Kategoriler
Arşiv

Prof. Dr. Mehmet Kaplan

18 Mart 1915 yılında Sivrihisar’da doğdu. Birinci Dünya Savaşının zor günlerinde gözlerini dünyaya açan Kaplan Hocanın babası Halil İbrahim Bey; annesi Fatma Hanım’dır. Kaplan ilk tahsilini 1923-1928 yılları arasında bu güzel Anadolu kasabasında yaptı. Çocukluğunda fırıncı çıraklığı ve kunduracılıkla da uğraşan Kaplan’ın babasının burada işinin bozulması üzerine ailesiyle birlikte Eskişehir’e göç etti. 1928-1935 yıllarında orta ve lise tahsilini bu şehirde sürdüren Kaplan Hoca, bu şehrin köklü liselerinden birisi olan Eskişehir Lisesinde okudu. Lise yıllarında istasyonda ekmek sattı.

Onun özellikle deneme ve mektuplarında Sivrihisar ve Eskişehir çok önemli bir yer tutar. Hoca yazdığı yazıların çoğunda bir vesileyle konuyu mutlaka çocukluğuna/Sivrihisar’a; gençliğine/Eskişehir’e getirir. Özellikle Eskişehir’deki eğitimi sırasında evi dışında en çok zaman geçirdiği yer Eskişehir Halk Kütüphanesi’dir. Bu kitap merakı önce onu felsefeye, fakat daha sonra elinde olmayan nedenler yüzünden edebiyata yöneltti.

1935 yılında başladığı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü 1939 yılında bitiren Kaplan, daha sonra bu bölümün Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında profesörlüğe kadar yükseldi. 1939’dan ölüm tarihi olan 1986 yılına kadar birçok nesle hocalık ve kılavuzluk yaptı. Başta edebiyat alanındaki bilimsel çalışmaları olmak üzere; deneme, şiir, çeviri gibi edebî türlerle de ilgilenen Mehmet Kaplan bugün hâlâ fikirleri ve kitapları eskimeyen önemli ve ender edebiyatçılarımızdandır. Kaplan Hoca, Eskişehir’in yetiştirdiği önemli bir kültür insanıdır.

Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Osman Afif Efendi

Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif Efendi: H.1234/M.1818 yılında Mekke’de doğdu. Alim ve şair Ali Rüstem Efendinin oğludur. Hıfzını Mekke ve Medine’de tamamladı.

osmanlı-belgelerinde-sivrihisar-osman-afif-efendiBabası bir kıtlık senesinde manevi işaret üzere akrabaları ile birlikte Anadolu topraklarına göç etmiştir. Anadolu’ya yerleşmeden önce bir müddet Şam’da konaklamış daha sonra Hatay’da ve Konya’da hicreti esnasında kardeşlerinden ikisi vefat ettiği için oralarda bulunmuştur.

Padişah Sultan II. Mahmud kendisine saygı göstererek Ankara Keskin ilçesi (Taşobası) arazisine yerleştirdi. Bir müddet sonrada Eskişehir-Sivrihisar yolunda Cöngel yeni adı ile Doğanca Köyüne yerleşti.

İstanbul’da bir müddet müderrislik yaptıktan sonra Sivrihisar Kurşunlu Camii yanında İrfaniye Medresesini kurmuş ve burada zahir ilim okutmakla beraber Nakşibendi – Halid’i tarikatı üzere irfan sohbetleri ile irşadını sürdürmüştür. Buraya su getirtti. Uzun müddet burada, daha sonra da İstanbul’da müderrislik yaptı. İyi bir hattat olduğu söylenir. Diyarbakır kütüphanesinde 1295 no. da kayıtlı ve şeyhülislam Atıfzade Celal Efendinin torunu Ömer Hüsameddin Efendiye ithaf ettiği “Perişan” isimli bir eseri olduğu anlaşılmaktadır. Mekke ve Medine’den ayrılırken kendisine verilen beraatta sülale-i Resulullah’dan olduğunun ifade edildiği söylenir. Keza kendisinin veli olduğu keşf-ü keramet sahibi bulunduğu rivayet edilir.

osman-afif-efendi1297 Rumi 1881 M. de 63 yaşında rahmet-i rahmana kavuştuğu ve Cöngel (Doğanca) kabristanında medfun bulunduğu bilinmektedir. Cümlesini Allah rahmet eyleye. Oğlu Şeyh Ahmet Şemseddin Efendi Hamdi Baba türbesinde medfundur.

Not: Bu bilgi kabri başındaki yazıdan alınmıştır. Lakap olarak Kürt Osman Efendi denmişse de dayanağı yoktur.

Kendisi Kibar-ı Evliya’dan ve Ricalullah’tan bir zat olup Sivrihisar – Eskişehir yolu üzerinde Cönger (Doğanca) Köyünde Ziyaretgahtır. Yerine Osman Abdülmennan Efendiyi halife bırakmıştır. Oğlu Şeyh Ahmed Şemseddin Efendi ise Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi Hazretlerinden icazet alarak babasının Hankâhı ve Medresesini ihya etmiş ve halife bırakmadan ahirete irtihal etmiştir.

Yaşadığı süreç içerisinde;

-Medrese açıp vakfetmesiyle hayır sahibi olduğu -Medreselerde ömrü boyunca müderrisliğiyle eğitimimize katkısı,

-Hat sanatının büyük ustası olması sebebiyle sanatımıza katkısı,

-Kütüphanelerdeki eserleriyle kültürümüze katkısı,

-Büyük Evliyaullah olması hasabiyle dinimize diyanetimize hizmetleri ve yazmış olduğu şiir ve deyişlerle Türk edebiyatına katkısı çok önemlidir.

Toplumumuzda örnek şahsiyetler arasında yer alan tarihimizce tescillenmiş bu mübarek zat Eskişehir-imiz için geçmişten geleceğe isminin yaşatılması gereken büyük değerlerimizden birisidir.

Bu zat sevgili Peygamberimiz (sav)’in altın silsilesinin 33. sırasında yer almaktadır. Büyük Evliyadan Mevlana Halidi Bağdadi Hazretlerinin 3. kuşak talebesidir.

Seyyid ve Şeyh Osman Afif Efendinin Kabri Mahmudiye İlçesi Doğanca (Cönger) Köyünde Türbe’dedir. Yani Eskişehir’den çıkışta Ankara’ya giderken 50. km de Ana kara yolu üzerindedir. Türbesinin önünde Şanlı Bayrağımız dalgalanmaktadır. Yol kenarında türbe yön levhası vardır.

Türbesi İnanç Turizmi çerçevesinde tüm Anadolu insanımız tarafından devamlı ziyaret edilmektedir. Ayrıca araştırmacı akademisyen ve yazarlarca da türbe içerisindeki bilgilerden faydalanılmaktadır. Türbe içerisinde bilgi köşesi vardır.

Tarihçi Bursalı Mehmet Tahir bey siyasete ait eser yazanlar fihristinde Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif Efendinin siyaset eseri olduğunu tasrih etmektedir. Diyarbakır Kütüphanesinin 1295 numarasında kayıtlı Evrak-ı Perişanda bu kitabın Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif Efendinin tarafından o zamanın Şeyhülislamı, Atıfzade Celal Efendi Torunu, Ömer Hüsamettin Hazretlerine ithaf edildiği bu eserde belirtilmektedir. Bu kitabında “Zulmedenleri Ağır Surette Tenkit Ettiği” yazılmaktadır.

Kendisi babası gibi evliyadan olup, Kalp gözü açık keşfi keramet sahibi bir zat idi. İyi bir hattat olup, ömrü boyunca irfaniye medresesinde müderrislik yapmıştır. Türbesi Sivrihisar ilçesindeki tarihi Kurşunlu Camii bitişiğindeki Hamdi Baba Türbesi içindedir. Türbesi ziyaretgahtır.

İrfaniye Medresesi daha önce Hızır Bey medresesi adı ile anılıyordu. Bu medrese Nasrettin Hoca’dan oğlu Celal Beye, ondan da oğlu Hızır Beye intikal ettiği, medresenin bitişiğindeki konağın Hızır Bey Konağı olduğu bilinmektedir. Medrese 1870 yılında konağı ile beraber Osman Afif Efendi, Vakıf idaresinden satın alınıp, İrfaniye Medresesi adı ile kendi vakfına bağlanmıştır.

Dünyaca ünlü büyük halk şairi ve hak aşığı YUNUS EMRE’nin gerçek mezar yerinin bulunmasında “Keşfi Keramet” sonucunda tespit ettiği ve bundan yüzyıl sonra gerçek mezarının “Anıt Mezar ve Külliye” yapılmasına vesile olmuştur. Osman Afif Efendi Yunus Emre ve Nasrettin Hoca’nın kültürel mirasına sahip çıkarak, eserlerin düşünce ve fikirlerinin günümüze yansımasını sağlamıştır.

Aydın Meşahiri, kitabının 77. Sahifesinde meşayıhı Nakşibendiden Osman Abdulmennan Efendinin İstanbul’da, Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif Efendi’den okuduğunu yazmaktadır.

Başbakanlık Devlet Osmanlı Arşivleri Resmi kayıtlarına göre hat yazısıyla yazmış olduğu “Delaillül Hayrat” isimli eserinden dolayı devletçe hicri 1289 senesinde ödüllendirilmiştir. Yazmış olduğu bu eser, zamanın ünlü yazarlarından İbnül Emin Mahmut Kemal İnal’ın 1957 yılında neşretmiş olduğu “Osmanlının Son Hattatları” isimli eserlerinde Delailül-Hayrat’ın son iki sayfası konulmuştur.

Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif Efendi’nin yazmış olduğu “Delaülül-Hayrat” isimli eserin ise zamanın meşhur hattatlar koleksiyoneri olan Ethem Hakkı Ayverdi’de olduğu belirtilmektedir. Bu kişinin koleksiyonunda eserleri yıllardır sergilenerek birçok Hattata ilham kaynağı olmuştur.

Sivrihisarlı Seyyid ve Şeyh Osman Afif Efendi aynı zamanda Tasavvufi şiirleri de vardır. Kendine ait Divanı olduğu söylenmektedir. Fakat bu eserin araştırmaları devam etmektedir.

Yaşantısı boyunca medrese baş-müderrisliği, müderrislik yapmıştır. Bu zat zamanın devlet kademelerinde bulunan üst düzey yöneticiler ile halef selef olduğu resmi devlet arşiv evraklarından anlaşılmaktadır. Yetiştirdiği çok önemli şahsiyetler devlet üst kademelerinde önemli vazifelerde görevlendirilmişlerdir. Talebelerinden çoğu zamanın mantık ve felsefecisi vede astronomi kitap yazarlarındandır. Talebelerinin de bu konularda yazmış oldukları çok önemli eserleri bulunduğu bilinmektedir.

Şeyh Osman Afif Efendi, Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğünden edindiğimiz “İrfaniye Medresesi” vakfiyesindeki açıklamalara göre; büyük evliyalarından olduğu açıklanmaktadır. Ayrıca Başbakanlık Devlet Osmanlı Arşivlerindeki resmi kayıtlarda ise “Saadat-ı Sofiye”’den olarak bahsedilmesi ise sevgili Peygamber Efendimiz (sav)’in soyundan gelen büyük evliyalara atfedilen bir sıfat olduğu belirtilmektedir.

osman-afif-efendi-turbesi osman-afif-efendi-turbe

Seyyid Şeyh Osman Afif Sivrihisari: Türk Dünyasından Dağıstan’ın Şirvan şehrinin büyük alimlerinden Seyyid Şeyh İsmail Şirvani ile Şirvan Ağdaşlı Seyyid Şeyh Hacı Ahmed Gıyasi’nin yetiştirdiği şahsiyetlerden olan, Alim, Mutasavvuf ve Hattat, Sivrihisarlı Seyyid Şeyh Osman Afif Efendi 22 yaşında başladığı Müderrislik (Profesörlük) görevine önce Dersaadet’de (İstanbul) uzun bir süre devam etmiş ve birçok talebe yetiştirmiştir. Bu talebelerden en meşhurları Dünyaca bilinen Türk Mantık Bilgini ve ilk Türk Mantık Eseri olan “Hülasat’ül-mantık fi şerhi tehzib-il mantık”ın yazarı Denizlili Osman Abdülmennan Efendi ve Astronomi Bilgini ve Hattat İbrahim bin Ahmed Bursevi ‘dir.

Osman Afif Efendinin Eserleri;
-Nesh Hat yazısı ile yazdığı Kur’an-ı Kerim – İstanbul’da Müze’de
-Nesh Hat yazısı ile yazdığı Delail’ul-Hayrat – Padişah Sultan Abdulaziz Han’a takdimen
-Nesh Hat yazısı ile yazdığı Delail’ul-Hayrat – İstanbul Kubbealtı Sanat Galerisi Ekrem Hakkı Ayverdi Koleksiyonu
-Mevhub-u Mahbub Şerhi – Sivrihisar Nüshası
-Zulmedenleri Ağır Surette tenkit ettiği Siyaset Eseri Diyarbakır Kütüphanesi
-Şiirler , Veciz Sözler
-İlm-i Kelam Kitabı olan İradet’ul Cüz’iyye – Hacı Selim Ağa Kütüphanesi

***

Sivrihisarlı Şeyh Osman-ı Afif Efendi Hazretlerinin Eski El Yazmalarından Bulunan Bir Ezgisi: İlahisi

Diyarı gurbette kaldım
Halimden anlar yadigarim yok
Sevdai mihette bi mecal oldum
Derdü gamdan özke elimde varım yok

Buçerhin elinden gülmedim bir dem
Akan çeşmim yaşını silmedim bir dem
Derdü gamdan azad olmadım bir dem

Çok diyaz eyledim geçmedi dilek
Ahımdan aciz gökteki melek

Veciz Sözler

Ne cennette ne tuğbada
Gönül eğlenmez eğlenmez
Cemallullahı görmeyince
Gönül eğlenmez eğlenmez

Misafir Tavsiyesi

Ey Misafir
Al abdesti kıl namazı
Kıble bu caniptedir
İşte leğen işte ibrik
İşte peşkir iptedir

Kaynaklar:
Bütün Yönleriyle Sivrihisar – Orhan Keskin
www-eskisehirkulturturizm-gov-tr
Eskişehir Valiliği ESKİyeni Şehir Kültürü Dergisi, Ağustos 2010

Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Metin Yurdanur

Metin YURDANUR kimdir

1951’de Sivrihisar’da dünyaya geldi. Çocukluk yıllarını babasının demirci atölyesinde geçirdi. Sivrihisar’daki Frigya kalıntıları, onda heykele karşı ilgi ve merak uyandırdı. Lise öğrenimini Eskişehir’de tamamladıktan sonra Gazi Eğitim Enstitüsü’nde sanat eğitimi aldı ve heykele başladı.

1972’de mezun olduktan sonra öğretmen olarak Isparta’ya atandı. Ertesi sene Cumhuriyetin 50. yılı kutlamaları şerefine Isparta’ya bir beton döküm Atatürk anıtı yaptı. Öğretmenlik yaşamı 1978’e kadar Eskişehir’in Mihalıççık, Çifteler ilçelerinde devam etti.

1 Şubat 1980’de evlenen Eser – Metin YURDANUR çiftinin Aslı ve Gizem adında iki kızları var.

1978-1981 arasında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim İş bölümünde modelaj öğretmenliği yaptı. 1979’da Ankara Belediyesi’nin talebi üzerine kamusal alanlara heykel çalışmaları yapmaya başladı. Abdi İpekçi Parkı, Gar Meydanı, Batı Kent ve Kavaklıdere gibi birçok yer için heykeller tasarladı.

1985 yılında kendi atölyesini açan sanatçının atölyesinde yaptığı ilk eser Sivrihisar’ın girişine dikilen Nasreddin Hoca heykeli oldu. 1998 yılında Kültür Bakanlığı’nca verilen Devlet Sanatçısı unvanını aldı.

2005 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi yerleşkesinde “Ben Anadoluyum, Ben Cumhuriyetin, Ben Halkım” adlı bir yıl süreli ve elliden fazla heykel içeren sergiyi açtı. Sergi, her yıl farklı bir üniversitede tekrarlanmaktadır.

Sanatçı, genellikle bronz malzeme ile eserler üretmektedir . Yirmisi Ankara’da olmak üzere Türkiye’de 100, Macaristan’da üç, Almanya’da iki, Libya, Türkmenistan ve Japonya’da ise birer heykeli vardır.

Web Sitesi : http://metinyurdanur.com.tr/tr

VİDEO

[ot-video type=”youtube” url=”DzayZwxIvlA”]

Sanatçının Katkısı

1950 yılında Sivrihisar’da doğan Metin Yurdanur, ilçeye en çok katkıda bulunanların başında geliyor. Bugün ülkemizin önde gelen heykeltıraş sanatçılarından biri olan Metin Yurdanur, çocukluğunda Sivrihisar yöresinde var olan Friglerin kalıntılarından etkilenerek, güzel sanatlara yöneldi ve sonunda Türkiye’nin dünya çapındaki heykeltıraş sanatçılarından biri oldu. Türkiye’nin her tarafında başta Atatürk olmak üzere çeşitli konularda heykelleri olan sanatçı Metin Yurdanur belki de bir tek Eskişehir’de yeterince ilgi görmüyor. Sanatçının şehir merkezinde bir eseri yok. Eskişehir heykeller kenti olarak biliniyor. Ama kendi evladına yeterince sahip çıkamıyor. Demek ki, bu işlerden sorumlu olan kişi de bir yabancı hayranlığı var. Öyle ya, Eskişehir’in belediye binası bile iki üniversitemiz dururken, İTÜ’lülerin yapması isteniyor.

Ancak, Sivrihisar’ı yönetenlerin, Eskişehir’dekine göre daha memleketlisine düşkün olduğu görülüyor. Önümüzdeki Cuma, Cumartesi ve Pazar günü Sivrihisar’a gidenleri, Sivrihisarlı heykeltıraşın yaptığı Nasreddin Hoca heykeli karşılayacak. Devlet sanatçısı unvanına da sahip olan Metin Yurdanur, doğduğu Sivrihisar’da tarihi bir evin restorasyonunu yaptırarak, heykel müzesine çevirdi. Ev henüz açılmadı. 100 yıllık kiliseye yakın olan müzede heykeller yapan sanatçı Yurdanur, yaptığı eserleri kilisenin çevresindeki Sivrihisar ile bütünleşmiş kayaların çevresine yerleştirdi. Nasreddin Hoca etkinlikleri ile bu yerde hizmete girecek. Hemşerim sanatçının kayalık yamaçlara yaptığı kurtuluş savaşımızı canlandırdığı heykeller ile diğer heykeller ilçeye daha fazla turist gelmesine de neden olacak. Yakın gelecekte de bu eserler Sivrihisar’ın simgeleri arasına girecektir.

Yakında ilçe belediyesi 12 sokakta sokak iyileştirmesi yapacak. İyileştirme olmayacak sokaklarda oturan ilçe sakinleri, ilçeye gelmeye başlayan turist sayısını artırmak için evlerinin dış yüzeylerini boyadılar. Sonuç olarak Metin Yurdanur’un yurt dışındaki heykellerini saymıyorum. Türkiye’deki 100 heykeline yeni heykeller Sivrihisar’dan yükseliyor. Önümüzdeki dönemde bu heykeller Sivrihisar adı ile anılacak.

2 Eylül gazetesi – Can Hacıoğlu

Kategoriler
Niyazi Koca Yazıları

Sivrihisar’ın Toprağında İzleri Olan Ünlüler

DERLER Kİ ! SİVRİHİSAR’ın “TOPRAĞINDAN ÇÖMLEK OLMAZ”

Bu topraklarda kimler doğmuş, kimler yaşamış, kimler pişmiş; bir hatırlayalım istedim…

SELMAN-I FARİSİ : Sivrihisar da yaşamıştır. Peygamberimizin övgüsüne mazhar olmuş, güzide sahabelerdendir. Selman-ı Farisi baba evini terk ederek, hakikati bulmanın gayreti içine girmiş.Bu arayışındaki yolculuk seyrinde uğradığı yerlerden biride. Anadolu topraklarında Sivrihisar (Amuriye) olup. burada tanıştığı rahiplerden Tevrat ve İncil den son peygamber’ in vasıflarını öğrenmesi üzerine, Hicaz topraklarına Medine-i Münevvere ye doğru yola çıkmış. Peygamberimiz H.z. Muhammed (s.a.v) ile karşılaşarak Müslüman olmuştur. Peygamberimizin berberliğini de yaptığı için. Anadolu da berberlerin piri olarak onun adı, büyük bir sevgiyle anılmaktadır.

CAFER-İ TAYYAR : Doğum yeri ve Tarihi hakkında tam bir bilgi bulunmamaktadır. Arap asıllı olduğu Anadolu ya Arap akınları ile geldiği tahmin edilmekte olup. Ulema, evliya bir zat olduğu. Sivrihisar da yaşadığına dair kanıt Sivrihisarlı Şeyh Baba Yusuf’un (1507) yazdığı Mevhub_u Mahmub eserinin “Dua ve Tezarru” da “Vechün dördüncüsü budur iyyar. Bu şehirde yatur Cafer i Tayyar” dizelerinden anlaşılmaktadır.
Peygamberimizin amcazadesi olması ihtimal içerisinde değildir. Arap asıllı bir komutan olması kuvvetli ihtimaldir. Mezarı Sivrihisar’dadır.

ŞEYH ABD-İ VEHHAB (ABDÜLVEHHAB): Sivrihisar da yaşamış. Anadolu da ilk iman ateşini yakanlardan olduğudur. Şeyh Baba Yusuf un 7. Göbekten dedesi olması kuvvetli ihtimal ile Sivrihisar da yaşadığına dair kanıt Sivrihisarlı Şeyh Baba Yusuf’un (1507) yazdığı Mevhub-u Mahmub eserinin “Dua ve Tazarru” da “Budur altıncı vech ko itme gil Hab Bu şerhde yatur Şeyh Abdi Vehhab ” dizelerinden anlaşılıyor. Mezarı Sivrihisar Kumlu yol Mezarlığındadır.

SEYYİD MAHMUD SUZANİ (AHMED BİN MAHMUD) : Sivrihisar da yaşamış. Horasan erenlerinden olduğudur. Kendisi Hz. Hüseyin’in soyundan olduğu için Seyyid dir. Kitabesi mevcuttur. Mezarı Sivrihisar dadır.

NASREDDİN HOCA: Sivrihisarlı dır. Sivrihisar İlçesine bağlı Hortu Köyünde (Nasreddin Hoca Mah.) doğmuş Ünü dünyayı özellikle Türk dünyasını sarmış. Türk–İslam kültürünün büyük bilgesi, alim ve din bilginidir. Asıl görevi hocalık ve vaizlik olmasına rağmen, Katiplik, Müderrislik, Kadılık yapmış ahi büyüğüdür.

Kimi zaman geçimini çiftçilikle, bahçıvanlıkla uğraşmış sevilen bir halk adamıdır. Türk toplumun da yarattığı ve yaşattığı hoşgörü, eleştirel düşünce ve mizahi bakış açısıyla düşündüren, zamanların büyük nüktecisi, öğreten bilgeler bilgesidir.

YUNUSEMRE : Sivrihisarlı dır. Sivrihisar’a bağlı iken daha sonra Mihallıçcık İlçesine bağlanan Sarıköy (Yunus Emre Mah.) doğmuştur. Sarıköy de çiftçilik yapmış. Sivrihisar Medreselerinde yetişmiş. Gönüller sultanı, sevgi ve hoşgörü aşığı Türkmen dervişidir. İnsanlara manevi huzuru, sevgi ve hoşgörü gibi İslamın özündeki değerleri anlatmıştır. Ahmet Yesevi ile başlayan Türk Tasavvuf hareketi aynı dönemde Mevlana ve Yunus Emre ile doruk noktaya ulaşmıştır.

Sivrihisar da kendi adına külliyesinin olduğudur. Türk–İslam halk düşüncesinin en önemli yapı taşlarından olan Büyük Veli, Türkmen Hocası, Ahi büyüğü, Hak ve Halk şairidir.

Mevlana “İlahi mertebelerin neresine yükseldim ise orada Türkmen hocası Yunus Emre ye rastladım ve öte geçemedim “diyerek onun ne denli büyük bir veli olduğunu dile getirmiştir.

SEYYİDNUREDDİN: Sivrihisarda yaşamış Anadolu erenidir. Hz Hüseyin’in soyundan geldiğidir. Bir çokinsanın yetiştirmiş olup. Karaca Ahmet Sultan kendisinin müridi ve aynı zamandadamadıdır. Mezarının nakli sırasında yaşanan fevkalade olaylar sonrası mezarınakledilmiştir. Mezarı Sivrihisar dadır.

KARACA AHMET SULTAN : Sivrihisar yaşamıştır. Seyyid Nureddin’in talebesi ve damadı olduğu bir çok yazılı kaynakta belirtilmektedir.Sivrihisar Medreselerinde yetişmiştir. Din İlminin yanı sıra kimya ve tıp ilmiyle de uğraşarak bir çok kişiyi iyileştirdiği dir. Karaca Ahmet Sultan’ın bir çok yerde türbesi (makamı) vardır. Bize yakın olan ve bilinen kendi ismiyle maruf içerisinde türbeye zaviyesi olan Karaca Ahmet Sultan Köyünde olduğudur.
Bu köy : Sivrihisar ilçesine bağlı iken bilahare Ankara İli, Polatlı İlçesine bağlanan Karaca Ahmet Sultan Köyündedir.

ÇANDARLI KARA HALİL HAYREDDİN PAŞA: Sivrihisar’ın Cendere (Çandır) Köyünde doğduğudur. Sivrihisar Medreselerinde yetişmiştir. Baba adı Alidir. Kara ve Karaca lakabı ile de bilinir. Vezirliği sırasında Hayreddin unvanı ile anılmıştır. Şeyh Edebali’nin bacanağıdır. Osmanlı Devletin’ne hizmet etmiş asil bir Türk ailesidir.

Aile içerisinde, devletin en yüksek ilmi, idari, mülki ve askeri makamlarında vazife yapmış, Çandarlı Ailesi 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu döneminde en uzun hizmetleri geçmiş ailedir.

HIZIRBEY: Sivrihisar’da doğmuştur. Nasreddin Hocanın torunudur. Sivrihisar da müderrislik ve kadılık yapmış. Sivrihisar da mescidi, kendi adına medresesi ve kütüphanesi olan ve Ulu Caminin tamiri yaptırmıştır. Buradan Bursa’daki Beyazıt Medresesine daha sonra İnegöl’e kadı olarak atanmış İstanbul’u fetheden ordu ile zamanının ünlü bilgini Molla Gürani ile İstanbul’un kuşatmasına katılmıştır. İstanbul’un fethinden hemen sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlının Başkenti olan İstanbul’a atanan ilk kadı (Belediye Başkanı)dır.

Bu dönemde İstanbul’a yaptığı hizmetler nedeniyle “İstanbul efendisi” unvanını almıştır. Yazdığı eserler ve bulunduğu önemli görevler nedeniyle dönemine önemli ölçüde güç kazandırmıştır.

Fatih döneminin önemli alimlerine dersler vermiş ve talebeler yetiştirmiş bilge insan, müthiş bir hafızaya sahip. Kelam alimi, din adamı ve İlmi bilgisi, Şairliği ile müderrislik (profesörlük), yanında sanata ve bilime önem veren. Yeni çağın açılmasında önemli katkıları olmuş, Ayasofya kilise iken Cami olarak Hızırbey tarafından Belediye Başkanlığı döneminde tescil edilmiş ve burada ders vermeye başlamıştır.

Fatih Sultan Mehmet’i yargılamasındaki gösterdiği adalet, onun soy temizliğini, ruh asaletini ve Allah’tan başka kimseye kul olmadığını gösteren güzel bir olaydır.

SİNANPAŞA (YUSUF SİNANÜDDİN): Sivrihisar da doğmuştur. Hızırbey’in oğludur. Annesi devrin büyük alimlerinden Molla Yegan’ın kızıdır. İlk tahsilini ve terbiyesini babası Hızırbey’den almış. Sivrihisar medreselerinde yetişmiştir. Sivrihisar da kadılık ve müderrislik yapmıştır.

Fatih Sultan Mehmet daveti üzerine İstanbul’a geldiğinde kendisini bir ilim muhiti içerisinde bulur. Kendi zekası, çalışma şevki, sayesinde yirmi yaşına varmadan alim denilecek seviye ulaşır ve bu yaşta “Fatih’in Hocası” unvanını almıştır.

Edirne Medresesine Müderrislik yapmış daha sonra Vezir rütbesiyle İstanbul’a getirilmiş. Sivrihisarlılar için övünç kaynağı bir büyük bilgin ve söz ustası güçlü bir zekaya sahip, felsefe bilimlerinde ün sahibidir. Aynı zamanda Aklın erişebildiği düşünce zirvelerinde tutunabilmeyi başarmış kendisine yapılan eza ve cefaya rağmen şahsiyet kalesi gibi dikilen, yılmayan bir irade ve yekta kişilik sahibi, her payeye liyakati ile ulaşmış ve ömrü boyunca hiç kimseye dalkavukluk etmemiştir. İlmi ve siyasi nüfusunu hiçbir zaman kötüye kullanmamıştır.

Öldüğünde evinde cesedini yıkamak için suyunu ısıtacak bir parça odunu bile olmayan ahlak ve erdem abidesi benzersiz bir kişilik, ne yazık ki yeteri kadar kıymeti anlaşılamamıştır.

YAKUP PAŞA: Sivrihisar’da doğmuştur. Hızırbeyin oğludur. Ahlakı ve ilmi çok övülür. Bursa Sultaniye-Yeşil Medresede ve Semaniye medreselerinde Müderrislik yapmıştır. Daha sonra Bursa kadısı olmuştur. Birçok eserleri vardır.

LÜTFÜ AHMET PAŞA: Sivrihisar’da doğmuştur. Hızır-beyin oğludur. Kendisi çok halim ve mütevazi bir kişiliğe sahip olduğu, Fakirleri kendisine yakın tutardı. Semaniye Medresesi, Üsküdar Medresesi, Edirne de üç şerefeli Medresesinde müderrislik yapmış. Daha sonra Bursa Müftülüğü görevinde bulunmuştur. Fatih Medresesinde el yazması eserleri mevcuttur.

ŞEYH BABA YUSUF : Sivrihisar İlçesinde doğmuştur. İlk tahsilini Babası Şeyh Halil Baba’dan aldıktan sonra Sivrihisar medreselerinde öğrenimini tamamlamış ve müderrislik yapmıştır. II. Beyazıd’ın yaptırdığı Beyazıt Cami Şerifinin ilk Cuma ve Kürsü sahibidir.

Anadolu’nun çeşitli yerlerinde vaizlik yapmış ve etkili vaazlarıyla meşhur olduğudur. Kendisinin Hak aşığı, Allah dostu ilmi ve dini konularda derin bilgisi olan ilmi ile amil büyük bir velidir.

Ayrıca fıkıh, tefsir,hadis, siyer, akait gibi İslami ilimlerde tasavvufa ait geniş bir bilgi sahibi olduğu eserlerinden anlaşılmaktadır.Aynı zamanda usta bir hattadır.

II. Beyazıd Han’la aralarında yapılan Babalık ve oğulluk akdinden sonra “Baba” lakabıyla anıldığı rivayet edilmektedir. Akşemseddin Hazretlerinin kendisinin şeyhi olduğudur.

“Medine-i Münevvere de abdest alıp ellerini arkadan bağlatarak tıpkı bir esir gibi yere yüzün koyu sürünerek ve şefaat dileyerek Peygamberimizin Türbe-i mutahharasına gelip onun eşiğine yüz sürmüş” İlmi ve dini meselelerde derin bir bilgisi olan din büyüğüdür.

ŞEYH HAMDİ BABA: Sivrihisar da doğmuştur. Babası Şeyh Baba Yusuf’un oğludur. Tıpkı Babası gibi döneminin din büyüklerinden olup. Sivrihisar Selçukiye Medresesinden yetişmiş çeşitli medreseler de müderrislik ve vaizlik yapmış bir çok öğrenci yetiştirmiş ve onlara icazet vermiş “Hamidullah” diye anılan döneminin din ve aynı zamanda ahi büyüğüdür. Keramet ehli bir zattır.

*AZİZ MAHMUD HÜDAYİ: Sivrihisar’da doğmuştur. Tahsilini de burada yapmıştır. Daha sonra Bursa kadılığı yapmış. Büyük Mahkeme diye anılan Cami’i Atik Mahkemesinde kadılık yapmıştır.

Bunun dışında Edirne Selimiye Medresesi, Mısır ve Şam kadılıklarında bulunmuş. İstanbul da Fatih Camiin de Vaizlik, müfessirlik, muhaddislik yapmış. Sivrihisar’a bir müddet halife olarak gelmiştir. Sivrihisar da kendi adına bir camii inşa ettiği (Aziz Mahmud Hüdayi Camii) halen faaliyettedir.

İlmi, ameli ve ahlaki faziletleri anlatan yazılı eserleri ve Yunus tarzında yazdığı ilahileri ve menkıbeleri ve şiirleri olan kemal ve keramet sahibi yol gösterici ve devrinin büyük bir sufisi’dir. Gönüllerin sultanı maneviyatın anka kuşu Osmanlı döneminde 8 padişah dönemini idrak eden, IV Murat Han’a saltanat kılıcını kuşatan. Anadolu’nun manevi burcu, şeyhinin “Padişahlar rikabında yürüsün”duasına mazhar olan büyük veli.
Vefatından sonra bıraktığı çok zengin vakfiyesi sayesinde tekkesi, imaret ve külliyesi halkın sığınak ve barınağı olmuştur. Onun ilmi, eserleri, dilden dile nakledilen menkıbe ve kerametleriyle halkın gönlünde taht kurmuştur.

*ŞEYH OSMAN AFİF (K.S) EFENDİ: Sivrihisar da yaşamış. Sadat-ı Sofiyedendir. Şair ve Alim Ali Rüstem Efendinin oğludur. Sivrihisar da İrfaniye Medresesini kurmuş ve Müderrisliğini yapmıştır. Daha sonra İstanbul da Müderrislik yapmıştır. Kendisinin Alim, Şair, Tasavvufa aşina, Kemal sahibi ve iyi bir hattat olduğudur. El yazması eserleri, Kur’an-ı Kerim nüshaları ve güzel levha yazıları mevcuttur. Diyarbakır kütüphanesinde“Perişan” adlı bir eseri vardır. Osmanlı döneminde Sur-ı Hümayuna davet edilmiştir. Mezarı Sivrihisar Eskişehir yolu üzerinde Cönker Köyü (Doğanca Mh.) dedir.

*AHMED ŞEMSEDDİN EFENDİ: Sivrihisar da yaşamış. Şeyh Osman Afif Efendinin oğlu olup. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi Hazretlerinden icazet alarak babasının Sivrihisar da bulunan Hankâhı ve Medresesini ihya etmiştir. Hat sanatında mahir olduğudur. Mezarı Sivrihisar dadır.

***AHMED HÜSAMEDDİN (RUKKALİ) EFENDİ: Sivrihisar da yaşamış Ehl-i beyt’ten olduğu kabul edilir. Yüce Kuran’ın bilinen klasik yorumunun dışında iç anlamını da “tevil” yoluyla açıklayan din alimlerimizdendir. İstanbul, Denizli, Trablusgarp, Sivrihisar ve Bursa da bulunmuşlar, eserleri ile ayetlerin bilimsel yönlerini izah etmişlerdir. Bir çok yazdığı 200 eserden 5-6’sı zamanımıza ulaşmıştır. Sivrihisar Ziyaeddin Medresesinde müderrislik yapmıştır. Kurtuluş Savaş’ının zaferle sonuçlanacağını Atatürk’e müjdeleyenlerden biri olarak da bilinir.

PROF DR. MEHMET KAPLAN: Sivrihisar da doğmuş. İlk tahsilini burada yapmıştır. Daha sonra orta ve Lise tahsilini gittiği Eskişehir de tamamlamış. Türk edebiyatında araştırmaları ve eserleriyle edebiyatın bir bilim dalı haline gelmesinde etkisi olan. Atatürk Üniversitesinin kurucusu ve hocaları arasında yer alan, Edebiyat Fakültesi dekanlığı ve rektör vekilliği görevleri yapmış ve yetiştirdiği öğrencileriyle, ömrünü bilime, sanata, edebiyata ve kültüre adayan örnek bir bilim ve kültür adamı, “Hocaların hocası”dır. Altı bine varan şahsi kitabı bulunmaktadır. Yaşadığı dönem göz önüne alındığında Anadolu’nun Savaş sonrası tükenmişliği ve zor şartları içerisinde sabır ve irade ile bir entelektüelin doğuşunun timsali örneğidir.

MÜLAZIM AHMED HAMDİ EFENDİ : Sivrihisar da doğmuştur. İstiklal harbinde ilk kıvılcım ateşini yakanlardandır.

Yetiştirdiği şahsiyetler yönünden dünya çapında ilgiye layık bir yerdir. Sivrihisar…

İstiklal savaşında 416 şehit vermiş bir o kadar da gazisi olan, toprağı şüheda kanı ile yoğrulmuş atalarımızın durağı ve manevi tasarrufları hala devam eden Evliyalar kaynağı, Ulemalar ocağıdır, İlim irfan yuvasıdır. Sivrihisar…

Bunlardan başka pek çok ilim adamı ve akademik kariyere sahip asker, devlet adamı,bürokrat ve sanatkarlarımız daha vardır ve yetişmeye devam etmektedir.

Havasını soluduğumuz, sularından içtiğimiz, nimetleriyle şekillenip büyüdüğümüz, bizimle ağlayan bizimle gülen müstesna bir yerdir. Sivrihisar…

Tarihi, kültürü, gelenek ve görenekleriyle Eskişehir İlçeleri içerisinde en köklü geçmişe sahip bir ilçedir. Köklü Tarihi ve kültürü ile işlenmemiş bir hazine gibidir.Sivrihisar…

Bunun yanında ;

SİVRİHİSAR TEYYARESİ (UÇAĞI): (Çift kanatlı Fransız Bregeue 14-B2) olan ve Kurtuluş Savaşına katkıda bulunmak maksadıyla Sivrihisar Halkının katkılarıyla alınmıştır.

SİVRİHİSAR MAYIN DÖKME GEMİSİ: TCG SİVRİHİSAR (P-115) eski USS PC-1642 Gemi Komutanı: Yüzbaşı Mehmet Sabri Bey.Sivrihisar 1906 I. Dünya Savaş’ında ve Çanakkale’de görev yaptığı anlaşılan ve Sivrihisar halkının katkılarıyla alınan gemi.

ZAİM AĞA KONAĞINDA ALINAN TARİHİ KARAR: Ankara dışındaki ilk kez 24 Mart 1922 tarihinde Atatürk’ün başkanlığında hükümet üyelerinin toplanarak 24 Mart gecesi sabaha kadar süren çalışma sonunda çıkan karar “istilacılar Anadoluyu terk etmedikleri sürece görüşme gerçekleşmeyecektir” şeklindedir.
Bu karar aslında Yunanlıların Anadolu’dan tamamen atılması için cesaretle ve azimle savaşa devam edileceğinin kararıdır. Bakanlar Ankara’ya dönüp ilgili devletlere bu alınan kararla gereken cevap verilmiştir.

Geçmişimiz bu! Geçmişte toprağımızdan her şey olmuş.

Biz ise; Atalarımızın bize emanet ettiği, toprağımızın emanetlerini taşıyamadık kırdık ve şimdi ise bu kırılan emaneti bir araya getirmenin zorluğunu yaşıyoruz. Allah’ın izniyle ve onların bizlere katacağı manevi tasarrufları ile yeniden dirilecek ve ayağa kalkacağımıza inanıyorum.

Yeterki; geçmiş Tarih ve Kültürümüzü tanıyıp, anlayarak, yaşasak ve ileriye bakabilsek sorun çözülecek…

17.7.2015 SAYGILARIMLA Niyazi KOCA

Kategoriler
Etkinliklerimiz

Yurdanur’dan “Hamam 1955”

GURURUMUZ DEVLET SANATÇISI HEYKELTIRAŞ METİN YURDANUR

Başkent’in birçok yerinde karşımıza çıkan heykellerde imzası bulunan Metin Yurdanur’un, “Hamam 1955″ heykel sergisi Galeri Soyut’ta açıldı. Yurdanur, 4 yaşında iken ilk kez gittiği hamamdan etkilenerek, “Hamam 1955” sergisini hazırladığını söyledi

Metin Yurdanur. Ankara’nın birçok noktasında yer alan simge heykellere imza atan ünlü heykeltıraş Yurdanur. 4 yaşında iken ilk kez gittiği hamamda gördüklerini heykele dönüştürdü ve Galeri Soyut’ta sergilemeye başladı. “Hamam 1955” sergisi, 13 Mayısa kadar ziyaret edilebilecek. 

“HEYKELLERİM KARTPOSTAL OLDU”

Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretim üyesi olarak heykel dersleri verirken Büyükşehir Belediyesinin kendisinden kentin süslenmesi için çeşitli heykel taleplerinde bulunduğunu anlatan Yurdanur, “Bu istek üzerine Abdi İpekçi Parkı’nda Eller Gar Meydanı’nda ‘Miras’ ve Batıkent’te şimdi yerinde olmayan ‘Sevgi ve Dayanışma’ heykelini yaptım. Ankara halkının heykellere ilgisi o kadar yoğun oldu ki heykellerim afişler, kartpostallar ve filmler haline getirildi” dedi Abdi İpekçi Parkı’nda miting yapan insanların kendime ait ‘Eller’ heykeline çıkıp kendi taleplerim ve dünya görüşlerini haykırdıklarını söyleyen heykeltraş. “Bunu demokrasiye bir katkı olarak düşünürüm. Yüksel Caddesindeki İnsan Hakları heykeli de 10 Aralık insan Hakları Gününde konuldu. İnsanlar tarafından bir sembol haline getirildi. Olgunlar’da ‘Madenci Heykelini yaptım. Ankara’nın farklı yerlerinde 20’ye yakın eserim bulunuyor. Ayrıca, Japonya’dan Moğolistan’a, Türkmenistan’da Küba’ya bir çok ülkede anıt heykellerim var” dedi.

HEYKELLERİ ÇOCUĞU GİBİ

1979 yılında Abdi İpekçi Parkına yaptığı Eller’ heykelinin Ankara’nın ilk sivil heykeli sayılabileceğini vurgulayan Yurdanur, “1979’da yapılan ilk sivil heykel bittikten sonra ben ayda bir oraya giderek, mutlulukla o elleri’ izlerdim Bu tıpkı bir annenin çocuğunu dünyaya getirip. okutup, adam olduktan sonra onunla mutlu olması gibi bir duygudur” diyerek hislerini paylaştı. ‘Eller’ heykeli etrafında sağcısından solcusuna herkesin eylem yapıp, sesini duyurmaya çalıştığını söyleyen başarılı heykeltıraş,

“Bazı şeyler sizin elinizde değil öyle şeyler yaparsınız ki, toplum onu birden kanıksar ve sembol haline getirir. Bu benim biraz şansımdan kaynaklanıyor” dedi.

Yurdanur: Sanata müdahale edilebilir

Ellerinden doğan İnsan Hakları Heykelini de anlatan Yurdanur, ‘Kitap okuyan bir kadın figürü var orada, kitabımda da ‘İnsan Hakları’ yazıyor. Heykelin göğüs kısmının soluna küçük bu kalp çizilmiş, bu çok hoş bir şey. İnsanlar sanata bu şekilde müdahale de edebilirler. Tahrip etmek yerine oraya güzel bir işaret koymuşlar. Ben buna mutlu olurum” diye konuştu.

Toplum Eserlere Sahip Çıkmalı

Geçtiğimiz aylarda Yüksel Caddesi’nde bulunan heykelin çalınmasına ilişkin düşüncelerini de paylaşan Metin Yurdanur şunları söyledi:

-Atölyemin hemen yanı başında heykellerim yer alıyor. Şimdiye kadar hiçbiri zarar görmedi. Bilinçli olarak kimsenin heykele zarar verdiğini düşünmüyorum. Sokaklardaki heykellerin korumaması ortak bir sorun, ülkenin sorunu. Bu polisle, Zabıtayla önlenebilecek bir konu değil. Bahsettiğiniz olay Ankara’nın en işlek caddesinde meydana geldi. Bronz bir heykel bir gecede yok edildi. O heykeli yapan sanatçı artık yaşamıyor ve aynısının bir daha yapılması mümkün değil. Toplumun sanat eserlerine sahip çıkması gerekiyor. Son sergisi “Hamam 1955’ı anlatan ünlü heykeltıraş, ‘4 yaşımdayken ilk kez hamama gittim. Hamam bin yıllık bir Roma Hamamı’ydı. Sivrihisar”da. Elektrik yoktu, mum, idare ya da gaz lambasıyla aydınlatılıyordu). Düğünler, gelin hamamı yapardı. Hamam da herkese bağıran çağıran, su taşıyan ve zenginlere yardım eden külhanbeyi gibi bir görevli olurdu. Bunlar hep parça parça aklımda kalanlar ve heykele dönüşmüş halleri. Sergide hep stilize edilmiş insan formları var. Tam olarak insan formunu yansıtmıyorlar. Hamamdaki kadınların yanında dolaşan küçük bir erkek çocuğundan oluşan heykeller bunlar. Heykellerin hepsi bronz ve bronz dökümün renklerini yansıtıyor” diye konuştu

Dilvin KAYGUSUZ

ht-ankara

Metin YURDANUR kimdir >

Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Sultanönü Pınarları

SULTANÖNÜ PINARLARI

Eskişehir’de Yetişen Önemli Şahsiyetler

Geçmiş zamana tarih denir mi? Bu soruya evet demek eksik olur. Çünkü zaman tek başına tarih olamaz, zamanın yanında mekan, olay ve kahramanların yani başka bir deyişle insanın olması gerekmez mi? Tarihin tanımını yapmak zorunda kalırsak, bizden önce yaşamış insanlar hakkındaki kültürel, sosyolojik ve ekonomik olayları sebep ve sonuçlarıyla tarafsız olarak aktaran bilime denir. İnsanın bulunduğu her yer, zaman ve konuda tarih vardır. Dinler, felsefe, sanat, Türk, Selçuklu, Osmanlı, Konya, Kütahya, Bursa tarihi gibi. Tarih bilimini bilmek, hayatında kullanmak mesleği ne olursa olsun her kişi için ihtiyaçtır. “Tarih ibret alınmazsa tekerrürden ibarettir” tezi bu bilimin değişik bir boyutudur. İnsanın kendisine sunulan ömür sermayesini bilinçli olarak kullanmasını öğütlemesidir. Yunus Emrenin deyişiyle “İlim, ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendin bilmesen bu nice okumaktır.”Bu evrensel bir çağrıdır. Bu çağrıyı Mevlana’da İbn-i Sina’da, Muhammed İkbal’de, Gandi’de, Edison’da, Newton’da ve Leonardo de Vinci’de…görebiliriz. İsimlerini artırabileceğimiz bu kişiler insanlara rehber, geçmişle gelecek arasında köprüdür. Bilinen medeniyetlerin temsilcileridir.

Bir medeniyetin insanlık tarihinde yerini almasını sağlayan o medeniyet sahibi toplumun çıkardığı, düşünür, bilgin, sanatkâr ve devlet adamı gibi şahsiyetlerdir. İnsanlık âlemi bu şahsiyet­lere ne kadar teşekkür etse azdır. Çünkü bilimde, teknolojideki gelişmeler hayatımızı kolaylaştırdı. Bu şartlar onların özverili çalışmalarıyla oluştu. Medeniyet coğrafyasında bizim medeniyetimiz geniş yer kaplar, bütün insanlığı kucaklar. Bizler gittiğimiz her yere bilimi, adaleti, özgürlüğü, barışı, huzuru mutluluğu götürürüz. Çünkü bizim medeniyetimizde paylaşmak esastır. Bizim medeniyetimizden çıkan şahıslar bizim öz değerlerimiz, dinamik­lerimizdir.

Hayatlarını yazmaya çalıştığımız öz değerlerimizden Nasreddin Hoca, Yunus Emre, Dursun Fakih, Hızır Bey Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve Şeyh Baba Yusuf sanki Anadolu’nun bağrından kaynayan birer pınar gibi, suyundan içenleri kana, kana suluyor. Nasreddin Hoca hikmet ve mizah dünyamızın seçkin siması sadece Türkler değil tüm insanlar arasında söylenen nükteli ve latifeli fıkraların kahramanı, halk filozofu ve ermiş kişidir. Onun fıkralarında daima sağlam bir şahsiyet dokusu çarpar, belli bir dünya görüşü çarpar.

Yunus Emre’nin yaşadığı dönemde Anadolu’da çalkantılı bir dünya vardı. O sade diliyle halkın duygu ve düşüncelerini ve dertlerini şiirlerinde yine halkın diliyle aktarmıştır. Yunus Emre mutluluğu düşünce ve faziletin yanında sevgide hoşgörüde bulmuştur. Edebiyatta, tasavvufta, felsefe ve ahlak sahasında günümüze kadar tesirini göstermiştir.

Dursun Fakih, ilim ve fazilet sahibi, güzel ahlakta, Allah (C.C)’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmada çok ileriydi. O, her zaman ömrünün son anına kadar devlet büyüklerine rehberlik etmiş, Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren yükselmesine ilerlemesine büyük katkısı olan ilim ve devlet adamıdır. O, Osmanlı Devletinin ilk kadısı ve ilk müftüsüdür.

Hızır Bey Çelebi çağ açan Fatih Sultan Mehmed Han’ın dikkatini çekmişti. Cihan padişahı İstanbul’u devletin başkenti yaptığında Onun bilgisinden istifade etmek istedi. O’da bilgisi, deneyimi, aklı ile hayatı boyunca ilklere imzasını atacak, ismini çağlara taşıyacaktı. Hızır Bey Çelebi ince ruhlu, duygulu bir şair, açık fikirli, onurlu olgun düşünür, kendisinden söz edildiğinde İlim dağarcığı unvanını hak etmiş bilgindi. Türk edebiyatında ebced hesabıyla tarih düşürmeyi geliştirmiş. Kıtanın son mısrasındaki harflerden tarih düşürmeyi bulan sanatkârdır. Gayr-i müslim vatandaşıyla hükümdarı aynı mahkemede yargılayıp, suçlu bulduğu Fatih’i davacının önünde cezasını infaz edecek kadar adil ve cesur devlet adamıydı. Savaştan yeni çıkmış, virane olmuş bir kenti imar edecek kadar şehir planlayıcısıydı. O, ilk belediye başkanıdır. Belediyecilik konusunda koyduğu esaslar dünya belediyeciliğin­de bugün bile geçerli ve uygulanabilir kurallardır.

Hoca Sinan Paşa zamanın bilim ve devlet adamlarındandır. On dokuz yaşlarında müderrislikle görevlendirilmiş, otuz yaşında kendisine vezirlik verilmişti. Bilgiyi her yerde, yaşta öğrenme ve öğretmeye özen göstermişti. Batılı ülkelerde ve bizde yaygın, mektupla ve açık öğretim olarak bilinen sistemi uygulayan ilk eğitimcidir. Atomu inceleyerek atom konusunda yazılanlara eleştiriler getirebilen, Ali Kuşcu gibi matematik âliminin matematikte karşılaştığı sıkıntıları çözen, Utarit gezegeni uzaklığı hesabı konusundaki güçlükleri aşabilen bir bilim adamıdır. Türk edebiyatında süslü nesir Sinan Paşa uslubu olarak bilinen süslü, sanatlı nesir çığrını açan ilk sanatkârdır. Bu ekol Fuzuli’den Nergisi’ye, Namık Kemal, Tevfik Fikret ve Süleyman Nazif’e kadar devam etmiştir.

Şeyh Baba Yusuf Sivrihisari Fatih Sultan Mehmed Han’dan sonra devletin yönetimine gelen Sultan İkinci Bayezid Veli’nin danışmanıydı. Sultanla baba oğul hukuku doğuracak kadar birbirine yakın iki şahıstan biriydi. Gönül insanı idi. Gönülleri çoşturan, sözleri inanmış ve son derece samimi kâmil bir zatın dudaklarından çıkan, her kelimesi insanın kalbini delip, derinliğe inen geniş tesirler oluştururdu. O, yaşadığı dönemde çok yön­lü münevver, pozitif ilimle dini ilimi birleştiren seçkin bir ilim adamıydı. Peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V)’ın Ravza-ı Mutahharasında dile getirdiği nazım ve mesnevi tarzındaki Kitab­ı Mahbubiyesi ile edebiyat dünyamızdaki yerini almıştır.

Seyyid Aziz Mahmud Hüdayi devrinin tanınmış, sevilen saygı duyulan simalarından biridir. Kanuni Sultan Süleyman’dan IV Murad’a kadar sekiz Padişahın ömür çizgisinde bulunmuştur.

Devlet adamlarından, ilim sahibi kişilere kadar bütün insanlara ulaşmış, Anadolu ve Balkanlar’da ilmi, dini ve tasavvufi konularda derin tesirler bırakarak şöhreti günümüze kadar ulaşmıştır.

Mehmet Kaplan geleneksel edebiyatımız üzerindeki araştırmalarıyla olduğu kadar Çağdaş Türk Edebiyatı ile ilgili incelemeleriyle de dikkati çekmiş ve özellikle, sanatı daha muhafazakâr açıdan ele alan edebiyat çevrelerinde etkili olmuş bir edebiyat tarihçisi ve eleştirmenidir. O şahsiyeti, fikirleri ve eserleriyle Türk Kültür ve fikir hayatına damgasını vurmuş değerli bir fikir adamı ve araştırıcıdır. Yazarak düşünmeyi bir alışkanlık haline getiren ve her sabah adeta jimnastik yapar gibi yazı yazan, öğrencilerine de daima “yazarak düşünün” tavsiyesinde bulunur.”Ben okurken, yazarken yaşadım, yani değiştim.”der.

Fahrettin Kerim Gökay Psikiyatri ve Nöroloji sahasında tıp dünyasında, batı devletlerinde ve Türkiye’de tanınmış bilim adamıdır. İstanbul Valiliği ve Belediye başkanlığı, İmar ve İskân, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı sırasında yaptığı hizmetlerle devlet adamlığı herkes tarafından bilinmektedir.

Mülazım Ahmet Hamdi Bey, Karadeniz Bölgesinde işgalcilerden cesaret alarak Türklere saldıran Rum çetelere karşı askerleriy­le dağa çıkarak mücadele başlattı. Bunun üzerine İngilizler, İstanbul Hükumetine nota verdiler, baskılara dayanamayan Hükümet Mustafa Kemal Paşa’yı asayişi sağlama göreviyle böl­geye gönderdi.19 Mayıs 1919 ‘da Samsun’a çıkan Atatürk Milli Mücadeleyi başlattı. Sonuç olarak Ahmet Hamdi Bey dolaylı da olsa Milli Mücadele’nin başlamasına vesile oldu.

Yolumuzu aydınlatan büyüklerimizi her yönüyle tanıma ve tanıtma maksadıyla yazmaya çalıştığımız bu eserde onların yaşadığı dönemi irdeledik. Hayatlarını incelerken dönemlerinin sosyolojik ve kültürel ikliminde sadece gezintiler yaptık. Onları günümüze taşıyan özelliklerinden söz ettik. Eserlerini sıraladık. Eserlerinden bölümler sunduk. Bazen yorumladık, bazen yorumunu size bıraktık. Özetle elimizdeki eser uzun yıllar araştırmanın bir ürünüdür. Medeniyet alanımızdaki isimsiz kahramanlarımızdan sadece bir kaçının hayat hikâyesinden oluşmuştur. Kültür hayatımıza böyle bir eseri kazandırabildiysek ne mutlu bize. Çalışma bizden, başarı ve yardım Allah (C.C.)’dandır.

Uzun yıllar emek verdiğim bu çalışmamın okucuyla buluşması için gerekli destek ve katkıyı esirgemeyen, kültürel çalışmalara ve organizasyonlara imza atmakla dikkat çeken, kendisi de bir Eskişehirli ve Eskişehir sevdalısı olan Tepebaşı Belediye Başkanı Dr.M. Tacettin SARIOĞLU’na kalbi teşekkürlerimi sunuyorum. Yusuf Mesut KİLCİ 2007 Eskişehir

***

Sultanönü Pınarları >

Kategoriler
Necmi Günay Yazıları Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Sivrihisar’lı Bestekar Hüseyin Erbay

Türk Sanat Musikisine pek çok eserler kazandırmış bestekârımızı daha yakından tanımak, bize gönül kapılarını aralayan o güzel eserlerin sahibi Sayın Hüseyin ERBAY’ı tanıtmak üzere huzurlarınızdayım. Sürç-i lisan edersem Affolla…

Eskişehir’de “Türk Sanat Müziği” denilince ilk akla gelen isimlerden Bestekâr, Koro şefi, Ses sanatçısı, Hoca ve Udi Hüseyin ERBAY, 15 Temmuz 1948 tarihinde Sivrihisar’ın Sadıkbağı köyünde dünyaya geldi.

h-erbay

1965 yılında Astsubay okulunu bitirerek Personel Astsubay olarak orduya katıldı.1965-1971 Ankara, 1971-1975 Erzurum, 1975-1983 Eskişehir, 1983-1985 yıllarında Kilis’te çalışıp 1985 yılında kendi isteğiyle emekli olmuştur.

İlkokul çağlarında Kemani Mustafa KARABAYIR ilk hocası olmuş, gençlik ve deneyim kazanmaya başladığı yıllarda ise Nevzat SÜMER hocanın derslerine katılmış, böylelikle ilk ciddi, bilinçli ve sistemli çalışmalarına başlamıştır.

Müzik alanında akademik bir eğitim almamasına rağmen bu işte başarılı olacağına inancından 1965 yılında Ankara Mûsikî Derneğinde başlayıp, 1971 Yılına kadar burada zamanın çok tanınmış ünlü sanat müziği ustalarından ders almıştır.

1971 yılında Erzurum Halk Eğitim Merkezi TSM Korosunu, 1975 yılında da Eskişehir Halk Eğitim Merkezi TSM Korosunu, 1983 yılında Kilis’te de Halk Eğitim Merkezi TSM Korosunu kurmuştur.

İlk beste çalışmalarına 1966–1967 yıllarında başlayan Erbay’ın 100’ye yakın bestesi vardır. Bunlardan 2 si ilahi, 5 i çocuk şarkısı, 1 i oyun havası, 2 si saz semaisi olup geri kalanı şarkı formundadır. Değişik formdaki eserlerinden 60 tanesi TRT Repertuar Kurulundan geçmiş olup, halen radyo ve televizyonlarda sık okunmaktadır.

1 Ekim 1975 tarihinde kurulan ve bu yıl 38. Sanat yılını kutlayacak Eskişehir Halk Eğitim Merkezi TSM Korosu hocamızın çok sevdiği, uzun yıllar uğraş verdiği, bağrından nice sanatçıların çıktığı, kendi çocuğu gibi büyütüp meyvelerini gördüğü okuldur.

Türk Müziği Dünyasında Hoca ve şef olarak başarılı olduğu kadar, bestekâr olarak da Türkiye çapında haklı bir üne kavuşmuştur. Sesini yurt dışında da duyuran ender sanatçılarımızdandır. Makedonya ve Belçika’da korosu ve solistleriyle konserler vermiştir.

Romantik, akıcı, güncellikle sanatı kaynaştıran, ritmik, kendine has besteleri ile sanatseverlerin gönüllerinde taht kurmuş ender sanatçılarımızdan biridir.

Geniş bir repertuara sahip, bestekârların eserlerini iyi tahlil eden, yeni bir eseri gerektiği gibi yorumlayabilen, eserleri müzikal yönden iyi tanımak, korosundaki saz ve ses sanatçılarının özelliklerini iyi bilen, disiplinli ve müzik sanatının gerektirdiği hassasiyet ve otoriteye sahip biridir.

“Besteci olarak hiçbir zaman iddialı değilim ama koro şefi ve hoca olarak oldukça iddialıyım” diyecek kadar alçak gönüllü ve mesleğinin aşığıdır.

Besteleri melodik, duygu dolu, tamamen doğal, ilham mahsulü olup, eserlerinde akıcılık, romantizm ve derin bir duygu zenginliği vardır. Tüm besteleri günümüzün zevk ve anlayışına hitap etmektedir. Besteleri günümüze seslendiği gibi geleceğe de seslenmektedir.

Kendisi çok hassas bir ruha sahip olduğu için nağmeleri musiki bilgi ve bestekârlık tekniği ile ustaca birleştirip sevilen birçok esere imzasını atmıştır.

Renkli kişiliği ise eserlerine de yansımıştır. Romantik ve duygusal bir besteci kişiliğine sahiptir. Genellikle aşk ve romantizm içeren sözleri seçmiştir.

Bestecilik dalında büyük ödüller almış, gerek resmi ve gerekse özel kuruluşların açtığı beste yarışmalarında bugüne kadar 20 ye yakın BAŞARI ödülü almıştır.

Hocamızın ismi Sivrihisar Belediye Başkanlığınca doğum yeri olan Sivrihisar Karabaşlı mahallesinde bir sokağa,

halen oturduğu Eskişehir Vişnelik Mahallesindeki bir sokağa ve Kilis’te bir caddeye verilmiştir. Ayrıca Eskişehir Odunpazarı Belediye Başkanlığınca Ihlamurkent’te bir parka “Bestekâr Hüseyin ERBAY Parkı” adı verilmiştir.

Hüseyin ERBAY, 1972 yılında Nurten Hanım’la evlendi. İki kızı, 3 torunu vardır. Allah üstadımıza ve ailesine uzun ömürler versin.

Hocamızın Türk Müziğine katkıları yadsınamaz. Saygıdeğer Hocamızın ülkemizin, bölgesel olarak da Eskişehir ve Sivrihisar’ın tanıtımına ve bu uğurda harcadığı emeklere tüm SİVRİHİSAR’lılar olarak saygı duyuyor ve kendisine teşekkürü borç biliyoruz.

Toplumsal yaşamın önemli alanlarında güzellikler üreten sanatçılarımıza toplumca şükran borçluyuz. Bundan sonraki çalışmalarında başarılar dilerim. İyi ki varsınız Sayın Hocam…

Unutmayalım ki; Hüseyin ERBAY’ lar bu ülkede kolay yetişmiyor. Kıymetlerini bilelim.

SAYGILARIMLA Necmi GÜNAY

Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Emineddini Mikail Kimdir

e-mikailEminüddîn Mîkâîl’in Hayatı

Sivrihisar da bazı tarihi eserlerin (ulu cami) yapımında ve  yenilenmesinde adı geçen Emineddini mikâil: Rum asıllı olup, gerçek ismi Mihal’dir Sonradan Müslüman olmuştur. (M.1200-1240 yılları) Babasının adı Abdullah olması da bunu teyit etmektedir.

Ulu Caminin doğu girişi ahşap kasalı ve ahşap kapılıdır. Bu kapının en üstünde bir kitabe ve yanında Mikâil denilen ka­natlı sitilize bir resim yer alır.

Emineddin Mikail, Anadolu Selçuklularından III. Gıyaseddin Keyhüsrev’in naibidir.* Ünlü hoca Maliye Bakanı Sadeddin Ebu Bekr-i Erdebili’nin azadlısıdır. Üstün gayreti, sağlam isabetli düşün­cesi, engin bilgisi ve atılganlığı ile köleli­ğin malla aynı tutulan seviyesinden, efendiliğin başköşesine yükseldi. Sağlam inancı, güçlü kalemi, engin bilgisi ile in­sanlar arasından seçilerek sıradan ve seç­kin kimselerin gözdesi oldu. Hadis, fıkıh, hikmet ilimlerinde en yüksek payı ve en geniş hisseyi kazandı… Aziz ömründen hiçbir anını İnsanî olgunlukları elde et­mek ve dünyadakilerin hayır dualarını kazanmaktan başka bir işe harcamadı. (İbni Bibi-Selçukname. Kültür Bakanlığı s. 207)

Mikâil ve karısı Mevlâna Celaleddini Rumî hazretlerinin müridleri idiler Mevlâna onun konağına gider bütün vüzera hanımlarının gece toplantısına iştirak, eder sara­yın sazı çalar Mevlâna Semâ ederdi. Emineddinin karısına Hatunların şeyhi derdi.

Emineddini Mikâilin şahsiyeti: Yaşayışı pek dürüst olduğunu, Saltanat naibi olunca Sultan İzzeddin onun makamını kutlamak üzere altın divit ve de­ğerli hıl’at göndermiştir. Selçuk büyükleri mersiyelerinde Emineddini Mikâili şu suretle tavsif eder.

Asrın en güzide benzersiz nâibi olan o kişi Emineddini Mikâil nasıl oldu da gözlerden yok oldu. Nerede o resanet nerede o sebat ve nerede o kumandan nerede o bü­yüklük o kavmü kabile binlerce toplayıp biriktirdiği mal­lar nerede etrafını alan o kölelerle o tertip o hanedanlık nereye gitti.

Eminettini Mikâilin öldürülmesi

Keyhusrev ile Fahreddin Ali Tebrizde bulunuyordu. Konyanın muhafazası ümeradan Emineddini Mikâile verilmişti. Bu fırsattan istifade eden Karaman oğlu, Cimriyi alarak Konya üzerine yürüdü. Emineddin kuymayınca şehrin kapılarını yakarak Konyaya girdi. Emineddin başına sangını geçirerek öteye beriye koşmağa başladı. Mikâil nerede diye bağırarak bir yere geldi­ğinde atından indi ve kaçtı.

Nihayet Tokat yolunu tuttu. Kaymaz hanında yakalandı. Sargının ucunda bir düğüm gördüler içinde hazineleri­nin nerede olduğu yazılı idi. İşkence ile çıkarttırdılar. Sonra sahiller emri ile birlikte şehit ettiler.

dovme-altin-dinar

* Naip (dişil Naibe), hükümdar adına hükümdarın yokluğu, yetersizliği, çocukluğu süresince devleti yöneten kimse. Ayrıca İslam devletlerinde ve Osmanlılarda hükümdar, yönetici ve yargıç gibi kimselerin yerine bakan kimse anlamına gelir.

Sivrihisar’ın Yetiştirdiği Ünlüler
Sivrihisarda Yetişen Büyükler
Bütün Yönleriyle Sivrihisar -Orhan Keskin
Sivrihisar Tarihi – Tahsin Özalp
[otw_shortcode_content_toggle title=”DETAYLAR ⇓ ⇑” opened=”closed”]Cem BOZ – Ankara-2013
Türkiye Selçuklu Devleti yönetiminin işleyişine zarar vermiş olan taht mücadeleleri bir süre sonra, Moğolların yeniden Selçuklu yönetimine müdahalede bulunmalarına neden olmuş ve Hülâgu 1258 yılında, Mengü Kağan’ın fermanı gereği Selçuklu topraklarını iki kardeş arasında paylaştırarak, Şemseddin Tuğrâî’yi de her iki sultanın ortak vezîri olarak tayin etmiştir. Bununla birlikte Şemseddin Tuğrâî’nin 1260 yılında ölümü üzerine II. İzzeddin Keykâvus, Fahreddin Ali’yi, IV. Rükneddin Kılıç Arslan ise Muînüddîn Süleyman’ı kendilerine vezîr olarak atamışlardır.

Eminüddîn Mîkâîl’in saltanat nâibliği de bu dönemde başlamış olup, II. Keykâvus’un, Fahreddin Ali’yi kendisine vezîr olarak atamış olması sonucunda, Fahreddin Ali’den boşalmış olan saltanat nâibliği makamına da Müstevfî Emînüddin Mîkâîl getirilmiştir.

Eminüddîn Mîkâîl’in ailesi hakkında sahip olduğumuz tek bilgi ise; Mevlânâ’nın, “Hâtûnların şeyhi” diyerek, hitâb etmiş olduğu ancak ismini dahi bilmediğimiz eşi ile ilgilidir. Eflâkî’nin menâkıbnâmesinde yer alan bir kayda göre; Mevlânâ Celâleddîn, her Cuma akşamı kendisine haber verilmeksizin, kadın mürîdlerinin toplanmış olduğu Eminüddîn Mîkâîl’in evine gidip, burada kadın mürîdleri ile birlikte yeni gün doğana dek âyînler yapmaktadır. Eflâkî; sabaha kadar süren bu âyînler esnasında, kadınların eşlerininde, Nâib Eminüddîn Mîkâîl ile birlikte evin dışında toplanarak sohbet etmiş olduklarını ve aynı zamanda yabancıların, içeride konuşulan sırları bilmemeleri içinde göz kulak olduklarını ifâde etmiştir .

Eflâkî’nin bu kaydı, Mevlânâ’nın, kadın müridleri ile yapmış olduğu ayinlere ev sahipliği yapmış olan Eminüddîn Mîkâîl’in eşinin ileride bahsedeceğimiz üzere, tıpkı Eminüddîn Mîkâîl gibi Mevlânâ’ya derin bir manevîyatla bağlı olduğunu ve dolayısıyla Eminüddîn Mîkâîl’in muhafazakâr bir aile yaşantısına sahip olduğunu açıkça göstermektedir.

Eminüddîn Mîkâîl’in Eserleri

Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunan 453 numaralı tapu tahrir defterindeki kayıtlarda, günümüzde Eskişehir’e bağlı bir ilçe olan Sivrihisar’daki Kapulu köyünün, Sultan Alâaddîn zamanında Eminüddîn Mîkâîl’e mülk olarak bağışlanmış olduğu belirtilmiştir. Belgede adı geçen sultanın II. Alâaddîn Keykubâd olduğu, Halime Doğru tarafından belirtilmiş olup Doğru, Sivrihisar’daki, Selçuklu döneminden kalan vakıfların hemen hepsinin, Sultan II. Alâeddin Keykubâd’ın mülk olarak şâhıslara bağışlamış olduğu yerlerin, yine aynı sultan zamanında vakfa dönüştürülmesiyle oluştuğunu ifade etmiştir. Eminüddîn Mîkâîl’in kendisine mülk olarak bağışlanmış olan köyün gelirlerini sonradan, 1274 yılında inşâ ettirmiş olduğu ve bugün Ulu Câmî olarak bilinen yapıya vakfetmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Sivrihisar Ulu Cami: Eskişehir’in, Sivrihisar ilçesinin merkezinde bulunan bu yapıya ait olan en eski kitabede, günümüzde Ulu Cami olarak bilinen bu yapının ilk olarak, H. 629/M. 1231-32 yılında, Emir Cemaleddin Ali Bey tarafından, bir imaret olarak inşâ ettirilmiş olduğu belirtilmiştir.

Bununla birlikte, yapıya âit olan 1231-32 tarihli bu en eski kitebenin, yapıya 1409 yılında eklenmiş olan minarenin kapısı üzerinde bulunmasından da anlaşılabileceği gibi ilk olarak, Cemaleddin Ali Bey tarafından 1231-32 yılında bir imaret olarak inşâ ettirilmiş olan bu yapı, ilerleyen zamanlarda yapılmış olan yenileme çalışmaları sonrasında büyük bir değişim geçirmiştir.

Sanat tarihi uzmanları da yapının bugünkü formunu Eminüddîn Mîkâîl’in H. 673/M. 1274 yılında yaptırmış olduğu onarım sonrasında almış olduğu hususunda hemfikirdirler. Yine bazı araştırmacılarda Eminüddîn Mîkâîl’in, Cemaleddin Ali Bey’in H. 629/M. 1231-32 yılında yaptırmış olduğu bu eski imareti yıktırarak, yerine yeni bir yapı inşâ ettirmiş olduğunu ve dolayısıyla günümüzde Ulu Câmî olarak bilinen bu yapının asıl bânîsinin, Eminüddîn Mîkâîl olması gerektiği kanâatini ifâde etmişlerdir .

1274 yılında büyük bir değişim geçirerek bugünkü formunu almış olduğu anlaşılan bu yapının Eminüddîn Mîkâîl tarafından hangi maksadla yaptırılmış olduğu hususunda Tahsin Özalp, yapının inşâ ediliş biçiminden ve ayrıca minare ve mihrâbın, yapıya 15. yüzyılda eklenmiş olmasından hareket ederek, Eminüddîn Mîkâîl’in günümüzde Ulu Câmî olarak bilinen bu yapıyı, aslında bir kervansay olarak onartmış olduğunu yâhût 1231-32 tarihli eski imareti yıktırarak, yerine kervansaray olarak yeni bir yapı inşâ ettirmiş olduğunu ve yapının ancak 15. asırda, Hızır Bey’in yaptırmış olduğu onarım sırasında camîye dönüştürülmüş olduğunu ifâde etmiştir.

Günümüzdeki formuna Eminüddîn Mîkâîl’in 1274 yılında yaptırmış olduğu inşâ ve onarım çalışmaları sonrasında kavuşmuş olan Ulu Camînin minaresi 15. asırda, tam olarak 1 Recep 812 / 9 Kasım 1409 tarihinde, Taymiş oğlu Hâcı Habîb adlı bir kişi tarafından yaptırılmıştır . Yukarıda sözünü etmiş olduğumuz ve yakın bir zamana kadar İslâmi İlimler Derneği Kütüphânesi olarak kullanılmış olan ve daha önceleri Sölpük Mescidi ve Eminüddîn Mîkâîl Kütüphânesi isimleri ile kubbeli mekânın, 1409 yılındaki bu onarım sonrasında yapıya eklenmiş olduğu düşünülmektedir . Camîdeki alçı mihrâbın 13. yüzyıl Anadolu Selçuklu mihrâb geleneğini yansıtmayıp, 15. yüzyıl Osmanlı dönemi özelliklerini taşımasından dolayı, H.843/ M.1439-40 senesinde, Celal oğlu Hızır Bey tarafından yaptırılmış olan onarım sırasında değiştirilmiş olduğu tahmin edilmektedir. Ulu Camîi’nin 1244 tarihli minberi ise, 1924 yılında yıkılan Kılıç Mescidi’nden getirilerek, yapıya ilâve edilmiştir.

Eminüddîn Mîkâîl Medresesi: Ulu Câmî’nin hemen bitişiğinde bulunan ve yakın bir zamanda müftülük binası olarak ta kullanılmış olan bu kısmın, hangi tarihte medrese olarak kullanılmaya başlandığına dair elimizde bir kayıt yoktur. Bununla birlikte, bugün Ulu Câmî ismi ile bildiğimiz bu yapıdan Osmanlı kaynaklarında Eminüddîn Mîkâîl Câmî ismi ile bahsedilmiş olunması da, sonradan medrese olarak kullanılmaya başlanmış olan bu kısma, yapının banîsi olarak algılanmış olan Eminüddîn Mîkâîl’in isminin verilmiş olması oldukça doğaldır.

Eminüddîn Mîkâîl Kütüphânesi: Ulu Câmiînin bitişiğinde bulunan ve Sölpük mescidi olarak ta adlandırılmış olan bu kubbeli mekânın, minarenin yapıldığı tarih olan H. 812/M. 1409 yılında, yapıya eklenmiş olduğu tahmin edilmektedir. Önceleri Eminüddîn Mîkâîl Kütüphânesi ve Hızır Bey Kütüphânesi isimleriyle hizmet vermiş olan bu yapı, yakın bir tarihe kadar İslâmi İlimler Derneği Kütüphânesi olarak kullanılmıştır . H. 1325/ M. 1907 tarihli Ankara Vilayeti Sâlnâmesinde, Sivrihisar’daki bu kütüphâneden bahsedilerek, kütüphânede 1500’ü aşkın değerli kitabın bulunduğu belirtilmiştir.

Sivrihisar’da Eminüddîn Mîkâîl’in Maiyetindeki Kişiler Tarafından Yaptırılmış Olduğu îddiâ Eserler Hakkında

Tahsin Özalp, Sivrihisar’ın Karacalar mahallesinde bulunan Hâzinedâr ve Hoşkadem mescidlerinin 13. yüzyılın ikinci yarısında, Eminüddîn Mîkâîl’in hâzinedârı olarak belirtmiş olduğu Necibüddin Mustafa isimli bir şâhıs tarafından yaptırılmış olduğunu iddia etmiştir. Özalp, aslen Sivrihisarlı olduğunu belirtmiş olduğu bu şahsın, İlhanlılar tarafından idâm edilmiş olduğunu ve naâşının sonradan Sivrihisar’a getirilerek, burada defnedilmiş olduğunu bildirmiştir. Özalp’ın bahsetmiş olduğu Necibüddin Mustafa isimli bu şahsın, gerek ad gerekse mesleki yönden olan benzerlikler ve yine hayatını kaybediş biçimiyle, 1262 yılındaki Karaman oğulları isyanı sonrasında Pervâne Muînüddîn tarafından, isyan ile ilişkilendirilerek Moğollara teslim edilmiş olup, sonrasında Moğollar tarafından idâm edilmiş olan Müstevfî Necibüddîn Delîcânî’ye olan benzerliği, ilk anda dikkatleri çekmektedir .

Orhan Keskin, Sölpük isminin menşeînin bilinmediğini ve ayrıca binanın restorasyonunda mihrap izine rastlanılmamış olduğunu belirterek, bu binâya Sölpük Mescidi denilmesine karşı çıkmıştır bkz. Keskin, a.g.e., s. 138-139.

Bununla birlikte, soyadından aslen Sivrihisarlı olmadığı anlaşılan Necibüddîn Delîcânî’nin, ayrıca 1262 yılında Moğollar tarafından idâm edilmiş olunduğu bilindiğinden dolayı, Özalp’in inşâasını M.1274 yılına tarihlendirdiği Hoşkadem Mescidi’ni yaptırmış olması da bu durumda imkânsız hale gelmektedir . Eğer, Özalp’ın Hoşkadem mescidinin inşâsına dâir vermiş olduğu 1274 yılını doğru kabul edecek olursak, o halde 1274 yılına kadar yaşamış olan Hâzinedâr Necibüddin Mustafa isimli bu şahsın, Müstevfî Necibüddîn Delicani ile aynı kişi olmayıp, Eminüddîn Mîkâîl’in maiyyetinde bulunan başka bir kişi olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda Özalp’ın, bu iki şahsiyeti birbirine karıştırmış olduğu ihtimali üzerinde durulabilir.

Sanat tarihçileri ise, Özalp’ın bu iki mescidin inşâ tarihleri hakkında yanılmış olduğunu ifâde ederek, gerek planları ve kuruluşları ve gerekse malzeme özellikleri bakımından büyük benzerlikler gösteren bu iki mescidin, 15. yüzyılda inşâ edilmiş olduklarını belirtmişlerdir. Hâzinedâr Mescidi’nin 15. yüzyıldaki bânîsi bilinmemekle birlikte, 15. yüzyıla âit 453 numaralı tapu tahrir defterindeki vakıf kayıtlarında Hoşkadem Mescidi’ni yaptıran kişinin, Hâcı Hoşkadem adlı bir şâhıs olduğu belirtilmiştir .

Eminüddîn Mîkâîl Zaviyesi: Yaklaşık olarak on yedi sene boyunca saltanat nâipliği yapmış olan Eminüddîn Mîkâîl’in, Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinde yaptırmış olduğu ve bugün Ulu Câmî olarak bilinen bu yapının dışında, Kayseri’de de bir zaviye yaptırmış olduğu Yasemin Demircan’ın, Kayseri vakıfları üzerine yapmış olduğu inceleme sonucunda ortaya çıkmıştır. Demircan, 1500 ve 1584 yıllarına ait 565 ve 584 numaralı Konya Evkaf defterlerindeki Kayseri vakıflarıyla ilgili kayıtlarda, 16. yüzyılda, Kayseri’de Eminüddîn Mîkâîl’in adını taşıyan bir zâviye bulunduğu bilgisini aktarmıştır. Demircan’ın yine bu kayıtlara dayanarak vermiş olduğu bilgiye göre, zaviyenin Koşdinyolu, Kesibbüke ve Talas mezralarında vakıfları bulunmaktadır.

Türkiye Selçuklularına ait çağdaş yazılı kaynaklarda Eminüddîn Mîkâîl’in Kayseri’de bir zaviye yaptırmış olduğuna dâir herhangi bir bilgiye rastlanılmasa da, Türkiye Selçuklu devlet adamlarının hayır amaçlı bu tür yapılar inşâ ettirmiş oldukları ve ayrıca Eminüddîn Mîkâîl’in tasavvufa olan düşkünlüğü bilindiğinden dolayı, Kayseri’de ki bu zaviyeyi bizzat kendisinin yaptırmış olma olasılığı bir hayli fazladır.

Eminüddîn Mîkâîl’in bu çalışmada bahsetmiş olduğumuz eserlerinin haricinde bilhâssa kendisinin on yedi sene yöneticiliğini yapmış olduğu payitaht Konya olmak üzere, Türkiye Selçuklu Devleti’nin diğer önemli kentlerinde de eserler yaptırmış olması muhtemeldir. Bununla birlikte, kendisinin eserleri üzerine yapmış olduğumuz araştırmada, Sivrihisar ve Kayseri’deki eserlerinin dışında Eminüddîn Mîkâîl’e ait olabilecek başka herhangi bir eser tespit edemedik.

DEVLET HİZMETLERİ
Eminüddin Mîkail’in Müstevfiliği
(Müstevfi: Anadolu Selçuklu Devleti’nde maliyeden sorumlu olan)

Türkiye Selçuklu Devleti’nde yüksek mevkiîlerde görev yapmış olan birçok devlet adamının, gulâm sistemi içerisinde yetişmiş kişiler oldukları bilinmektedir. Çoğunluğu Rum kökenli olmakla birlikte, çeşitli etnik kökenlerden gelmiş olan gulâmlar, Türk aile terbiyesine göre yetiştirilip, orduda, sarayda ve devlet idâresinde istihdam edilmişler; atabeg, emîr-i âhûr, taştdâr, hâzinedâr, emîr-i devât, melikü’l- ümerâ, iğdişbaşı, şarâbsâlâr, emîr-i cândâr, emîr-i sipehsâlâr, emîrü’l kebîr, çaşnigîr, emîr-i dâd, nâibü’l hadre gibi önemli mevkiîlerde görev alarak, ayrıca büyük şehirlere askerî vali olarak da atanmışlardır .

Yine Selçuklu gulâm sistemi içerisinde yetişmiş Rûm asıllı gulâmlardan birisi olan Eminüddîn Mîkâîl ise, devlet hizmetine ilk olarak istifa dîvânında görev alarak başlamıştır. İbn Bîbî’nin belirtmiş olduğu üzere, efendisi olan Müstevfî Sadüddin Ebû Bekr Erdebili’den, mâlî konularda eğitim almış olan Eminüddîn Mîkâîl’in istifâ dîvânında göreve başlamasında da efendisinin doğrudan ya da dolaylı bir etkisinin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kaynaklarda bilgiye düşkün, zeki ve gayretli bir kişiliğe sahip olduğu belirtilmiş olan Eminüddîn Mîkâîl’in, devlet hizmetine başlamış olduğu istifâ dîvânında, zaman içerisinde müstevfîlik makamına kadar yükselmiş olduğu görülmektedir. Bununla birlikte, onun bu mevkiîye hangi tarihte atanmış olduğu hususunda ise, kaynaklarda herhangi bir ifâde yer almamaktadır.

Eminüddîn Mîkâîl’in istifâ dîvânında görev yapmış olduğu dönemle ilgili olarak, dikkatimizi çekmiş olan bir diğer hususta; Eminüddîn Mîkâîl’in hayatından bahsederken belirtmiş olduğumuz üzere Sultan II. Alâeddin Keykubâd’ın kardeşleriyle birlikte müşterek olarak hüküm sürmüş olduğu 1249-1254 yılları arasındaki dönemde Sivrihisar’daki bazı köyleri, Eminüddîn Mîkâîl’e mülk olarak bağışta bulunmuş olmasıdır. Sultan II. Alâeddin Keykubâd’ın, kendisine mülk olarak arazi bağışında bulunmuş olması, aklımıza Eminüddîn Mîkâîl’in bu dönemde hangi idarî pozisyonda olduğu sorusunu getirmektedir.

Üç kardeşin aynı anda hüküm sürmüş olduğu bu dönemde, sultanların kendilerine taraftar sağlamak adına, askerî ve idarî pozisyonlardaki kişlere arazi bağışında bulunmuş olabilecekleri dikkate alındığı vakit, Eminüddîn Mîkâîl’in de bu dönemde görev yapmış olduğu istifâ dîvânında saygın bir konumda bulunuyor olması gayet muhtemeldir. Necibüddin Delîcânî’nin biraz önce belirtmiş olduğumuz üzere “Üç Kardeş Devri” içerisinde müstevfîlik yapmış olduğu bilindiğinden dolayı, müstevfîlik vazifesinin 1257-1260 yılları arasında gerçekleşmiş olabileceğini düşündüğümüz Eminüddîn Mîkâîl’in de 1249-1254 yıllarını kapsayan bu dönemde, müstevfî yardımcılığı posizyonunda bulunuyor olması pek muhtemeldir. Üstelik Necibüddin Delîcânî’den hemen sonra müstevfîlik mevkiîne atanan kişinin Eminüddîn Mîkâîl olması da bu ihtimali oldukça kuvvetlendirmektedir.

Eminüddîn Mîkâîl’in Saltanat Nâipliği

Eminüddîn Mîkâîl’in müstevfîlik dönemi ile ilgili çağdaş kaynaklarda hemen hemen hiçbir bilgi yer almazken, saltanat nâipliği makamı âdetâ Eminüddîn Mîkâîl’in ismi ile özdeşleşmiş olup 1260 yılından, 1277 yılına kadar yaklaşık on yedi sene boyunca sürdürmüş olduğu bu görevi esnasında, kaynaklarda kendisinden daha sık bahsedilir olmuştur.

Keykâvus ve IV. Kılıç Arslan arasında ikiye bölünmüş olan Türkiye Selçuklu Devleti’nin ortak vezîri olan Şemseddin Tuğrâî’nin 1260 yılında ölümünün ardından, Nâib Fahreddin Ali’nin, II. Keykâvus tarafından vezîrliğe atanmış olmasıyla birlikte, Fahreddîn Ali’den boşalmış olan saltanat nâibliği makamına da Müstevfî Eminüddîn Mîkâîl tayîn edilmiştir.

Daha öncede bahsetmiş olduğumuz üzere, Eminüddîn Mîkâîl’in saltanat nâibliğine atanmasından bir yıl sonra, siyâsî koşulların II. İzzeddin Keykâvus aleyhinde değişmiş olması nedeniyle Sultan II. Keykâvus tahtını bırakarak, Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultan II. Keykavûs’un Anadolu’dan ayrılmasının ardından tahtın tek sahibi olan Sultan IV. Kılıç Arslan’ın yeniden kurmuş olduğu hükümette Eminüddîn Mîkâîl’in bir kez daha saltanat nâibliği mevkiinde görünüyor olması oldukça dikkat çekicidir.

Saltanat Nâibi olarak zamanının çoğunu Konya’da geçirmiş olan Eminüddîn Mîkâîl’in, pâyitahtın dışında da bir takım vazifeleri yerine getirmiş olduğu görülmektedir. İbn Bîbî Selçuknâmesi’nde yer alan bir kayda göre Eminüddîn Mîkâîl’in 1276 yılında, merhûm Sultan IV. Kılıç Arslan’ın kızı Selçuk Hâtûn’u, İlhan Abaka’nın oğullarından birisi ile izdivaç kurması için Tebriz’e götüren gelin alayında yer almış olduğu görülmektedir

Daha evvel de bahsetmiş olduğumuz üzere İbn Şeddâd’ın kayıtlardan, Eminüddîn Mîkâîl’in Moğolların 1272 ve 1275 yıllarında Bîre üzerine düzenlenmiş oldukları kuşatma harekâtlarına da katılmış olduğunu öğrenmekteyiz.

Türkiye Selçuklu Devleti’nin, Moğol baskısı altına girmiş olduğu bir dönemde yaklaşık on yedi sene saltanat nâipliği yapmış olan Eminüddîn Mîkâîl’in bu vazifesi, hayatını yitirmesine neden olan 1277 yılındaki Karaman oğullarının Konya’yı işgallerine kadar devam etmiştir.

ŞAHSİYETİ

Gerek çağdaş yerli müelliflerin doğrudan kendisinin kişiliği hakkında kullanmış oldukları ifâdelerden ve gerek döneminin siyâsî gelişmeleri karşısında sergilemiş olduğu tutum ve davranışlardan, Eminüddîn Mîkâîl’in nasıl bir kişiliğe sahip olduğu konusunda az çok fikir edinebilmekteyiz.

Eminüddîn Mîkâîl’in gulâmlıktan, saltanat nâibliğine kadar uzanmış olan kariyer serüveni de yine, kendisinin kişiliği hakkında fikir sahibi olmamıza yardımcı olacak ipuçlarını içermektedir. Onun bu kariyer serüveni ile ilgili olarak İbn Bîbî; “ Üstün gayreti, sağlam ve isabetli düşüncesi, engin bilgisi ve atılganlığıyla köleliğin malla aynı tutulan seviyesinden efendiliğin başköşesine yükseldi” demektedir.

Eminüddîn Mîkâîl’in idârecilik yönüne değinmiş olan Aksarâyî ise, onun, üstün belâgat yeteneğine sahip, ağırbaşlı, yumuşak huylu, yardım sever ve oldukça cömert bir idâreci olduğunu ifâde etmiştir. Aksarâyî ayrıca Eminüddîn Mîkâîl’in müstevfîlik ve saltanat nâibliği makamlarında bulunmuş olduğu süre içerisinde, maiyyetinde bulunan hizmetlilerin, onun bu cömert tabiâtından dolayı mevkiî ve servet sahibi olduklarını da belirtmiştir.

Entelektüel bir kişiliğe sahip olduğu ve bu yönüyle de Konya’da büyük bir ün kazandığı anlaşılan Eminüddîn Mîkâîl’in öğrenme arzusunun ve bilgiye vermiş olduğu kıymetin bir diğer göstergesi de yine, kendisininin, örnek olarak sıkça nakletmiş olduğu Evhadüddîn Enverî’ye ait şu beyitlerden anlaşılmaktadır.

Çabanı hüner için harca, mal için değil. Elinin tuttuğu şu an.
Dünyanın parazitleri gibi iki ekmek için çalışma.
Sahib olduğun malı artırmaya uğraşma, bildiğinle yetinme.
Bunun gibi teninle meşgul olma, onun gibi ruhunu ihmal etme.
Makamın ilimleyse, ilerlersin. O zaman mülkün de ebedi olur.
Eğer cehalet ölümüyle ölürsen, hiçbir zaman (ebedi) hayata kavuşamazsın.

Doğru sözü dinlemesini bilmelisin. Ne diye yalan yanlış yazılmış kitabı okuyorsun? Bu taraftan nasıl olduğunu anlamak için ecele bak da ecelin öbür yanında böyle (gafil) kalmayasın”

Eminüddîn Mîkâîl’in Dini Kişiliği

Gayrimüslim asıllı biri olarak Selçuklu gulâm sistemi içerisinde İslâm dinini özümsemiş olan Eminüddîn Mîkâîl’in, Mevlevî kaynaklarında ve İbn Bîbî Selçuknâmesi’nde kendisinden bahseden kayıtlar incelenildiğinde, muhâfazakar bir kişiliğe sahip olduğu kolayca anlaşılmaktadır.

İbn Bibi Eminüddîn Mîkâîl’in bu yönüyle ilgili olarak; “ Hadis, fıkıh ve hikmet ilimlerinde en yüksek payı ve en geniş hisseyi kazandı. Tarikat konusunun bütün dallarında elde ettiği üslup ve yöntemle çağının ve devrinin benzersizi oldu. Tefsir, hadis ve diğer dini ilimler hakkında yazılmış olan kitapları okumaktan hiçbir zaman geri durmazdı. Bazen de bilgisini daha da derinleştirmek için İhvanü’s-safa risalelerini okurdu. Onları seçme ve değerlendirme konusunda engin zekâsını ve doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini kullanır, vehim ürünlerine ve hayal mahsüllerine iltifat etmezdi” sözleriyle Eminüddîn Mîkâîl’in dini ilimlere olan düşkünlüğünü ve bu alanda derin bilgi sahibi olduğunu belirtirmiştir.

Mevlânâ Celâleddin’in gerek Eminüddîn Mîkâîl’e yazmış olduğu mektuplardan ve gerekse Fih-i Mafih’te yer alan sohbetlerinden, Eminüddîn Mîkâîl’in, Mevlânâ’nın itibâr göstererek yakın çevresine dâhil ettiği kişilerden birisi olduğu anlaşılmaktadır. Mevlânâ Celâleddin, Eminüddîn Mîkâîl’e yazmış olduğu bu mektuplarda, Eminüddîn Mîkâîl’e, “emîrlerle nâibler padişahı, mazlûm olanların imdâdına yetişen, Allah’ın ışığıyla bakıp gören, uluğ kutluğ, zamanede eşi az bulunur, kerem ve ihsân ıssı, hayırları yayan, adaleti döşeyen” şeklinde övgü dolu sözlerle hitâb etmiş olup, ayrıca ismini zikretmiş olduğu birkaç mürîdi için de Eminüddîn Mîkâîl’den bazı isteklerde bulunmuştur.

Eflâkî’nin yazmış olduğu menâkıbnâmede Eminüddîn Mîkâîl’in, Şems-i Tebrizî ile de manevî bir yakınlık kurmuş olduğu görülmektedir. Eminüddîn Mîkâîl’in, Şems-i Tebrizi’ye olan yakınlığını Şems-i Tebrizi’nin Makâlât’ın da görmek mümkündür. Burada da Şems-i Tebrizi, Eminüddîn Mîkâîl’den övgüyle bahsetmektedir.

Eminüddîn Mîkâîl’in Şems-i Tebrizî ile olan ilişkisi bizlere aynı zamanda kendisinin tarihsel kişiliğiyle ilgili yeni bir ipucu vermektedir. Şöyle ki; Şems-i Tebrizî’nin rivâyet edildiği üzere, 1247 yılında öldüğü yahût esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolduğu bilindiğinden dolayı, Eminüddîn Mîkâîl’in gerek Mevlâna Celâleddîn ile gerekse Şems-i Tebrizî ile henüz genç denilebilecek bir yaşta tanışmış olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

Eminüddîn Mîkâî’in Siyasî Kişiliği

Eminüddîn Mîkâîl’in, Mevlânâ Celâleddin ile yapmış olduğu sohbetler, kendisinin manevî kişiliği kadar, siyâsî kişiliği ile ilgili olarak da fikir sahibi olmamıza imkân vermesi açısından oldukça mühimdir Fîhi Mâ-fîh’te yer alan bu sohbetlerin birisinde Eminüddîn Mîkâîl, “ Bundan önce kâfirler putları öperler, putlara secde ederlerdi. Bizde şu zamanda onun tıpkısını yapıyoruz. Gidiyor, Moğollara âdetâ secde ediyoruz; sonrada kendimizi Müslüman sanıyoruz” sözleri ile Moğollar hakkındaki duygu ve düşüncelerini içtenlikle ifade ederek, aynı zamanda kendi şahsında Türkiye Selçuklu Devleti’nin, Moğollara yönelik politikasının da bir öz eleştirisini yapmış olmaktadır.

Bununla birlikte, dönemin siyasi gelişmeleri göz önüne getirildiğinde Eminüddîn Mîkâîl’in, Moğollara karşı sahip olduğu bu olumsuz hissiyâtın aksi yönde bir tutum sergilemiş olduğu ve mevkiîni Moğollar sayesinde elinde tutmuş olan Pervâne Muînüddin Süleyman’ın belirlemiş olduğu devlet politikasının dışına aslâ çıkmamış olduğu görülmektedir.

Eminüddîn Mîkâîl’in, Konya’yı işgal etmiş olan Karaman oğulları karşısında sergilemiş olduğu tutumun da yine kendisinin idâreci kimliğiyle yakından alâkalı olduğunu düşünmekteyiz. Bir önceki bölümde Konya’nın işgalinden bahsederken dile getirmiş olduğumuz ihtimallerin dışında, Eminüddîn Mîkâîl’in her şeyden önce, devlete sadakat hisleriyle yetişmiş gulâm kökenli bir idareci olduğu unutulmamalıdır. Böyle bir durumda kendisinin, üstelik on yedi sene idareciliğini yapmış olduğu kenti işgal etmek isteyenlere karşı direnmiş olması gayet anlaşılır bir davranıştır.

Eminüddîn Mîkâîl’in Askerî Kişiliği

Uzun süre saltanat nâibliği yapmış olup, pâyitaht Konya’nın âsâyişini sağlamış olan Eminüddîn Mîkâîl’in, askerî yönden de yetenekli bir şâhsîyet olduğu, İbn Bîbî’nin ve Konyalı Sadrü’l Mutatabbib lakablı, Ebû Bekr b. Zekiyüddin’in kayıtlarından anlaşılmaktadır. İbn Bîbî onun askeri kişiliği ile ilgili olarak “ atiklikte ve çeviklikte gökler gibi hızlı idi. Sınırsız bir cesarete ve yiğitliğe sahipti. Gürzden, yaydan, mızraktan ve çevganden bütün silahları kullanırdı” sözleri ile Eminüddîn Mîkâîl’in mahâretli bir asker olduğunu belirtirken, Ebû Bekr b. Zekiyüddin ise bir dostuna yazmış olduğu mersiye niteliğindeki mektubunda, Eminüddîn Mîkâîl’in ölümünden dolayı hissetmiş olduğu üzüntüyü dile getirirken, onun askeri kişiliğine de vurgu yapmıştır.

Eminüddîn Mîkâîl’in gulâm sistemi içerisinde yetişmiş bir devlet adamı olduğu göz önüne getirilecek olunursa, onun askeri vasıflarıyla ilgili İbn Bibi’nin aktarmış olduğu bilgilerin çok ta yadırganmaması gerekir. Üstelik daha öncede bahsetmiş olduğumuz üzere, Ermenek kumandanı Bedreddin İbrahim’in Karaman oğulları tarafından bir kalede kuşatılması üzerine, Moğol noyanlarının Bedreddin İbrahim’in kurtarılması için Eminüddîn Mîkâîl’i görevlendirmiş olmaları ve Eminüddîn Mîkâîl’in de bu görevi başarıyla yerine getirmiş olması, kendisinin askerî kabiliyetinin bir göstergesi niteliğindedir.

Konya’nın Karaman oğulları Tarafından İşgal Edilmesi ve Saltanat Nâibi Eminüddîn Mîkâîl’in Ölümü

Karaman oğlu Mehmed Bey, gerek Kayseri’den ayrılmış olan Sultan Baybars’tan yardım alma ihtimâlinin yok olması nedeniyle gerekse Moğol ordusunun kısa zaman içerisinde yeniden Anadolu’ya dönebileceği endişesiyle, Bizans İmparatoruna bir elçi yollayarak kendisine göndereceği Selçuklu şehzâdesini bekleyerek zaman kaybetmek yerine, içinde bulunduğu uygun koşulları bir an önce değerlendirerek, Konya’yı ele geçirebilmek amacıyla sâhte bir şehzâde kullanmayı da tercih etmiş olabilir.

İbn Bîbî’nin kayıtlarından Karaman oğlu Mehmed Bey’in, Eminüddîn Mîkâîl’i iknâ edebilmek amacıyla epey çaba sarf etmiş olduğu anlaşılmaktadır. İbn Bîbî, Eminüddîn Mîkâîl’in, Mehmed Bey’in bu ısrarına daha fazla dayanamayarak bir süre sonra, kendisine gönderilmiş olan habercileri öldürtmüş olduğunu belirtmiştir.

Eminüddîn Mîkâîl’in ne zaman öldürüldüğü konusunda kaynaklarda kesin bir tarih belirtilmemiş olmakla birlikte, Karaman oğullarının 675 yılı Zilhiccesinin 7. veya 9. günü, milâdî olarak 12 veya 14 Mayıs 1277 tarihinde Konya’yı ele geçirmelerinden birkaç gün sonra, hayatını yitirmiş olduğu anlaşılmaktadır.

II. Gıyâseddin Keyhüsrev’in saltanat döneminde istifâ divânında göreve başlamış olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz Eminüddîn Mîkâîl’in 7 ile 10 yaşları arasında gulâm sistemine dâhil olduğunu düşünürsek ve ayrıca on beş ile yirmi yıl arasında bir eğitim sürecinden geçmiş olduğunu hesaba katarsak, kendisinin hayatını kaybettiği sırada 60 ile 65 yaşları arasında olduğunu söyleyebiliriz.

Çağdaş kaynaklarda Eminüddîn Mîkâîl’in mezarı ile ilgili olarak herhangi bir bilgi mevcut olmamakla birlikte, M. Ferit ve M. Mesut birlikte hazırlamış oldukları kitapta, Lârende mescidinin güneyinde bulunan ve Sahip Fahreddîn Ali tarafından yaptırılmış olan Hânkah kapısının sağında, kapalı bir kemerin altında bulunan mezarın, Eminüddîn Mîkâîl’e âit olabileceği ihtimâlini dile getirmişlerdir . Zaman içerisinde mütevazi bir türbeye dönüştürülmüş olduğu anlaşılan bu mezarın, sonraki dönemlerde caddenin yenilenmesi esnasında kaldırılmış olduğu belirtilmiştir.

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi

Kaynak: acikarsiv.ankara.edu.tr/eng/browse/25207/CemBOZtez.pdf[/otw_shortcode_content_toggle]

Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Müderris Ali Feyzi Efendi

 

Holantalı (Kayakent) olup, Yörmede (Gümüşkonak) ve Holanta da müderrislik yapmıştır. Alim ve şair bir zattır. H.1318 de vefat etmiştir.

Bu zatın soyundan  Arif Pâkin, (PAKSOY) çocukları ve torunları Kayakenttedirler.

.

.

Ali Feyzi Efendinin Sivrihisar müftüsü Hasan Kamil için yazdığı şiir

Masiva kaydından azadın huda gördü sevab

İrciî emrine ram ol deyu geldi hitab

Ruhu pakin istedi mevlâ bu zat-ı pakden

Daveti Rahmana karşı duramaz şeyhü şab

Sine suzan olarak talipleri kodu bu gün

Zir’i hake azm eder misli grubu afitab

Namu vâlâsı Hasan Kamil dediler

Fatiha bahş eylesun herkes bîhisab

Feyziye tarihini söyle dümui ayn ile

İşbu 1302 de etti ukbaya şitap

 

* * *

Lugat:

Müderris, Osmanlı Devleti ve Selçuklular’da devlet ve toplum yapısında günümüz üniversite öğretim üyesine karşılık olarak kullanılan bir kavramdır. Medreselerde eğitim veren öğretim üyeliğinin bugünkü tam karşılığı profesörlük ünvanıdır.

Arapçada “ders” masdarından gelen müderris kelimesi, ders veren öğretmen ve ders vermeye yetkili ilim sâhibi kimse mânâsındadır.

İrfan: Bilgi, zeka ve deneyle oluşan zihin olgunluğu. Gerçeğe ulaştırıcı güçlü seziş varış, gerçeği sezme, kavrama gücü. Dini gerçek ve sırları biliş. Bilmek, anlayış, tecrübe ve zekadan ileri gelen zihni kemal. İrfan kelimesi Arapça kökenlidir. Aslen kültür kelimesi ile aynı mahiyette değildir. Kültür, belirli bir yer ve durumdaki topluluk yahut yaşantının ifadesidir. İrfan ise bu mananın daha üstündedir.

* * *

Sivrihisar’ın Yetiştirdiği Ünlüler
Sivrihisarda Yetişen Büyükler
Sivrihisar Tarihi – Tahsin Özalp
 
Kategoriler
Sivrihisar'da Yetişen Ünlüler

Sivrihisar’lı Diğer Ünlüler

Yakın tarihimizde, 1915 yılında Samsun’ da Türk halkına acımasızca zulmeden isyankar yerli Rumlara ve istilacı İngiliz askerlerine karşı savaşmak için birliği ile dağlara çıkıp Kurtuluş Savaşının kıvılcımını ateşleyen Sivrihisarlı Mülazım. Hamdi Bey, edebiyat tarihimize çığır açan Prof. Mehmet Kaplan, 1950 li yılların İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay, günümüz büyüklerinden Orhan Keskin’in varlığı bizler için övünç nedenidir.

Hızır Bey: Hızır Bey’in, oğlu Ahmet Paşa’dan torunudur. Alim ve şairdir. Şiirle­rinde Hızri mahlasını kullanırdı. 1518’de vefat etti.

Kutbittin Dede: Künyesi: Hacı Kutbittin Fakih, II. Murat ve Fatih döneminde yaşamış bir din adamıdır. Alim ve fazıl Saraç Dedenin oğludur. Kendi ismiyle maruf yaptırdığı ve halen yeri boş olarak kalan, Hacı Kutbittin Fakih Caminin imamlığını yapmıştır. Yaptırdığı camiye Tekören Köyü’nde bir mülk, Sivrihisar’da bir dükkan, ayrıca caminin aydınlatılmasında kullanılacak yağ için iki adet tarla vakfetmiştir.    Ömer Fakih, Mahmut Fakih, Lûtfullah Şeyh Paşa adlı oğulları da kendisi gibi din adamı olarak hizmet vermişlerdir. Kutbittin Dede; Sivrihisar Medreselerinin yetiştirdiği ünlü bir din büyüğüdür.

Haydar Bey: Sivrihisarlıdır. Şehzade Cem’in defterdar ve nedimidir. II. Bayezid devrinde (1481-1512) vefat etti. Şair­dir.

Ahmed Muhtar Efendi: Hüseyin Efendinin oğlu olup, H.1304/M.1888 yılında Sivrihisar kasabasında doğmuştur. Kasaba-i mezkurede İbtidai Mektebinde okuduktan sonra, Rüştiyeye girmiş ve müretteb dersleri ikmal ile 2 Temmuz 1318 tarihinde aliyyül a’la derecesinde şehadetname almıştır. Hoşkadem Medresesinde dahi 1323 senesine kadar ulum-i Arabiye tahsil eylediği 7 Haziran 1330 tarihli Müderrislik tasdiknamesin­den anlaşılmıştır. Türkçe tekellüm ve ki­tabet eylerdi. 28 Temmuz 1327 tarihinden itibaren Sivrihisar Kazası Eytam Tahsildarlığında bulunmuştur. Soyadı kanunu ile çocuk­ları Baydar soyadını aldı.

Mehmed Ali Efendi: Helvacızade Osman Efendinin oğlu olup, 1289 (1873) tarihinde Sivrihisar kazasında doğmuştur. Önce Hazinedar Medresesinde daha sonra da İrfaniye Medresesinde tahsile başlamış ve mahalli ulemadan Tucazade Halil Efendinin, ders halkasına dahil olup Mart 1316 (1900) tarihinde icazet almıştır, icazet aldığı tarihten itibaren, aynı kazada bulunan Ziyaiyye Medresesinde talebe okutmaya başlamıştır. Müderrislikte devam ettiği sıralarda, Şubat 1325 (1909) da Sivrihisar Müftüsü olmuştur. Babasının da müftülüğünü yaptığı Sivrihisar da Nisan 1335 (1919) tarihlerinde vazifeli bulunuyor ve mafsal romatizma­sından muzdaripti.

Ömer Lütfi Efendi: Ulemadan Yahya Efendi’nin oğlu olup, 1257 (1841) senesinde Sivrihisar kaza­sında doğmuştur. Babasından ve şair ho­calardan akaid’e kadar ders görmüş ve 1286/1870 senesinde İstanbul’a gelip, Beyazıt Dersiamlarından Menlikli Ah­med Tevfik Efendi’nin derslerine devama başlamıştır. Arabi ilimleri ikmal ederek H. 1293’de icazet almıştır. Ruus imtiha­nına girip kazanmış ve Şevval 1295’de Bayezid Camiinde derse çıkmıştır. Bunun üzerine talebe okutmaya başlamış ve Cemazielevvel 1311 de talebelerine icazet vermiştir.

İstanbul’a geldiğinde Nuruosmaniye Medresesi’ne kayıt olmuştu. Şevval 1319’dan Safer 1327’ye kadar dokuz sene fahriyen Sivrihisar kazasında müftülük yapmıştır.

Şeyh İbrahim Efendi: Alim bir zattı. Damadı Çallı Hoca namı ile maruf Uşaklı Ahmet Hamdi Efendi 1272H/1855M. de Sivrihisar’a gelmiştir. Kayınpederinin başladığı ve kendisinin bitirdiği Müftah üs Saade (Mutluluk Anahtarı) adlı eserin tarihi H. 1303 tür. Bu zat Sivrihisar’da kalmasının sebebi olarak buranın evliya ve şüheda makamı saidler ve alimler diyarı bulunduğunu ifade eder. Şeyh İbrahim Efendi (Cık Cık evliya de derlerdi.) mezar taşı kitabesi şöyledir:

Koyup dünyayı ol devvar
Bu gavsi seyyidül ebrar
Mesihi sahibi gülzar
Şeyh İbrahim bııdur ey yar
 
Cinan içre tütüp karar
Okusun fatiha ahyar
Erdi çün bu arifi esrar diyerek
Ruhu ya gaffar
 

Sene H 1287/M 1870

Şiirden bahsetmişken bu arada Müftü M. Ali Efendi’nin talebesi Rasih (Gün­düz) Efendiye yazdığı şiiri aşağıya derc ediyorum:

Aferin ey nuru ayn’ım aferin
İftiharımsın benim iki cihan
Rahmet etsin Hak bizim abamıza
Hem dahi üstazımıza der cihan.

Rasih Efendi, Dr. Nedime Yücelay ve merhum avukat Metin Gündüz’ün baba­larıdır.

Tüm üstadlardan ve talebelerden Allah razı olsun.

Şeyh Osman Afif Efendi >

Hacı Hilmi EfendiRuus hocalığı ve sarayın mabeyn imam­lığından sonra İrfaniye ve Hızır Bey med­reselerinde müderrislik yanında Camii Kebir imamlığı ve A. Mahmud Hüdai Camii hatipliğinde bulunmuştur. Sedası hoş alim kamil vücuh ilmine vakıf bir zat olduğu nakledilir. Emekli bankacı Mus­tafa Karaer’in anne dedesidir.

Ahmet Hüsamettin Efendi (1847-1925) Ehl-i beyt’ten olduğu kabul edilir. Yüce Kuran’ın bilinen klâsik yorumunun dışında iç anlamını da “tevil” yoluyla açıklayan din alimlerimizdendir. İstanbul, Denizli, Trablusgarp, Sivrihisar ve Bursa’da bulunmuşlar; eserleri ile ayetlerin bilimsel yönlerini izah etmişlerdir. Kuran’ın manasının genişliği insanların idrakine sığmaz… şanı yüce Kuran’da gelmiş ve gelecek bütün ilimler mevcuttur sözünü çok sık tekrarlamıştır. İslami çok dar ve sınırlı bir çerçevede görmeyi alışkanlık haline getirenler bu değer biçilmez alimin sözlerini kavrayamamıştı. Bu yüzden hayatı biraz da sıkıntı ve zorluklarla geçmiştir. 78 senelik ömründe yazdığı 200 eserden 5-6 sı zamanımıza ulaşmıştır. Edvar-ı Alem isimli eseri bunlardan biridir. Takdir edenleri yanında hurufi ve batni yakıştırması yapanlarda bulunmuştur. Bu büyük zata bağlı olduğunu iddia edenlerin bazılarının ehli sünnet dışı fiil ve hareketlerinin bu kanaatin meydana gelmesinde rolü olduğunu söyleyenler de vardır. (Uzayın Sır­ları. A. Tuna. Boğaziçi yay. 1992 s. 261 ve Sefinetül Evliya. H. Vassaf. C. 11-2000) Sivrihisar Şeyh Ziyaeddin Medresesinde müderrislik yapmıştır. Müftü Hasan Efendi ve Sofu Hocanın bu zatın halifesi olduğu söylenir.

İhsan Gevrek Babulluoğlu: 1926 yılında Sivrihisar’da doğdu. Babası Hüseyin Efendi, anası Nuriye Hanımdır. Müftü Hasan Efendi babası tarafından, Musa Hocaoğullarından Hacı İbrahim (Oğlu Fahri, Keskin soy-ismini aldı) anne tarafından büyük dedesi olurlar.

İlkokulu Sivrihisar’da, Orta ve Liseyi Eskişehir Lisesinde birincilikle bitirdi. Siya­sal Bilgiler Okulu’na (şimdi fakülte) birincilikle girdi. Mali Şube’den okul birincisi olarak mezun oldu. Bir süre memuriyet yaptı fakat hastalık sebebi ile devam edemedi. Almanca, İngilizce ve Fransızca’yı ana dili gibi bilirdi. Bu dillerden Devlet Lisan im­tihanı verdi.

Diyanet İşleri Başkanlığının takrizinde taltif ettiği Muhammed Esad’ın “Mek­ke’ye Giden Yol” isimli eserini İngilizce­den çevirmişti. Almanca ve Fransızca dil­lerinden şiir tercümelerini havi “Batı Rüzgarına Şarkı” ve bir nevi hatırat “Hiç­lik Kokusu” gibi yayınlanmış eserleri var­dır.

Üstün zekâ sahibi İhsan Babulluoglu siklora zamplax hastalığından kurtulamayıp amcasının da vefat ettiği Diyarbakır’da hayata gözlerini yumdu ve orada defne­dildi. 5 Kasım 1984. (İhsan Bey Cevdet Gevrek’in ağabeyidir.)

Prof. Dr. İhsan Sarıkardaşoğlu: 1926 yılında Sivrihisar’da doğmuş 25. 7.1999 tarihinde vefat etmiştir. Necati ve Sevda isminde iki çocuğu vardır. İlkokulu Sivrihisar’da, Ortaokulu ve Liseyi Eski­şehir Lisesinde okumuş yüksek tahsilini İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, keza Adli Tıp ve Ruh hastalıkları ihtisası­nı ve doktorasını da aynı fakültede yap­mıştır.

1957-1968 yılları arası Eskişehir Adli Ta­bibi olarak görev yapmış, 1962 yılında Doçent unvanını almıştır. Eczacılık Özel Yüksek Okulu’nda İktisadi Ticari ilimler Akademisine bağlı Eczacılık ve Kimya Mühendisliği Yük. Okulu Müdürlüğü ve kuruculuk görevinde bulunmuştur. Ecza­cılık Fakültesi Dekanlığı da yapmıştır. Anadolu Üniversitesinin kurulusu ile Profesör olan Sarıkardeşoğlu yaş haddin­den emekli oluncaya kadar bu görevi sürdürmüş emeklilikten sonra da öğre­tim üyeliğinde bulunmuştur.

İyi bir Sivrihisarlı ve Sivrihisar aşığı olan Sarıkardeşoğlu, mesleğe başladığı yıllarda Sivrihisar’da görev yapmış, hatıralarını, tesbitlerini “Bir Beyaz Gömleklinin Miza­hı” adı ile kitaplaştırmıştır.

Yaz aylarını bir ömür babasının Yavşan Yaylası’nda tabiatla baş başa geçirmiştir. Çevresince sevilen ve sayılan tam Anado­lu çocuğu hüviyetini hiçbir zaman kay­betmemiş, bir çok gencin yetişmesine katkıda bulunmuştur. Vasiyeti üzerine Sivrihisar Kumluyol Kabristanına defnedilmiştir.

Sonuç

Sivrihisar’ın yetiştirdiği ve Sivrihisar’a nispet edilen kimselerden bazılarını yukarıya derc ettik. Şüphesiz övünç kaynağı insan varlıklarımız sadece bunlardan ibaret değildir. Sivrihisar’da ruh ve gönül dünyaları zengin nice şah­siyetler sessiz ve sedasız olarak terki dün­ya etmişlerdir.

Burada, halen yaşamakta olan şahıslara yer vermedik. Şüphesiz içlerinde sahalarında temayüz etmiş nice şahsiyetler vardır. Halen yaşayan şahıslar hakkında hüküm vermek bize düşmez. Bizden sonra gelecek nesiller kendileri hakkında hükümlerini vereceklerdir.

Kaynak: Bütün Yönleriyle Sivrihisar – Orhan Keskin

* * *

Ali Rıza Öztekin ile Nizamettin Arslan’ın hazırladığı, Hüsrev Subaşı’nın sunduğu slayt gösterisinden sonra çekilen bir hatıra fotoğrafı

digerleri

Ayaktakiler: İhsan Sarıkardeşoğlu, Fikret Aslan, M. Hüsrev Subaşı, Kemal Arslan, M. Adil Atasoy, Orhan Keskin, Cevat Akar, Faruk Çelikbilek, Fahri Keskin, Mustafa Altan

Oturanlar: Ahmet Aytekin, H. Hüseyin Erkaya, Nizamettin Arslan, Ali Rıza Öztekin, Osman Kayabaşı, Yaşar Yurttaş, Süleyman Ergür, Özkan Bey

***

Sivrihisar’ın Yetiştirdiği Ünlüler
Sivrihisar’da Yetişen Büyükler
Bütün Yönleriyle Sivrihisar -Orhan Keskin
Sivrihisar Eğitim Vakfı, Burası Sivrihisar – 2016