Kategoriler
Akif Yaşar Yurtdaş Makale ve Yazılar

Sivrihisar’ın Dünyaya Açılan Penceresi

SİVRİHİSAR’IN DÜNYAYA AÇILAN PENCERESİ :

“SİVRİHİSAR KÜLTÜR PORTALI”

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Eğitim Fakültesinde görev yapmakta olan hemşehrimiz Murat Sevimbay’ın hazırlayıp, sunduğu “Sivrihisar Kültür Portalı” (sivrihisar.web.tr) internet sitesi; bir emek ürünü olarak özenle kurulmuş yapısı, ciddi ve güvenilir kaynaklara dayanan bilgi, haber ve duyuruları ile üstlendiği; Sivrihisar’ın dünyaya açılan penceresi olmak, Sivrihisar’ı her yönü ile dünyaya tanıtmak, tarihi süreci içinde elde ettiği maddi, manevi kültürel değerlerimizi korumak, yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak misyonunu büyük bir titizlikle yerine getirmektedir. Site, yaptığı tanıtım çalışmaları ile dünyada ve ülkemizde Sivrihisar’a ilgi duyanların vazgeçilmez ziyaret yerlerinden biri olmuştur.

Bizler, sitenin takipçileri olarak; Sivrihisar Kültür Portalında, Sivrihisar’ın “tarih ve kültür şehri” kimliğinin ve belleğinin korunmasına hizmet eden çalışmalara, kitaplara, araştırmalara, anılara, belgelere, sanata, şiirlere ve fotoğraflara yer verildiğini memnuniyetle görüyor ve zevkle takip ediyoruz. Ayrıca, eserleri ve çalışmaları ile Sivrihisar’ın tanıtımı ve gelişmesine katkıda bulunan özverili, kadirşinas insanlarımıza sitede yer verilmesini, onlara duyulan minnet ve şükranın bir ifadesi olarak değerlendiriyoruz.

KENT KİMLİĞİ VE KENT BELLEĞİNDE SİVRİHİSAR KÜLTÜR PORTALI’NIN ÖNEMİ

“Kentler, sakinlerinin aynası olarak onların gönüllerini toprağın üstüne yansıtır. Kentler sırrımızdır bizim.”

Sivrihisar Kültür Portalı’nın, Sivrihisar’ın kimliğine ve belleğine hizmet edenlere yer verdiğini belirttik. Aslında, Sivrihisar Kültür Portalı, yaptığı bu işlevle kimlik ve bellek konusunda yapılan çalışmaların öncüsü durumundadır. Gerçekten de, bir kentin elde ettiği kimliğini koruması ve belleklerde yer ederek gelecek nesillere aktarılmasını çok önemli buluyor ve bu nedenle, kimlik ve bellek konusunu biraz daha açmak istiyorum;
“İnsanlar kimliğini yitirirse nasıl panikler, kendini kanıtlayamama endişe ve korkusuna kapılırsa, kentler de aynen böyledir. Kimliğini kaybeden kentler; önce bozulurlar, geçmişle olan bağları kopar, sonra da yok olup giderler, tarihte bu duruma düşen yüzlerce örnek vardır. Bir kentin coğrafi konumu, doğal ve tarihi dokusu, mimari yapısı, bağrından yetişen değerleri, kentlinin ekonomik ve kültürel yaşayış biçimi, gelenek ve görenekleri onun kimliğini oluşturur. Ama bu kimlik öyle kolay kolay kazanılmaz, oluşmaz; yıllarca, hatta yüzlerce yıllık bir birikim ve gelişim sonunda ortaya çıkar. İşte, kazanılan bu kimlik, o kenti kendine has özellikleri ile diğerlerinden farklı kılar.” diyor bir kent sevdalısı Recep Bozkurt.

Sivrihisar’ın kimliğine gelince; Sivrihisar, M.Ö. (1200-700) yıllarına kadar dayanan ve köklü tarihi ve bu süreç içerisinde; Anadolu’da hüküm süren pek çok medeniyete beşiklik, bekçilik ve tanıklık yapabilen ender merkezlerden biri olarak, yüzyıllar içerisinden süzülüp gelen kadim kültürü, elde ettiği tarihi mirası, eşsiz anıtsal yapıları, sivil mimari örnekleri ve kuruluşundan bu yana bağrından yetişen ve değişik dönemlere damgasını vurarak dünyada ün kazanmış ilim, feyiz sahibi düşünce, sanat adamları, yöneticileri ve savaş, işgal yıllarında gösterdiği kahramanlıkları ile müstesna bir belde olarak tam bir “TARİH VE KÜLTÜR ŞEHRİ” dir.

Dünyada kimliğini koruyabilen yerlerin sayısı çok değildir. Bu az sayıdaki yerleşim alanları da zamanın insafsız yıpratmasına, hoyrat ellerin acımasız yakıp, yıkımına, plansız, proğramsız yapılaşmaya direnebilmek için olağanüstü bir çaba harcamaktadırlar.

Peki, kent belleği nedir?

“Belleğini kaybeden kent kimliğini kaybeder. Kimliğini kaybeden de her şeyini kaybeder.”

“Kent Belleği, bir kentin kuruluşundan bu yana orada yapılanların, yazılanların, belgelerin, bulguların korunup saklanmasıdır.” Çok sevindiricidir ki; tarih, kültür şuuru ve büyük bir öngörü ile tarihi mirasımıza sahip çıkan büyüklerimizin, yıllar öncesinden başlayan olağanüstü gayret ve çalışmaları sayesinde, Sivrihisar kimliğini, belleğini, bize emanet edilen ortak mirasımızı, tarihi ve kültürel değerlerimizi günümüze kadar koruyabilen ve gelecek nesillere taşıyabilen ender yerlerden biri olmuştur. Ancak, Sivrihisar’ın kendini koruyup, “Tarih ve Kültür Şehri” olarak Anadolu’da yerini alması o kadar da kolay olmamıştır. Bu süreci özetlemek gerekirse; yıllar öncesinde, Sivrihisar’ın tarihini ve eserlerini konu alan çalışmaların yapıldığını görüyoruz. Ancak, esaslı çalışmalar 1960-70’li yıllarda başlamış ve o yıllarda kurulan Tarihi Eserleri Koruma Derneği ve vakıf çalışmaları ile tarih ve kültür şuuru daha da gelişmiş ve bunun neticesinde, öncelikle günümüze kadar gelen yıpranmış, yorgun ama büyük ölçüde tarihi özelliklerini kaybetmeyen tarihi eserler, anıtsal yapı ve sivil mimarlık örnekleri, harabeler gibi taşınmaz kültür varlıklarımıza sahip çıkılarak, bunlar koruma altına alınmıştır. Aynı zamanda, korunan bu eserler, elde kalan somut örnekler olarak, yazılı tarihimizin en önemli kaynakları olmuştur. Bunun dışında, ilçemizi konu alan arşiv kayıtları, kitaplar, eski tarihli mecmua, salname ve ansiklopedi gibi eserler de tarihimize ışık tutan yazılı kaynaklar olarak değerlendirilmiştir.

Sivrihisar’ın bağrından yetişen büyüklerimizin, Sivrihisar hakkında çalışmalar yaparak, tarihimize ve kültürümüze ışık tutan önemli eserler vermeye başlaması 50-60 yıl öncesine dayanır. Bunlar arasında Sivrihisar Vaizi merhum Tahsin Özalp’ın 1961 yılında kaleme aldığı “Sivrihisar Tarihi” kitabı, Avukat-Noter Orhan Keskin’in kırk yılı aşkın araştırma ve birikimi sonucu hazırladığı 2001 yılında ilk baskısı ve 2017 yılında geliştirilmiş ikinci baskısı yapılan “Bütün Yönleriyle Sivrihisar” kitabı, Prof.Dr. Erol Altınsapan’ın kaleme aldığı eserler, Gazeteci-Yazar Ahmet Bican Atmaca’nın “Sivrihisar’da Yunan Mezalimi” gibi Sivrihisar üzerine yazılmış araştırma, şiir ve anı kitapları, Ahmet Kılıçaslan, Avukat İbrahim Demirkol, Dr. İhsan Sarıkardeşoğlu ve Dr. Mustafa Kılıcal, Nadir Yaz’ın kitapları, Mustafa Kantarcı ve Yusuf Mesut Kilci’nin çalışmaları Sivrihisar’ın tarihi, kültürü ve tarihi şahsiyetlerini anlatan kapsamlı eserler arasında yerlerini almışlardır. Yine, geçtiğimiz dönemlerde, Prof. Dr. Halime Doğru, Prof. Dr. Canan Parla, Nejat İşcan, Nizamettin Arslan ve Yüksel Sayan’ın Sivrihisar üzerine yazdıkları kitaplar çok değerli eserlerdir. Ayrıca, Hasan Ayhaner, Fahri Keskin, Ertürk Kadir Küçükslan, Prof. Dr. M.Kemal Biçerli, Ali Rıza Öztekin ve Bünyamin Altındağ’ın kitap çalışmalarına verdikleri emek ve katkı ile değerli eserler ilçemize kazandırılmıştır.

Burada, Orhan Keskin Hocamın çok önemli bulduğum diğer çalışmalarına kısa da olsa değinmek istiyorum. Onun, Sivrihisar’a hizmetleri sadece yazdığı kitaplarla değil, yazımızın bir bölümünde bahsettiğimiz gibi, 1970’ li yıllarda kurduğu Sivrihisar Tarihi Eserleri Koruma Derneği ve Sivrihisar İslami İlimler Vakfı ile başlar. Dernek ve Vakfın çalışmalarının başlaması ile Sivrihisar’ın tarihi kimliğini koruma yönünde aktif adımlar atıldığını ve çok önemli işlerin başarıldığını görüyoruz. Bu çalışmalara katılma imkanını bulan bir kardeşiniz olarak şunu söyleyebilirim ki, Orhan Keskin Hocamın önderliğinde, tamamen kanun, tüzük ve yönetmelikler çerçevesinde yapılan bu çalışmalar ile somut neticeler alınmış, pek çok tarihi eser gün ışığına çıkarılarak, koruma altına alınmıştır.“Bütün Yönleriyle Sivrihisar” kitabını incelediğimizde geçmişten gelen yıpranmış, yok olmaya yüz tutmuş tarihi eserlerimizin eski fotoğrafları ile yapılan çalışmalar sonucu yeni durumlarını karşılaştırdığımızda ne kadar önemli işler yapıldığını görürüz. Sivrihisar’ın o günlerden bu günlere gelerek, bugün kimliğini koruyan ve ecdat yadigarı eserlerine sahip çıkan bir kent olarak,”Tarihi Kentler Birliği”nin 451 üyesi arasında yer alması ve ahşap direkli tarihi Ulu Camii’nin UNESCO tarafından dünya çapında korumaya alınan eserler arasında yer alması bizi gururlandırıyor. Bu gururda, ömrünü yaptığı çalışmalarla Sivrihisar’a adayan, vakıf insanı Orhan Keskin’in ve tarihi ve kültürel eserlerimize, ortak mirasımıza çıkan sahip çıkan Sivrihisar sevdalılarının payı büyüktür.

Son yıllarda, Necmi Günay, Niyazi Koca, Tahsin Altın gibi kardeşlerimiz de yaptıkları çalışmalar, araştırmalar ve hazırladıkları kitaplar ile Sivrihisar’ın tarih ve kültürü adına önemli hizmetler yapıyorlar. Bunların yanı sıra, şiirleri, fotoğrafları ve benzer etkinlikleriyle önemli çalışmalar yapan, katkıda bulunan kardeşlerimiz var. Ben de ileride, imkanlar ölçüsünde sitemiz aracılığı ile bu kardeşlerimizin çalışmalarından ayrı, ayrı bahsetmek isterim. Esasen, Sivrihisar Kültür Portalımız, tarih ve kültürümüze hizmet edenlerden burada adını zikrettiğim veya zikredemediğim kardeşlerimizin, büyüklerimizin çalışmalarına ve bunu yanı sıra tarihi, kültürel değerlerimize, eserlerimize geniş manada yer vermekte ve Sivrihisar’ın kimlik ve belleğinin korunması adına çok önemli bir görevler ifa etmektedir.

Sivrihisar, yıllar öncesinden başlatılan tarihi eserlerini koruma çalışmalarının, yazılan kitapların, yapılan etkinliklerin semeresini görerek; alt yapısını tamamlanmış bir tarih ve kültür şehri kimliği ile son yıllarda tanıtım adına, turizm adına, tarihi şahsiyetlerimize sahip çıkma adına önemli ataklar yapmakta ve emin adımlarla hak ettiği yönde ilerlemektedir.

Bu çalışmalara örnek olarak; Kurtuluş Savaşımız’da ordumuza uçak alan Sivrihisar’ın eşsiz kahramanlığı ve Sivrihisar’ın evladı Mülazım Ahmet Hamdi (Ayker)’in Milli Mücadelede’nin başlatılmasında gösterdiği kahramanlığı bir kadirşinaslık olarak sürekli gündemde tutulmuştur. Yapılan çalışmalar ve kurulan dernekler ile Akbaş gibi doğal değerlerimize sahip çıkılmıştır. Ayrıca, yıllardır Tarihi Eserleri Koruma Derneğinin korumasında bulunan Selçuklu dönemine ait taş sandukanın, Prof.Dr. Erol Altısapan ve Doç.Dr. Mehmet Mahur Tulum’un çalışmaları ile Nasreddin Hoca’ya ait olduğunun tespit edilmesini ve Nasreddin Hoca’nın kabrinin Sivrihisar’da olduğunun tescillenmesini ve Nasreddin Hocanın kızı Fatma Hatun’un kabrinin tespit edilmesini, yine tarihi Zaimağa Konağı’nın, Kaya Saatinin, Ulu Camii, Kurşunlu ve Aziz Mahmut Hüdai Camilerinin, sivil mimarlık örneği evlerin, kilisenin restorasyonlarını, sokak sağlıklaştırma çalışmalarını ve Hemşehrimiz Devlet Sanatçısı Heykeltraş Metin Yurdanur’un Türkiye’de bir ilk olarak Sivrihisar’da açtığı Açık Hava Heykel Müzesi gibi önemli etkinlik ve çalışmaları bu örnekler arasında gösterebiliriz. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Üniversitelerimiz, Belediyemiz, Tarihi Kentler Birliği, Sivrihisar Eğitim Vakfı ve derneklerimizin de yayınları, araştırma eserleri, proje, restorasyon, sempozyum ve benzeri etkinlikleriyle, tarih ve kültürümüz adına önemli çalışmalar yaptıklarını ve katkılarda bulunduklarını görüyoruz.

SİVRİHİSAR KÜLTÜR PORTALI VE SİTESİ

Sivrihisar Kültür Portalı; Sivrihisar’ın dünyaya açılan penceresi,“kültür elçisi”dir. Sivrihisar Kültür Portalı; Sivrihisar’ı ziyaret edip, yakından tanımak isteyenlere “turizm rehberi”dir. Sivrihisar Kültür Portalı; Sivrihisar’ın gözü, kulağı, sesi, bilgi kaynağı, belleğidir. Sivrihisar Kültür Portalı; Sivrihisar’ın geçmişten geleceğine açılan kapısıdır. Sivrihisar Kültür Portalı; Uzaklarda yaşayıp, sıla özlemi çekenlerin tesellisidir. Sivrihisar Kültür Portalı; Sivrihisar’da doğmuş, ya da doğmamış, Sivrihisar’da yaşamış, yaşamamış farketmez kendini Sivrihisarlı hissedenlerin sitesidir.

Sitenin takipçileri olarak bizlere düşen görev; İlçemizin tanıtımında önemli işlevler üstlenen ve tarihi, kültürü adına, değişik alanlarda yapılan çalışmaları bir arada toplayarak, bizleri ve dünyanın en uzak köşelerini haberdar eden kültür sitemizin önemini dostlara anlatmak, ziyaretçi sayımızı artırmak, site ile sürekli iletişim içinde olarak, güvenilir kaynaklara dayanan çalışmaları site denetimine aktarmak ve kişisel görüş, düşünce ve yorumlarımız ile katkıda bulunmak, kısacası çağın medyası olan İnternet dünyasında yer alan sitemize her yönü ile sahip çıkmak ve desteklemek olmalıdır.

Bugüne kadar yaptığı önemli ve etkileyici çalışmalar neticesinde artan ilgi ile takip edilen Sivrihisar Kültür Portalı’nın gösterdiği performans ve elde ettiği ivme ile bundan sonra da aynı şevk ve heyecanla çalışmalarını sürdüreceğine yürekten inanıyoruz.

Bu duygularla ve Sivrihisar Kültür Portalı Sitemizin başarılı çalışmalarının devamını diliyor, siteyi hazırlayan ve sunan hemşehrimiz Murat Sevimbay’ı tebrik ediyor, yazı, yorum ve benzeri çalışmalar ile katkıda bulunanlara teşekkürlerimizi sunuyoruz. 10.10.2017

Yaşar YURTDAŞ

Akif Yaşar Yurtdaş

Bu güzel yazısı için bende Yaşar hocamıza çok teşekkür ediyorum.
Murat SEVİMBAY

SİVRİHİSAR WEB TR

Kategoriler
Portal Sivrihisar Portalı

Sivrihisar İnternet Sitesi

SİVRİHİSAR KÜLTÜR PORTALI

Sivrihisar’ın İnternet Sitesi

Gelişen teknoloji ile birlikte hızla ilerleyen ve etkili bir paylaşım aracı olan İnternet, geniş kitleler tarafından kullanılan en önemli iletişim araçlarının başında gelmektedir. Bir web sitesi ile tüm dünyaya hitap edebilir, milyonlarca insanın sizi tanımasını sağlarsınız.

İlçe Tanıtımı

Neden sivrihisar.web.tr sitesini yayınladık? Sivrihisar hakkında bu zamana kadar yazılmış olan kaynakların sınırlı oluşu ve bu bilgilerin yeterli derecede internete aktarılmamış olması bir web sitesi açmayı gerektirdi. Sivrihisar’ı tanıtmayı amaçlayan İnternet sitesi ile ilçemizin tanıtımına katkıda bulunmak, dağınık ve yayınlanmayan bilgileri tek bir yerde toplamak ve yayınlamak amacı ile sivrihisar.web.tr sitesini kurduk. Tarih ve kültürümüzün ne kadar köklü olduğunu göstermek istedik.

Facebook gibi paylaşım sitelerinde bilgiler akıp gittiğinden ve bir zaman sonra bu bilgilere ulaşmak zor olduğundan, kapsamlı bir web sitemiz olması gerekiyordu. Bu amaç doğrultusunda ulaşılabilinen kaynaklar İnternet ortamına aktarıldı.

Web sitemizde, İlçemizin tarihi ve kültürü hakkında kaynak bilgiler, güncel haberler, duyurular, etkinlikler, makale ve yazılar bulunmaktadır. Ayrıca, çeşitli konulara yer verdiğimiz ve faydalı bilgilerin bulunduğu Sivrihisar Blogspot sayfası da yayında >

Sivrihisar hakkında en kapsamlı bilgiler Kültür ve Haber Portalı http://sivrihisar.web.tr de.

muratMurat SEVİMBAY
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi
Eğitim Fakültesi, Bilgi İşlem Sorumlusu
ESKİŞEHİR

sivrihisar-web-tr

Kategoriler
Yazarlarımız

Akif Yaşar Yurtdaş

– AKİF YAŞAR YURTDAŞ –

25 Haziran 1948 Sivrihisar doğumlu

Ankara Erkek İlköğretmen Okulu ve Lisesi 1967 Mezunu

Eskişehir Eğitim Enstitüsü matematik öğretmenliği 1979 Mezunu

Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi 1994 Mezunu

Sivrihisar “Atatürk İlkokulu” Müdürlüğünden emekli

2004-2009 yıllarında Sivrihisar Belediye Başkanlığı yapmıştır.

Sivrihisar’da ikamet etmektedir.

Sivrihisar hakkında edebi yazıları vardır.

MAİL : yasaryurtdas@hotmail.com

FACEBOOK

Akif Yaşar Yurtdaş
Kategoriler
Arşiv

Ahmet Tekin

SİVRİHİSAR BELEDİYESİNİN GERÇEKLEŞTİRECEĞİ NASRETTİN HOCA FESTİVALİ İÇİN HOCAYI TEMSİL EDEBİLECEK GERÇEK BİR SİVRİHİSARLI

AHMET TEKİN

Sivrihisarlı Nasrettin Hocanın Nasrettin Hocaya benzeyen Nasrettin Hocanın torunu Sivrihisarlı Ahmet Tekin Amcayla bugün Kurşunlu Camiinde karşılaştık.

Ahmet amcayla uzun yıllardan beri tanışırız kendisi orman fidanlığından emekli güzel bir insandır. Ömür mevkii Orhangazi mahallesinde oturmaktadır. Gazete temsilciliğim döneminde o bölgedeki tahsilatlarımızı hep Ahmet Amca toplardı. Kendisine minnet borçluyuz mevlam uzun ömürler versin. -Abdullah Yeşilkaya-

Buradan Sivrihisar Belediye Başkanı Hamit Yüzügüllü beye sesleniyorum! Sivrihisar’da yapılacak olan Nasrettin Hoca Festivali için Ahmet amca Nasrettin Hoca için iyi bir kişilik. Üstelik Sivrihisarlı, kılık kıyafeti sakalı ile çokta uygun.

Ahmet Tekin amca Abdullah Yeşilkaya ile birlikte

Uluslararası Nasrettin Hoca Kültür ve Sanat Festivaline katılan Kültür Ve Turizm Bakanı Prof.Dr. Nabi Avcı Sivrihisarlı Ahmet amcayla karşılaşınca onu Nasrettin Hocaya benzeterek gerçek Nasrettin Hoca buradaymış diyerek ona iltifat etti.

Bakan Avcı Sivrihisar’ın yerlisi olan giyim kuşamı ve sakalıyla Nasrettin Hocaya benzeyen Ahmet Tekin’e sarılarak gerçek Nasrettin Hoca buradaymış başka Nasrettin Hoca aramaya gerek yok diyerek ona iltifat etti. Ahmet Tekin amcayla bir süre sohbet eden Bakan Avcı basın mensuplarının isteği üzerine Ahmet Tekin amcayla bir kaç kare de poz verdi.


Ajans26

Kategoriler
Arşiv

İlçe Tanıtım Sitesi

Yukarıda tepede bir saat kulesi, Ulu bir cami, cami etrafında kümbet, kümbet çevresinde ağaçlar ve çay-evleri, biraz ötede bir kilise, sağa sola serpiştirilmiş çeşmeler, camiler, az ilerde bir antik kent, ona yakın bir kuş sazlığı, arkada sırtını yasladığı yerde görkemli sıradağlar, gökyüzünde bulutlar, bir şehir ama üstünde yayla havası, yemyeşil bir tabiat… Memleketim Sivrihisar…

Kategoriler
Genel

Sivrihisar Gazetesi

SİVRİHİSAR’IN SESİ GAZETESİ HAKKINDA

1973 yılında Ahmet Bican Atmaca tarafından Sivrihisar’da kurulan ve iki haftada bir yayınlanan gazete, Işık Matbaa da yayım hayatını sürdürmektedir.

Sivrihisar’ın Sesi

Haftalık Siyasi Gazete – Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü OĞUZ EKİCİ

e-posta : oekici@mynet.com – İdare Yeri: Karacalar Mah. Kuma Sok. No: 20 / Sivrihisar
İş : O 222 711 2355 – Gsm : O 541 711 2355

Fotoğraf: Aydoğan Altın

Dizgi – Baskı: Işık Matbaası – Sivrihisar

GÜNCEL GAZETEYİ GÖRÜNTÜLEMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN

Ahmet Bican Atmaca 1930 yılında Kertek köyünde doğdu. Çeşitli meslek dallarında iş hayatını sürdürdü. 1965 yılında Sivrihisar’da bir ilki gerçekleştirip, Işık Matbaasını kurdu. 1973 yılında Sivrihisar’ın Sesi Gazetesi yayın hayatına başladı.

Yazar Ahmet Bican Atmaca, sosyal faaliyetlerde daima ön saflarda yer almış birçok derneğin kuruculuğunu ve yöneticiliğini yapmıştır, İslâmi İlimler Vakfının dernek olarak kurucularından biri olmuştur; vakfın gelişmesinde emeği geçmiştir. Halen vakfın mütevelli heyetinde görev yapmaktadır. Musalla ve Sinan Paşa Cami derneklerinin başkanlığını yapmıştır. Siyasi faaliyetlerde başkanlık ve yöneticilik yapan Atmaca; 17 yıl İl Genel Meclis Üyeliği; iki devre Belediye Meclis Üyeliği görevlerinde bulunmuştur.

Yazar ilk kitabı olan “Sivrihisar’da Yunan Mezalimi” daha sonra “Sivrihisar’da Yetişen Ünlüler ve Menkıbeleri”, “Eskişehir İlçeleri ve Köylerinde Yunan Mezalimi”, “Musalla Camii ve Tarihi”, “Sivrihisar Çeşmeleri”, “Yenice Mahalle Tarihi” ile “Hayatım Çile 1-2-3” şiir kitaplarını yayınladı. Tiyatro ile de meşgul olan Atmaca “Parola Vatan İçin İşareti Ölüm” adlı piyes kitabını yazdı. “İstiklal Savaşı Bilinmeyen Yönleri ve Sivrihisar Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin Hizmetleri” adlı kitabını yayına soktu. Son olarak da; Sivrihisarlı Yunus Emre Risalesini neşretti.

Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Okumak

kitap-okuOkumak; Her çeşidiyle gazete, dergi kitap… İnsan için en önemli, en etkili öğrenme yoludur. Gazete, dergi ve kitaplar… Sessiz öğretmenlerdir. İnsan okuyarak varlıkların ve olayların iç yüzünü öğrenir. Aynı zamanda düşünce ufkunu geliştirip, geniş bir görüş açısı sağlayarak olayları doğru yorumlama kabiliyeti kazanır. Okuyan bir insan beyninin algılama ve anlama oranı, hiç okumayan bir insana göre % 60 fazla olduğu bilinmektedir.

Kendimizi ve çevremizi tanıyabilmek, iyi ifade edebilmek, problemlerimizi istişareyle çözüme kavuşturmak için okumalıyız. Okumak ilaç gibidir. Kimisi tedavi eder, kimisi ağrıyı keser, kimisinin de birçok yan etkisi vardır. İradeyi dondurur. Tiryakilik yapar, uyuşturur. Okumada seçici olmalıyız. Okumak hayatımızda gerekli tüm bilgi birikimini oluşturmada en büyük kaynaklardan biridir. Tarihte bilgi aktarımında en başarılı araçlardan birisi okumak olmuştur. Çünkü etkili okuma dünü, bugünü ve geleceği yaşamaktır.

Batı ülkeleri okur – yazar bir toplum meydana getirmek için öğretim metotları geliştirilmedi. Suç işleme oranını düşürmek diye kaygıları da yoktu. Zorunlu İlköğretim sanayi devriminin sonuçlarından biri olarak ortaya çıkmıştır. Bir taraftan makineleşen dünya üretiminin eleman ihtiyacını karşılamak, bir taraftan da üretilen malların tüketilmesi için pazarlamadan reklamcılığa, bankacılıktan sigortacılığa, borsadan tröstlere kadar liberal ekonominin enstrümanlarına eleman kazandırmaktı. Tüketen toplumlar oluşturmaktı. Bu üretelim, tüketsinler zihniyetinin isteğiydi. Batı toplumu kendi değerlerini kaybetti. Batı insanı yalnızlaştı. Fıtri ihtiyaçlarını başka alanlarda aramaya başladı. Anne, baba, çocuk torun sevgisini hayvan sevgisinde aradı. Fareden yılana, kediden köpeğe, kuştan kelebeğe her türlü hayvanla yalnızlığını gidermeye çalıştı. Ben kendime yeterim başka insana ihtiyacım yok dürtüsüyle bireyselleşti, bencilleşti. Günümüzde seküler toplumlarda insanlar makineleşmenin ötesinde robotlaştı, artık ortaöğretim, neredeyse yüksek öğretimde zorunlu hale geldi.

Okuma alışkanlığı; Kişinin ihtiyaç ve zevk kaynağı olarak idrak etmesi neticesinde okuma işini hayat boyu sürekli, düzenli ve eleştirel bir biçimde gerçekleştirmesidir. Günümüz Batı dünyasında okuyan insanların geniş rakamlara ulaşması bilim aşkıyla olduğunu ileri sürmek yanlış ve yanıltıcı olur. Çünkü okunan nesnelerin tümü bilimsel olmadığı gibi, okuyan insanın bilimsel seviyesinin yükseldiği de iddia edilemez. Batı toplumunda insanların bu kadar okumaya düşkün olmalarının sebebi yalnızlıklarının giderilmesi olabilir. On dokuzuncu yüzyılın başına kadar okumanın gayesi bilim ve teknolojiye ulaşmaktı. Çağıl günümüz insanında okuma ise hem çevrelerinden, hem kendilerinden kaçmak için uyguladıkları bir sığınak olarak düşünülmektedir. Halbuki biz bugüne kadar okumanın kişiye faydalarını şöyle sıralamaz mıydık?

*Zihinsel gelişime doğrudan katkıda bulunur.

*Anadili doğru ve yeterli bir biçimde kullanmasını sağlar.

*Kelime dağarcığının zenginleşmemesine doğrudan yardım eder.

*Sağlıklı ve güçlü bir kişilik geliştirmesine katkıda bulunur.

*İletişim becerisinin güçlenmesine yardımcı olur.

*Eğitim ve öğretim başarısını artırır.

emlYusuf Mesut Kilci – Eğitimci, Yazar

Kategoriler
26

Milli Mücadelede Eskişehir’in Önemi

Milli Mücadele Açısından Eskişehir’in Önemi Nedir?

Milli mücadele tarihimizde Eskişehir ve halkının ayrı bir yeri vardır. Her şeyden önce Eskişehir, Anadoluyu İstanbul ve Ankara’ya bağlayan demiryoluna sahipti. Bu stratejik önemi dolayısıyla, özellikle ulusal hareketin ilk günlerinde İtilaf güçleri ve onların emrindeki İstanbul Hükumetleri, Eskişehir’i kontrollerinde bulundurmak istemişlerdir. Çünkü onlar, Eskişehir üzerinden Anadolu’nun diğer yerleşim yerlerine ulaşarak buralarda ulusal hareket aleyhinde isyanlar çıkartmak peşindeydiler. Bu arada, İstanbul’u besleyen Konya Ovası ürünü buğday, İstanbul’a Eskişehir üzerinden nakledilmekteydi.

Sivas kongresinin devam ettiği günlerde Ankara ve Eskişehir çevresinde İstanbul Hükumeti taraftarlarıyla Kuva-yı Milliyeciler arasında gizli ve açık bir mücadele mevcuttu. Ali Fuat Paşa her fırsatta durumdan Heyet-i Temsiliye’yi haberdar etmekteydi. Ali Fuat Paşa’nın faaliyetleri ve bölgenin hassas durumu buradaki faaliyetleri tek merkezden yönetecek bir “Milli Komutan” bulundurulmasını zorunlu kılıyordu. Bunun üzerine Sivas Kongresi 9 Eylül’de aldığı bir kararla Ali Fuat Cebesoy Paşa’yı Garbi (Batı) Anadolu Umum Kuva-yı Milliye Kumandanlığı’na atadı. İngilizlerin Eskişehir’de bulunmaları, demiryollarını kontrol altında tutmaları, İstanbul hükumetinin kışkırtıcı tertipleriyle yer yer ayaklanmaların meydana gelişi, Heyet-i Temsiliye’ye karşı kuvvet sevk edileceği söylentileri Ankara’daki Milli Mücadele yanlılarını tasaya düşürmüştü. Bu durum üzerine Ali Fuat Paşa için artık Ankara’da kalmak imkansızdı ve derhal harekete geçmek gerekiyordu. İlk hedef de Eskişehir’di. Eğer Eskişehir’e hakim olunabilirse İstanbul yakınında yabancı kuvvetlerin en çok toplandığı ve Anadolu demiryollarının birleştiği önemli bir mevkiye hakim olunacaktı.

Ali Fuat Paşa Eskişehir yönüne hareket etmeden önce 9 Eylül’de Sivas (ta Umumi Kongre Riyaseti’ne bir telgraf çekerek Eskişehir’deki genel durumu arzetti ve “…şayet İngilizler burada yerleşir ve Teşkilat-ı Milliyeyi devre dışı bırakırlarsa Konya vilayetinden başka Bursa ve Aydın vilayetlerini de Heyet-i Umumiye’den ayırmış olacaklardır. Bu hususun umum kongreye ne kadar kötü etki edeceği şüphesizdir. Bu ahval karşısında Heyet-i Umumiye’nin temin-i selameti için buradan mühim bir müfrezeyi de alarak Eskişehir’e hareket ediyorum. Ali Fuat Paşa, Ankara’dan hareketinden üç gün sonra yani 13 Eylül günü Sivrihisar’a geldiğinde İngilizlerin Eskişehir’de toplandıklarını ve güçlendiklerini öğrendi. Eskişehir’in milli kongreye bağlanması ve şehirdeki İngiliz birliklerinin bölgeden uzaklaştırılması amacıyla bir plan hazırladı. Bu plana göre Eskişehir’in dışarıyla olan bütün haberleşmesi ile demiryolları ulaşımı sür’atle kesilecek, milli istekleri kabul ettirebilecek kuvvet ve kudretin temini maksadıyla halk işbaşına çağrılacak, bunlar milli ve askeri müfrezelerle takviye edildikten sonra bir kısmı Eskişehir – Seyitgazi, bir kısmı da İnönü’nün doğusunda toplanacak, tamamen milli olan bu icraat bir direnişle karşılaşmazsa, Eskişehir kongreye bağlanacak, daha sonra da Eskişehir’le İstanbul arasında aynı durumda olanlar varsa, onlar da aynı hareketle milli kongreye bağlanacaktı.

ESKİŞEHİR’İN EKONOMİK VE STRATEJİK ÖNEMİ

İtilaf Güçleri Açısından Eskişehir’in Önemi. Milli Mücadelenin başlangıcında İngilizler, İstanbul Hükumeti ve Kuva-yı Milliye arasında önemli olaylara sahne oldu. İngilizlerin, İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul’a gelişinden itibaren (13 Kasım 1918) işgaline giriştiği Anadolu demiryolları üzerindeki önemli merkezlerden İzmit, Eskişehir, Konya ve Afyonkarahisar daha bu yolların yapımına başlandığı 1889 yılından itibaren İngiltere, Fransa ve Almanya arasında bir rekabet alanı olmuştu. Zira bu bölgeler hem ekonomik hem de siyasi açıdan büyük önem taşıyordu. Bilhassa İngiltere, dış politikasının temel ilkelerinden kaynaklanan endişeyle ulaşım yollarına büyük önem veriyordu. Ayrıca karayollarının azlığı ve motorlu kara taşıtlarının sayıca son derece sınırlı olduğu o günlerde demiryolları tek ulaşım aracıydı. Özellikle de Haydarpaşa – Bağdat Demiryolu Ön Asya topraklarını aşarak pamuk, petrol, kömür gibi değerli ham-madde kaynaklarının yakınından geçiyordu. Aynı zamanda demiryollarının geçmesiyle tarımsal üretimin arttığı Eskişehir, Kütahya, Ankara ve Konya gibi Anadolu vilayetlerinden gelen tarım ürünleri Haydarpaşa’dan Avrupa’ya taşınıyordu.” Diğer yandan Haydarpaşa – Bağdat hattı İngilizler için Hindistan yolu üzerinde olmasından dolayı da büyük önem taşıyordu. Bu hattın elde tutulabilmesi için de demiryollarının önemli bir kavşak noktasında bulunan Eskişehir’in elde tutulması gerekiyordu.

İzmit – Eskişehir Konya demiryolu hattını kuvvetli bir surette tutacak olan İngilizler bu suretle İzmir Kuva-yı Milliye cephesi silahlı kuvvetlerini Sivas Kongresinin etkisinden uzaklaştıracaklar ve gerekirse hareketlerini Sivas’a kadar uzatacaklardı. Bunun yanında Orta Anadolu’daki milli harekete muhalif mülkiye amirlerinin icraatlarına her türlü yardımı yapacaklar ve yer yer isyanlar çıkaracaklardı. Bütün bu sebeplerin yanında İngiltere çok önem verdiği Boğazlar ve İstanbul bölgesinde kendini güvenlik içinde hissetmek istediğinden, Anadolu ile bağlantı sağlayan Geyve Boğazı ve Eskişehir bölgesine egemen olmak istiyordu. Anadolu’ya taze kuvvet şevki için demiryollarının mutlaka elde bulundurulması gerekiyordu.

İstanbul Hükumeti açısından da Eskişehir’in önemi büyüktü. Her şeyden önce İstanbul’un tahıl ihtiyacı önemli ölçüde buradan karşılanıyordu. Fakat asıl önemi Haydarpaşa-Bağdat demiryolu üzerinde bulunmasından dolayıdır. Bunun yanında Eskişehir İstanbul’u çok yakından ilgilendiren siyasi olaylara sahne olmuştur. I. Dünya Savaşının devam ettiği günlerde de hükumetin geçici olarak Eskişehir’e nakli bile düşünülmüştü. Yine Milli Mücadelenin başladığı günlerde İstanbul’a bağlı önemli merkezler arasında Konya, Afyon, Bursa ve Balıkesir’le beraber Eskişehir de bulunuyordu. Ali Fuat Paşa’ya göre; Anadolu ile İstanbul Hükümetinden hangisinin duruma hakim olacağı meselesi adeta bu şehrin etrafında cereyan edecek olaylara bağlı gibi görünüyordu. Nitekim İstanbul hükümeti Anadolu’daki millî kongreyi dağıtmak için İngilizlerin de yardımıyla burayı bir üs olarak kullanacaktı Neticede gerek Batı Anadolu Kuva-yı Milliye hareketini Sivas kongresinin etkisinden uzaklaştırmak ve gerekse Anadolu’daki milli hareketi dağıtmak için demiryolu üzerindeki bu önemli merkez İstanbul Hükümeti için de son derece ehemmiyetli bir yerdi. Nitekim uzun bir süre Konya ve Afyon ile birlikte Eskişehir de Milli Kongre’ye karşı önemli bir direniş merkezi olmaya devam etmiştir.

Kuva-yı Milliye açısından da Eskişehir son derece önemliydi. Eskişehir’in kazanılması aynı zamanda Konya, Afyon ve Bursa gibi vilayetlerin geleceği ile de yakından ilgiliydi. Ali Fuat Cebesoy’a göre “Şayet İngilizler buraya yerleşir ve Teşkilat-ı Milliye’yi başarısızlığa mahkum ederlerse bu vilayetleri de Heyet-i Umumiye’den ayırmış olacaklardı.” Diğer yandan Ege bölgesindeki Kuva-yı Milliye cephesinin Sivas’taki Milli Kongrenin etkisinden uzaklaştırılması da demiryollarındaki İngiliz denetimine bağlanıyordu.” Ayrıca Eskişehir’de bulunan İngiliz birlikleri Sivas’ta toplanacak olan kongre için de bir tehdit unsuruydu. Bunun yanında Yunan istilasına karşı milletçe girişilecek bir harekatın güvenle ele alınabilmesi için her şeyden önce, İstanbul Hükümetinin müdahalelerini, Anadolu içlerine nüfuzunu önlemek ve ordu saflarıyla sivil idare mekanizması içinde çıkabilecek fikri ayrılıkları ortadan kaldırmak lazımdı. Bunun için de demiryolları ile birlikte Geyve Boğazı ve Eskişehir’e hakim olmak gerekiyordu. Zira gerek İstanbul’dan Anadolu içlerine, gerekse Anadolu’nun doğusundan batıda Yunanlılara karşı asker sevkıyatında demiryolları son derece önemliydi. Nitekim Milli Mücadele boyunca 4000 km.lik demiryolunun yalnızca ve de zaman zaman kullanılabilen tek hattı Ankara – Afyonkarahisar – Konya hattı olmuştur.”

Milli Mücadelenin en kanlı vuruşmaları Eskişehir ve çevresi toprakları üzerinde yapılmıştır. Mazlum Türk Milleti, burada “makus talihini” yenmiştir. Böylece düşman 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’den denize dökülmüştür. Türk Milleti, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Sevr’i tarihin çöplüğüne atarak Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur. Eskişehir halkı Yunan işgalinin ağır faciasını yürekleri parçalanarak görmüştür. Eskişehirliler vatanın kurtuluşu için hiçbir fedakarlıktan çekinmemişler, maddi-manevi bütün olanaklarını seferber etmişlerdir.

footer

MİLLİ MÜCADELEDE ESKİŞEHİR – ESOGÜ YAY: 072 YIL 2002
Prof.Dr. Ali SARIKOYUNCU
Doç.Dr. Selahattin ÖNDER
Doç.Dr. Mesut ERŞAN

Kategoriler
26

Eskişehir’de Spor

BÖLGE SPOR FAALİYETLERİNİN TARİHÇELERİ

Eskişehir’de sporun başlangıcı Milli ve Ata sporumuz olan güreş, at yarışları ve cirit oyunları iledir. Bilhassa düğünlerde güreş ve cirit oyunları pek yaygındır. Ciritte Mukim Kara Keçili (Yörük boyları) temayüz ederdi. Modern eskrimin bir kolu olan kılıç, bir zamanlar pek iptidai bir şekilde yapılmaktaydı.

Birinci Dünya Harbi sıralarında okullarda “Muallim ve Sultani mekteplerinde” ve mahallelerde teşekkül eden Gürbüz Teşkilatlarında spor pek tutulmakta idi. Bu günkü Atatürk Stadı, Sanat Enstitüsü ve Ticaret Liselerinin bulunduğu ve Harman Yeri tabir edilen alanlar spor sahası olarak ayrılmıştı. Etrafı kestanelik, spor sahası zemini ise çim idi. O zamanki tatil günü olan Cuma öğleden sonra, spor müsabakaları bu alanda yapılır ve halkın büyük ilgisini çekerdi. Mütareke yıllarında da bu hal devam etmiş, İngilizlerin kendi aralarında yaptıkları futbol maçları büyük ilgi görmüştü.

Kurtuluş Savaşını takip eden yıllarda, Eskişehir’e Kol Ordu Komutanı olarak tayin edilen Merhum Kemalettin Sami Paşa tarafından İdman Yurdu kurumuş, bunu Türk Işığı, Türk Gücü, daha sonraları Tayyare Alay, Tayyare Okul Takımları ile DDY Cer Atölyesi ve Demir Yol Alayı takımlarının kuruluşları takip etmiştir. 1923 yılında gençlerin bir araya toplanarak kurduğu Gençlerbirliği takımının kurulması ve 1924 yılında Eskişehir’de yapılan Olimpiyat Seçme müsabakaları, spor müsabakalarını Eskişehir’de hızla yaymıştır.

ATICILIK

Atıcılık çalışmaları 1924 tarihinden itibaren askeri birliklerin faaliyetleri ile başlar. İlk çalışmalar o zaman Orduda kullanılan Fransız modeli tüfek ve mermileri ile yapılmıştır. Sonradan bu çalışmalara Sivil Atıcı personel de katılmış ve Eskişehir ekibi resmen teşekkül etmiştir. Bu zamanki çalışmalara belli başlı atıcılardan Burhan Kandaş, Ahmet Alasya, Rüştü Yetilmezer, Ali Erdgüner, Behzat Akdenir, Ziya Atlet, Mediha Atlet iştirak etmişlerdir.

GÜREŞ

Eskişehir’de güreş faaliyetlerinin başlangıcı 1922 yılına kadar dayanır. Bu yıllarda faaliyet daha ziyade ferdi ve Yağlı Güreşler mahiyetinde idi. Bu durum 1928 -1929 yıllarına kadar devam etmiştir. O sırada dünya çapında bir pehlivan olan Kızılcıklı Mahmut Pehlivan’ın Eskişehir’e gelişi şehirde başka bir hava yaratmış ve harman yeri denen top sahasında yaptığı güreşler ilgi ile izlenmiştir. Bilhassa Rus Baş Pehlivanını yenmesi ile Mahmut Pehlivan, Eskişehir’de milli kahraman payesine erişmiştir. Bu arada Dinarlı Mehmet Pehlivan ile Türkiye İkincisi Cemal Pehlivan’ın isimleri de zikredilebilir.

1948 Olimpiyatlarında Serbest Güreş Milli Takımına Nasuh Akar, Greko-Romen Milli Takımımıza da Ali Özdemir girerek biri Dünya birincisi, diğeri Dünya ikincisi olmuşlar ve şehrin sporuna büyük şeref kazandırmışlardır.

1950 yıllarından sonra Eskişehir’e İsveç ve Japonya Milli Takımlarının gelmesi önemli olaylar arasındadır. Ahmet Bilek – Nasuh Akar – Ali Akgün – Tevfik Uysal – Reşat Güler – Ali Özdemir — Mehmet Ali Arslan – Memduh Erek’ten kurulu “Demirspor Güreş” takımına Federasyonca “Türkiye Temsilcisi” unvanı verilmiştir. Bu takım Türkiye’ye gelen misafir milli takımları açık farkla yenerek gücünü ispat etmiştir. Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz güreşçilerimiz bu arada defalarca Türkiye şampiyonalarını kazanmışlar, milli müsabakalara katılmışlardır. 1960 yılında Roma Olimpiyatlarına giden Ahmet Bilek, Dünya Şampiyonu olarak şehre büyük bir şeref daha kazandırmış oldu.

ATLETİZİM

Eskişehir’de Atletizm çalışmaları 1923 yılından itibaren başlamıştır. Ancak bu çalışmalar teşkilatlı ve toplum çalışmaları olmayıp daha ziyade ferdi çalışmalara inhisar etmiştir.

BOKS

1938 yıllarında Cafer Cık’ın (Arap Cafer’in) öncülüğü ile Eskişehir’de boks sporu başlar. Çalışma yeri, bugünkü Yalaman Ada Başında bulunan çorbacının olduğu yerdir. Cafer Cık, 1940 yılında Türkiye Şampiyonu olarak Eskişehir’e ilk birinciliği kazandırmış ve şehrimizden o tarihte ayrılmıştır. Bu faaliyet daha sonraları 1940 – 1941 yıllarında Halkevinde yürütülmeye başlamıştır. Halkevinin ayırdığı küçük bir salonda çok kıymetli boksörler yetişmiştir. Bunların başında Ağır Sıklet olan Liseli Mehmet başta gelir.

BİSİKLET

Eskişehir’in düz bir alanda kurulmuş olması Bisiklet Sporuna karşı ilgiyi arttırmış ve Eskişehir’de çok eskiden beri yapılan bir spor dalı olmasını sağlamıştır. Eskişehir’de bisiklet çalışmaları 1933 yıllarına kadar uzanır. Bu yıllarda Tayyare Alay, Tayyare Okul Takımları ile Türk Işığı Takımlarının bisiklet ile ilgilendikleri görülür. Daha sonraları Türk Işığı Takımında bulunan bisikletçiler Bisiklet Ajanı Kemal Baydan’ın teşvikleri kurulmuş olan Demirspor Kulübü bu takıma geçerek çalışmalarına bu kulüpte devam etmişlerdir.

ESKRİM

Eskrim faaliyetleri 1936 yılında İlhami Çene adında bir zat tarafından Halkevi Salonunda başlatılmıştır. Bu tarihten kısa bir müddet sonra bu sporun aşığı Turgut İmgel Eskrim Ajanlığına atanmış ve bu zatın gayretli çalışmaları ile Demirspor Kulübü de bu spor dalında faaliyete geçmiştir. O zamanlar kentimizde eskrim faaliyeti 15-20 gencin inhisarında idi. Daha sonra 4-5 genç kız da bu spora merak sarmış ancak bu heves ve faaliyet çok kısa süreli olmuştur.

Turgut İmgel’in uğraşları ve Halkevi – Demirspor rekabeti Eskrimin kentimizde yayılmasına ve Eskişehir gençlerinin Türkiye Şampiyonalarında iddialı duruma gelmesine yol açmıştır. Nazmi Baykal – Saim Evirgen – Ziya Tümer – Nemci Tümer – Mecmi Begeçarslan – Sabri Döven – Cavit Soydan (Ajan) ve Fethi Sarbay gibi değerli elemanların yetişmesi sağlanmıştır.

FUTBOL

1923-yılında Kemâlettin Sami Paşa’nın önderliği ile, mahallelerde teşekkül eden Gürbüz Teşkilâtı ile okullarda başlamış olan futbol çalışmaları bir kulüp namı altında toplatılmış ve Eskişehir’in ilk takımı olan İdman Yurdu kurulmuştur. Kurucular: Öğretmen Ömer, Öğretmen Sadık, Ethem bey, Hüseyin Şen ( Çakır Hüseyin), Saim bey, Selâhattin Bey, Tahsin (öğretmen) Bey, Canbolat, Burhan Bey, Zeki Bey, Fuat Bey, Bedri Bey’lerdir.

1938 yılında 3530 sayılı Beden Terbiyesi Kanunu çıkınca Şeker Fab. Tayyare Fabrikası, Demiryol Alayı, Oto Tabur ve Karagücü gibi askeri birlikler ve müesseseler spor şubeleri açacak ve böylece Eskişehir’de takım adedi çoğalacaktır. Ancak yine aynı kanunla bütün sivil kulüpler Siyah – Yeşil renk altında ve Gençlik Kulübü adıyla birleşecekleridir. Futbol bundan sonra Eskişehir’de büyük gelişme göstermiş, 1938 yılında Demirspor, Anadolu Şampiyonu olmuş; 1939 – 1940 sezonunda evvela Anadolu Şampiyonu, sonra da Ankara’da Milli Küme Birincisi Fenerbahçe ile Cumartesi ve Pazar günleri 2 müsabaka yapmış, birincisinde 0-0 kalmışlar, İkincisinde Fenerbahçe’yi 3-1 yenerek Türkiye Şampiyonu olmuştur (Goller 1.Gol İsmail, 2. ve 3. Gol İskender). Fenerbahçe’nin ancak 3-0 dan sonra Mehmet Reşat vasıtasıyla gol atabilmesi ve 3-1 yenilmesi o zamanlar Eskişehir futbolunun ne derece başarılı olduğu hakkında bize bilgi vermesi bakımından çok önemlidir. Şampiyon Demirspor bu tarihi maçı şu kadrosu ile oynamıştır: Abdülkadir – Mennan – Nuri – İbrahim – Fahri – Celal – İskender – İsmail – Ahmet – Zeynel – Murat. Bu suretle Eskişehir Anadolu içinden ilk defa Türkiye şampiyonluğunu kazanan bir kulüp olmuştur.

ESKİŞEHİRSPOR‘un DOĞUŞU

oldcity-esesEskişehir futbol tarihine yeni sayfalar yazmaya başlayacak olan Eskişehirspor, 19 Haziran 1965’te Eskişehir İdman Yurdu, Akademi Gençlik, ve Yıldıztepe amatör kulüplerinin birleşmesiyle resmen kurulur. Eskişehirspor’un logosundaki “üç yıldız”ın üç yıldızı da bu takımlardır. İlk kulüp başkanı Aziz Bolel ile Teknik adam Abdullah Gegiç ve yeni oyuncu transferleriyle gerçek bir takım olur. Takımın renkleri siyah ve kırmızı olarak belirlenir. Eskişehirspor’un meşhur bir lâkabı ve tezahüratı vardır. Kuruluş yıllarında tribünleri “ES ES ES Kİ Kİ Kİ ESKİ ESKİ ES!” sesleriyle inlemiştir. Ve her şeyiyle olduğu gibi Eskişehirspor lakabıyla da Anadolu’da birçok takıma örnek olmuştur. Kurulduğu sene 2. Türkiye Liginden 1. Türkiye Ligine çıkan Eskişehirspor Futbol Takımı, aynı sene Amatör Türkiye Şampiyonu olan Trabzon İdman Yurdunu yenerek Başbakanlık Kupasını kazandı.

1970 – 1971 sezonunda Eskişehirspor büyük bir başarı sağlayarak Türkiye Kupasını ve Cumhurbaşkanlığı kupasını şehrimize getirmiştir. 2014 yılında ise Türkiye Kupasında finale kadar çıkmıştır.

ES-ES’i efsane yapan başarıları ve Türk futboluna kazandırdığı değerlerdir. Anadolu takımları arasında EFSANE lakabını en çok hak eden takımlardan biri olan Eskişehirspor’un geçmişinde öyle anılar var ki, yeni nesil Efsane kelimesine pek anlam veremedi. Birinci Lig takımları arasında en organize seyirci ve amigo örgütlenmesi bir dönem hep Es-es’in tekelinde kalmıştır. Es-es seyircisi Türkiye’de ilklere imza atmış bir topluluktur. Kitlesel deplasman hareketlerine 80’lerde imza atan Es-es yine o yıllarda kartonlarla yazılar yazarak futbolcularını coşturmasını bilmiştir.

Defalarca ligi ikinci sırada bitiren ve şampiyonluğu kıl payı kaçıran Eskişehirspor’un müzesine Cumhurbaşkanlığı Kupası da dahil olmak üzere Türkiye Kupaları kazandıran efsane kadrolardan birisi: Taşkın, İlhan, Burhan, Abdurrahman, Faik Kamuran. İsmail, Fethi, Nihat, Burhan, Şevki

es-es

Eskişehir’in futbolumuza kazandırdığı kimi isimler şunlardır: Fenerbahçe’de Abdullah Matay, Dünya Karması’na seçilen İsa, Galatasaray’da Ergün Ercins, Beşiktaş’ta Süreyya Özkefe, Fehmi Sağınoğlu, Yalçın Atabay, Yüksel Özbek, Rasim Kara, PTT’de Kubala Yüksel, Şekerspor’da Muzaffer Çil, Gençlerbirliği’nde Tevfik Kutluay, Faik Şentaşlar, Burhan Tözer, Ankaragücü’nde Doğan Tepeçalı, Beykoz’da Orhan Atmacan…

omer-kanerEs-es’in altın yıllarını yaşadığı yıllardaki en büyük iki golcüsü Fethi ve Nihat. Taraftar onlar için “Fethi-Nihat, gol at!” derdi. Birkaç yıl sonra golcülerin arasına Ender de katılınca slogan tam oldu: “Fethi, Nihat, Ender filelere gönder!” Heper, Türkiye’de profesyonel futbol oynayıp ardından profesör olan tek futbolcu. Bünyesinden üç kez de gol kralı çıkardı Eskişehirspor. Kaptan Fethi Heper, 1969-70 ve 1971-72 sezonlarında, Ömer Kaner ise 1974 -75 sezonunda gollerini gol krallığıyla taçlandırıldı.

Milli Takıma da sayısız futbolcu veren Eskişehirspor’da 9 kez milli takım kaptanlığı yapan İsmail Arca öne çıkmaktadır. Tarihi fark yemeyelim diye çıktığımız 1-1 biten Almanya Milli Maçı’nda. “Türkler bana gol atamaz, atarsa saçımı keserim” diyen kaleci Maier’e enfes bir gol atan Eskişehirsporlu Kâmuran Yavuz ile Almanlar’a çim söktüren Eskişehirsporlu Ender Konca ise formalarının hakkını en iyi veren isimlerdendi.

Eskişehir’in Ünlü Sporcuları

Kızılcıklı Mahmut Pehlivan (1878 – 1931) Milli Güreşçi

1878 yılında Romanya’da Türklerin yoğun olarak yaşadığı Dobruca yakınlarındaki Kızılcık kasabasında dünyaya geldi. Güreşe karşı olan olağan üstü ilgisi dolayısıyla küçük yaşlarda güreşe başladı. Eskişehir’e göç ettikten sonra Kırkpınar yağlı güreşlerinin unutulmaz isimlerinden biri oldu.

Kırkpınar’daki başarılarından sonra uzun süre Paris ve Amerika Birleşik Devletlerinde yaşamış ve buralarda da adını duyurmuştur. Eskişehir’e döndükten sonra 1931 yılında vefat etmiştir. Halkımızın bu büyük güreşçiye duyduktan saygı dolayısıyla en önemli caddelerimizden birine onun adı verilmiştir.

Fethi Heper (1944 -) Akademisyen, Milli Futbolcu.

1944 yılında Eskişehir’de doğdu. Küçük yaşta futbola başladı ve 1960 yılında lisanslı olarak Eskişehir Gençlik Kulübü’nde oynamaya başladı. Genç yaşına rağmen Fethi Heper bu takımda iki kez gol kralı olmayı başardı.

1962-63 sezonunda amatör seviyede Eskişehir Ticari İlimler Akademisi’nin futbol takımında futbol oynadı. Bu ekiple 1963 yılında Türkiye Akademiler arası düzenlenen futbol şampiyonasını kazandı. Bu başarının ardından kurulan Eskişehirspor’da kurucu kadroya dahil edildi. Tüm futbol kariyerini Eskişehirspor forması altında geçirdi. Eskişehirspor’un 70’li yıllarda başarıdan başarıya koşan kadrosunun en önemli futbolcuları arasında sayıldı. İlk kez 16 yaşında milli forma giydi. 1974 yılına kadar Türkiye birinci liginde profesyonel olarak futbol oynayan Heper, 1969-70 (13 gol) ve 1971-72 (20 gol) dönemlerinde gol kralı oldu. UEFA Kupası’nda attığı 6 golle gol krallığında 3. olmuştur.

Futbol kariyerine yanında akademik eğitimini sürdürdü ve Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ndeki lisans eğitimini 1967’de, doktorasını 1978’de tamamladı.

Maliye dalında 1981’de doçent 1988’de profesör unvanlarını aldı. Fethi Heper, profesyonel futbolculuktan profesörlüğe giden ilk ve tek Türk futbolcusudur.

Rasim Kara (1950 -) Milli Kaleci, Teknik Direktör.

1950 yılında Eskişehir’de doğdu. Eskişehir Işıkspor’da futbola kaleci olarak başlayan Kara, Uşakspor’dan Bursaspor’a transfer oldu. Oradan da Türkiye Millî Futbol Takımı’na kadar yükseldi. 1975-1976 sezonunda Beşiktaş’a transfer oldu ve 9 sezon boyunca 298 Beşiktaş’ın kalesini korudu. 1981-1982 sezonunda lig şampiyonu olan takımın da kalesini koruyan Rasim Kara, 1984’de futbola veda etti ve teknik direktörlüğe başladı.

Antalyaspor’da görev yaptıktan sonra, önce Sepp Piontek’in sonra da Fatih Terim’in yardımcılığını üstlendi. Bu dönemde Millî takımın yükselişinde rol oynayan teknik adamlardan biri oldu ve Türk Millî Takımı ilk kez 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası finaline katılma hakkını elde etti. 1996-1997 sezonunda Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün teknik direktörü oldu. Daha sonra Bursaspor, Çanakkale Dardanelspor, Rizespor, Kocaelispor gibi birçok takımda kısa süreli görevler almıştır. Yurt dışında da görev alan Rasim Kara, Kanada’nın Ottowa Wizards takımını çalıştırmış ve kendi liginde şampiyon yapmıştır. Son olarak Azerbaycan Liginde Flazar Lankaran takımında iki sezon görev yapmıştır. Azerbaycan’ın Karabağ takımını çalıştırmıştır.

Mehmet Terzi (1955 -) Milli Atlet.

1955 yılında doğdu. Orta ve Lise tahsilini Eskişehir’de tamamladıktan sonra, 1979 Yılında Ankara 19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisi Spor Hizmetleri Yönetimi ve Atletizm İhtisas dalından mezun oldu. Atletizme, 17 yaşında Eskişehir’de Lise Eğitimi sırasında başladı ve 20 yaşında Atletizm’de Milli takıma seçildi. 18 Yıl boyunca Milli Takım kaptanlığını yaptı. 1500 m, 5000 m., 10.000 m. mesafelerinde Yıldızlar, Gençler ve Büyükler kategorilerinde 112 defa Türkiye Şampiyonu olurken. Uluslararası yarışmalarda da 118 Şampiyonluk kazandı.

Maraton dalında yarışmaya 1978 yılında başladı. Bu dalda Türk Atletizminde bir ilke imza atarak 1987 Londra Maratonunu 2.10.25 derecesi ile koştu. Bu başarısı ile Dünya klasmanında altıncılığı kazandı ve aradan geçen bunca uzun zamana rağmen, Türk Atletleri arasında henüz bu dereceye ulaşılamadı.

Spor kariyerinin en önemli dönemlerinde Eskişehir Gençlik ve Spor İl Müdürlüğünde Spor Şube Müdürü ve Gençlik Hizmetleri Şube Müdürü görevlerini de yerine getirmiş, böylece spor hayatı sonrası kariyerine de yön vermeye başlamıştır. Ayrıca 1987 yılı içerisinde Atletizm Federasyonu Yönetim Kurulunda da görev yapmış, 1994-1999 yıllarında ise Eskişehir Büyükşehir ve Tepebaşı Belediyeleri Meclis Üyeliği görevlerinde bulunmuştur. 2004 Yılında Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanlığına seçilmiştir.

2006 Yılında Özerk Statüye geçen Atletizm Federasyonu seçimlerine katılmış ve Atletizm Federasyonu Başkanlığına ikinci kez seçilmiştir. 2008 Olimpiyatlarından sonra yapılan Atletizm Federasyonu Seçimlerinde Atletizm Federasyon Başkanlığına üçüncü kez seçilme başarısını göstermiştir. Atletizme adanmış yaklaşık 40 yıl içerisinde sporculuğunda ve yöneticiliğinde birçok başarılara imza atmış olan Mehmet Terzi halen, Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanlığı görevini yürütmektedir.

Sinan Alaağaç (1960- 1985) Futbolcu, Maden Mühendisi.

1960 yılında Eskişehir’de doğdu. Futboldan önce atletizm ve hentbol da oynadı. 1982 yılında Anadolu Üniversitesi Maden Fakültesini bitirdi. 1983 yılında da Yüksek Lisansını tamamlayarak Yüksek Maden Mühendisi olarak üniversiteden mezun oldu.

Spor hayatına atletizm ve hentbol yaparak başlayan Alaağaç, Atletizmin yüksek atlama dalında Türkiye genelinde dereceler aldı. Aynı yıllarda ligde fırtına gibi esen Eskişehirspor’un değişilmez kalecisi oldu. Milli takıma seçilerek, Ümit Milli futbol takımı kaptanı olarak yurt dışında ülkemizi temsil etti. Başarılı performansı ile Milli Takıma kadar yükseldi. 6 kez Millî takımlara çağrıldı, 4 kez Türkiye U-21 Millî takımı formasını giydi. 6 kez Milli takımda Türkiyeyi temsil etti. Henüz 25 yaşında iken takımının Abant’taki kampında antremanda kalp krizi sonucu vefat etti.

Ömer Çatkıç (1974 -) Milli Kaleci

1974 yılında Eskişehir’de doğdu. Futbola Eskişehirspor’un alt yapısında başlayan Ömer Çatkıç, 1992-1993 sezonunda as takıma geçerek profesyonel kariyerine başladı. 6 sezon Eskişehirspor’da oynadıktan sonra 1997-1998 sezonunun devre arasında Gaziantepspor’a transfer olarak Süper Lig’de forma giymeye başladı. Daha sonra Gençlerbirliği, Bursaspor ve Antalyaspor formalarını giydi. 428 Süper Lig maçında oynayan Çatkıç, 69 kez milli takıma çağrıldı ve orada 19 kez forma giydi. 2012 yılında futbolu bıraktı.

İlhan Mansız (1975 -) Milli Futbolcu.

1975 yılında Almanya’da doğdu. 9 yaşındayken annesi kardeşi ve ablası ile birlikte ailesinin memleketi olan Eskişehir’e döndü. 4 yılını Eskişehir’de geçirdi ve ailesinin Almanya’da kalması sebebiyle Almanya’ya geri döndü. Bu dönüşle futbol hayatı da orada haşladı. SV Lenzfried, Elmadağspor ve Augsburg takımlarında oynadığı futbol ve attığı gollerle dikkat çekti. Augsburg takımıyla Almanya Gençler Şampiyonluğu yaşayan İlhan Mansız, bir sene sonra ülkenin köklü takımlarından FC Köln’e transfer oldu. Türkiye’de değişik takımlarda ve Japonya’da bir süre futbol oynayan sporcumuz son yıllarda dizilerde de oyuncu olarak yer almaya başladı.

İpek Şenoğlu (1979 -) Milli Tenisçi

1979 yılında Eskişehir’de doğdu. Raketi eline ilk aldığında 5 yaşında olan sporcu, İlk ve Ortaokulu Eskişehir’de okudu. 14 yaşına geldiğinde, ilk Türkiye şampiyonluğuna imza attı. Liseyi Şişli Terakki’de bitiren Şenoğlu, üniversiteyi Kaliforniya Pepperdine Üniversitesi’nden gelen tenis bursu ile tamamladı. Çiftlerde 1999, 2000 ve 2001 yıllarında. Amerikan Batı Konferansı’nda hem çiftler hem teklerde En Değerli Oyuncu (MVP) seçildi.

2002 yılında profesyonel tenis oynamaya başlayan İpek, 3 yıl içinde tek Bayanlar Dünya Klasmanında ilk 300’e ve çiftlerde ilk 100’e girmiştir. Bu sıraya yükselen ilk Türk tenisçidir. 41 kez tüm yaş gruplarında tekler ve çiftler Türkiye Şampiyonu olmuş ve Türkiyeyi 104 kez Milli takımda temsil etmiştir. Türkiyenin WTA düzeyinde final oynayan ilk tenisçisidir. Dünyanın en başarılı tenisçilerinin katılabildiği Grand Slam turnuvalarında ülkemizi başarıyla temsil eden ilk Türk tenisçi olmuştur.

Neslihan Demir (1983 – ) Milli Voleybolcu.

1983 yılında Eskişehir’de doğdu. Voleybola 1995 yılında Eskişehir DSİ’de başladı. 14 yaşında iken ilk transferini yaptı ve Yeşilyurt Spor Kulübü’nde oynamaya başladı. Yeşilyurt’da 4 sene forma giydikten sonra 2002’de transfer olduğu Vakıfbank Güneş Sigorta’da oynarken yıldızı parladı. 2006-07 sezonunda İspanya’nın Spar Tenerife Marichal takımıyla 4 senelik anlaşma imzaladı. Bu kulüp takımıyla çıktığı ilk maçta 34 sayı ile oynamasından sonra, Spar Tenerife takımının taraftarları Neslihan’a; “Demir Yumruk” lâkabını takmışlardır.

Neslihan Demir, 2008-2010 yılları arasında eski takımı olan Vakıfbank Güneş Sigorta takımında forma giydikten sonra, 2010-11 sezonu için Eczacıbaşı Spor Kulübü ile anlaşma yaptı. Milli formayı ise ilk olarak Genç Milli Takım’da giydi. İlerleyen yıllarda başarılı oyunuyla A Milli Takım’m değişmez ismi oldu. İlk A Milli takım formasını 16 yaşında giydi. Türkiye’nin katıldığı tüm şampiyonalarda, Neslihan smaçları ile Milli takıma sayılar kazandırdı. Millî takımlar düzeyinde Dünya Şampiyonasında 2 sene ard arda en skorer oyuncu ünvanını kazanan tek oyuncudur. 2006 Dünya Şampiyonasında 225, 2010 Dünya Şampiyonasında ise 251 sayıyla en skorer oyuncu ödülünü almıştır.

footer

81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR
ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014

Kategoriler
26

Eskişehirlilerin Hamam Geleneği

ESKİŞEHİRLİLERİN HAMAM GELENEĞİ

eskisehir-hamamEskişehir bir su kentidir. Üstelik kentin tam ortasından sıcak sular çıkar. Çok değil birkaç yıl öncesine kadar, çarşı içinde her köşe başında çakılı olan tulumbalardan sıcak sular akardı.

Antik Çağ’dan günümüze dek Eskişehir’de hamamlar hep önemli olmuştur. Bizans döneminde Eskişehir, Bizans İmparatorlarının ve ailelerinin dinlenme merkeziydi. Matrakçı Nasuh’un Eskişehir minyatüründe hamamlar hemen göze çarpar. Birçok gezgin ve yazar Eskişehir’in hamamlarından söz eder. Evliya çelebi, Seyahatnamesinde Eskişehir hamamlarından şöyle söz eder: “Eskişehir ılıcaları, şehrin dışarısında, kuzeyinde bağ ve bahçeler içinde kagir kubbeli latif bir hamamdır ki ona on büyüklükte olan havuzu sıcak su ile doludur. Suyu gayet sıcak olduğundan, soğuk su katılınca ılık olur. Çok faydalıdır. Parmakta yüzük cinsinden halis gümüşten yapılmış şeyler bulunursa sapsarı yapar… Uyuz ve cüzzam hastalıklarına faydalıdır.”

Sıcak suların bu denli önemli olduğu bir şehirde kuşkusuz oluşmuş bir hamam folkloru da vardır. Eskişehir’in yerli ahalisi için hamamlar yalnızca bir temizlenme ve yıkanma mekanı değildir. Hamamların sosyal bir boyutu da vardır. Şehir merkezinde yer alan çok sayıda hamamda eş, dost, komşu ve akraba hanımlar, kına, düğün, kırk uçurma ve benzeri sebeplerle bir araya gelirler. Zaman zaman müstakbel gelinler bu hamamlarda görülür ve beğenilir. Hamamlar kadınların dinlendikleri, eğlendikleri, sosyalleştikleri yerlere dönüşür.

Eski önemini kaybetmiş olsa da yirmi yıl öncesine kadar hamama gitmek bir törene dönüşürdü. Hamam için günler öncesinden hazırlıklar başlar, ipekli haham bohçalarına havlu takımları, gümüş tas, gümüş kakmalı fildişi taraklar, sedef ve gümüş kakmalı nalınlar, güzel kokulu sabunlar konurdu. Hamamın soyunma bölümünde kerevetlerin üzerine, “su bezi” adı verilen yaygılar hazırlanırdı. Evlerde yemekler hazırlanır, eğer evde temizlik yapılıp hamama gelinmişse evin erkekleri, hamama çarşı fırınında pişirilmiş güveç gönderirlerdi. Hamama girerken fıta veya futa adı verilen ipekten yapılmış peştamallara sarındırdı.

Eğer gidilen düğün hamamı ise, düğün evi bir hamamı kiralardı. Hamama sadece düğün evi tarafından çağrılanlar giderdi. Hamam takımlarının en pahalısı böyle günlerde ortaya çıkartılırdı. O gün hamama giderken en gösterişli giysiler giyilirdi. Kadınlar tüm takılarını takardı. Hamam giren ve hamamdan çıkan konuklara düğün sahibi yiyecekler, içecekler ikram ederdi. Gelin de en gösterişli peştamalıyla hamama girer, yaşlıların ellerini öper, yaşıtlarıyla kucaklaşır, bekar olanlara “darısı senin de başına” temennisinde bulunurdu. Gelin ve genç kızlar kuma başında türküler, şarkılar söyleyip eğlenirlerdi.

Hamama fayton (payton) veya landon adı verilen arabayla gidilirdi. Araba ya hamam önünde bekler veya belli bir zaman sonra yıkanan kadınları almaya gelirdi.

Gelin hamamı dışında bir de loğusa hamamı geleneği vardı. Doğumun kırkıncı gününü takiben doğum yapan kadın, yeni doğmuş çocuk ve akrabalar hamama götürülürdü. Lohusa hamamında, cıngıl adı verilen bir ipe dizili anahtar, kilit, delik para gibi nesneler son yıkanma suyunun içine konur ve nazara karşı koruması için anne ve bebeğin başından aşağı dökülürdü. Bir kadının doğumu zor geçerse veya zor doğum yapacağına inanılırsa ebeler, bu kadınların hamama gitmelerini ve sıcak su havuzu içinde oturmalarını söylerlerdi.

Hamam gelenekleri Eskişehir kültür tarihinde önemli izler bırakmıştır. Özellikle gurbette yaşayan Eskişehirlilerin her zaman hamamları aradıklarını belirten bir de söz vardır: “Eskişehir kızı anam der ağlar, hamam der ağlar…”

eskisehirli-ve-hamamEskişehir Hamamları Hakkında

İnsanoğlunun temel yaşam kaynaklarından olan su Türk ve Dünya kültürlerinde kutsal sayılan, kendisine büyük önem atfedilen tabiatın önemli bir parçasıdır. Arapça’da ısıtmak, sıcak olmak anlamındaki hamm (hamem) kökünden türeyen hamam kelimesinin sözlük anlamı ısıtılan yer olup, yıkanma yeri manasında kullanılır. Tarih boyunca hem temizlenmek hem de hastalıklarına şifa arayanlar için hamam ve ılıcalar vazgeçilmez bir merkez görevi üstlenmiştir. Bu günkü Pakistan’da M.Ö. 2500-1500 yıllarına tarihlenen Mohenjo-Daro meydanında hamamlar olduğu ortaya çıkmıştır. Eski Mezopotamya’da Asur hükümdarlarına ait bir yıkanma tesisi bulunmuştur. Bunlar en eski hamam buluntuları olup yıkanma geleneğinin çok köklü olduğunu ve hemen hemen her medeniyette karşımıza çıktığını gösterir.

Klasik devirde Yunanlıların deniz ve dere kıyılarında yüzme sporu için özel tesisleri, temizlik için de büyük halk hamamları vardı. Eski Yunan’ın hamam binaları hakkında tek fikir veren Assas Hamamı harabeleridir. Eski Türkler sıcak ve ılık su kaynağı bulunmayan yerlerde sıcak dam adlı hamamlar yaptılar. Uygurların ise buhar banyoları vardı. Bir kurum yapısı olarak hamam İslam uygarlıklarında yeniden önem kazandı ve en iyi örnekleri Anadolu Selçukluları ve daha sonra Osmanlılar tarafından ortaya konuldu.

Yıkanma ihtiyacının karşılanmasının yanında yer altından çıkan ve genellikle sıcak ya da ılık seviyede olan sular şifalı ise bu yerlere ılıca denilmiştir. Ilıcalar hastalıklarına iyi geleceğini düşünenler tarafından da uğranılan yerlerdir. Aslında tüm kaplıcalar açılma tektoniği ile canlılığını koruyan ve kendini zaman zaman depremlerle gösteren faylar üzerinde yer almaktadır.

Hamam geleneği Türklerde oldukça eski dönemlere dayanmakla birlikte kadınlar ve erkekler için ayrı hamamlar yapılmıştır. Erkek hamamı, erkekler için ayrılmış özel hamamlardır. Erkekler genellikle kuşluk vakti hamama gittiğinden bu hamamlara kuşluk hamamı da denilir. Temizlenmek için gidilen hamama erkekler ayrıca düğünden önceki Perşembe günü “damat-güveyi hamamı” (güveyi çimme günü) olarak da giderler. Bugünde damat yakını erkekler sabahtan hamama gider, damat evi konuklara yiyecek içecek ikramında bulunulur, sonra da damadın evine geçilir. Bir diğer erkek hamamı ise “asker hamamı”dır. Bu hamamı askere gidecek olanın annesi düzenler, erkeğin yakınları toplanır ve askere gidene “su gibi gidip gelsin” dileğinde bulunulur. Osmanlı döneminde yangın söndürmekle görevli olan tulumbacılar yangını söndürmelerinin ardından hamama giderler ve hamamcı onlardan para almadan yıkanmalarını sağlardı

Kadınlar için ayrılan hamam ise kadınların temizlenip, güzelleştikleri bir yer olmasının haricinde eş-dost-arkadaşlarıyla görüşüp konuştukları da bir mekan özelliği göstermiştir. Hanımlar, Osmanlı döneminde yıkanmanın haricinde oğullarına kız arayan annelerin de uğrak yerlerinden olmuştur. Kadınlar için bir hamam geleneği olan “gelin hamamı” gelin olacak kızın düğünden önce hazırlanıp eğlendiği, hem kız hem erkek tarafının hanımlarının çağrıldığı bir hamamdır. Gelin hamamın soğukluğunda konuklarını karşılar ve daha sonra konuklara yiyecek-içecek ikramında bulunulur. Bir diğer hamam geleneği ise bebeği olan kadının doğumdan kırk gün sonra yakınlarıyla birlikte gittiği hamamdır ve buna kırk hamamı denir. Kalabalık bir davetli grubunun eşliğinde gidilen bu hamamda bebeği doğurtan ebe, bebeği ve anneyi yıkadıktan sonra, annenin belini genişçe bir kuşakla sararak, elini kırk defa içine batırarak kırkladığı bir tas suyu lohusanın başından aşağı dökerdi. Vücuduna bir tas içindeki ördek yumurtası sürülürdü

Eski çağlardan beri sıcak sularıyla ünlü Eskişehir’de hamamlar Padişah II. Mahmut tarafından vakfedilmişti. Bu hamamlar halka hayrat olarak terk edilmiş, kadınlara ücretsiz, erkeklere mahsus hamamın ise kiralayanlar tarafından bu hamamların tamir edilmesi karşılığında küçük bir ücretle işletilmelerine izin verilmiştir. İnönü’nün batısından Beylikahır’ın doğusuna kadar uzanan büyük bir fay çizgisi üzerinde sıcak ve soğuk su kaynakları dizilmiştir. Türk Hava Kurumunun uçuş alanı içinde 25 derece sıcaklıkta bol sulu bir kaynak aynı çizgi üzerinde İnönü’nün doğusunda ikinci bir ılıca vardır. Bu kaplıcaların su sıcaklığı 25-55 derece arasında değişiklik gösterir.

Eskişehir’deki sıcak suların üstünde yağımsı bir madde bulunduğunu ve halkın bunu toplayarak ilaç olarak kullandığı anlatılmaktadır. Şehir merkezindeki hamamlara gelince Erler Kaplıcası, merkezde Çarşı semtinde bulunur ve halen işlemektedir. Bu kaplıcanın Bizanslılar zamanında yapıldığı tahmin edilmekte ve bu kaplıca için o dönemlere dayanan bir efsane dillendirilmektedir. Buna göre; Bizans kralının tek kızı bir cilt hastalığına yakalanır ve ne tedavi uygulandıysa bu rahatsızlığından kurtulamamıştır. En sonunda hekimbaşının tavsiyesi ile Eskişehir’deki bu kaplıcada bir-iki ay süren bir tedavi tatbik olunur ve sonunda kız, hastalığı atlatır. Kral, kızının isteği üzerine buraya çok görkemli bir kaplıca yaptırır. Bu kaplıcanın yapım masrafları kral kızının bir çift küpesinin teki ile karşılanır ve küpenin diğer teki de kaplıcanın ileride meydana gelecek masraflarına harcanmak için kaplıca direklerinden birinin altına gizlenmiştir.

Eskişehir’de birçok hamam bulunur ancak; Asri Hamam (Evkaf Hamamı – Yenice Hamamı – Yeni Kaplıca), Asker Hamamı (Has Hamamı), Şengilcik (Bahçeli Şengül), Alçak Hamam Eskişehir’in en eski hamamlarıdır. Erkekler Hamamı Bizans hamamıdır. Şengilcik diye bilinen ve sadece kadınlar için olan bu hamamın hemen hemen yüz senelik bir hamam olduğu söylenmektedir. Alçık hamamı Şengilcik Hamamı’nın yanında bulunur ve bu hamam alçak manasında alçık adıyla bilinir ve de yaklaşık 115 yıllıktır. Han hamamı yapımı bilinmemekle Hüsrev paşa vakfı tarafına ait 1630 tarihli vakfiye bulun-muştur. Hara hamamı II. Mahmut zamanında harayla birlikte inşa edilmiştir. 1815. Belediye Hamamı Mihalıççık 1969, Seyitgazi Külliyesinde yer alan Selçuk Hamamı 1511 yılında II. Beyazıt döneminde ya-pıldığı bilinmektedir. Şeyh Sücaaddin Külliyesi, Arslanbey Köyünde 1515 senesinde Sultan Beyazıt’ın oğlu Sultan Selim’in saltanatı zamanında yapılmıştır. Sivrihisar Gavur hamamı, vakfiyesi yoktur fakat kapısında 1867 yılına ait olduğu yazmaktadır. Seyidiler hamamı Seyit Nurettin Karaca’nın Seyide Nuriye Tarafından yaptırıldığı bilinip 15.yüzyıla tarihlenir.

Eskişehir’de bulunan kaplıcalar çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Bunlardan Günyüzü Çardak (Hamamkarahisar) Kaplıcası, Kızılinler Kaplıcası, Merkez Hasırca Kaplıcası, Mihalgazi (Gümele) Sakarı ılıca Kaplıcası, Mihalıççık Yarıkçı Kaplıcası, Çifteler İhsaniye Ilıcası, Seyitgazi Alpagos Ilıcası romatizma, kalp-damar ve dolaşım bozukluklarına, sinir rahatsızlıklarına, deri ve kadın hastalıklarına iyi gelen kaplıcalardır. Merkez Aşağı ve Yukarı Ilıca, Sivrihisar Kaplıcası ise ağrılı hastalıkların tedavisinde etkilidir. Alpu Uyuzhamam Kaplıcası suyundan ve çamurundan deri hastalıklarının tedavisinde yararlanılır.

***

Hamamlarıyla ünlü Eskişehir’e hamam müzesi kuruluyor. 2017 yılında yapılacak müzede kentin hamamlara dair tarihi sergilenecek.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, Odunpazarı bölgesine yeni bir müze kazandırıyor. 2017 yatırım programında yer alan müzenin projesi hazırlanacak. Onay sürecinden sonra ihaleye çıkacak olan projede, Eskişehir’in hamamlara ait kültürünün yer aldığı motifler sergilenecek. Müzede geleneksel hamam gereçlerinin yanı sıra, tellak kostümlü heykeller ve kesecilerin de yer alması bekleniyor.

Müzede ayrıca, tiyatro gösterileri, konferanslar ve sergiler ile hamam geleneği tanıtılacak. Gelecek kuşaklara hamam kültüründeki değişimlerin aktarılmaya çalışılacağı müzede teknolojiden de faydalanılarak “kiokslar” kanalıyla slayt gösterileri, resimler ve videolar gösteriye sunulması bekleniyor. Projenin 2017 yılında hayata geçmesi planlanıyor. -16 Kasım 2016-

[ot-video type=”youtube” url=”https://www.youtube.com/watch?v=iZ0YkQ9kAPA”]
Kaynaklar: 81 İLDE KÜLTÜR ve ŞEHİR ESKİŞEHİR VALİLİĞİ YAY. – 2014
Eski bir Şehrin Hikayesi – Doç. Dr. Zafer KOYLU Ağustos 2015 ESKİŞEHİR ISBN: 978-605-137-496-3
Rifat Bozkurt, “Eskişehir Kaplıcalarının Jeolojik ve Kimyasal Özellikleri”,
Eskişehir Kaplıca Turizmi Semineri, Eskişehir: işcan Güzel Sanatlar Ofisi Yayını, 1999
Emine Bilirgen, Feza Çakmut, Selma Delibaş, Deniz Esemenli, Ömür Turfan, Hamam,Osmanlı’da Yıkanma Geleneği ve Berberlik Zanaatı, İstanbul: Korpus Yayıncılık, 2009
Kadriye Türkan, “Türk Masallarında Mimari: Hamam ve İşlevleri”, Milli Folklor Dergisi, 2009
“Hamam”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ans. c. XV, İstanbul: Türk Diyanet Vakfı Yayınları, 1997
Dilek Türkyılmaz, Türk Kültüründe Hamam Geleneği ve Eskişehir Hamamları, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Halk Bilimi, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara: 2001
“Hamam”, Ana-britannica Ansiklopedisi, c. XIV, İstanbul: Ana Yayıncılık, 1994
İsmail Sarar, “Termal Turizmi ve Eskişehir’in Termal Turizmdeki Yeri”,
Eskişehir Kaplıca Turizmi Semineri, Eskişehir: İşcan Güzel Sanatlar Ofisi Yayını, 1999
Erol Altınsapan, Eskişehir Hamamları, Eskişehir: Eskişehir Valiliği Yayınları, 2011
Gürcan Banger, Eskişehir’in Şifalı Sıcak Su Zenginliği, Eskişehir: E.T.O. Yay. 2002

[accordion][acc title=””]

Ergün VEREN

“Eskişehir hamamları kudrettendir.” der yaşlılar.. Hamamlarının külhanlı değil, termal olduğunu anlatır bu söz. Hamam, Eskişehir’de olduğu kadar başka hiçbir yerde bu kadar özdeşleşmemiştir insanla. Günlük hayatın vazgeçilmezi, kültürün parçası hatta hayatın ritmi olmamıştır. Bu şehirde yaşayanların sıcak su tutkusu, “Eskişehir’in kızı anam der ağlar, hamam der ağlar” deyişiyle yer etmiştir dillere, gönüllere…

1970li yılların sonlarına doğru Eskişehir’de toplu konut yaşamının artmaya başlaması yıkanma ihtiyacını karşılama bu konutlarda daha modern hale dönüşmüş, hamamlar da o tarihe kadar olan işlevi ve önemini bir anda kaybetmeyle karşı karşıya kalmıştır. Ancak belli bir süre sonra evlerdeki banyoların hamam tadını vermediğinin anlaşılmasıyla tekrar kendine çekmiştir Eskişehirliyi…

Bugün yaşı 45 dolaylarında olan her Eskişehirli erkek, hamamcı teyzelerin (!).. Hanın hanım! Artık babasını da getir istersen.” serzenişine annesinin ya da ninesinin; “Teyzesi, küçük o daha, bakma boyunun büyüdüğüne…” şeklindeki savunmalarına tanık olmuşlardır.

Erkek çocuklar İlkokula başlayıncaya kadar annesinin ayrılmaz parçasıydı o tarihlerde. Eğer boyu kısa ise bu ikinci hatta üçüncü sınıfa kadar devam ederdi. Evlerde şimdiki gibi ısınma ve banyo sistemi yoktu. Sobayla evlerin ancak bir veya İki odası ısıtılırdı. Kışın sobada kaynatılan sularda ve sıcak odalarda büyük galvanizli saçtan yapılmış leğenlerde yıkanılırdı.

Yazın ise durum biraz daha iyiydi. Ocaklarda ısıtılan suyla evin banyoluğunda paklanılırdı. Ertesi gün okula ve işe gidileceği için haftada bir defa pazar günleri kurulurdu yıkanma düzeni. Evin kadım için çileydi yıkama işi: çocukları yıka arkasından kayınvalideyi yıka derken kendine sıra gelmezdi zaten. Bu eziyete rağmen istenildiği gibi de temizlenilmezdi.

En iyisi hamama gitmek doya doya su dökünüp yıkanmaktı. Eşe dosta rastlanılırdı, yolda ya da hamamda. Hem gezinti, hem temizlik hem de iletişim imkânı sağlardı hamam ve hamama gitmek. Kadınlar hamama giderken yolda rastladıkları tanıdık kadınlar tarafından “hayırlı komşu versin, Allah” temennileriyle uğurlanılırdı. Sebebi çok basitti; hamam, kadın ve kavga… Kadınlar hamamının vazgeçilmeziydi. Ancak bazı mahallelerin kadınları bu konuda daha cengâver olduklarından onlara karşı dikkatli olunurdu. Bunlar bakışlarından, tavırlarından ve şivelerinden tanınırlardı. Hamam kavgalarının silahları ise; bakır tas, takunya ya da peştamala sarılı sabun kalıplarıydı. Kavga sebepleri ise, su sıçratmak, çocuk tartışması, paylaşılamayan kurnalar ya da gusül abdesti alınırken diğerinin örtmesi gereken yerlerini örtmemesi olurdu.

Çocuklar hamama girerken ya anadan doğma olur ya da don giydirilirlerdi. Kadınlar ise sadece belli yerlerini kapatırlardı. Bu da oğullarına, yeğenlerine ya da komşularına gelin arayanların işini kolaylaştırırdı. Fiziki durum baştan aşağı böylece kolaylıkla incelenebilir, sonra usulden sohbet açıp konuşması dinlenilir, “sırta kese sürme” isteği bahanesiyle de elinin işe yakışıp yakışmadığı anlaşılmış olurdu. Bebek kırklamalar ile gelin hamamları ayrı birer gelenek ve keyifti. Giderken hazırlanan sarmalar, dolmalar, börekler ise piknik havası katardı hamama. Ramazan aylarında iftara yakın gidilir, oruçlar hamamda açılır sonra rahat rahat paklanılırdı.

Kadınlar genellikle kendileri yıkanırlar, “sırta kese sürme” kurna komşularıyla imece usulü yapılırdı. Ekonomik durumu biraz daha iyi olanlar ya da tanınmış ailelerin kadınları özel banyo tutarlar ve natıra teslim ederlerdi kendilerini.

Şehir efsaneleri gibi hamam efsaneleri de anlatılırdı. Haftanm belli günleri erkekler ile kadınlara dönüşümle hizmet veren hamamlarda “hamile kalmış genç kız ya da dul kadın” efsaneleriydi bunlar. Bu hamamlara annelerinin koltuğunun altında giden ve “daha küçük teyzesi” sözleri ile savunulan o erkek çocuklar (!) yülar geçip de evlenecekleri çağa geldiklerinde, eşinin götürüldüğü gelin hamamlarmı, eşlerine tarif ederlerdi. Hem de hamamın tüm ayrıntılarını…

O zamanlarda kadınlar hamamı, erkek çocuklar için karşı cinsi çıplak gördüğü, incelediği ve öğrendiği doğal anatomi laboratuarı görevi görürlerdi. “Hamamcı teyze” tarafından kovulmak erkek çocuğun büyümeye başladığının işaretiydi. Bu andan sonra artık babası, dedesi ya da büyük ağabeyleriyle erkekler hamamına götürülmeye başlanırdı. Eski zamanlarda sabah namazından önce paltosu ya da ceketi omzunda asılı olarak koşar adımlarla önüne bakarak yürüyen erkeklere selam verilmemesi gerektiği anlatılır, bu hareketleriyle kişiler, “benim gusül abdestim yok, Allah’ın selamım alamam” mesajı verdikleri söylenirdi. Yine hamamda selâmlaşılmaz, sıhhatler olsun demekle yetinilirdi. Bu da dini inancın yansımasıydı. Erkekler hamamına peştamallı girilirdi, bu hem dini bir uygulama hem de toplumsal terbiyenin gereğiydi. Boş kurna bulunur ya da birinin yanına İlişilir ve yıkanılırdı. Erkekler, kadınlar kadar uzun süre kalmazlardı hamamda… Yıkanılır, abdest tazelenir ve çıkılırdı. Tellağa kendini yıkatacaklar bir süre terlemek için bekler ve vücutlarma ıhk su dökerlerdi. Hamama girer girmez havuza giren ya da sıcak su dökünenin acemi ve yabancı bir müşteri olduğu hemen anlaşılırdı. Çünkü sıcak su kiri vücuda yapıştırır ve keseyle çıkmasma engel olurdu.

El şakası, kurna kavgası, imece usulü “sırta kese sürme” uygulaması erkekler hamammda olmazdı. Orta yaşa yakınlar hemen yıkanıp çıkarken, yaşlılar biraz zaman geçirmek biraz da kas ve kemik ağrılarına şifa olacağı inancıyla daha uzun süre kalırlardı hamamda ve akan suyun altında otururlardı.

Hamam havuzları yüzme eğitiminin ilk basamağıydı erkek çocuklar için… Havuzlar 8-10 kulaçlık ve çok sıcak da olsa, içinde çırpma çırpına oyalardı erkek çocukları… Su sıçrattıkları için çevredeki yaşlı amcalardan azarlanmayı göze alarak… Gençlerin ise, gövde gösterisi yaptığı yer olurdu hamam havuzları. Suya yüksekten atlamak, suyun altında uzun süre durmak gibi…

Damat hamamları olsa da, bunlar patırtısız ve sakin yapüır, çoğu zaman kimse anlamazdı büe. Erkek hamamlarında kimse kızma, yeğenine ya da komşusuna “damat” aramazdı ve kapılarında peştamal asılı olmazdı. Çünkü kapıdaki asık peştamal hamamın o gün “kadınlara mahsus” olduğunun işaretiydi. Erkek hamamlarında “hamam oğlan” efsaneleri anlatılsa da gören ya da muhatap olana rastlanmazdı.

Hamamdan çıkıp da havlulara sarılmış halde dinlenirken gazoz içmek çocukların vazgeçilmeziydi. Havluya sardı halde bir süre dinlenilip terlenümeden, alelacele giyinilerek çıküdığında sokakta buram buran ter dökülürdü. Yaz aylarında pek sorun olmazdı da, kış mevsiminde Eskişehir ayazmda zatüreye davet olurdu bu. Hamam parası, keseci hakkı, gazoz açtırması, dolapçı bahşişi, ayakkabıcı harçlığı derken erkek hamamları, kadın hamamlarına göre daha masraflı olurdu. Ama keyfin bedeli olmazdı cebi paralılar için…

Hamama çok tok girümediği için, çikmca acıkümış olunur ve köftecinin yolu tutulurdu. Yamnda şırası ve kızarmış ekmeğiyle…

Hamam temennileri; “Sıhhatler olsun”, “Sağlık suların olsun” ve “Güle güle kirlen” olurdu…

“Hamamcı teyze” tarafından kovulan erkek çocukları büyüdüklerinde, Eskişehir dışında Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki hamamlara gitseler de, Eskişehir hamamlarının yerini tutmadığım anlarlardı.

Diğer yerlerdeki hamamlarda rahatsız edici iki uygulama görürlerdi. Biri tellakların, dolapçının, ayakkabıcının “arsızca” bahşiş isteyişi, diğeri de tellakların yıkama yöntemleriydi. Eskişehir hamamlarında arsızlık olmazdı, herkes hakkına razı ve alçak gönüllüydü. Hamamdan çıkan müşteri huzurlu ve dingin olurdu. Tellakları da, diğer yerlerin hamamlardaki gibi müşteriyi yüzüstü ya da sırtüstü yatırmaz, peştamalı çıkarttırıp avret yerlerini örtmek suretiyle keseleyip sabunlamazdı, çünkü bu durum müşteriyi savunmasız ve huzursuz ederdi. Tam tersi müşteriyi oturduğu yerde, örselemeden güven verici ve rahatsız etmeyecek şeküde temizlerdi.

Bugün artık kadın hamamlarında erkek çocukların görülmediği, “hamamcı teyze” ile “anne” diyaloglarına rastlanılmadığı, cengaver mahalle kadınlarının olmadığı, gelin hamamlarının, bebek kırklamalarının pek yapılmadığı anlatılıyor. Erkek hamamlarında ise, “eski tas eski hamam”

[/acc][/accordion]