçtan yapılmış çelik bıçkı ile, deriyi ke­siyordu. O sırada dükkana gelen, dizle­rinde ve gözlerinde fer kalmamış, saçı sa­kalına karışmış pejmürde kılıklı bir ihti­yar: “şey’en lillah” (Allah Rızası için) di­yordu.

Babası sahtiyandan önlüğünü topladı, kemal-i hürmetle ayağa kalkıp, buyur us­ta diye avucunda sakladığı beş kurusu gizlice ihtiyarın avucuna koydu. Oğlu ba­basının her gelen şahsı boş çevirmediğini biliyordu. Ama diğerlerine beş para ve­rirken bu ihtiyara beş kuruş vermesini bir türlü anlayamıyordu. Nihayet daya­namayıp bunun sebebini sordu. Babası izah etmek istemedi ama ısrar üzerine, oğlu ders alır düşüncesi ile söze başladı: Babam, yani deden Ahmet Efendi bakırcı esnafındandı. Bizleri medresede okuttu­ğu gibi mesleği altın bilezik kabul etti­ğinden, benim yemenici (ayakkabıcı) ol­mamı istedi. Bir ustaya çırak verdi. Üç yıl geçti. Mesleği öğrendim. Ahilik geleneği uyarınca ustalar huzurunda imtihan edildim. Başarıdan sonra dualarla ustala­rımın ellerini öptüm peştamal kuşan­dım, kalfa daha sonra da usta oldum. Ustamın da muvafakatı ile babam bana dükkan açtı. Ayakkabılar büyüklüklerine göre çek uluayak, uluayak, garson, zenne diye kısımlara ayrılır. Bunlar imal edilir­ken usuldendir, altı adetten aşası olma­mak üzere takım halinde aynı cinsten imal edilir.

Farz edelim ki 44 numara 6 çift ayakkabı için 6 çift kalıp çok esnafta olmaz. Hele yeni dükkan açmış birinde olsa olsa bir iki çift bulunur. Bu sebeple esnaflar nok­sanlarını diğer esnaflardan tamamlar işi­ni görür iade eder. Bu âdet veçhile ben de o zaman hâl-i vakti yerinde büyük bir esnaf olan komşu ustanın dükkanına gi­derek, ihtiyacım olan kalıpları emanet olarak istedim. Usta kalıpları vermediği gibi bana “seele çocuğu b. k. a. (gübrene) göre bostan ekse idin” diye ağır hakaret­te bulundu.

Bende kendisine: “Bilirsin ki ben bakırcı Ahmet Usta’nın oğluyum, babam da es­naftır. Allah’a şükür soyumda dilenci yok. Benim hareketim örf adet gereğidir. Kalıpları vermeyebilirsin fakat hakarete hakkın yok. İnşallah ben çalışıp iyi bir es­naf olacağım. Sen de dilenirsen, başkası­na beş para verirsem sana on misli, beş kuruş vereceğim”, deyip ağlamaklı ve gönlü kırılmış olarak dükkanıma dön­düm.

İşte oğlum zikrini ettiğim usta, biraz ev­vel gelen kimse idi. Benim yaptığım Al­lah’a vermiş olduğum sözün gereğidir. Düşmez kalkmaz bir Allah’tır. Keşke öyle olmasa idi diyorum amma elden ne gelir dedi.

3- Hacı Emmin Hesap Tutmayı Öğrensin. Günlerden Çarşamba idi. İlçede Pazar kurulduğu günü sabah namazını müte­akip merkebi ile köyünden çıkmış, kuş­luk vakti bazı komşularıyla birlikte şehre gelmişlerdi. Merkeplerini Çukurhan’a bağladılar. Hancı saman ve yemlerini dö­kerken hanın çay ocağına girip peykeler­de istirahata çekildiler. Keklik kanı çay iç­lerini ısıtıyor, uykularını açıyordu.

Nice sonra Ahmet Çavuş kendisine gelip heybeyi yüklenip pazarın yolunu tuttu.

Köyden getirdiği mor patlıcanları sergile­di. Tavuklarının yumurtalarını samanlar­dan çıkarıp dizdi. Peynir dolu helkesini (bakır kova) yanına koydu. Kar gibi temiz örtüsünü araladı. Araladı ki içi görünsün. Derken tanıdık müşterileri kısa zamanda malları bitirdiler. Ahmet Ağa mutlu idi. Cebi para görmüştü. Artık “Benli” ismi ile maruf manifaturacıya giderek pırtı (bas­ma v.s) borcunu ödeyebilirdi.

Yüzünde borcunu ödeyecek bir insanın huzur ve mutluluğu içinde dükkana var­dı. “Selamünaleyküm Hacı Emmi sana beş kayme borcumu ödemeye geldim” dedi. Hacı Efendi Aleykümselam hoş gel­din oğlum seklinde cevapladı, yer göster­di çay söyledi. Dur, bakalım kara kaplı deftere, ondan sonra da parayı alayım dedi. Defterin yapraklarını bir bir çevir­di. Tekrar başa döndü, nafile alacak def­terinde köylünün borcu yazılı değildi. Oğlum senin borcun yok dedi. Ahmet Ağa “Hacı Emmi nasıl olur ben aldığım malları ve borcumu biliyorum. Siz yaz­mayı unutmuşsunuz. Alın alacağınızı bu yükten kurtulayım” dedi.

Hacı Efendi “Oğlum ben verdiğimi yaza­rım aldığımı yazarım, mademki yazma­mışım sizin verdiğiniz parayı alamam. Benim alacağım yok demek ki. Hem var­sa da anamın ak sütü gibi helal olsun bundan böyle de Hacı Emmin hesap tut­mayı öğrensin” dedi.

4- İlle Odunum. Dağ köylüleri genellikle tarım alanları dar olduğundan kendilerine bazı yan ge­lirler temin durumunda idi. Dümrek kö­yünden Mistik sehere (ilçeye) gitmeden bir gün evvel civardaki ormana gitti. Ku­ru eğri meşeleri keserek hazırlık yaptı.

Çarşamba günü sabah erken odunları denk yaptı eşeğe yükledi. Sivrihisar yolu­nu tuttu. Niyeti odunları satıp parası ile Pazar harcını görmekti. Memik köyü ya­kınlarında Naldöken bayırında yaslı bir köylü ile karşılaştı. Selâmlaştılar. Hoşbeş­ten sonra yaşlı adam “Oğlum sen bu odunları Sivrihisar’da satacak değil mi­sin? diye sordu. Mistik “evet” dedi. Ben bu odunları satın alıp parasını versem, odunların yerine beni merkeple şehere götürsen diye teklif etti.

Mistik: Pekala odunlar ne olacak?

İhtiyar: Ben satın alıyorum, onları dök beni götür.

Mistik: Götüreyim amma odunlar ne olacak dedi. Hülasa Mistik ille de odu­num dedi ne parayı aldı ne de ihtiyarı şehire götürdü.

Bu bir uyuşmazlık hikâyesi olsa da belli ki Mistik nazarında istemeden zaruret karşısında kestiği odunların kendi yanın­da paradan öte bir değeri vardı. Yahut il­le de odunum değil, ille de cehaletti.

5- Hutbede Anılan isim. 1960’lı yıllara kadar imamlar devletten maaş almazlardı. Köy imamları ihtiyar heyeti ile yaptığı anlaşma gereği hane başına hak tabir edilen belli ölçeklerde aldıkları buğday ve okuttukları çocuklar için de perşembelik denilen bahşişlerle maişetlerini temin ederlerdi, imam Efendi hutbede, Peygamber Efen­dimizden, Al-i Ashabından ve Cihar-ı Yar-ı Güzin efendilerimizden bahsederler salat-u selam ederdi. Başlangıçtan beri hutbe hükümranlık ifadesi olarak algıla­nırdı. Mısır fethinde hatibin hutbede Y. Sultan Selim Han’dan bahsederken “Hakimül Haremeyn-i Şerifeyn” diye bahsettiği, Ulu Hakan’ın da bunu “Hadimül (hizmetkar) Haremeyn-i Şerifeyn” diye düzelttiği malumdur.

Hal böyle iken ihtiyardan Bekir Ağa bu gerçeği bilemeyecek kadar cahil aynı öl­çüde mütecavizdi. İmam Efendi’nin hut­bede mutlak surette ismini anmasını is­tiyordu. İmam Efendi durumu bir türlü izah edemedi. Neticede bunalıp canı burnuna gelmiş ve hutbenin dua bölü­münde Arapça ibareler arasına aynı ve­zinle “İğdecikli Bekir Ağa kelpen kelpa” (İğdecikli Bekir Ağa köpeğin köpeği) söz­lerini sıkıştırıp yarabbi bizi şerirlerin şer­rinden muhafaza buyur mealindeki ya­karışla duasına son vermişti. Cemaatte bulunan medrese tahsili görmüş kişiler, Bekir Ağa bunu hak ettiğinden kalben te­bessüm etmişler ses çıkarmamışlar. Bekir Ağa da ağzını kapamış imamın duası adeta netice vermişti.

6- Tasarruf. Sivrihisar’da bugünün otellerinin yerine de geçen, ayrıca günübirlik konaklamaya elverişli hayvanların da barındırılıp yem­lerinin verildiği ahırları bulunan hanlar vardı.

Çukur Han, Halid Oğlunun Han, Meh­met Çavuş’un Han, Arap Oğlunun Han, Çam Han (Alemşah yanı) v. s ismi ile anılırlardı.

Çarşamba günü Pazar kurulup dağıldık­tan sonra, at ve merkeplerini alan köylü­ler köylerinin yolunu tutarlardı. Sivrihi­sar’da bir iki kişi hanlara gelir ahırları süpürür gübre ve artan sap saman artık­larını (könleri) çuvallara doldurup denk yaparak hamamlara götürürler ve Şeydi Hamamı, Kumacık Hamamı, Yeni Hamam’ın külhanlarının üzerine sererlerdi. Bu onların isi ve kazanç kapısı idi. Gü­neşte kuruyan könler ve artıklar külhan­ların damlarındaki deliklerden aşağı atı­lır ve bunlar hamamların suyunun ısıtıl­masında kullanılırdı.

Bilahare külhan kapısına çıkarılan bu atıkların külleri, Kepen ve şehir önü tar­lalarına tarla sahipleri tarafından taşınır ve tabii gübre olarak yararlanılırdı. Bu tabii döngü devam eder dururdu. Ahır­lar temiz, hamamlar sıcak, tarlalar bere­ketli. Bu tasarrufun bereketi değil de nedir? Hem Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde “Allah israf edenleri sevmez” demiyor mu?

7- Kartal Pınarı. Vergi toplama memuru ve zaptiye, Karacakaya Köyü yakınlarında bir çeşme başı­na oturmuşlar beraberlerinde getirdikleri nevaleyi yiyorlardı. Köyün bekçisi yanla­rına geldi. Selâm verdi, afiyet olsun dedi. Onlar da konuşmuş olmak için çeşmenin suyu güzelmiş dediler. Bekçi Bekir geve­zelik için, ileride kömüş öldüren tepesi eteklerinde Kartal Pınarı var, onun suyu yanında bu su solda sıfır kalır dedi. Bunun üzerine Bekçi’nin eline su testisi­ni tutuşturdular.

-Git bize oradan su getir dediler. Gitse mesafe uzun, gitmese serlerinden emin değil. Bekir Efendi çar naçar testiyi aldı yola koyuldu. Bir saat yürüdükten sonra Kartal Pınarına yaklaşmıştı ki Sarıköy’den gelen bir tanıdıkla karşılaştı. Köylüsü sordu:

-Hayrola Bekir Aga, elinde testi kan ter içinde nereye gidiyorsun? Dedi. Bekçi Be­kir, terini silip içini çekerek:

-Sorma komşum. Bir halt yedim Kartal Pınarı’na ağzımı yıkamaya gidiyorum ce­vabını verdi.

8- Yalınkat Ebe. Sivrihisar’da Demirci çeşmesi meydanı­na bakan alçak avlu duvarı girişinde bah­çeden sonra iki oda bir mutfak, toprak damlı indirme bir ev vardı. Toprak damlı dedim ama o zamanlar evlerin %80 i toprak damlı idi. Damlara killi toprak se­rilir yağmurdan sonra da kabaran toprak yuvak tabir edilen silindir mermer ve iki yanı göbeğindeki çukurlara sıkıştırılmış özel ağaçlara bağlanan ipler vasıtası ile ekseninde yuvarlanır damlar akmasın di­ye toprak pekiştirilirdi. Taa ki sular eve damlamayıp ağaç çörtenlerden aksın di­ye. Çocukluk hafızamda kalan damı yuvaklı bu ev, ilkokul arkadaşım Ahmet’in annesinin, Yalınkat Ebenin evi idi. Bu ev­de Ahmet’ten başka kızlı erkekli 8-10 ço­cuk vardı.

Sonradan öğrendim ki Yalınkat ebenin kocası ölmüştü. Kendisinin iki çocuğu vardı. Diğerleri çoğu köylerden anneleri babaları ölmüş yetim öksüz çocuklardı. Bakacak kimseleri olmadığından bu şef­kat abidesi kadına sığınmışlardı.

Demirci çeşmesi meydanı o tarihlerde, yani 1940’lar da sığır sürüsünün yaylım­dan evvel toplanma yeri idi. Sürü çobanı Ese tarafından toplanıp götürüldüğünde, Yalınkat ebe kova ve tulumlarla gübreleri toplar, avlusunda kışlık yakacak için te­zek yapardı. Çeşmenin ayağından akan suyu eve almış, ıspanak, sebze zerzevat yetiştirirdi. Boru gibi uzun sapları ve ko­ca yaprakları ile kabak bitkisini ilk olarak orada görmüştüm.

Yalınkat ebe ilçede bulunan askerlik şu­besi ve jandarma teşkilatındaki erlerin çamaşırlarını yıkar ve mali durumunu bilen hayır sahiplerinin yardımları ve yu­karıda arzettiğim veçhile yetimleri yedi­rip giydirme savası verirdi.

Günlerden bir gün evinin bacasından yükselen dumanları görüp, yangın olma­sından kuşkulanan temel komşusu, uzun uzun çalmasına ve seslenmesine rağmen kapının açılmadığını görünce evinden salladığı merdivenle Yalınkat Ebe’nin evi­ne girmişti. Tandırda kırlardan toplayıp getirdiği geven, sığır kuyruğu, piren otla­rı büyük dumanlarla yanarken çocuklar pişecek şibitleri almak için etrafında bek­liyorlardı

Komşusu merak ettiğini niçin kapıyı aç­madığını sordu. Yalınkat ebe: “Ekmek ve­sika ile, un da bulamadığım için günler­dir aç kalan çocuklarıma kepekten şibit (küçük ekmek) yapmak zorunda kaldım. Kapıyı açsam da bu halimimi görse idin” cevabını verdi. Komşu irkildi, üzüldü mahcup oldu. Evine koştu. Sahip olduğu iki çuval undan birini yüklenip getirdi. Hazreti Ömer misali gözyaşlarını tutamı­yor “komşum ne olur ihtiyacın olduğun­da haberim olsun beni affet” diyordu. Sonsuz gayretleri hayır sahiplerinin gizli katkıları ile Yalınkat ebe bu şefkat yuva­sında nice çocukları büyüttü, ilkokulda okuttu meslek sahibi yaptı evlendirdi. Hayır isledi Allah’dan karşılık bekledi. Bilmem ne zaman bu dünyadan göçtü. Ne ismi bir caddeye verildi ne heykeli di­kildi. Ancak yetiştirdiği çocuklarla ve ta­nıyanlarının gönlünde unutulmayan bir iz bıraktı. Allah rahmet eylesin.

9- Berber Basri Amca. Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yılları ulaşı­mın zor olduğu yıllardı. İlçeye uzak köy­lerin berber ihtiyacını seyyar berberler karşılardı. Hak tabir edilen harmandan harmana belli ölçeklerde hububat alırlar­dı. Berberler belli zamanlarda köye gele­rek köy odasında veya köy kahvelerinde icra-ı faaliyet ederdi. Berberler askerlikle­rinde genellikle sağlık eri olarak görev yaptıklarından bazıları gereğinde iğne yapar, diş çeker, hatta çocukları sünnet ederdi. Tasvip edilmese de bu bir zaru­retti.

Berber Basri Amca tıraş yapmak için kö­ye gelmiş, köylülerin tıraşını bitirmişti. Yine tıraş yapmak üzere komşu köye git­mesi gerekiyordu. O sene kış çok uzun sürmüştü. Köylülerin köylerinden gitme­mesi için ısrarlarına rağmen merkebi ile yola düzülmüştü. Dağ bayır aylardır kar­la kaplı idi. Aç kalan kurtlar sürü halinde yolda Basri Amcayı çevirmişler, arka ayakları ile gözlerine kar atmaya başla­mışlardı. Üzerine atılmaları an meselesi idi.

Yanındaki merkebin heybesinde tıraşta boyuna tutulan berber küveti, usturası, bilemek için kayısı, fırçalar ve önlük var­dı. Kendisini savunacak bir şey yoktu.

Can havli ile elindeki sopayı dairevi şekil­de etrafına salladı bağırdı: -Can kurtaran yok mu? Dedi. Çaresizdi merkebin üze­rindeki heybeyi sırtına aldı, gözlerinden öptü beni affet dedi helallaştı. Üç beş adım ayrılmıştı ki kurtlar merkebi yere yatırıp parçalamışlardı bile. Böylece Basri Amca canını kurtarmış fakat manzara bir ömür hiç aklından çıkmamıştı. Ne za­man bu olaydan söz edilse bağrı düğüm­lenir vefakar yol arkadaşını hatırladıkça, onun hayatını kurtaramadığı için acıma ve mahcubiyetle gözleri dolardı. Ancak “hayvanımı gözlerinden öptüm hakkını helal et kuzucağızım diyebildim” derdi.

10- Selamün Aleyküm Amcalar. Sakarya Meydan Muharebeleri milletin ölüm kalım mücadelesi idi. Daha çocuk­luk yaşlarında, Ankara-Sivrihisar arası ulaşım olmadığından araba ile gittiğim Biçer İstasyonu’ndan trenle Ankara’ya gi­derken, Sakarya Nehri civarında yer yer tepeler teşkil etmiş alel acele kazılıp gö­mülmüş şehitlerimizin mezarlarını gö­rünce, o dehşetli anı tahayyül edebilmiş­tim. Sakarya’nın bulanık oluşunda belki o günlerin yadı var diye düşünüp üzül­müş, ürpermiş şehitlerimize fatiha gön­dermiştim.

Sakarya deyince, Sivrihisar’da nüfus me­muru merhum Ahmet Ertürk ağabey’in, o harp sonrasına dair bir hatıratını ken­di ağzından anlatayım dedim.

“Sakarya Harbi esnasında Sivrihisar’daki eli silah tutan tüm erkekler harbe alın­mış, hatta sokakta çelik çomak oynayan yeni bıyıkları çıkmaya başlıyan 14-15 ya­sında çocuklar bir arada toplanmış uzun boylu gelişatlı olanlar “şahsen” kaydı ile askere sevk edilmişti.

Sivrihisar’da evimizde kadınlar ve 80 ya­şında dedemle 8-10 yaşlarında ben var­dım. Çarşıda Lise’ye giden Eskişehir yolu üzerinde ahşap cumbalı üç katlı evimiz vardı. Sakarya Harbi’ni takip eden gün­lerde Yunanlılar Afyon’a çekilmiş çekilir­ken de Askerlik Şubesi’ni yakmışlardı. Daha sonraları Sivrihisar’ı yakmayan Yu­nan kumandanının Atina’da idam edildi­ğini duyduk.

Yunan Mezalimini Tahkik Komisyonu’nun raporunda da yazıldığı üzere, ya­kılıp yıkılmadık bir tek köy kalmamıştı. Sakarya Muharebesi’nde muzaffer ordumuzun düşmanı takip esnasında gördü­ğü bu manzara ve perişan köylülerin yaşadıkları dramı anlatırlar, onların düş­mana karşı bilenmelerinde hınçla dol­malarında amil olmuştu. Başkumandan­lık Zaferi’nde bu durumunda rolü vardır denilse yeridir.

İşte tam bu günlerde evimize biri müla­zım, diğeri mülazım-ı sani iki zabit misa­fir oldu. Dedemle otururlarken ben on­lara hizmet ettim. Belki de bir çocukla il­gili olduğu için iki subayın anlattıklarını hiç unutamam. Anlattıklarına göre:

Bizim ordumuz Sakarya’nın doğusunda, düşman orduları ise batısında mevzilenmişlerdi. Misafirimiz iki subayın topçu bataryasındaki erleri, düşman atışları ne­ticesinde şehit olmuşlardı. Düşman ha­van mermileri bataryanın sağına soluna düşmeye başlamıştı. Her yer cehennemi bir ateş altında, top sesleri ayyuka çıkı­yordu. Tam o sırada bir çocuk top batar­yasının olduğu yere geldi. “Selamün Aleyküm amcalar müsaade ederseniz bir de ben atabilir miyim?” demişti. Mülazım-ı evvel (Üsteğmen) bu cehen­nemi ateş içinde bu çocuğun işi ne? Bunda bir hikmet var düşüncesi ile Ku­mandanına:

-“Biz sabahtan beri yüzlerce mermi attık, bırakalım bir de o atsın” ricasında bulu­nuyor. Kumandanında rızası olduğunu gören küçük delikanlı, yay gibi topun ba­sına geçip profesyonel topçu gibi topu hedefe döndürüyor meylini ayarlıyor besmele çekip Ya Allah deyip hedefe gön­deriyor. İlk patlamadan sonra hedefte bir patlama daha duyuluyor. Düşman batar­yası susuyor. Çocuğa bir daha at diyecek­ler ama çocuk kaybolmuş. Düşman çeki­lince bu olayı anlatan subaylar: Bize kan kusturan bataryayı bir görelim diye git­tiklerinde, düşmanın tam kendilerini he­def aldıklarını, kendi bataryalarından atılan merminin düşman havan topunun ağzından girip oradaki mermiyi de pat­lattığını 2. patlamanın bundan doğduğu­nu ve düşman batarya mensuplarının tümden öldüğünü hayretler içinde görü­yorlar. Evet bu inanılmayacak bir şey ama aynen vaki oldu, bu olsa olsa Al­lah’ın lütfü yardımı dediler. Hem Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak “siz Allah yolunda savaşırsanız biz de size bileme­yeceğiniz güçlerle yardım ederiz” buyur­madı mı? diye ilave ettiler.

11- Bakalım Şiniği Damgalı mı? 1928-1929 yılları idi. Kuraklık kuraklığı takip etmiş ilçe köylerinde kıtlık hüküm sürmekte idi. Tüccar Mehmet Ağa amba­rındaki buğdayı ihtiyaç sahiplerine dağıt­maya karar verdi. Yakın iki köyün muh­tarına haber ulaştırıp tesbit ettikleri ihti­yaç sahiplerini çağırttı. Her birine 8 şinik (2 kile – iki şinik bir teneke) buğday ver­di.

Verdi ama insanlık hali, yardım ettikleri şahısların intibalarını öğrenmek için ilçe çıkısı Kumluyol’a iki kişi gönderdi. Bun­lardan biri köprü altında durdu, diğeri kaya arkasına saklandı. Köylüler merkep­lerine yükledikleri buğdaylarla giderken “Allah razı olsun Mehmet Ağa’dan, bize 8’er şinik buğday verdi” diye medh-ü se­nada bulunuyorlardı. Bu sırada içlerin­den biri atılıp “siz sekiz şinik verdi diyor­sunuz ama, bakalım şiniği damgalı mıy­dı?” deyiverdi.

Bütün Yönleriyle Sivrihisar
Orhan KESKİN
Kategoriler
Nasrettin Hoca

Sivrihisarlı Nasreddin Hoca

– Nasreddin Hoca Hakkında –

Prof. Dr. Saim Sakaoğlu “Bana göre Nasreddin Hoca, Sivrihisar doğumludur.”

Avukat Orhan Keskin 2001 yılında yayınladığı “Bütün Yönleriyle Sivrihisar” kitabında Nasreddin Hocanın hayatını anlatan bölümde (sh.268) bir değerlendirmede bulunur.

Her ne kadar Arif Nihat Asya Bey Sivrihisar ile Akşehir’in Hoca sayesinde akraba kadar yakın olduğunu ifade etse de: Akşehirlilik duygusu ile eski Türk-İslam Eserleri Müzesi müdürü, merhum Abdülkadir Erdoğan, Hocanın Sivrihisar’dan değil, Akşehir yanında Sivrice Öyüğü köyünden olduğu yolunda iddiada bulunmuştur.

11 Temmuz 1968 tarihli Sabah Gazetesindeki Nasreddin Hoca başlıklı yazısında “Nasreddin Hoca’nın şehri Akşehir” isimli eseri sebebi ile verilen, hemşehrilik beratı dolayısı ile öğünen, İbrahim Hakkı Konyalı uzaktan yakından Sivrihisar’dan bahsetmemeye özen göstermişken, o dahi Abdülkadir Erdoğan’ın bu tezini kabul etmemiştir.

Sivrice Öyüğü ile Akşehir gibi, Selçuklular devrinin mühim kasabası Sivrihisar’ın karıştırılmaması gerektiğini beyan etmiştir. “Sivrihisar Akşehir’e yakındır. Nasreddin Hoca fıkralarında Konya gibi Sivrihisar’ın adı çok geçer. Hocanın Sivrihisar’da bir vazife ve memuriyetle bulunmuş olması, hatta orada doğup büyüyüp de Akşehir’de yerleşmiş, yahut burada vazife kabul etmiş olması da mümkündür. Güvenilir yazılı veya kazılı vesika elimize geçinceye kadar bir şey söylemek mümkün değildir” diyordu. Yazılı ve kazılı vesikalar biraz sonra arz edilecektir. Fakat bu arada şu hissiyatımı beyan etmeden geçemeyeceğim.

Cihanşumül (evrensel) değere sahip Nasreddin Hocamıza, Yunus Emre Hazretleri’nde olduğu gibi birçok yerin sahip çıkması tabii karşılanabilir. Fakat sırf kendi kabulleri dışındaki delilleri kabule yanaşmayanları, hele bunlar tarihçi sıfatı taşıyorsa anlamakta zorluk çektiğimi ifade etmek isterim.

Bu konularda Sivrihisar’ın haklılığını isbat etmek için, Sivrihisarlı ve Eskişehirli araştırmacı ve tarihçilere ihtiyaç olduğu ve bunların, yanlışları düzeltme gayreti içinde olmaları gereğine inanıyorum. Aksi halde Yunus Emre’nin Karaman veya başka yere. Şeyh Baba Yusuf un İzmir Seferihisar’a, Aziz Mahmud Hüdai’nin Koçhisar’a maledilmesi gibi mesnedsiz iddialarla karşılaşmak durumunda kalacağız. Serhad şehri, 1072’den beri Türk ve Müslüman Sivrihisar’ın, Horasan Erenlerinin Alp erenlerin açtığı yolda kazandığı ilmi imani birikimi gözler önüne sermez isek, hata bizde olacaktır. Böyle büyük şahsiyetlerin; rahmetli Prof. Dr. Faruk Sümer hocamızın beyanı ile tesadüfen yetişmeyeceğini, ancak Sivrihisar gibi bir ilim merkezinde yetişeceğini öğretemez isek, daha pek çok hakikat gözlerden saklanmaya çalışılacaktır.

İddiamızı destekleyen kaynaklar, eserler ve vesikalar: Hocanın kendisi gibi aile hayatı hakkında etraflı bilgiye sahip değiliz. Yalnız “Fatma” adında bir kızı olduğunu ve bunun da 726H/1325M. yılında öldüğünü Sivrihisar’da bulunan taştan öğrenmiş bulunuyoruz.

Fatma Hatun’un mezar taşı, Nasreddin Hocanın tarihi kişiliği, varlığı hakkında ileri sürülen şüpheleri ortadan kaldıran en kesin bir belgedir. Çünkü: “Nasreddin Hoca diye bir adam yoktur. Arapların Çuha’sı Hoca şeklinde Türklere geçmiştir.” iddiası böylece nakzediliyor.

Fatma Hatun’un mezar taşı: Kumluyol adı verilen (şimdiki adı Prof Dr. Mehmed Kaplan Cad.) caddenin genişletme çalışmaları sırasında, (1940) ilk öğretim müfettişi Hilmi Duru’nun dikkatini çeken taş, Şeydi Mahmud zaviyesi önünden alınıp görülmesi için karsısındaki hamamla, hamamın soğukluğu arasındaki köşeye dayanıyor. Bu taş 1929 yılında Ahmed Tevhid tarafından okunmuş ve Maarif Vekalet Mecmuasında neşredilmişti. Belki bunun da tesiri ile Eskişehir’de müze teşkil edileceğinden Alaaddin Cami ve civarı cümlesinden Yunus Emre İlkokulu avlusuna Sivrihisar’dan götürülüp bırakılıyor. Bu hususu Sırçacı Hafız namı ile maruf Hafız Ömer Önder’den öğrendim. 1958 yılında zikri geçen şahısla taşı yerinde bulamadık. Şayet bulsa idik avludaki antik eserler çocuklar tarafından tahrip edildiğinden, zikri geçen taşı, “Sivrihisar Tarihi Eserleri Koruma Derneği” olarak korumaya almak üzere beraberimizde getirdiğimiz kamyonla Sivrihisar’a geri götürecektik.

Bilahare Fatma Hanımın mezar taşının Konya Mevlana Müzesi’ne, daha sonrada Akşehir Müzesi’ne götürüldüğünü öğrendik. Maalesef Sivrihisar’dan sapa sağlam getirilen taşın gidiş gelişler sırasında beş parça olup, beton bir kalıp içinde bulunduğunu yine Mehmed Önder Bey’in Türkiye İş Bankası Yayınları tarafından basılan Nasreddin Hoca isimli eserinin 69. sayfasındaki resminden anlıyoruz. Necmeddin Dinçer merhumun beyanına göre mezar zaviyeye girişin hemen sağında olduğu yerde kalıyor. Resme göre 66 cm. eninde 120 cm. boyunda, başı ve yanı yuvarlak Selçuk yazı sülüsü ile kabartma olarak 6 satır halinde yazılan bu sahidesinin (mezar taşı); 1929 tarihli Maarif Vekaleti Mecmuası’na göre Ahmed Tevhid’e göre okunuşu şöyledir:

Allah baki
Hatun binti
Hoca Nasredin’i nusrat
Tagammede hümallahü bi gufranihi
Muhalleden fi şabane sene
Seba ve isrine seb’a mie (H. 727/m. 1326)

Prof. H. Mükrimin Yinanç ve Mehmet Önder’in okumalarına göre:
Hüvallah ül baki Fatıma Hatun binti
Hoca Nasreddin (nusrat)
Naimen Allahii bi magfire leh (gaffere leh)

Fi tarih rebiulevvel sene sitte ve işrine ve seba mie 726/1325

Türkçesi: Nasreddin Hoca kızı Fatıma Hanım Allah her ikisini de mağfiretle cennetinde ebedi kalanlardan kılsın. 726-H Rebi-ülevvel ayı.

Birincisinde taşta halen mevcut Fatıma ismi sehven yazılmamıştır. Her iki okunuşta da dua kısmı değişiktir. Herhalde taşın kırık yerine isabet ettiğinden bu fark doğmuştur. Tarih ilkinde 727, İkincisinde ise 726 olarak okunmuştur. Yani sene bakımından bir yıl fark vardır. Halil M. Yinanç ve M. Önder’in okumalarının gerçeğe uygunluğu kabul edilmelidir. Bu okuyuşla M. Önder Bey’in de adını zikrettiği Afyon Müzesi eski müdürü Süleyman Göncel Bey’in bir yazısında bu konu ile ilgili olarak adını andığı Sivrihisarlı ilk öğretim müfettişlerinden merhum Hilmi Duru’nun okuyuşu ayniyet arz etmektedir.

Bu tarihe göre, Hoca Nasreddin merhumun kızı, merhume Fatıma Hatun Hicri 726 (1325 M) tarihinde ölmüştür. Merhum Hoca ise 605 H/1208 M. tarihinde Hortu köyünde dünyaya gelmiş 683 H/1284 M. tarihinde (kitabesine göre) vefat ettiğine göre Hocanın kızı Fatıma babasından 41 – 42 sene sonra ölmüştür. Bu da gösteriyor ki bulunan bu mezar taşı Hocanın kızına aittir. Bu taşın alındığı Fatma Hatun’un mezarından 100 m. ileride Hızır Bey’in bilahare medrese yaptığı evi bulunmakta idi. Maalesef ahşap medrese yerine bugün bir apartman yapılmıştır. (İhsan Kılıçaslan tarafından) Taş Eskişehir’de iken Prof. Dr. R. Oğuz Arık- Prof. Süheyl Ünver tarafından görülüp okunmuştu. 1459 yılında ölen Hızır Bey’in birçok kaynaklara, bu arada Kesfuz Zunun zeyli’ne göre şeceresi “Hızır Bey bin Kadı Celaleddin bin Sadreddin bin İbrahim Ahvadı Nasreddin” olarak kayıt edilir ki, Hocanın kızı Fatma Hatun soyundan geldiği ihtimali kuvvetlidir, zira Hızır Bey’in kardeşinin adı da Fatma Hatun’dur. Bu adın geleneğe göre Nasreddin Hoca kızı Fatma Hatun’dan geldiğini söylersek pek yanılmış sayılmayız.

Akşehir’de Nasreddin Hoca mezarlığında bulunan kızı Dürrü Melek Hatun’un mezar şahide kitabesi şöyledir:

1- İntikalet
2- El merhume
3- Dürrü melek binti Nasreddin

Kalan yazısı okunamamaktadır. Tarih yoktur. Yazı ve sitiline göre XV. yy. başına tarihlenmektedir. Bu şecere Nasreddin Hoca (Rah. A.) Latifeleri – Ümit Sinan Topçuoğlunun U. S. T. yayınları İst. 1980 eserinden alınmıştır. Bu şecerede yalnız İbrahim gösterilmiş, Nasreddin Hocanın diğer çocukları (Ömer, Fatma, Dürrü Melek Hatun gösterilmemiştir. Hoca Nasreddin-Aziziye Vakfı yayınları. Dr. İsmail Ali Sarar. Sayfa 27’e göre.)

Nasreddin Hoca’ın oğlu Ömer’in mezar taşı

Oğullarının mezar taşları Tarihçi Prof. Dr. Halil Mükrimin Yinanç bir gezisinde, Sivrihisar Sultana mezarlığında Hocanın oğullarına ait mezar taşlarını gördüğünü beyan eder. Biz Sultana diye bir köy bilmiyoruz. Halkın verdiği isimler zamanla değişiyor. Biz Sivrihisar’ın altında Tahtalı Evliya Mezarlığında bulunan kademeli bir Selçuki mezar taşındaki kitabeden Nasreddin Hocanın oğluna ait olduğunu anlıyoruz İlk defa tarafımdan bulunup 4 Temmuz 1973 tarihli Sivrihisar’ın Sesi Gazetesi ile ilim alemine duyurduğum taşın kitabesi, o zaman Eskişehir Valisi olan İhsan Tekin in (1962-1966) okumasına göre söyledir:
El fakiriil hakir el muhtaç ilâ rahmetillahi Şeyh Ömer ibn-i Nasreddin hoca ibn-i Şemseddin Sahibul hazel kabri el muhtaç ila rahmetullah.

Yine bu taşla birlikte bulunan kademeli diğer Selçuki tarzındaki taş, yer değiştirmeler sebebi ile yıprandığından kısmen okunmaktadır.

Nasreddin Hoca Köyü (Hortu Köyündeki Bulgular)

Nasreddin Hocanın Sivrihisar Hortu köyünde devrin özelliklerini taşıyan, kendisine nisbet edilen 12. yy. ait evi, hamam kalıntıları keza anne babasına nisbet edilen iki mezar bulunmuştur. Babasının imamlık yaptığı cami ve yanında medrese izleri vardır. Zamanımızda Ankara yolunda Nasreddin Hoca petrol istasyonunu yaptıran Tayfur ve Necdet Sönmez kardeşler Nasreddin Hoca Köyüne yönelik bir heykel yaptırmışlardı halen durmaktadır.

Sivrihisar Dörtyol mevkiindeki Nasreddin Hoca Parkı’na Belediyece; hemşehrimiz heykeltıraş devlet sanatçısı Metin Yurdanur’a “dünyanın merkezi burasıdır” mesajlı güzel bir anıt yaptırılmıştır. Nasreddin Hoca Köyünde de bir büstü vardır.

Bu hususa ait eserler

1- Lamii Celebizade Abdullah Celebi’nin ikmal ve süslediği Mecmaül Letaifi’nde Nasreddin Hoca soyundan gelen Hızır Bey Çelebi ve Sinan Paşa’nın latife etmekten hoşlandıklarına dair iki fıkra nakledilmiştir.
2- Prof. Dr. Pertev Nail Boratav Paris Bibliothegue Nationale Aft. No. 227’de kayıtlı yazar ve tarihi belirsiz, latife derlemesinde, kahramanları Sivrihisarlı olan beş fıkra tesbit etmiştir.
3- Hikayat-ı Hoca Nasreddin Efendi başlıklı 1777’de istinsah edilmiş yazmada Sivrihisarlıların yer aldığı hikayeler vardır. (Hemşehrimiz Demirkol)
4- Hocanın torununun torunu Celaleddin ve onun oğlu Hızır Bey’e ait Sivrihisar’daki eserler.
a- Celaleddin’e ait Kurşunlu Medrese, bilahare Sinan Paşa Medresesi olmuştur. Bu yeri evkaf satmıştır.
b- Hızır Bey’in Kurşunlu mahallesindeki, Sivrihisar’dan giderken medreseye çevirdiği evi. Bugün yıkılıp yerine apartman yapılmıştır.
c- Hızır Bey’in Kubbeli mahallesindeki mescidi.
d- Bu mescide vakfedilen Sadık Bağı, İğdecik köyündeki vakıflar,
e- Hızır Bey’in yakınlarına ait mescide bitişik haziredeki kabirler,
f- Sinan Paşanın evi, hamamı, Sinan Paşa mescidi (halen yıkık)
g- Hızır Bey’in Ulucami tamirinde kendisi ile ilgili kitabe
h- Hızır Bey Kütüphanesi

ı- Hızır Bey ve evlatları Sinan Paşa, Müftü Ahmed Paşa, Yakup Paşa adlarına, Sivrihisar (şehir önü tabir edilir) Söğütönü ve civarında keza Sadıkbağı’nda Fatih ve Bayezid devrine ait arazi tahsis kayıtları H. 683/M. 1284-85 yılında Akşehir’de vefat ettiği kabul edilen Nasreddin Hocanın, Akşehir’de mezar taşı bulunan Dürrü Melek Hatun’la birlikte iki kızı ve iki oğlu bulunduğu, bir rivayete göre Hoca sülalesinin III. Murad devrinde İstanbul’a göç ettiği yazılmıştır. Sait Sungur tarafından Edirne Kapı Şehitliğinde sülaleden üç kişinin mezar taşına tesadüf edilmiştir. Kaldı ki Nasreddin Hoca sülalesinden gelen Hızır Bey İstanbul’un fethinden itibaren orada idi.

Timur’la Nasreddin Hoca aynı asırda yaşamamıştır. Latifelere konu olan olayların Moğol şehzadesi Keygatu ile Nasreddin Hoca arasında geçtiği kabul edilir. Keygatu Akşehir’de 8 yıl kalmış 1291 ‘de ayrılmıştır.

Nasreddin Hoca Latifeleri Hakkında Kitaplar

Nasreddin Hoca’yı günümüze kadar yaşatan latifeleri, sözlü kaynaklardan yazıya geçirilmiştir. Hocanın latifelerini havi ilk Türkçe eser olan Saltukname’deki menkıbeler, XV. asrın 2. yarısında sözlü rivayetlerden derlenmiştir. En eski yazma Hüseyin adlı bir kişinin yazdığı “Haza Hikayeti Kitab-ı Nasreddin” (yazılısı 3 Ekim 1571) isimli yazmadır. 43 latife bulunmaktadır.

Mehmed isimli sahsın yazdığı “Lataif-i Nasreddin” adlı mecmuada (2 5ubat 1676) 112 latife bulunmaktadır. Letaif mecmualarmdan ikisi memleketimizde, yirmi yedi yazmadan on yedisi Paris Nanonal, altısı Oxford, British Museum’da ve Cambridge Üniversitesi kitaplığında, Viyana kütüphanesinde ve Özbekistan’lı Hadi Zarifin şahsi kitaplığındadır. Nasreddin Hoca fıkralarını ilk defa toplayıp işleyen. Çaylak lakabı ile maruf Mehmed Tevfik Bey’dir. Letaif-i Nasreddin (1881), Hazine-i Letaif (1884) deki kitaplarda 200’e yakın latife vardır. Bunu Veled İzbudak’ın çalışması izler. Mehmed Önder Bey Nasreddin Hoca (T. İş. B. Yay. 1971) isimli eserinde latifelerini mahallerine göre güzel bir yorumla vermektedir. Milli kültürümüze mal olan Hoca, Orta Asya’dan Avrupa’ya, Kırım, Azerbaycan’a, Afrika sahillerine kadar bütün Türk aleminde bilinmektedir. Azeriler Molla Nasreddin, Kazaklar Koja Nasreddin, Özbekler Nasreddin Efendi derler. Bu bölgelerde Hoca, bazen çeşitli amaçlarla öz kişiliğinden saptırılmıştır.” Avukat – Orhan KESKİN

Sayın Avukat Şair Ertuğrul Şakar’ın “Şaka Kasidesi”nden affına sığınarak aldığımız bir pasajı Hoca’nın engin ruh dünyasını aksettirmesi bakımından aşağıya derc ediyoruz.

Şaka Kasidesi

Çok sultanlar alimler geçse de cihannüma
Merhum Hoca Nasreddin; hikmet tezidir şaka

Yörükler çadır çadır nice beylikler kurdu
Horata cambazları için gezidir şaka

Düğünde derneklerde sohbet eğlencelerde
Nükte lafın kökünde söze mezedir şaka

Hortulu aşireti neşe cengaveridir
Fıkralar zincirinde terü tazedir şaka

Güldüren düşündüren, bir de haddi bildiren
Arkadan konuşulmaz bizde yüzedir şaka

Yediveren gülüdür, her iklimde dünyada
Nasreddin Hoca desen dizi dizi şaka

Eskişehir, Ankara, Kayseri ve Isparta
Konya ve Afyon dahil Hortu bezidir şaka

Sivrihisar, Akşehir derken kürede
Sınırları eriten lav cengizidir şaka

Güvercin kanadında Hoca Nasreddin gezdi
Kötülere ders veren halk vaizidir şaka

Ağlayan, bezen, uman topluma Yunus gibi
El olan, ayak olan Türk essizidir şaka

Seyyid Mahmud Hayrani, Hacı İbrahim hazret
İmbiğinden süzülen, dergah lafzıdır şaka

Şiirimi sulamak ocağında uyanmak
Latifenin kutbunda şark yıldızıdır şaka

Himmet et Ertugrul’a duyumsuzluk noktası
Mihengindir süreyya hür terazidir şaka

Bağışı sonsuz Rabbim, Rahmeti Rahman Allah
Nasreddin merhum kulun, af niyazıdır şaka

* * *

Nasreddin Hoca ile ilgili diğer konular için tıklayın.


Kaynaklar:

Orhan Keskin, Bütün Yönleriyle Sivrihisar – 2001
– Hoca Nasreddin, Dr. İ. Ali Sarar, Aziziye Vakfı Yayınları, 1998
– Dr. H. Doğru, XV-XVI. Yy.’da Sivrihisar Nahiyesi, TTK. Neşriyatı
– Nasreddin Hocanın Dünyası, Unesco, 1996, (Önsözde M. Önder-Dr. İ. Ünver Nasratınoğlu)
– M. Kutlu, Türk Edebiyatı Nasreddin Hoca Anıt Sayısı, 255. sayı s. 8,1995
– Dr. İ. Nasratınoğlu, Nasreddin Hocanın Dünyası. T. I. B. Yay. Unesco-1996
– Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi, 1987. Hazırlayan; Esat Bozyiğit
– İslam Ans. C. 9 s. 109 A. Kutsi Tecer
– Türk Edebiyatı Dergisi, Nasreddin Hoca Anıt Sayısı.

Kategoriler
Makale ve Yazılar

Ulu Cami Hakkında Değerlendirme

Kanaatimce, 1232 tarihini taşıyan; Selçuklu Sultanı 1. Alaaddin Keykubad döneminde; Vezir Cemaleddin Ali Bey adına vaki minare girişindeki imaret kitabesinden hareketle, caminin bu tarihte yapıldığı görüşünü kabul edemeyiz. Kitabede özel olarak camiden bahis yoktur. Kuzeydeki sultan adına vaki kitabede: (imaretül mescid-ül mübarek) kelimelerinin geçmesi neticeyi değiştirmez.

Yeni yerleşim yerlerinde yapılan mescitlerin, ihtiyaçların artması ile yıkılıp yerine büyük ve daha güzellerinin yapıldığı, bugün dahi yaşanan bir vakıadır. Yeni yapılan eserlerde eskilerine atıf yapılmasını, eski eserin tamiri şeklinde anlamak isabetli olmaz sanırım. Aksi halde 1232 tarihli imaret kitabesinin, mebzul olan kapılardan biri üzerinde olması gerekirdi. Dolayısıyla Ulucami’nin yapımını, Moğol istilasından sonra 1274 de, bani­sini de 11. Gıyaseddin Keyhüsrev’in (1266-85) naiplerinden Emineddin Mikâil olarak kabulde vicdani ve akli bir zaruret vardır.

Minare girişindeki 1232 tarihli kitabenin bulunduğu kapı karşısındaki merdivenle çıkılan belki de imarete ait köşk mesci­din kapısı olabilir. Veya bu merdiven o tarihlerde toprak olan damın bakımı için kullanıldığı gibi minare yapımından evvel ezan okumak içinde kullanılmış olabilir. İmaret mescidi yıkılıp, orijinal sütun ve başlıklar da kullanılmak sureti ile Ulu cami yeniden yapılmış olabilir. Kuzey ve doğu kapılarının orijinalliği de bunu teyit eder sanırım. Esasen ilim aleminde, caminin bugünkü formuna 1274 tarihinde kavuştuğunda, 1409 da minaresinin eklendiğinde, 1440 tamirinde mihrabın yapıldığında, 1924 yılında bu camiye 1244 tarihli Kılıç Mescid minberinin getirildiğinde ihtilaf yoktur. (Erol Altınsapan. Ortaçağda Esk. çevresinde Türk Sanatı s. 40)

Ulu Cami çatısı önceleri kamış dolgu toprak damlı iken, 1958 yılında damdaki toprak indirilmişti. (Müteahhit, Şükrü Ünlüoğlu idi.) Ahşap çatı yapılmış üzeri kiremitle kaplanmıştı. Estetik görünüşü ve nispeti bozmamak için çan yüksekliği alçak tutulmuştu. Çatı omurgası ile saçak açıklığı fazla olduğundan, Tarihi Eserleri Koruma Derneği tarafından her yıl bakımı yapılmasına rağmen dam akıntısı önlenemiyordu. Elektrik kontağı ve neticesinde yangına sebep olacağı endişesi korkulacak bir durum arz ediyordu. Bu durumun önlenmesi için büyük gayretlerle 1978 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bakır kaplattırılmış, tüm elektrik tesisatı yenilenmişti.

Çatı arası boşluğa, doğu kapısına isabet eden çatı üzerindeki kapaktan girilirse, damdaki kamış ve toprağın boşaltılması ile arada ısı izolasyonu kalmadığı görülür. Bu sebeple kışın sıcak, yazın serin olan cami havası bozulmuş, ısıtma problemi doğmuştur. Ahşap yapının zarar görmemesi için Konya Anıtlar Kurulu, kalorifer yapımına izin vermemişti.

Bu cami ile ilgili Tarihi Eserleri Koruma Derneğinin faaliyeti

Çatı tamirinden sonra, taşıtlar caddeden geçtiği sırada vaki titreşim neticesi, tavandan topraklar aşağı dökülmüş, yüz yıllarca yanan kandil ve mumların işleri ile tavan döşemeleri ve kirişler simsiyah olmuştu. 1962’li yıllarda Tarihi Eserleri Koruma Derneğinin katkıları ile o zaman Ulucami imamı olan Ali Rıza Öztürk, kurulan iskele ile tavan döşemelerini, kaplamalarını, kirişleri sıcak su ve deterjanla temizletmiş, boyalı olan yerler boyalar zarar görmesin diye kuru olarak yumuşak fırça ile temizlenmişti. Her direk karşısında bulunan kandil askılıkları­nın orjinalleri bırakılmıştı.

Bugün temin edilen modern aletlerle ca­mi daha da temizdir. Taban sergileri emsalsiz güzelliktedir. Onlar üzerinde na­maz kılan insan, kendini tabiatta namaz kılıyor hisseder. Ancak bunlara da hırsızlar musallat olmuştur.

Kadınlar mahfeli kösesindeki (Sölpük Mescidi dedikleri) Emineddin Mikail’ın Kütüphanesinin bulunduğu yer, T. H. K. nun elinde iken 1962 yılından 2000 yılı­na kadar Tarihi Eserleri Koruma Derneği, Sivrihisar 1. İlimler Vakfı ve Cafer Akıllı Vakfı için merkez vazifesi görmüştür.

1955 yılında kurulmuş bulunan Tarihi Eserleri Koruma Derneğinin, 25. 2. 1973 tarihinde başkanı olarak genel kurula sunduğum faaliyet raporunda, Ulu cami’nin 1972 yılında uçan minare külahının yeniden yapılmasına 8611 TL. harcanmış olduğu ifade ediliyordu.

Sivrihisar, tarihi bir ilçe olması dolayısıyla önemlidir. Tarihi bir ilçe olmanın en güzel delilleri yetiştirdiği değerli insanlar yanında, sinesinde barındırdığı tarihi eserlerdir. Tarihi eserleri, camiler, mescidler, türbeler, kümbetler, çeşmeler, mezar­lar, ören yerleri hatta ağaçları ve evleri ile tarihi dokudur. Bunları biran için yok sayınız. Nüfus, iktisadi durum, ticaret ve sair yönlerden yapılacak bir değerlendirmede Sivrihisar Türkiye’deki ilçeler içinde sonlarda gelir. Nitekim idari alanda ve adliye teşkilatı bakımından tayinlerde esas alınan kıstas 3. sınıf olmasıdır.

Öyle ise Sivrihisar’ı Türkiye’de birinci sınıfa ve saygın konuma yükselten özelliklerini korumada azami hassasiyet göstermeliyiz. Hassasiyet göstermek, işi ehline bırakmak yanında kanun ve nizamlara uymaktan geçer. Bu iş için hüsn-ü niyet kafi değildir. Ulucaminin direkleri kendilerine göre iyi niyetlerle yağlı boya ile boyanmış, vakıflar esere zarar veren bu durumu izale için kat be kat masraf yapmak zorunda kaldığı gibi eski haline getirirken de boyalı kısım yontularak te­mizlendiğinden direkler bu kısımlarında incelmiş, eser zarar görmüştür. Hiç sanat ve hat değeri olmayan levhaların veya olsa bile bir levha, perdenin veya lambanın takılması için 800 yıllık minbere çivi v.s çakılması tarihi bir cinayettir. Keza temizlik yapıyorum diye tarihi boyaların silinmesi ve yukarıda temas edildiği üzere minarelerin sıvanması tam anlamıyla tarihi esere suikasttır.

Çarşı girişinin tanzimi sırasında musalla taşı önünde bulunan, ecdadımızın son yolculuklarına gölgesinde uğurlandıkları, yaprakları gümüş gibi parlayan, dallarında kuşların öttüğü, birkaç asırlık hünnap ağacının kesildiğini gördüm. Niye kestiklerini sorduğumda, duvar dibindeki fidanlar gösterilerek ağaçsa burada da var cevabını aldım. Tarih birkaç kilo hünnap veya bilmem kaç milyon para değildir, onu parayla pulla geri getirmek mümkün değildir. Medeni milletler kendilerine tarih yapmak için her şeylerini vermektedirler.

Bu konuda her şeyi yerli yerine koymak, sapla samanı veya değişik taneleri birbirine karıştırmamak lazımdır. Saat kulesinin sıvanması, özelliğini kaybettirmiştir. Yunus Hoca Kümbeti nereden baksan 36 m2’lik bir mescid, kuş yuvası gibi bir yer. Büyük bir cami yanında ancak son cemaat kubbelerinden biri kadar. Onu değerli kılan tarihi motifleri ile tarihi özelliğidir. Sen onu yok edersen en azından bu esere ve tarihe kastetmiş olursun. Sevaba değil vebale girersin.

Bir türbeyi dozerle yerle bir edersen, kitabiyeliğini çöplüğe atarsan o zatın getirdiği ve 400 seneden beri içtiğin suyunun hakkını nasıl ödeyeceksin? Akcami’nin, müftülük sitesi molozları ile atılan sütun başlıkları nerede?

Sivrihisar halkı bir gönül muhasebesi yaparak, içinde bulunduğu hali, muhteşem ilim merkezi bir serhad şehri iken, niçin küçük bir ilçe durumuna düştüğünü sorgulaması gerekir diye düşünüyorum.

Eğer biz kendi kendimizi sorgulamaz isek, gelecek nesiller nezdinde ve tarih önünde hiç de iyi bir şekilde anılmayaca­ğımızı bilmemiz gerekir.

***

Orhan Keskin – Bütün Yönleriyle Sivrihisar, 2001

Not: 1983 yılında Diyanet tarafından Ulu Cami kıblesinde düzenleme yapıldı. Fakat bir süre sonra eski haline getirildi.

Kategoriler
Makale ve Yazılar

Kökü Derinde Bir Çınar Sivrihisar

Kayaların eteğinde tarihi bir Anadolu şehri, Sivrihisar var. Adını sivri kayalar­dan, kayalar üzerinde kartal yuvası gibi duran sağlam bir kaleden alan Sivrihisar. Kökü derin bir çınar gibi, gün görmüş, devirler yaşamış, başı dik, alnı açık bir tarih ve kültür şehri.

Sivrihisar, Eskişehir’in o görmüş geçirmiş soylu soplu, okkalı oturaklı ilçelerinden biridir. Çok önemli bir karayolu onun, ne öyle “çarşı caddesi” haline gelecek şekilde içinden geçer, ne de umursamıyormuş gibi uzağından sıvışıp savuşur. Fa­kat eteğinin kenarından saygı ile yol alır. Mevkiine sırtını dayadığı kayalıkların ve kalıntıların haşmetine bakanlar, en azın­dan “yalçın” kelimesinin ne manaya gel­diğini kavrarlar. O görünümüyle mey­dan okur bir hali vardır. Sivrihisar’ın kendisi munis olsa bile, görünüşü munis değil, saygı telkin edicidir.

Bir başka dost Ankara dönüşü “Sivrihisar kayalarının silueti bana hep ezelden ge­lip, ebede giden bir kervanın konaklamış halini hatırlatır” demişti.

Sivrihisar, uzun bir askerlik dönüşü, si­nesinde yetiştiği kayalara bakıp o bütün özlemi ile bu kadar güzellik imkânsız, muhakkak tamir edip düzenlemişler de­dirten bir sıladır.

Ayrılıklarımızda Garipce’den geçerken gariplik hissettiğimiz ilçemiz, inananlar için taşı Mekke taşı gibi, kıblesi açık in­sanların kendilerini Allah’a yakın hisset­tikleri, havası hoş, suyu güzel sinesinde barındırdıkları din uluları ile mümtaz ve (Şeyh Baba Yusuf dili ile) Peygamberimi­zin Ravza’sında halkına merhametle mu­amele edilmesi niyaz edilen Hacı Bayram Veli (K. S) tarafından “Kırklar”ın makamı olarak belirtilen bir belde.

Ankara dönüşü Sivrihisar’daki yazıhanemde beni ziyarete gelen, Bursalı bir avukat ar­kadaşım: “Orhancığım, bu dağ taş arası küçücük ilçede avukat olmak için mi fakülte­de o kadar çok çalışmıştın?” demiş, ben de cevap olarak: “Sana göre öyle ama buraya bir de benim gözümle bak” demiştim.  Av.Orhan KESKİN

Sivrihisar’ın; doğum yerim, ata yurdum, vatanım olarak; daima gönlümde müstesna bir yeri olmuştur. Şair Eşrefin Sivrihisar’a kaymakam tayin edildiğinde: “Padişahım gitmek murat ise bir hisara Başı sivri olmasın da ak olsun” Dediğini duyunca ona kızmış ve: Kırkağaçlı Eşref mazurdur hisarı ak ister Serdar ise, hisarın sivrisini sancak ister Hisarlar vardır yeşildir, aktır, karadır amma! Sevmeye onu: Yunus, Hızır, Selman-ı Pak ister. Demiştim.

Sonraları Kırkağaç ilçesi ile Akhisar ilçesi arasındaki uzaklığın çok az olduğunu gö­rünce memleketine yakın olmak arzusunun galip geldiğini anlamış, gurbette biri ola­rak kendini anlayışla karşılamıştım.

Sivrihisar benim için, temiz havasını soluduğum, tatlı sularından içtiğim, nimetleri ile şekillenip büyüdüğüm, yasadığım; benimle ağlayan benimle gülen akraba ve dost­larımın bulunduğu, toprağı şüheda kanı ile yoğrulmuş, atalarımın son durağı, mane­vi tasarrufları devam eden evliyalar yatağı…

İsrafı sevmeyen, zeki, çalışkan, ağırbaşlı, uyumlu, saygılı, kadir bilir, dinine, tarihine, diline, örf ve adetlerine bağlı bir ilçe.

Sivrihisar, dünya coğrafyası hatta ülkemizde küçük bir yer işgal etmektedir. Ancak di­ğer yönden, yetiştirdiği şahsiyetler bakımından dünya çapında ilgiye layık bir yerdir. 17. asra kadar, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde şehir ve ilim merkezi olması; her bakımdan yapılacak araştırmalara; odak olmak niteliğini taşımasına yeterlidir sanırım.

Sivrihisar’ın bugün de; köy ve şehir arasındaki geçişte; “şehirli mektebi” kimliğini ta­şıdığını söylersek haksız sayılmayız.

* * *

BÜTÜN YÖNLERİYLE SİVRİHİSAR