Kategoriler
Genel

Alemşah Kümbeti Mimari ve Süslemeleri

Moğolların, kendileri ile beraber kalabalık Türkmen topluluklarını da önlerine katarak hızla batıya ilerlemeleri İran, Suriye ve Anadoluyu alt üst eden siyasal olayların yanında sosyal, kültürel değişikliklerede neden oldu. Batıya sürüklenen bu toplulukların beraberlerinde getirdikleri sanatları, kültürleri Anadolu’da bulunan ulusların kültür ve sanatları ile karışarak ortaya yeni bir mimari üslup çıktı. Biz buna İlhanlı sanatı veya mimarisi diyoruz.

Daha sonra İlhanlılar tarafından Anadolu’nun yönetimiyle görevlendirilen, Noyan ve beyler gönderildikleri bölgeye oymağı ile beraber gelip yerleşiyorlardı. Askeri yönü fazla basan bu valilerin hakimiyetleri uç bölgelerde daha belirgindi. İşte bu uç bölgelerden biriside Sivrihisar ve çevresidir. İlhanlılar gittikleri yerlerde camiler, kervansaraylar türbeler inşa etmişlerdir. Bilhassa Anadolu’da türbelerin yapımı Moğol istilasından sonra, yani on-üçüncü yüzyılın ikinci yarısında yaygınlaşmıştır. Türbeler genellikle sultanlar, hanedan mensupları, devlet adamları, Şeyh ve veliler için yapılıyordu.

Sivrihisar’da Çobanoğlu Timurtaş’ın öldürttüğü Sultan Şah’a kardeşi balto oğlu Melikşah tarafından H.728/M.1327-28 yılları arasında yaptırılan Alemşah türbesi, İlhanlı mimarisinin bir örneğidir. K-1-

***

Sivrihisar Alemşah Kümbetinin Mimarisi, Geometrik ve Figürlü Plastik Süslemeleri

Anadolu Selçuklu Devletinin Anadolu’da hakimiyetinin sona eriş tarihi olan 1308 (M) yılı, aynı zamanda Anadolu’da eski birlik kurmak için mücadele eden Anadolu Beyliklerininde en faal devreleri olarak görülebilir.

Her beyliğin sosyal, siyasi ve ekonomik alanlarda faaliyetlerini sürdürdüğü bu tarih, aynı zamanda İlhanlı hakimiyetinin de tam anlamıyla Anadolu’da varlığını hissettirdiği, ancak İlhanlının burada bir işgal kuvveti olarak kalacağını anlamaya başladığı ve Anadolu’da yer yer beylik mücadelelerinin kızıştığı tarih olarak ta kabul edilir. Bu tarihten sonra, XIV. yüzyılın ortalarına kadar Anadolu’da varlıklarını hissettirmiş olan İlhanlılar, Anadoluyu ele geçirdikleri tarihten beri devrin sosyal yaşantısına uygun şekilde dini ve sosyal müesseselerle eğitim kurumlarının inşaasını sürdürmüşler, bu arada camiler, mescitler, medreseler, türbeler, köprüler yaptırarak, kaleleri tahkim ettirmişlerdir.

Osmanlı Devletinin henüz kuruluş yıllarına rastlayan bu tarihlerde, Onların çok yakınında Sivrihisar’da, İlhanlılar tarafından yaptırılan yapılardan birisi ile karşılaşıyoruz. Aslında bu devirde Anadolu’da yapılan eserleri İlhanlılara maletmek doğru değildir. Çünki İlhanlıların kopup geldikleri yerlerde bilhassa İran’da yaptırdıkları eserlerle bunlar arasında önemli üslup farklılıkları vardır. Anadolu’da bu devirde yaptırılmış olan eserleri ancak kronolojik bakımdan İlhanlılar devrine maletmek gerekir.

Sivrihisar’da İlhanlının hakimiyeti yıllarında yapılan ve ALEMŞAH KÜMBETİ olarak tanıtacağımız bu yapı, her haliyle bir Anadolu Selçuklu eseridir. Aynı zamanda bu yapı Anadolu’ya Selçuklular tarafından getirilmiş sağlam mimari üslubun İlhanlılarca da tamamen benimsenmiş olduğunu kanıtlar.

MİMARİ VE SÜSLEMELERİ

Aslında aynı adla anılan bir medrese ve mescit ile birlikte yaptırıldığı anlaşılan Alemşah Kümbeti, medresenin vaziyetinin değişmesinden sonra, sağlam yapısı ile orijinal durumunu korumaktadır.

Alemşah Kümbetinin hafif şişkince sivri bir kemerin içerisine yerleştirilen ve kapı kilit-taşının üzerindeki boşluğu tamamen doldurabilecek şekildeki kitabesi, 9 satır halinde ve Arapçadır. Kitabenin hemen altındaki köşe boşluğu da bir ucu kalın, diğer ucu gittikçe incelen plastik bir volutla son bulur. İki yanı şişkin sivri kemerli bir üçgen alana yerleştirilen 9 satır halindeki bu Arapça kitabenin Türkçe karşılığı:

“Bu İmareyi büyük Emir-i ümeranın melik-i meali ve mekarimi sahib-i hayr ve hasenat babası Melikşah Bey yaptırdı. Allah tevfikini daim etsin ve cennet yolunu kolaylaştırsın. Bunu Rahmet-i İlâhiyeye sait ve gençlik çağında zulümle şehit edilen kardeşi Sultan Şah bin Kiro Baltu için yaptırdı. Allah Avfü mağfiret etsin ve bunları Cennet-i Firdevse iskân etsin. Yazan vecih-ül hatiptir. Sene 728” (1327-1328)dir.

Kitâbede adı geçen Melikşah, İlhanlı Hükümdarı Ebu Sait Bahadır tarafından Anadoluyu işgal ile görevlendirilen kumandan Baltu’nun oğludur. Melikşah, İlhanlı Sadrazamı ve Anadolu Umumi Valisi Emir Çoban’ın oğlu Timurtaş Paşa’nın babasının İran’da idam edilmesi üzerine isyan ederek bir çok bey ile birlikte öldürülen İlhanlı Beyi Sultan Şah’ın kardeşidir.

Mimari yönden kümbet, altta kriptası bulunan kare kaide üzerine yüksek sekizgen gövdeli ve pira-midal çatılıdır. Sekizgen türbenin her yüzeyi külâha kadar düzgün kesme mermerden, yukarısı tuğla malzeme ile yapılmıştır. Yakın tarihlerde yapılan tamirde külâhın üst kısmına bir korumalık ve alem geçirilmiştir.

Kripta ile aynı yönde açılmış kümbetin portalına, iki yandan 6 sıra merdivenle çıkılmakta, altta merdiven boşluğu arasında da alt kattaki kriptaya geçit veren küçük ölçüde bir kapı bulunmaktadır. Zeminden 75 sm. alçakta bulunan ve üzeri düz tonozla örtülü olan kripta kısmında, kitâbede adı geçen Sultan Şah’ın sandukası vardır. Üst katta kıble yönünde açılmış mihrap, türbenin üst katının gerektiğinde namaz kılmak için kullanıldığına işarettir.

Anadolu Selçuklu Portallarının tam bir benzeri olarak yapılmış olan portalı, sekizgen gövdeli kümbetin bir yüzeyine sığabilecek biçimde, fakat tüm süsleme özelliklerini üzerinde taşımaktadır. Dıştan dört sıra halindeki süs bordürü oldukça gösterişlidir. Arada kalan ince uzun kapı boşluğu, görünüşe göre yukarıya doğru biraz yüksekçe, üstten kitabe boşluğu, alttan da kapı çerçevesi ile içeriye taşmış küçük bir eyvan görünümündedir. Kapının basık kemerli kilit-taşının ortasında yüksek kabartma olarak bir kabara bulunmakta, bunun iki ucu aşağıya ve yukarıya doğru uzatılmıştır. Portal kemerinin iki yanında nebati süsle- meli başlıklarıyla sütunceler, birçok Anadolu Selçuklu ve İlhanlı yapılarında karşımıza çıkan görünüşlerdir. Sütunce başlığının nebati süslemeli olmasına karşılık, sütuncelerin üzeri Erzurum Çifte Minareli Medresenin avlusundaki revak sütunlarından birisi üzerinde bulunan iç içe dört çizgi halinde kesişen altıgenlerin meydana getirdiği alçak Kabartma formu akla getirir. Bu süslemenin daha eskiye uzanan örnekleri arasında Meraga’da Kümbet-i Surkh’un (1147 M.) portal kemerinin iki yanında bulunan süslemeler tuğla malzeme üzerinde dikkati çeker.

Portal çerçevesinin geometrik süslemelerine gelince, bunlar en dışta ortaları derin oyulmuş bir ters bir düz köşeli Y şekilleri meydana getirilen mimariden başka halı, çini, minyatür ve maden eserlerin bordürlerini süsleyen bir geometrik bordürler çevrelenmiştir. Bu bordürün aynısını son zamanlarda İlhanlılara maletme eğilimi ağırlık kazanan ve XIII. yüzyılın sonlarına tarihlenen Erzurum Çifte Minareli Medresenin doğu eyvanının revak kemerinden sonra içerde meydana gelen asıl eyvan kemerinin en dış bordür süslemesi olarak görüyoruz. Aynı bölgede yine İlhanlılar zamanında yaptırılmış olan Aras Nehri üzerindeki Emir Çoban (Çobandede) Köprüsünün doğu kemer ayaklarından birinin üzerinde de bu süslemenin benzerine rastlanın. Diğer benzerleri daha yumuşak hatlarla Kayseri-Sivas yolundaki Sultan Hanının (1232) Köşk mescidindeki kemerde ejderlerin gövdesi olarak, Antalya-Burdur yolunda Susuz Hanı’nın (1245 civarı) portalının iki yan mihrabiyelerinin kemerleri üzerinde ejder gövdesi olarak karşımıza çıkar.

İkinci ve geniş ana bordürü daha sonraya bırakıp, üçüncü geniş bordürü ele alacak olursak, tamamen kapalı geometrik şekiller arzeden bu bordürde, birbirine paralel çift hatlı kırık şekiller, birbiri içine girmek suretiyle üçgenler, dörtgenler, beşgenler, altıgenler meydana getirerek yüzey süslemesine katılmışlardır. Anadolu Selçuklu yapılarında daha çok taş üzerinde uygulama alanı bulan bu süslemelerin, daha geniş ölçüde benzerlerini görmek mümkündür.

Üçüncü bordürdeki geometrik kırık şekillerin içeride daha dar olarak dördüncü bordürde de tekrarlanmasından sonra, portal sütunce ve kemeri başlamaktadır.

Geometrik ve figürlü plastik süslemeler açısından daha da önemli olan ikinci bordür sistemi, en dıştaki birinci bordürden, birkaç ince çubuk silme ile ayrılır. Bu geniş bordürün ana kuruluş şeması yatık M şeklinde düzenlenen iki kırık şeridin birbirine geçmesi ile meydana gelen geometrik şekildir. Birbirine M harfi şeklinde yaklaşan iki ucun ortasından birer Rumi çıkarak yarım halde son bulmuş, ortadaki boşluk da bitki şekilleriyle doldurulmuştur. Yatık M şekilleri bir yanda meydana gelirken, aynı çizgilerin formu öte yanda 3/4 ü mevcut altıgen yıldız şeklini oluşturur. Palmetlerden başka bu yıldızların ortalarında küçük yuvarlak rozetlere de yer verilmiştir. Öte yandaki Rumi şekillerinin ortalarında, bazan sarmaşık şeklinde bir sapa bağlı olarak yanyana küçük hayvan başları da tasvir edilmiştir.

Portalın sol tarafında görebildiğimiz kadarıyla sarmaşık dallarına bağlı olarak tasvir edilmiş bu hayvan başları portalın önemini artırmaktadır. Bu çeşit hayvan başlarının birçok Anadolu Selçuklu ve İlhanlı dönemi yapılarında benzerlerini buluruz. İlhanlılar zamanında yaptırılmış olan Niğde Sungur Ağa Camimin (1335 M.) portalında, geometrik yüzeyleri çevreleyen sarmaşık saplarından meydana gelen bordürde, kıvrımların içini dolduran kısımlarda tasvir edilmiş at, aslan, balık, ejder, kuş, fare, gibi hayvan başları, aynı üslupta ele alınmıştır.

Anadolu Selçukluları zamanında yaptırılmış olan Bünyan Ulu Camimin (1256) portalında da, burada olduğu gibi yatık M şekilleri meydana getiren kırık iki şerit ve bu şeritlerin bir tarafta altıgen yıldız, öte yanda da bitki şekilleri meydana getiren geometrik bordürün hemen aynısı görülmektedir. Aynı yerdeki dördüncü broşürde de Niğde Sungur Ağa Camii portalında olduğu gibi spiral sarmaşık dallarından ibaret nebati süslemelere rastlanmaktadır. Bünyan Ulu Camii portalında hem geometrik süslemenin, hem de bitkisel süslemenin aynen tekrarı ilginçtir. Yalnız buradaki hayvan başları öncekilere göre daha büyükçe, fakat onlara nispetle şematize edilerek tasvir edilmiştir. Yatık M şeklindeki şeritin yarım altıgen yıldızlar meydana getirerek geometrik süslemeye katılmasını, Aksaray-Nevşehir yolundaki Ağzıkara Han’ın (1238-1240) dış portalının ikinci bordüründe de görebiliriz.

Aynı üslup birliği içinde olmasa da hayvan başlarının bir arada bulunduğu, fakat baş ve yüz çizgilerinde büyük bir benzerlik görülen hayvan başları topluluğu Sivas Gök Medrese (1271) portalının kapısının sağ ve sol üst köşelerinde karşımıza mermer üzerine kabartma olarak çıkmaktadır. Buradaki hayvan başları da birbirlerine sanki bitkilerle karışmışlardır.

İkonografik yönden hayvan başlarının bitki dallarının ucunda yer almasına, XI. yüzyıldan itibaren Büyük Selçukluların dağılmış oldukları bölgelerde rastlanır. Kökü, Gazneliler yolu ile Hunlara kadar uzanan bu üslubun Büyük Selçuklu yapılarında çeşitli yerlerde görülmesi, kaynağın zenginliğine işarettir. Musul’da Zengi’lerden Bedreddin Lulu tarafından yaptırılan Kara saray (1235) harabelerinde ştuk yazı frizini oluşturan kompozisyonda, zemin süslemesi olarak sarmaşık biçiminde kıvrık dal ve rumiler arasında yazılara yer verilmiş, bu yazıların uçları da insan, tavşan, kuş, fare, aslan başlarıyla sonuçlanmıştır. Büyük Selçuklulardan kaldığı anlaşılan Musul maden eserlerinde de bol örnekleriyle karşılaştığımız bu yazıların, daha çok insan başı şeklinde son bulanlarına “konuşan yazı” deyimi yakıştırılmıştır.

Yine Büyük Selçuklu atabeylerinin hakim olduğu Azerbaycan’da 1234-1235 (M) yıllarına tarihlenen Bakü Kalesinin kule ve surlarında iken denize düşerek bir müddet sonra çıkarılan parçalarında taş üzerine yazılmış kitabe kuşağına rastlanmaktadır. Bu kitabe kuşağında insan ve hayvan başlarına büyük ölçüde yer verilmiştir. Aynı bordürde solda sütunce başlığının hizasında ağzı yukarıya gelecek şekilde kaba hatlarıyla tasvir edilmiş bir balık figürü, Alemşah Kümbetini figür yönünden zenginleştirir. Yan yana tasvir edilmiş iki hayvan başından daha büyük ölçüdeki (12 x 8 sm.) balık figürünün baş kısmı bir çizgi ile ayrılmış, yüzgeç ve solungaçlarla kuyruk kısmı iki yana açık şekilde belirtilmiştir. Anadolu’da balığın tasvir edildiği birkaç örnek, sutuko ve taş süsleme olarak günümüze kadar gelmiştir.

Alemşah Kümbetindeki balık figürü gibi üslup birliği gösteren örnekler, Aksaray-Konya yolundaki Sultan Hanı’nın (1229) portalında, Denizli yakınlarındaki Çardak Hanının (1230) hol kısmında paye üzerinde, Alanya Obaköy Medresesi (1373) portalında karşılıklı iki ejderin geçme yapan karın kısmında boşluğu doldurabilecek şekilde büyük ihtimalle burç sembolü olarak tasvir edilmişlerdir. Su sembolü olarak da Konya’da Karamanoğulları tarafından yaptırılmış Meram Hamamınının (1324) kilit-taşı üzerinde cennet sembolü tavus kuşunun yanında su ve temizlik, iman ile ilgili sembol olarak tasvir edilmişlerdir. Ayrıca çeşitli sembolik ifadeler için mezar taşlarında, köprülerde, bol örnekler halinde karşımıza çıkmaktadırlar.

Bu yapı üzerinde zikredilmesi gereken husus bir İlhanlı Beyi için yaptırılmış olmasına rağmen, Anadolu Selçuklu Sanatının bir devamı şeklinde ele alınmasıdır. Plan ve şekil yönüyle tamamen Orta Anadolu ve Konya çevresindeki türbelere benzeyen Alemşah Kümbeti, iki yanda nebati başlıklı sütuncelere, dar ve uzun portal çerçevesine sahip olması yönünden de İlhanlılar tarafından yaptırılmış olan 1312 M. tarihli Niğde Hüdavent Hatun Kümbetiyle benzeşir. Belli ki Niğde Hüdavent Hatun Kümbetinin daha özenle ve ustanın tüm sanat gücünü ortaya koyarak yapmış olduğu anlaşılmaktadır. Alemşah Kümbetinin bundan bir müddet sonra yapılmış olduğu da göz önüne alınırsa Niğde Hüdavent Hatun Kümbetini daha sade ve mukarnassız bir giriş halinde tekrarladığı söylenebilir. Hüdavent Hatun Kümbetinde olduğu gibi bu kümbette de geometrik ve figürlü plastik süslemelere önem verilmiştir.

İlhanlıların kendilerinden en az iki buçuk asır önce Anadolulaşmış Selçuklulardan, daha saf ve direkt olarak birtakım inançları da birlikte getirdikleri, çeşitli sembolleri yapı üzerlerinde kullandıkları anlaşılmaktadır. Gerek burç-gezegen, gerek takvim hayvanı, gerekse temizlik ve iman sembolü olarak kullanılan bu hayvan figürlerinin İlhanlı dönemi yapılarında arttığı dikkati çekmektedir. İlhanlıların Anadolu Selçuklu yapıları karşısında daha teslimiyetçi bir tavır takındıkları, Onların İran’da yaptırmış oldukları yapılarla Anadolu’da yaptırmış oldukları yapılar arasındaki farklılıklarda da derhal görülecektir.

Yapı sanatı bakımından tamamen Anadolu’ya bağlı kalmış olan İlhanlıların Anadolu’da meydana getirdikleri yapılarda Erzurum Çifte Minareli Medrese, Erzurum Yakutiye Medresesi, Erzurum yakınlarında Çobandede Köprüsü, Niğde Hüdavent Hatun Kümbeti, Niğde Sungur Ağa Camii, Amasya Bimarhanesi gibi belli başlı eserlerde Anadolu Selçuklularına göre daha bol figür kullandıkları dikkati çekmektedir. Bu da daha çok İslamlaşmış Anadolu Selçuklularının, daha kısa bir zamanda Karakurumdan kopup gelen Moğolların yakın doğudaki gücünü oluşturan İlhanlılara oranla inançlarındaki değişimler olsa gerektir. Anadolu Selçuklularının figür tasvirlerinde daha çok armaya ve basit şekillere yönelmelerine karşılık, İlhanlıların sembolik anlamları ağır basan figürlü plastike yöneldikleri söylenebilir.

Sivrihisar’daki ALEMŞAH KÜMBETİ tamamen Anadolu Selçuk etkili, ancak figürler ve sembolik anlamları yönünden de daha çok eski Türk dinlerine dayalı bir önem arzeder. K-2-

***

K-1: Y. Mesut Kilci -Tez
K-2: Dr. Hamza GÜNDOĞDU – Vakıflar Dergisi Ankara, 1982

Kategoriler
Akif Yaşar Yurtdaş Makale ve Yazılar

Çocukluğum Sivrihisar

ÇOCUKLUĞUM SİVRİHİSAR

(Bizim kuşağın çocukluk oyunları ve o dönemde tadı damağımızda kalan tatlar üzerine…)

Bir romancı; “İnsanın anayurdu çocukluğudur.” diye yazar… Benim de çocukluğum, Sivrihisar… Çocuktuk, etrafa neşe katardık, ne güzeldi oyunlar… Bize arkadaşlığı, komşuluğu, öğretti o yıllar… Yalın ayak koşardık, dar gelirdi sokaklar…

Çember çevirirdik, patlardı parmaklar… Zor yürürdü, kaldırımlarda telden arabalar… Usandığımızda; gazoz kapağı oynar, sonra dönerdi, birbiri ile tokuşan topaç “fıçı”lar…

Bazen tek, bazen çift kale maçlar… met, misket, “istop” ve saklambaçlar… “zerdeli” çekirdeğinden “tıs, tıngıç, tunç” lar… dayanmazdı oyunlara “süvari”li pantolonlar…

Kızlar; körebe, mendil kapmaca, ip atlar… gençler; çıkrığı bir uçtan bir uca topuklar… çıkrığın ortasında meşe kömürü gıcılar… “kaş kararıp”, akşam oluncaya kadar, bitmek bilmezdi oyunlar..

O zamanlar daha çok yağardı kar… kışlar zor geçer, lastikti ayakkabılar… karda oynardık, ıslanır yün çoraplar, paçalar donar…”laylon” ya da “dımışkı” çakılı kızaklar.. kayak pistimiz Nalbant Tevfik’ lerin bayırdan başlar, kayardık taa… yüzügüllü’lerin duvara kadar…

Yiyecekler, içecekler bir başkaydı o yıllar, nerede şimdi o tatlar… tadın damağımızda kaldı, tadım, tuzum Sivrihisar…

Şakşukanın Rıza emminin meşhurdu kurabiyesi, günlük, taze kurabiyelerden hoştu yemesi… bir samıt amcamız vardı, çocukların sevgilisi, güzel olurdu, pembe pamuk şekerlisi… Ramazan topunun yanında idi “kar kuyusu”, o, zamanın en güzel derin dondurucusu…

Gazozcular Mustafa, İzzet “patlat bir gazoz” kalmazdı hararet.. dondurmacılar ” Zeyli Hüseyin ile “ballı” satan Mustafa’ nın babası, soğuturdu yürekleri kaymaklı dondurması…

“Ataşlar” Sivrihisar’ın meşhur kuruyemişçisi, bir başka olurdu, taze kavrulmuş çekirdek ile kestanesi… değirmenci İsmet’te buğdayın un olur, bulgurcu Ahmet’te bulursun bulgur…

Kamil’in, maniklerin ve karaoğlanların fırını, bir başkaydı, mubarek ekmeğin, pidenin kokusu tadı… Hatikana, tekenenin Emine, Naciye, Hasanemmi… toprak fırınlarda pişirirlerdi “tespi” ekmeği… kelle ütüler; demirci Mehmet, Hafız Hızlı, Hikmet ile Topalın İsmet, ütülenmiş kelle, paçalar her derde deva, bulunmaz nimet…

Şahinlerin Ünal abinin köfteleri çok lezzetli, köfteci Şükrü ile köfteci dayının köftesi, kokusu çarşıyı sarar, hoştur, tabakta ya da ekmek arası yemesi… ançıların meşhurdu sucuğu, pastırması, etrafa nam salmıştı ama, bize zor gelirdi alması…

Arasıra uğrardık çavuşun kahvesine, başka yerde bulunmaz, bayılırdık ” demirhindi” sine… unuttu sanmayın; Köroğlu’nun yoğurdunu, “kocausta” nın enfes çorbasını, Aşçı Hamdi’ nin yemekleri, “yumurtacı’ Saadet, aşçı Ayşe’nin düğün yemeklerini, bamya çorbası, düğün helvasını… unutursam ayıp olur,

Sivrihisar’ın meşhur met helvasını… sıra gelmedi kusura bakmayın; bazlama, gözleme, haşgaşlı, yufka, minimize, badılcan küllemesi, patatesli, babaccalı dürümlerimize… arabaşı, su böreği, kapama ile hoşmelim baş köşemizde, pekmez, nardek, turşularımız ile göllemize…

Kepenin kelemi, koçaşın patlıcanı, okçunun fasulyesi, İstiklalbağının mercimeği, dümreğin nohutu, doyulmaz dinek üzümüne…

Eskiden kasap taze etini verirdi dellalın omuzuna, dellal çarşıda dolanır, duyururdu Sivrihisar halkına… hele bir” torun” emmi vardı ki, orta yerinden dilinmiş kan kırmızı karpuzu eline alır, seslenirdi millete ; “karpuz geldi karpuuuzz… bi kabahati varsa pek tatlı” diye…

TADIN DAMAĞIMDA KALDI, TADIM, TUZUM SİVRİHİSAR…

Yaşar YURTDAŞ

NOT: adı geçenlerden Rahmeti Rahmana kavuşanların mekanı cennet olsun, geride kalanlara hayırlı ömürler olsun inşaallah, unuttuklarımız olmuş ise ve de sürçülisan ettik ise affola. selam ve dua ile…

Akif Yaşar Yurtdaş
Kategoriler
Genel

Hacivat ve Karagöz Sivrihisar’da

Bir anlamıyla dericilik sanatının sergilenmesi olan Hacivat – Karagöz, küçük büyük her yaştan insanın ilgisini çeken bir gölge oyunudur. Önceleri dana veya deve derisinden “nevregan” denilen bıçak ile işlenerek oyunun karakterleri hazırlanırdı. Sonraları deri yerine bulunması kolay materyallerden hazırlanan ve karakterlere ışığı daha iyi yansıtması amacıyla delikler açılmakta ve kök boyalarla (bulunmaması durumunda su bazlı ekolin boya) renklendirme işlemi yapılmaktadır.

“Türk gölge oyunu Karagöz” kitabı sh. 40-42’de Karagöz ve Hacivat’ın yaşadıklarına ve dönemlerine dair bazı rivayetler anlatılmaktadır. Hemen her kaynakta yer verilen bu rivayetlerden 4. Rivayette:

“Sivrihisar Beyi kendisine bir saray yaptıracaktır. Mimarı da Hacivat’tır. İşçiler arasında bulunan Karagöz de dülger olarak çalışmaktadır. Ancak Karagözün tuhaflıkları işçileri çalışmaktan alıkoymaktadır. Her cuma sarayın durumunu görmeye gelen Bey, işlerin niçin ilerlemediğini öğrenince Karagözün başını kestirir.

Bir süre sonra başka bir beyin açtığı savaşı kaybeden Beyin bütün neşesi kaçar. Hacivat da, Karagözü öldürtmeseydi böyle kederli günlerinde kendisini eğlendirebileceğini söyler. Bey de, onun tuhaflıklarını anlatmasını ister; böylece kederlerinden kurtulacaktır. Bunun üzerine Hacivat, başta Karagöz ve kendisininkiler olmak üzere, yapıda çalışan işçilerin tasvirlerini keserek oynatmaya başlar.”

Nurettin SEVİN, Türk Gölge Oyunu, İstanbul 1968,76 + [1]

Kaynak: Akçağ Yayınları, Türk Gölge Oyunu Karagöz – Prof. Dr. Saim Sakaoğlu
Ankara 2011 – ISBN: 978-975-33M83-4

Karagöz oynatan ve seslendirmesini de yapan kişiye “Hayali” adı verilir. Hayalinin her karakteri seslendirirken ses tonunu karaktere göre ayarlaması ve şivelere dikkat etmesi oyunun bütünlüğü açısından oldukça önemlidir. Karagöz oyununda konular komik öğeler vurgulanarak ilerler. Yanlış anlamalar, abartmalar, söz oyunları, karakterlere ait taklitler mizahı besler.

Karagöz sıradan bir halkı temsil eder. Okur- yazarlığı yoktur, yalandan ve ikiyüzlülükten hoşlanmaz. Çabuk sinirlenir; ama öfkesi hemen yatışır. Oyunda ana karakterlerden biri de Hacivat’tır. Okumuştur, güzel konuşur, bilgilidir, ancak çıkarcıdır, nabza göre şerbet vermeyi iyi bilir, kurnazdır, perdeye giren her karaktere yardımcı olmaya çalışır, Karagöz’e iş bulup onun sırtından geçinmeye çalışır. Oyunda Zenne, Çengi, Tuzsuz Deli Bekir, Çelebi, Tiryaki, Matiz, Beberuhi, Laz, Kayserili, Kastamonulu, Rumelili, Çerkez, Arap, Rum, Ermeni, Yahudi, Çengi gibi dönemin dikkat çeken tiplemeleri de yer almaktadır. Karagöz, 2009 yılında UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi’ne kayıt ettirilmiştir.

Kategoriler
Sivrihisar Haberleri

Çardak Hamamı Restore Ediliyor

cardak-hamam

850 Yıllık Çardak Termal Tesisleri Restore Ediliyor. Sivrihisar Belediyesi tarafından aslına uygun olarak restorasyonu yapılacak olan Selçuklu eseri Tarihi Sivrihisar Çardak Hamamı uzun yıllar sonra yeniden hizmete girecek.

Sivrihisar Belediye Başkanı Hamid Yüzügüllü’nün girişimleri ve Eskişehir Valiliğinin desteği ile başlatılan süreçte Sivrihisar Hamamkarahisar mahallesinde bulunan 850 yıllık tarihi hamamın restorasyon projeleri çizildi, koruma kurulu tarafından onaylandı, ihale süreci ve sonrasında restorasyon çalışmaları başlayacak.

Ayrıca aynı alanda bulunan ve 1259 yılında Türkmen Bayındır Boyu Beyi, Emir Seyfettin Kızıl tarafından yaptırılmış, Türkiye’de ki nadir örneklerden Selçuklu Mirası Hamamkarahisar Cami restorasyonu için de Sivrihisar Belediyesi ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü arasındaki görüşmelerin olumlu sonuçlanması halinde bu tarihi eserin de restore edilerek bölge önemli bir doğal turizm merkezi haline geleceği belirtildi.

Çardak (Hamamkarahisar) Kaplıcası Hakkında

Yapım Tarihi ve Kimliği: Selçuklu eseri olan hamam, Başbakanlık Arşivi Tapu Tahrir defterindeki belgeye göre Umurbey’in oğlu Selçuk Bey tarafından yaptırılmıştır. Tahsin Özalp ise, Umurbey vakfiyesine dayanarak, hamamın 1175 yılında Umurbey tarafından yaptırıldığını belirtmiştir.

Yapının Özelliği: Hamam iki bölümden olup her bölüm ana kubbe ile örtülü olup iç kısmı sekizgen havuz ve kurnalardan oluşur. Yapının biri erkekler diğeri kadınlar için kullanılmaktadır. Tarihi değeri olan iki hamamın içinde de 1.5 m derinliğinde ve 6×6 m boyutlarında iki havuz bulunmaktadır.

Suyun Özelliği: Suyun sıcaklığı 36 C (derece] PH değeri 7.5 Radan değeri 33.3 litredir. Debisi sn/40 litredir. Suyun kaynağı hafif eğimli bir tepenin yamacındaki tek bir kaynaktan, kuzey yöndeki Dinek ve Dutlu köylerinin kuzeyindeki dağlardan gelmektedir.

Suyun Sağlık Değeri: Kaplıca suyu, Bikarbonat, kalsiyum, sodyum, bromür ve radyoaktif bileşimlerine sahiptir. Su, banyo ve içme kürleri için elverişlidir. Su romatizma, sinir sistemi, sindirim sistemi, böbrek ve idrar yolları hastalıklarının yanında özellikle cilt hastalıkları için etkili bir birleşime sahiptir.

Ulaşım ve Konaklama: Çardak (Hamamkarahisar) Kaplıcası Günyüzü Sivrihisar Polatlı yolundan Günyüzü’ne ayrılan yolun 15.km’sinde Hamamkarahisar adlı köyün yakınında bulunmaktadır. Eskişehir – Ankara yolu üzerinde Ankara’ya 115, Eskişehir’e 130 km mesafede olup, Sivrihisar’a 30 km uzaklıkta duble yol ile ulaşılırken mevcut konaklama tesisleri aktif olmadığı için günü birlik değerlendirilir.

Kaplıca, Sivrihisar Belediyesinin mülkiyetindedir. Yakın tarihe kadar özellikle Sivrihisar ve yöre insanının hafta sonu piknik ve termal ihtiyacını karşılama açısından çok önemliydi. Şu anda, işletmecilik hizmeti verilmediğinden ilgi görmemekte. Temennimiz restorasyon hizmetinden sonra eski arayışlığına kavuşmasıdır. Özellikle Ankara’ya yakınlığı ve ulaşım imkanının müsait olması, bozulmayan doğal özelliği ve kaplıcadan yararlanılması bakımından, cazibe merkezi olacağına inanıyoruz.

Selçuklu Döneminde, yol çok önemli bir varlık olup, atalarımız yol güzergâhlarını seçerken, yöre insanının konaklama, ibadet, su, temizlik gibi ihtiyaçlarına özel bir itina göstermişlerdir.

Kaynaklarımızda ULUYOL olarak geçen ve Konya’dan başlayıp Koçhisar Ankara, Haymana, Geçek (Selçuklu Cami ve çeşmesiyle ünlü] üzerinden Çardak Hamamı, Sivrihisar ve Bursa’ya kadar uzanan bu yol üzerinde pek çok kervansaray, cami, çeşme ve diğer ihtiyaç unsurların varlığı bilinmektedir.

Tarihi ve Coğrafî Özelliği: Selçuklu eseri olan ve günümüze kadar özelliği bozulmadan insanlığa hizmet veren kaplıca aslında bir külliyenin koludur.

Türkler tarih süresince beden temizliği ve ruh sağlığına verdiği önemle tanınır. Kaplıcanın bitişiğinde yine Selçuklu eseri olan cami alanında bulunan çeşme ve külliyeye ulaşımı sağlayan Selçuklu eseri taş kemerli köprü ile tabiat harikası yeşillikler içindeki geniş alanla buluşurlar.

Mekanda başka bir yapı görülmez. Burası bir merkez olarak düşünülmüş merkezin çevresinde bulunan, Koçaş, Dinek, Halilbağı, Dutlu, Kavuncu, Yazır ve Hamamkarahisar köyü bulunmaktadır. Bu köylerin tamamı Orta Asya’dan göç eden atalarımızdan Türkmen aşiretinin boylarının yerleşim yerleridir.

Bölgedeki insanlar, Dini Bayram, Özel Günler, Harman sonu. Bağ-bozumu ve benzeri etkinliklerde burada buluşur kaplıcada banyolarını alır, camide ibadetlerini yaparak, etkinliğin türüne göre zamanların değerlendirirlermiş. Dolayısıyla bu alan yöre insanının bir araya gelmelerine vesile olmakta, belki de var olan sorun ve beklentilerini buradaki görüşmelerle çözerlermiş.

Ezelden olduğu gibi, örf, adet ve geleneklerine önem veren ve bunların yaşatılmasını çok önemli gören günümüz insanları da, atalarımızda olduğu gibi böylesine mutluluklar yaşamak istiyor.

Değerlendirme: Kaplıca suyunun debisi uygun olup, boş alan da müsait olduğundan. Kapalı hamam dışında, su sporları yapılacak tesisler yanında, açık hava yüzme havuzlarının yapılmasının önemli bir kazanç ve cazibe merkezi olacağına inanıyoruz. Mülkiyeti Sivrihisar Belediyesi’ne ait olan külliyenin restorasyonuna başlanacağını basından öğrenmiş oluyoruz. Dileğimiz o ki çalışmaların bir an önce başlatılıp, ata yadigârı eserlerin işlevlik kazanmasını arzu ederken, STK’lara düşen görevleri yerine getirmekten onur duyacağımızın bilinmesini ister, aşamalarda emeği geçenleri kutlar, saygılar sunarız. S.E.V. – 29.11.2016 –  DETAYLAR  İÇİN TIKLAYIN>

cardak-hamam-havuz cardak-hamam-restore

Kategoriler
Eskişehir Yemekleri

Met Helvası

methelvaMet helvası ticari bir gıda olarak bazı tatlıcı ve şeker imalathanelerinde yapılmaktadır. Dükkanlardan paket içinde hazır olarak, hediyelik veya yemek için satın alınmaktadır. Met helvasının malzemesi de ( Un + şeker + yağ) dan ibarettir.

Sivrihisar yöresine has bir helva çeşididir. İsmini, met (çelik çomak) oyunundan almıştır. Büyük insanlar da bu oyunu oymaktaydı. Met oyununu kaybeden taraf met helvası yapıp kazanan tarafa ikram edermiş. Bu nedenle adı met helvası olarak kalmıştır.

balkan-met-helvaYapılışı: Unun içine sıvı yağ katılır ve ateşte dört saat karıştırılır ve meyanesi oluşur. Bir gün dinlendirildikten sonra tepsiye alınır. 10 kg şeker 4 lt. suya katılır ve kaynatılır. Su azalıncaya kadar kaynatılır. Yaklaşık 10.5 kilo şeker elde edilir. Tepsi üzerindeki meyaneye sıvı hale getirilmiş şeker katılarak pişmaniye gibi çekerek tel tel hale gelmesi sağlanır. Tellenmeye başlayan helva mermer tezgahta soğumaya bırakılır. 10-15 içinde soğuyan helva elle yuvarlanarak çubuk haline getirilir ve istenilen ölçüde kesilerek servis edilir. Met helvasının hamur oranı fazla olduğundan pişmaniyeden farklıdır.

Sade, kakaolu, antepfıstıklı, cevizli, çikolata kaplı çeşitleri yapılmaktadır. Şehir gelen misafirler çok tercih etmektedir. Eskişehir’den aileler de hem gelen misafirlerine hem de gittikleri yerlere met helvasını hediye olarak götürmektedirler.

* * *

81-ilde-kultur-ve-sehir81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

BALKAN MET HELVACISI
exprt

Kategoriler
Etkinliklerimiz

Yurdanur’dan “Hamam 1955”

GURURUMUZ DEVLET SANATÇISI HEYKELTIRAŞ METİN YURDANUR

Başkent’in birçok yerinde karşımıza çıkan heykellerde imzası bulunan Metin Yurdanur’un, “Hamam 1955″ heykel sergisi Galeri Soyut’ta açıldı. Yurdanur, 4 yaşında iken ilk kez gittiği hamamdan etkilenerek, “Hamam 1955” sergisini hazırladığını söyledi

Metin Yurdanur. Ankara’nın birçok noktasında yer alan simge heykellere imza atan ünlü heykeltıraş Yurdanur. 4 yaşında iken ilk kez gittiği hamamda gördüklerini heykele dönüştürdü ve Galeri Soyut’ta sergilemeye başladı. “Hamam 1955” sergisi, 13 Mayısa kadar ziyaret edilebilecek. 

“HEYKELLERİM KARTPOSTAL OLDU”

Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretim üyesi olarak heykel dersleri verirken Büyükşehir Belediyesinin kendisinden kentin süslenmesi için çeşitli heykel taleplerinde bulunduğunu anlatan Yurdanur, “Bu istek üzerine Abdi İpekçi Parkı’nda Eller Gar Meydanı’nda ‘Miras’ ve Batıkent’te şimdi yerinde olmayan ‘Sevgi ve Dayanışma’ heykelini yaptım. Ankara halkının heykellere ilgisi o kadar yoğun oldu ki heykellerim afişler, kartpostallar ve filmler haline getirildi” dedi Abdi İpekçi Parkı’nda miting yapan insanların kendime ait ‘Eller’ heykeline çıkıp kendi taleplerim ve dünya görüşlerini haykırdıklarını söyleyen heykeltraş. “Bunu demokrasiye bir katkı olarak düşünürüm. Yüksel Caddesindeki İnsan Hakları heykeli de 10 Aralık insan Hakları Gününde konuldu. İnsanlar tarafından bir sembol haline getirildi. Olgunlar’da ‘Madenci Heykelini yaptım. Ankara’nın farklı yerlerinde 20’ye yakın eserim bulunuyor. Ayrıca, Japonya’dan Moğolistan’a, Türkmenistan’da Küba’ya bir çok ülkede anıt heykellerim var” dedi.

HEYKELLERİ ÇOCUĞU GİBİ

1979 yılında Abdi İpekçi Parkına yaptığı Eller’ heykelinin Ankara’nın ilk sivil heykeli sayılabileceğini vurgulayan Yurdanur, “1979’da yapılan ilk sivil heykel bittikten sonra ben ayda bir oraya giderek, mutlulukla o elleri’ izlerdim Bu tıpkı bir annenin çocuğunu dünyaya getirip. okutup, adam olduktan sonra onunla mutlu olması gibi bir duygudur” diyerek hislerini paylaştı. ‘Eller’ heykeli etrafında sağcısından solcusuna herkesin eylem yapıp, sesini duyurmaya çalıştığını söyleyen başarılı heykeltıraş,

“Bazı şeyler sizin elinizde değil öyle şeyler yaparsınız ki, toplum onu birden kanıksar ve sembol haline getirir. Bu benim biraz şansımdan kaynaklanıyor” dedi.

Yurdanur: Sanata müdahale edilebilir

Ellerinden doğan İnsan Hakları Heykelini de anlatan Yurdanur, ‘Kitap okuyan bir kadın figürü var orada, kitabımda da ‘İnsan Hakları’ yazıyor. Heykelin göğüs kısmının soluna küçük bu kalp çizilmiş, bu çok hoş bir şey. İnsanlar sanata bu şekilde müdahale de edebilirler. Tahrip etmek yerine oraya güzel bir işaret koymuşlar. Ben buna mutlu olurum” diye konuştu.

Toplum Eserlere Sahip Çıkmalı

Geçtiğimiz aylarda Yüksel Caddesi’nde bulunan heykelin çalınmasına ilişkin düşüncelerini de paylaşan Metin Yurdanur şunları söyledi:

-Atölyemin hemen yanı başında heykellerim yer alıyor. Şimdiye kadar hiçbiri zarar görmedi. Bilinçli olarak kimsenin heykele zarar verdiğini düşünmüyorum. Sokaklardaki heykellerin korumaması ortak bir sorun, ülkenin sorunu. Bu polisle, Zabıtayla önlenebilecek bir konu değil. Bahsettiğiniz olay Ankara’nın en işlek caddesinde meydana geldi. Bronz bir heykel bir gecede yok edildi. O heykeli yapan sanatçı artık yaşamıyor ve aynısının bir daha yapılması mümkün değil. Toplumun sanat eserlerine sahip çıkması gerekiyor. Son sergisi “Hamam 1955’ı anlatan ünlü heykeltıraş, ‘4 yaşımdayken ilk kez hamama gittim. Hamam bin yıllık bir Roma Hamamı’ydı. Sivrihisar”da. Elektrik yoktu, mum, idare ya da gaz lambasıyla aydınlatılıyordu). Düğünler, gelin hamamı yapardı. Hamam da herkese bağıran çağıran, su taşıyan ve zenginlere yardım eden külhanbeyi gibi bir görevli olurdu. Bunlar hep parça parça aklımda kalanlar ve heykele dönüşmüş halleri. Sergide hep stilize edilmiş insan formları var. Tam olarak insan formunu yansıtmıyorlar. Hamamdaki kadınların yanında dolaşan küçük bir erkek çocuğundan oluşan heykeller bunlar. Heykellerin hepsi bronz ve bronz dökümün renklerini yansıtıyor” diye konuştu

Dilvin KAYGUSUZ

ht-ankara

Metin YURDANUR kimdir >

Kategoriler
Necmi Günay Yazıları

Kitapta Emeği Geçenler

SİVRİHİSAR kültürüne bir katkı sağlamak adına çalışmamda bana yardımcı olan;

—Sayın Reha DURALİ Bey’e

—Sayın Niyazi KOCA Bey’e

—Sayın İlker BAŞ Bey’e

—Sayın Metin DANIŞ Bey’e

—Sayın İsmail KONUKBAY Bey’e

—Sayın Yunus AKPARA Bey’e

—Sayın Kazım YAZAR Bey

—Sayın Rafet SARIBAŞ Bey’e

—Sayın Süleyman ÖZMEN Bey’e

—Sayın Fatih YILDIRIM Bey’e

—Sayın Süleyman EKİCİ Bey’e

—Sayın Haydar ŞENOL Bey’e

—Sayın Nuray GÜNAY Hanımefendi’ye

—Sayın Metin BELİKIRIK Bey’e

—Sayın Taner KARADUMAN Bey’e

—Sayın Mustafa TİVEM Bey’e

—Sayın Meliha YÜZÜGÜLLÜ Hanımefendi’ye

—Sayın Ahmet ATMACA Bey’e

—Sayın Oğuz EKİCİ Bey’e

—Sayın Işın ARIN Hanımefendi’ye

—Sayın Hüseyin BULUT Bey’e

—Sayın Saffet DURUL Bey’e

—Sayın Murat TOZBEY Bey’e

—Sayın Ali Rıza ÖZTEKÎN Bey’e

—Sayın Hamdi (ÇAVUŞUN) YÜCEL Bey’e

—Sayın Şenol ÖZ Bey’e

—Sayın Nevzat EROĞLU Bey’e

—Sayın Mehmet GÜNGÖR Bey’e

—Sayın Halil SARİ KAN Bey’e

—Sayın Aydın ÇAKMAK Bey’e

—Sayın Birgül KARABIYIK Hanımefendi’ye

—Sayın İbrahim ŞİMŞEK Bey’e

—Sayın Yüksel UÇA Bey’e

—Sayın Selahattin BÜYÜKKIDAN Bey’e

—Sayın Hülya SÖKER Hanımefendi’ye

—Sayın İsmail ÇELİK (Saatçi) Bey’e

—Sayın Murat SÜLÜKOGLU Bey’e

—Sayın özcan ERKAYA Bey’e

—İnternette yayınlayan Sayın Murat SEVİMBAY Bey’e

Ayrıca bu eserin yayınlanmasında katkılarını esirgemeyen Eskişehir Tepebaşı Belediye Başkanı Sayın Dt. Ahmet ATAÇ’a

Sivrihisar Eğitim Vakfı (SEV) Başkanı Sayın Naci ŞAKAR’a ve tüm SİVRİHİSAR halkına teşekkür ediyor ve işlerinde kolaylıklar diliyorum.

eml

Necmi GÜNAY – 2014
 
Kategoriler
Hakıklar

Çağlar Paşa ve Hakıklar

Hava Pilot Korgeneral İsmet ÇAĞLAR Sivrihisar’ın yetiştirdiği en üst düzey askeri kişiliktir. Kişiliği, Sivrihisar’a olan sevdası ve Hakıkları sevmesiyle de özel bir insandır. Onları her gördüğünde hallerini hatırlarını sorar, onlara özellikle Aşık Mehmet’e gönderdiği askeri elbise, şapka ve harçlıklarıyla onları çok mutlu ederdi. Sene 1974 ve Kıbrıs Barış Harekatı zamanıdır. Çağlar Paşamız Eskişehir 1 nci Hava Taktik Kuvvet Komutanıdır. Sıklıkla Sivrihisar’a gelir çeşitli incelemelerde bulunurdu. Yine öyle bir inceleme günü Sivrihisar Kaymakamlığını ziyaret eder. Hakıklar Çağlar Paşanın geldiğini öğrenince soluğu doğruca Hükümetin önünde, tek sıralı safta yerlerini alırlar. Çağlar Paşa işlerini bitirmiş. Kaymakamla birlikte binadan çıkarken bizimkiler tören mangasının komutanı bekledikleri gibi çakı gibi durmaktadırlar. Çağlar Paşa bunları görünce yanlarına gider, hal hatır sorduktan sonra Aşık Mehmet söz alır. ”Paşam, Ordumuz Kıbrıs’ta destan yazmakta bizde hazırız, bizi de götürün, gerekirse vatan için şehit oluruz” der. Âşık Mehmet’in bu sözleri üzerine Çağlar Paşa’nın gözleri dolar. Hediyelerini bırakır ve Kaymakamla aralarında “bu insanlar Sivrihisar’ın gönüllü fedaileri bunlar iyi ki var” diyerek konuşup vedalaşarak ayrılır.

* * *

İSMET ABİ BENİ VURUR

Bu anlatacağım olayın kahramanları ve çocukları hayatta oldukları için sadece isimler değiştirilmiştir. Sivrihisar’ın tüm mahallelerinde kadınlar işlerini bitirdikten sonra kapı önüne çıkar, erkeklerin kahveleri gibi oralarda sohbet ederlerdi. Demirci Mahallesinde kapı önünde oturan kadınlar kendi aralarında Hakıklara bir oyun planlamaktadırlar. “İsmet amcanın eşinin başını iyice kapatacaklar ve mahalleye yeni bir kiracı taşındı çok genç ve güzel” diyeceklerdir. Ertesi gün olur ve Hakıklar eve giderken Melahat anne Hakıkları durdurur. Aşık Mehmet en önde geldiği için ona “Mehmet yeni bir tane kiracı kız geldi mahalleye bak yanımda oturur, bekarda, istersen sana bunu yapalım, everelim seni” der. Âşık sanki onların beyninden geçenleri okur. “Valla İsmet Abim görmesin, duymasın beni kıçımdan vurur ”der.

* * *

DÜĞÜN yemeği

Düğünlerde ve Yemeklerde Hakıkların masası ayrıydı. Onlara her düğün sahibi özel masa kurardı. Yemeklerin en etlisini ve bamya çorbasının da en tanelisini getirirlerdi. Düğün bittiğinde ya giderken ya da evlerine özel yemekler gönderilirdi.

hakdugun

Sivrihisar’ın Gülleri Hakıklar
Necmi GÜNAY – 2014
 
Kategoriler
Niyazi Koca Yazıları

Bin Yetmiş Bir

Sivrihisar’ın denizden yüksekliği 1070 metre olduğu yazılır durur. Peki öylemidir?

Neden 1071 diye yazılmaz yani 1 metrelik mesafe neden hep küçültülür. 1071 yazılır ise “26 Ağustos 1071 tarihinde, Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşen Alparslan’ın zaferi ile sonuçlanan Malazgirt Muharebesi Türklere Anadolu’nun kapılarını tamamen açan kesin zafer sağlayan son savaş” olduğu için mi yazılmaz acaba ?

”Peki ben size Sivrihisar’ın denizden yüksekliği 1071”dir, desem. Nedense her şeyde cömert davranan bir Millet olduğumuz için bunu söyleme lütfunda bulunamıyoruz.

Hatta daha ileri götürerek, Sivrihisar’ımızın Kültürüne katkıda bulunmak maksadıyla söyle yapsak ne dersiniz. Sivrihisar’ın yüksek tepesi olan “Yazıcıoğlu” tepesine Ankara ve Eskişehir Otobanından görülecek şekilde 1071 Rakamı yazarak ışıklandırarak hem Tarihimizi hatırlatmış, hem de doğrusu olan 1071 rakım da olduğunu belirtsek güzel olmaz mı.

Tabi bunu yapabilecek, bu zamanda cesaretli bir idareci bulabilirsek…

Niyazi KOCA

* * *

BİN YETMİŞ BİR
.
Anadolu’da Türk her zaman vardı;
Malazgirt, son sefer gelişimizdir.
On binlerce yıldır bildiği yerdi
Malazgirt temelli kalışımızdır.
.
Bilmeyenler bunu böylece bilsin
Varlığımız burda teyit edilsin
Sil baştan bu tarih hep düzeltilsin
Son geliş Bizans’ı silişimizdir.
.
Anadolu’daydık binlerce yıldır..
Son geliş Bizans’ı hepten azildir.
Bin yetmiş bir yılı maksat hasıldır.
Yeniden bir devlet oluşumuzdur.
.
Malazgirt zaferi değil ki darbe.
Barış için girdi Alparslan harbe.
Bizans Anadolu’da olmuştu zorba.
Bu sebep topyekûn doluşumuzdur.
.
Kim diyor ki Türkler işgalci, barbar..
On binlerce yıldır izlerimiz var.
Sosyolojik bakıp, tarihe bir sor.
Doğru tarih; tarih bilişimizdir.

Hülvani BAŞTUĞ

Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Tandır

Bin dokuz yüz kırklı yıllara kadar Anadolu’da yaygın olarak bir çeşit ısınma maksadıyla kullanılan bir düzenek. Günümüzde bir  çok yöremizde ekmek, yemek pişirmek için yere çukur kazılarak yapılan fırındır. O yıllarda tandırın baş yakıtı tezekti. Tezek sığır ve koyun cinsinden hayvanların gübrelerinin samanla karıştırılmasıyla elde edilirdi. El tezeği, kasnak tezeği, kemre, basma diye isimlendirilirdi. Ocakta, tandırda ve fırında kullanılması farklı idi. Isınma tandırında mutlaka kasnak tezeği kullanılır.  Kasnak tezeği yaz mevsiminde koyun veya sığır gübresi daire şeklindeki tahta kalıpta, yani kasnakta samanla karıştırılarak, ayakla preslercesine çiğnenerek elde edilirdi. Açık alana dökülen tezekler, güneşli günlerde kurutulduktan sonra depolanırdı.

Isınma tandırında kullanılacak kasnak tezeği önce tandır evindeki tandırda közün üstüne konur, üzeri biraz samanla kapatılır, kok kömürü elde etme tekniği ile yuvarlak kıpkızıl kor haline dönüştürülürdü. Maşa yardımıyla özel taşıma mangalına konur, oturma odasındaki ısınma tandırına taşınırdı. Isınma tandırı için tahtadan uzun ayaklı dik dörtgen veya kare masa ile kapatılır, üzerine de yorgan serilirdi. Bu masaya tandır adı verilirdi. Tandırın içindeki kor ateşin ısısı oturma odasına yavaş yavaş yayılırdı. Soğuk kış günleri yeni dışarıdan üşüyüp gelenler, çocuklar, ihtiyarlar ayaklarını yorganın altından sarkıtarak bu masanın üzerinde tespih tanesi gibi sıralanırlardı.Isındıkça kendi aralarında şakalaşır. Birbirlerine bilmece sorarlar. Kelime oyunları oynarlardı. Zaman ilerledikçe kimisi oturduğu yerde şekerleme yapardı.

Ekmek tandırı ekmek evi veya tandır evi olarak isimlendirilen bölümde yer alırdı. Isınma tandırından farkı; Duman, is ve kokunun dışarıya atılması için taliye bacası ile hava akımını sağlamak için ucu ekmek evinin dışında olan altta külle adı verilen kanal bulunurdu. Ekmek tandırında iki çeşit ekmek pişirilirdi.Birincisi yufka cinsinden, yufkanın daha kalınına kartalaç, kalınca denirdi. Bu tür yufka hemen tüketilmezdi. Özellikle sonbahar aylarında kış mevsimi için hazırlanırdı. Her bir kartalaca dürge denirdi. Evdeki nüfusa göre elli yüz dürge hazırlanırdı. Kış mevsiminde veya acil durumlarda sulanarak, katlanır, sofraya getirilirdi. Yemekte sunum yapılarak tüketilirdi. Yufkanın küçüğüne mini denirdi.İçli mini tandır başındaki küçük çocukların çok hoşuna giderdi. Tereyağı, zeytinyağı gibi çeşitli malzeme ile yapılanlarına gözleme denirdi. Peynirli, patatesli ıspanaklı domatesli çeşitleri de pişirilir günlük olarak tüketilirdi. Mahallenin kadınları imece usulü her hanenin ihtiyacı kadar yufka pişirirdi. Kadınlar arasında iş bölümü yaparlardı. Tecrübelisi elinde pişirgeç; sıcak sacın üzerindeki yufkayı çevirmeye yarayan tahtadan yapılan yaklaşık yüz santimetre uzunluğundaki alet,genç ve dinççe olanı elinde oklağaç (oklava) yaslağaç üzerinde (yufka açılan tahta) yumakları incecik açmaya çalışır. Genç kızlar tekneden esiranla çıkardıkları hamurları ite(Koyun derisinin tabaklanmasıyla elde edilen hamurun yumak halinde dinlendirildiği malzeme) üzerinde kınalı elleriyle yumak haline getirirlerdi. Aralarında sohbet koyulaşır, bazen bir türkü tutturuverirlerdi. Karşılıklı mani söylerlerdi. Bazen tandırın azizliğine uğrar ortalığı saman, tezek dumanı sarar, göz gözü görmez, keyifleri kaçardı.

İkincisi bazlama cinsinden; Sade,içli (Pide) peynirli,haşhaşlı,patatesli,mantarlı (domalan) kakırdaklı (Hayvansal yağ sızdırıldıktan sonra geriye kalan kısım) bazlama çoğunlukla pişirilen çeşitlerdendi. Tandırdaki ateş kıvamına geldikten sonra tandırın tavı elde edilmiş olur.Tandırın üzerine toprak sac (güveç) yerleştirilir. Toprak sac yeni ise yani ilk defa kullanılıyorsa ateşe gelecek kısmı uzun ömürlü olsun diye ince çamur tabaka ile sıvanırdı. Sac ısınma esnasında uğra (elenmiş un) dökülerek temiz bir bez ile silinirdi. İte’de dinlenmiş yumaklar pinpon raketinden biraz büyük ekmek tahtasına alınır, belli ölçüde yassılanarak sacın üzerine salınırdı.Eğer pişiren tek kişi ise, saç’ta bazlamalar pişerken hamur teknesinden hamur çıkarır, yumak döker, bir taraftan saçtaki bazlamaları kabardıkça çevirirdi. Bu arada tandır başındaki kişi tandırın tavını yanı ısısını ayarlamak zorundadır. Isı fazla olursa bazlamanın üstü çabuk pişer, içi hamur kalır. Isı az olursa ekmek pişmez, kayşalaşır, katılaşırdı.

Ekmek tandırının yakıtına sacgı denir. Sacgı bazen küçükbaş, büyükbaş hayvanların yemliklerde bıraktıkları, samandan irice kes adı verilen saman artıklarıdır. Bazen marangozların  ağaç yontma , kesme biçme  işlerinden arta kalan tahta kırıntıları yongalarıdır. Bunlar yoksa mısır koçanı, çam kozalağı gibi bitki artıkları kullanılırdı. Sağlıklı mutlu günler dileği ile.