Kategoriler
Yunusemre

Yunus Emre’nin Dünya Görüşü

Yunus Emre’nin Dünyaya ve İnsana Bakışı

Yunus Emre, ne bir filozof, ne bir müderris, ne de filozofik manada bir bilgedir. Yunus’ta yaşamının belirli dönemlerinde biri, İslamın Sünni, öteki tasavvufi inanç sistemlerine göre biçimlenmiş iki farklı dünya görüşü vardır. Bunların birinde Yunus, medreseden yetişmiş bir molladır; ötekinde postu tekkeye sermiş bir derviştir. Molla Yunus, işinde gücünde, evinde barkında, namazında niyazında tam da düzene uygun bir aydındır.

Yunus’un dünya görüşünde bu dünya gelip geçicidir, fanidir. Esas olan ebedi alem, Gayesi Allah’a aşk, Cemaline aşktır. Yunus, fakir fukara yaşamını seçmiş, saadet ve mutluluğu insanların dertlerinde, sevgisinde aramış, çaresizlerin çaresi olmuştur. Bu dünyaya önem verenler ancak kendilerini aldatırlar. Bu dünyanın içindeki eşya imrenilecek şey değil, bu dünya ahretin tarlasıdır. Bu hayattan kurtulmanın yolu Aşkı ilahidir. Ancak tek yol, Allah’a giden yolu bulmaktır, ancak aşıklar ölmez, aşıkların bedeni ölür, ruhu ölmez, o bir nimettir. Onun için Yunus;

Aşık derviş öldü diyeler, sala verirler
Ölen ten hayvan imiş, aşıklar ölmez

der kendisi için.

Yunus Emre’de dört temel öğeyi görürüz. Bunlar dil, düşünce, duygu ve yaratıcılıktır. Israrla vurguladığı konular ise sevgi, insan, varlık birliği, Allah, yaşama sevinci, barış, evren, ölüm, yetkinlik, olgunluk, erdem, eli açıklık, alçak gönüllülük gibi insan özünde odaklaşan unsurlardır.

Anadolu’daki Türkleşme ve İslamlaşma olguları içinde beşeri bir dünya görüşü ile felsefi tasavvufu birleştirebilen, insanı tanrılaştırmak yerine, özü İnsani özde tecelli ettirebilen bir inanç ve dünya görüşünü Yunus’ta görüyoruz. Şiirleriyle insan ve hayat arasında bir köprü oluşturarak toplum içinden biri olmuştur. O içimizden biri olurken, insanoğlu da onun hayat görüşünde, şiirlerinde, felsefesinde kendilerini bulmuştur.

Yunus’un istediği dünya, kinden ve nefretten arınmış, hoşgörü ve barışla kuşatılmış, yaratılanların en üstünü olan insanı sevme üzerine kurulmuş bir yerdir. Yunus bizlere, görmek istediği dünyayı anlatırken aynı zamanda bu dünyanın geçici olduğunu ve ona bağlanmamamız gerektiğini de tavsiye eder.

Türk edebiyat dilinin de, kurucusu olarak kabul edilen ve edebiyatın yapı taşı olan Yunus Emre özellikle Allah’ı, ilahi aşkı, Allah’ın varlığını, birliğini, zenginlik, fukaralık, hem dünya yaşamı ve hem de ahiret hazırlığı konuları üzerine, düşündürücü ve dine bağlayıcı, ikaz edici olmuştur.

O, türlü iç ve dış etkenlerle parçalanmış, sükun ve huzura muhtaç bir yurda, elinde sevgi, dilinde barış reçeteleriyle sevmeyi, sevilmeyi aşılamak, kini yok etmek, sevgiye dayalı bir barış düzeni kurmak için dünyaya gelmiştir. Kabul ettiği felsefenin temeli olan Allah tevhidinden söz ederken ülkenin vahdetine yani birliğine de dikkati çekmek ister.

Tevhid imiş cümle âlem, tevhidi bilendir âdem
Bu tevhidi inkâr eden öz canına düşman imiş

der. Yani: “Yaratanı birlemek, gerçekte cümle âlemin birliğidir. Birlemeyi insan olan bilir. Onu inkâr eden öz canına kasteden düşman gibidir.” demek ister. Yunus’un şiirleri yüzyılları birbirine bağlayan bir ruh olmuş. Yunus sevgiyi, sevilmeyi öğütlerken bu yurdun topraklarını, bu milletin insanlarını bir dirlik ve barış düzeni içinde görmek dilemiştir.

Risâletü’n-Nushiyye’sinde sevgisizliğin ve türlü kötülüklerin viraneye çevirdiği gönlü bir şehre benzetmiş, bu şehrin sevgiyle onarılmasını dilerken sanki kinin, haset, düşmanlık ve dedikodunun harap ettiği bir ülkeyi sevgiyle onarmayı tasarlamıştır.

Yunus, karşılık beklemeden, almadan veren, kendinde olanı, karşısındakine yüce bir gönül zenginliği içinde sunan, yılın her gününde, günün her saatinde, eserinde bir başka güzellik, bir başka iyilikle karşılaşılan büyük bir dosttur. 

İnsana Bakış Açısı

Yunus Emre’nin dünya görüşünün odağında insan ve sevgi vardır.

İnsan, insan olma anlamını gönlünde taşır. Bu yüzden Yunus’un şiirlerinde gönle çok önem verilir. Çünkü gönül Hakkın tecellilerinin aynasıdır. Bu yüzden gönlü kırmak, incitmek çok büyük bir yanlıştır.

Her şeyden önce insan kelimesinin kökeninde dostluk vardır. Yani dost olabilenler insandır. Binaenaleyh insan doğası gereği dost olabilir bir varlıktır. Demek ki, insanın özünde sevgi vardır. Yunus da zaten bütün öğretisinde bunu söylemiştir.

Yunus Emre’nin sanatından, edebiyatından, şiir ve ilahilerinden örnekler verecek olursak, bizlere doğrudan İslam’ın emrini, insanın nasihate olan ihtiyacını anlatır. İnsanın, dünyaya teşrifinin iki mühim gayesi vardır. Biri; Allah’a “kul” olmak; diğeri ise, bütün canlılara merhamet ederek hizmette bulunmaktır. Bu sebepledir ki. Yunus Emre’nin şiirlerinde Allah ve Peygamber aşkına bağlı olarak, derin bir insan sevgisi bulunmaktadır, insan- Halık ve insan – insan münasebetlerini, insanın, “eşref-i mahluk oluşu ve “en güzel surette yaratılması” sebebiyle, inceden inceye kusursuz bir şekilde nasihatlerle ele alır.

O ilimden ziyade insanın kendisini bilmesinin gerekliliğini vurgulamıştır. İnsanın insan olmasının, insanın terbiye edilmesinin, eğitilmesinin yoludur. İnsan ilim öğrenerek mükemmelleşen bir varlıktır. Yunus terminolojisi ile İnsana kendini tanıtmayan bilgi, işe yaramayan bilmektir.

Kainatta gördüğü düzenliliği, toplumsal yaşamda da görmek isteyen, insan ruhunun ancak erdemlerle donatıldığında Hakka yaklaşacağını düşünen Yunus; adalet, doğruluk, bilgelik, hoşgörü gibi erdemleri temele alır. Onun için Hakk aşığı aynı zamanda üstün ahlâkın seçkin bir örneği olmalıdır. Bu sebeple ilâhî aşk ve üstün ahlâk bağlantısı doğrultusunda O’nun ulaşmak istediği insan tipi de netleşir.


Kaynaklar: Eskişehir Valiliği ESKİyeni Kültür dergisi
Mustafa TEMİZSOY – Nisan 2013
Yrd. Doç. Yağmur SAY – Mayıs 2010
Gürcan BANGER – Mayıs 2009
Müjgan CUNBUR – Türk Yurdu dergisi, Mayıs 2012

Kategoriler
Yunusemre

Yunus Emre’de İnsan Sevgisinin Boyutları

Türk Halk Şiirinin en önemli isimlerinden biri olan Yunus Emre, insancıl şiirleri ile evrensel bir üne kavuşmuştur. Yunus, bir barış, dostluk ve eşitlik şairidir. Onun şiirleri tüm dünya için dostluk ve huzur kaynağıdır. İnsan içinde varlığa erişen Yunus’ta, yeryüzü sevgisinin kıvılcımlarını da buluruz.

Türk edebiyatının evrensel boyutlu seçkin simalarının başında gelen gönüller şairi Yunus Emre; üzerinde en çok araştırma yapılmış, popüler veya akademik yazılar yazılmış kişilerin de önde gelenlerindendir. Yunus Emre üzerine söylenmiş, yazılmış bu denli geniş çaptaki bilgi birikiminin ardından geriye fazla bir şey kalmadığı, öteden beri söylenmektedir. Bu çalışmamızda -sahamızı da ilgilendirmesi itibariyle- Yunus Emre’nin Halk Edebiyatı ana çatısı altında Tekke şiiri içindeki yerini kısaca belirterek Onun şiirlerindeki sevgi ve insancılık temlerini, barış mesajlarını sunmaya çalışacağız.

Türk Halk Şiiri, öteden beri I. Anonim (ortak) Halk Şiiri, II. Saz Şiiri (Aşık Edebiyatı) ve III. Tekke Şiiri ana başlıklarında incelenmektedir. Her bölümün kendine özgü yapısal ve biçimsel özellikleri bulunduğu gibi, ortak yanları da vardır.

Orta Asya coğrafyaları içinde göçebeliğin doğal sonuçları olarak çok çeşitli din ve kültürlerin etkilerinde olan Türklerin İslamiyeti kabulü ile bambaşka bir hayat tarzına, düşünce ve sanat vadisine girdikleri görülmektedir Yeni dinle tanışan bu köklü ulusun sanatçıları, geçiş yolları ve yeni yurtlarında İran ve Arap kültürlerini de tanımaya başlayarak heyecan ve vecdin doruklarında kalem oynatmaya; gönül coşkusunu engel tanımadan yaymaya başladı.

Asya topraklarının mistik havasından fışkırarak gelen bu coşku dalgaları Azerbaycan, Anadolu ve Volga boylarına kadar yayıldı. Hacı Bektaş-ı Veli, Ahmed Fakih, Şeyyad Hamza, Kaygusuz Abdal gibi odak isimlerle tohumlanan “sırr-ı hikmet” şairleri YIII. yüzyılda, artık Tekke Edebiyatı adıyla tanıyacağımız mistik mana ve ruh âlemini, Türk insanının fikir ve estetik vasıflarıyla çizgilendiriyorlardı.

İşte Yunus Emre de bu devin en parlak, en engin, en coşkulu şairi olarak ortaya çıkmış, yüzyıllar boyunca, insanlık âlemine ayrım gözetmeyen, aydınlık mesajını sunmuştur. Hem Tekke edebiyatımızın, hem de Yunus’un insana bakış açısında -şüphesiz- tasavvuf sisteminin büyük rolü vardır.

13. yüzyılda bu devinimin Anadolu’da biçimlenmesi rastlantı değildir. Çeşitli siyasal, sosyal ve kültürel çalkantıların olduğu bir dönemdir, bu yüzyıl. Sayısız savaşlar, yıkımlar, istilalar Anadolu insanının yalnız günlük yaşantısını, esenliğini bozmakla kalmamış, onun ruhunu da sarsmış, ızdırapla kader yoldaşlığına sebep olmuştur.

İşte tekkeler, çaresizliğin kahırlı kıskacında kalmış geniş kitleler için birer manevi sığınma merkezleri, ruh ve gönüller için de birer coşku kaynağı olmuştur. Moğol istilasının kanlı yayılmacılığı, kitleleri Batı’ya sürüklemiş, Türkistan ve Horasan’dan akan binlerce sufi, Anadoluyu yurt edinmiştir. Onların dinsel ağırlıklı şiirleri, tekkelerden başlayarak tüm Anadolu’ya yayılmış, Türk kültürü etkisini de içinde özümseyerek Anadolu’daki Türk Edebiyatının başlangıcını oluşturmuştur.

Bu kuruluş döneminin ilk eserleri, halk tarafından birer ilahi tebliğ biçiminde algılanmış, coşku ile benimsenerek huşu ile korunmuştur. Yüzyılların ardından bize gelen Yesevi’nin, Hacı Bektaş’ın, Yunus’un sesini, işte halkın bu tutumuna borçluyuz.

13. yüzyıldan, 21. yüzyıla kadar geçen zaman içinde sayısız tekke şairi yetişmiş; zengin, coşkulu dizelerle bezeli birçok şiir yazılmış, söylenmiştir. Bunlar içinde Yunus’u eşsizleştiren, O’na evrensel boyut kazandıran, Türk ve Müslüman olmasının ötesinde, kendisini bir “dünya şairi” saydıran özgün yanı nedir? Bu soruya arayacağımız yanıt, bu yazının da temelini oluşturacaktır. Yunus’u yücelten, dünya milletlerinin gönüllerinde taht sahibi yapan yönü, Ondaki engin “insan sevgisi” dir. Onun şiirlerinden hareketle insana bakışı, insan sevgisine yönelişi yorumlamaya çalışacağız.

Yunus’u unutulmazlar arasına koyan özellikleri konusunda elbette, Onun sanatçı olarak özgünlüğü de önemlidir: “…Yunus’un şiirinde güzelliği temin eden başlıca üslup vasıtaları sadelik, ahenk ve yoğunluktur. Yunus genellikle insanı hareket halinde gösteren aktif ifadeler kullanmıştır. Bu da Onun ruhunda İslam mistizmine rağmen atlı göçebe medeniyetine has özellikleri muhafaza ettiğine bir delil sayılmaktadır.”

Yunus’un yaşadığı devir, çalkantılar ve bunalımlar dönemidir, demiştik. Anadolu’nun karanlık ufuklarını çok iyi gözlemleyen Yunus, içinde yaşadığı toprağın insanlarını da şüphesiz çok iyi tanıyordu. Halka mal olmuş bir sanatçının, halkla iç içeliği, birlik ve bütünlüğü tartışılamaz. Ayrıntılarla bilinmemesine rağmen hayatının genel seyri; basit, yalın, doğru sözlü bir toprak adamı kimliğim ortaya koymaktadır işte bu Anadolu insanının aşka, barışa çağrısı, önce aşk odağında temellenmiş, temiz bir inançla örülmüş, gönül zenginliğiyle de çağları aşmıştır. Yunus’ta sevgi, yaşamanın amacıdır Yunus’un aşk anlayışı şu dizelerinde yoruma gerek bırakmayan bir biçimde yansımakta:

İşitin ey yarenler
Aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül
Misal-i taşa benzer

Aşkı var gönül yarar
Yumşanır muma döner
Taş gönüller kararmış
Sarp katı kışa benzer

Taş gönülde ne biter
Dilinde ağu öter
Nice yumşak söylese
Sözü savaşa benzer

Geç Yunus endişeden
Gerekse bu bişeden
Ere aşk gerek önden
Ondan dervişe benzer

Sevgiden yoksun bir insanın taştan farksız olduğu; gönlünün çoraklaşacağı, dilinden ağu salınacağı, Türkçe’nin nefis akıcılığıyla vurgulanıyor, bu dizelerde. Aşka bulanmış gönül ise, mum misali yumuşak, insancıl, hoşgörülüdür Aşksız taş gönüllerin sarp, katı kışa benzetilmesi de, “Ere aşk gerek önden” dizesiyle güzel bir anlam bütünlüğü oluşturuyor.

Yunus, bir yumuşaklık, hoşgörülük bestesidir adeta. Ama aşksızlara hiç ödün vermez:

Aşksızlara benim sözüm
Benzer kaya yankısına
Bir zerre aşkı olmayan
Belli bilin yabandadır

diyerek, hayatı da aşk temeline kurar:

Kişi âşık olmak gerek
Ma’şukunu bilmek gerek
Aşk oduna yanmak gerek
Ayruk odun yanmaz ola

Aşkın rehberliği Yunus’a imam: çoğu kere insan kavramını bütünleştirdiği gönüller ise cemaattir İnsan yüzünde Kıbleyi gören muhteşem bir insancıllığı vurgulanıyor şu dizelerde:

Aşk imamdır bize gönül cemaat
Dost yüzü Kıbledir daimdir salat

Aşksızlara verme öğüt
Öğüdünden anlar değil
Aşksız adam hayvan olur
Öğüt bilür değil

Dört büyük semavî kitabı okuyup özümlediğini söyleyen Yunus meşakkatli ama mutluluk kaynağı olan doğru yolu aşkta bulur:

Dört kitabın manasın okudum tahsil ettim
Aşka gelince gördüm bir uzun hece imiş

Yunus Emre, bugünün insanı değildir. Son araştırmalara göre 1240-1322 yılları arasında yaşamıştır Binaenaleyh onun şiirleri aynı zamanda çağı ile de yakından ilgilidir.

Şaşırtıcı olan o çağın şartları içinde doğmuş ve yaşamış olan bir insanın yüzlerce yıl sonra da millet ve dünya çapında bir değer ifade edebilmesidir, insan buna bakarak bazı hakikatlerin ebedi olabileceğine inanıyor.

Bilinmesi gereken başka bir hakikat daha var: Yunus Emre tek başına değildir Söylediği fikirleri bizzat yaratmıştır Söyleyiş kendisinindir ama söyledikleri gelenekten gelir Yunus Emre’de bugün hayran olunan fikirleri, Türk halkı yüzyıllar boyunca yaşamıştır. Yunus Emre, Türk milletinin benimsediği ortak dünya görüşünün ifadesidir O’na bir de bu açıdan bakmak gerekir.

Yunus Emre şiirlerinde iyi insanı umumiyetle bitki âleminden alınma sembollerle anlatır. O’na göre iyi insan demek olan derviş, meyvelerinden ‘il ü şar’ın istifade ettiği mübarek bir ağaçtır Bu ağacın yaprağı dertli için dermandır Etrafına iyilik dağıttığı için herkes bu ağaca sarılır. Yunus’un bu ağaç-derviş sembolüne dayanan fakat başka incelikleri de olan şiiri şöyledir:

Her kim kime dervişlik bağışlana
Kalbi giden pak ola gümüşlene
Nefsinden müşk ile anber tüte
Budağından il ü şar yimişlene
Yaprağı dertlü içün derman ola
Gölgesinde çok kademler işlene
Aşıkın gözü yaşı hem gül ola
Ayağından saz bitüp kamışlana
Cümle şair dost bağçesi bülbülü
Yunus Emre orada dürraclana.

Yunus, dünya ve insan değerleriyle kurgulu bir inanç evrenini dizelerine yansıtabilmiş bir şairdir Örneği az görülen bu sanatçı kişiliğinin yanında Onu yüceliğe taşıyan, Türk ruhunu, sonsuz tarihi olan Anadoluyu özümlemesi; yüzyılların engeline karşın, muhteşem bir dil yetisiyle Anadolu insanını bize aktarmasıdır. Böylelikle özgünlüğe ulaşan Yunus “âşık olan, birliğin özünü anlayıp hür, canlı penceresiz, kapısız ruhu ile seven, ittihad ile Allah’ı bulan oldu. Mistik ateşinden başka, insan olduğu için Yunus’u seviyoruz.”

Yves Regnier, “Le Divan por Younous Emre” adlı eserinin ön sözünde der ki: “Yunus her zaman canlı bir adam olup evrensel ruhu ile hayatı ve ölüm ötesini biliyordu. Tevazu Yunus’u yüceltip aşk yoluna çıkardı. Yunus, dilsizin dilini bildi. Çünkü Celaleddin Rumi ‘Dilsizin dilini öğreniniz’ diye buyurdu.”

Yunus’un en güzel ve manalı dizelerinden biri olan:

“Bir Ben Vardır Benden İçerü” deyişini Descartes’in “Düşünüyorum, o halde varım” cümlesiyle karşılaştıran Prof. Dr. Mehmet Kaplan, büyük bir fikir varlığına dikkat çekerek Yunus Emre’nin insan anlayışını şöyle yorumlar:

İnsan kendi içinde bir âlemdir. Onda hiçbir varlıkta olmayan bir ruh vardır. Kainatın sırrı, belki de insanoğlunun içindedir. Yunus şiirleriyle işte bunu ortaya koyuyor. Bugünün existantialiste filozofları da aynı fikirden hareket ediyorlar. Maddeyi ve dünyayı bırakarak dikkatlerini insana, insanın içine çekiyorlar. Ben ve benlik fikri onların da düşüncelerinin ağırlık noktasını teşkil ediyor.”

Yunus’un şiirinde güzelliği temin eden başlıca üslup vasıtaları sadelik, ahenk ve yoğunluktur. Yunus genellikle insanı hareket halinde gösteren aktif ifadeler kullanmıştır. Bu da onun ruhunda, İslam mistizmine rağmen, atlı göçebe medeniyetin has özellikleri muhafaza ettiğine bir delil sayılabilir.

Yunus’un alçakgönüllülüğü yanında hoşgörüsü de evrensel boyutlarıdır Kendi çağında savaşlar, isyanlar ve istilalar içinde kanlara boyanmış Asya ile Avrupa arasında aydınlık ufuklar açan bazı deyişleri, hâlâ benimsetilmeye çalışılan toplumsal barış özleminin temelidir.

Hakkı Gerçek Sevenlere / Cümle Alem Kardeş Gelir” diyen O’dur Tüm evrene kardeş gözüyle bakılmasının, Allah sevgisiyle eşit olduğunu vurgulayan Yunus, bu tutumunun sadece evliyalıkla, ilimle, din uygulamalarıyla gerçekleşeceğini sananları uyarır:

Cümle yaradılmışlara bir göz ile bakmayan
Şarın evliyasıyla, hakikatta asıdır.

İnsanlar arasındaki ayrılıklar, çekişmeler, didişmeler, kin tutmalara, düşmanlıklara yol açmamalıdır. O’nun düşünce dünyasında yabancı da düşman da dosttur:

Biz kimseye kin tutmayız
Ağyar dahi dosttur bize
Kanda ıssızlık var ise
Mahalle vü şardır bize
Aşkdan haber bilenlerin
Aşk derdiyle dolanların
Küfrü insan olanların
Ayıplamam güldüğünü

İbadet, şüphesiz dinin temelidir Ancak, Yunus’u Yunus yapan şiirlerinden birinde, insan gönlünü kırmanın, yapılan bütün ibadetlerin faydasını ortadan kaldıracağı vurgulanır:

Bir kez gönül yıktın ise / bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi / elin yüzün yumaz değil.

Bu tutuma sahip derviş denen kâmil insanın özelliklerini de belirlemiştir, bu koca Anadolu ereni:

Derviş gönülsüz gerekir / Sevene dilsiz gerekir
Dövene elsiz gerekir / Halka beraber gerekmez.

“Özlü olduğu kadar yasa değerini de aşan ve tek söz olan (HOŞGÖRÜ) müsamaha sözcüğü bile insanoğlunun yetişemediği manevi en yükseğe sahip olan Yunus Emre’nin ebediyen yaşamasına sebep olacaktır.

İnsan ve insanlığı düşünen Yunus Emre, kendisini daima bir baskı altında tutmak suretiyle, nefsine hükmetmeyi adeta bir görev bilmiştir:

Yunus Nefsini Öldür / Bir Yola Geldin İse
Nefsini Öldürmeyenler / Bu Demi Bulmadılar

şiirin anlamındaki nefsini terbiye eğilimi, biraz ileri fikir gibi ise de aslında şahsi menfaatlerden uzak kalma isteğinin belirtisidir, denilebilir Eğer insanlarda tekâmül varsa ve olmuşsa, onlardan şüphesiz iyi, güzel, doğru ve hoşgörüden kaynaklanır.”

Yunus’un insanlığa bakışı, insanla başlar. ilahi varlık ve mutluluğu da insan içinde bulmasının engin bir gönül varlığını buluruz şu deyişte:

Bu tılsımı bağlayan
Türlü dilde söyleyen
Yöre göğe sığmayan
Sığmuşda bir can içinde
Çok aradım özledim
Yeri göğü aradım
Çok aradım bulamadım
Buldum insan içinde

İnsan içinde varlığa erişen Yunus’ta, yeryüzü sevgisinin kıvılcımlarını da buluruz. Güzelliklerine âşık olduğu dünyamız da, sevgi tohumlarının ekilip biçildiği mekandır:

Ben ayımı yerde gördüm
Ne işim var gökyüzünde
Benim gözüm yerde gerek
Bana rahmet yerden ağlar
Bu dünya bir gelindir
Yeşil, kızıl donanmış
İnsan böyle gelince
Bakar bakar doyamaz.

İnsanı, kendi doğası içinde sanki toplumla bir anlayışta yorumlayan Yunus Emre’ye kimileri gibi doğrudan Batılı anlamda “hümanist” bir şair demek mümkün değildir. Hümanizm denilen akım, şüphesiz Yunus’tan daha önceki çağlarda ilk izlerini ortaya koymuştur. “M.Ö. 5. yüzyılda Protagas, insanın var olan ve olmayan her şeyin ölçüsü olduğunu belirtmişti. Doğuda Konfüçyüs ve Buda inançları, tanrısal ve insancıl değerleri bağdaştırıyordu. Sokrates, insanın kendini tanıması üzerinde dururken hümanist düşüncenin temellerinden birini kurmuştu. Hristiyanlık ve İslamlık da dinsel hümanizmanın belli başlı kavramlarını getirdi ama her iki dinin sonraki bağnaz yorumcuları hümanist değerleri çiğnemeye kalkıştılar. Yunus Emre’ye en yakın ve hümanizması üzerinde en etkili mutasavvıf Mevlana Celaleddin-i Rumi idi. Yunus, Mevlana’dan tasavvufi hümanizmanın birçok unsurlarını, Anadolu’nun başka bir manevi aydınlığı olan Taptuk Emre’den ise insancıllığın heyecanını aldı.” Bu doğrultudan hareketle hümanizmin Yunus Emre’deki yansımalarına yönelik bir yargıya varılabilir:

Dört kitabın anlamını ‘insan’ olarak, insanı insanla barıştırmak biçiminde yorumlayan Yunus Emre, duygu ve düşüncenin de daima kendini aramış, kendini bulmaya çalışmıştır Kâh Adem olmuş, kâh ete kemiğe bürünmüş, Yunus diye görünmüştür O bilir ki her şey insan olabilmede, daha da önemlisi insan sevgisine sahip olmadadır Bilimi sevmek, kendini bilmektir, Adem’i bilmek Allah’ı bilmek, Allah’ı sevmektir, .Allah’ı sevmek de insanı ve bağlı olarak toplumu sevmektir.” 8. Ahmet H. Yüksel: “Yunus Emre’de Sevgi Boyutlu İletişimin Düşünsel Temelleri”, Yunus Emre Sempozyumu Bildirileri, s. 105

Yunus, kendinden çok önce yaşamış insana değer veren kişi ve düşünce sistemlerim tanımış mıydı? Bunu bilemeyiz, ama onun ümmi olmadığını, aksine oldukça geniş bir bilgi ve kültürle donandığını anlamaktayız. O’na değer veren, özelliklerinden biri de İslamlığın temel alındığı insancıl düşünceyi, Anadolu erenlerinin gönül ikliminde geliştirerek, o ana kadar kimsenin başaramadığı, Ondan sonra da herkesin hayranlıkla izlediği bir anlayışı, Anadolu bozkırında yeşertip, yaymasıdır. Batı’da Rönesans (aydınlık) çağında ortak bir yığın çabalarla biçimlenen bu düşünce sistemi, tadına doyulmaz bir Türkçe’yle, şiirsel boyutta Yunus’un ölümsüz eseri olarak vücut bulmuştur. Budur Yunus’u büyük ve önemli kılan.

Yunus Emre, hümanizm sentezini sadece Batıdaki uyanıştan önce yapmış olmakla değil, insanlar arasında düşmanlıkların ve bölüntülerin kol gezdiği bir çağda yaratmasıyla da hayranlığımızı kazanmıştır. Yıkıntı, kan, öç ve kin çağında Yunus insanlar arasında kardeşliğin ve yeryüzünde barışın, birleşmenin dayanışmanın değerlerini belirtiyordu. Yunus’un hümanizmi insanın yeryüzündeki en önemli gerçek olduğu ve Yaratıcıyı kendi içinde taşıdığı kavramdan başlayarak manevi yaşantının kalıplaşmış dine üstün olduğu, sevginin ve barışın en güçlü ahlakı yarattığı, insan değerine ve haysiyetine bel bağlamak gerektiği -yetmiş iki millete bir gözle bakarak- bütün dinleri ve bütün ulusları bir tutmak ve bağdaştırmak ülküsünün en dürüst ilke olduğu gibi temel hümanist düşünceleri yoğun ve ahenkli şiirlerle yaymıştır.

İnsancıl ilişkilerde sevgi ve hoşgörünün temel olması gerektiği inancında olan Yunus, kine, husumete, düşmanlığa set çeker. Bir kez gönül yıkan kişinin, kıldığı namazdan medet ummasının boşuna olduğunu söyleyen koca eren:

Adımız miskindir bizim
Dünmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu âlem birdir bize

mesajından sonra; ayrımcılık, bölücülük karabasanlarını yok etmek için, birlik olmanın nurunu saçar:

Ko ikiliği gel birliğe yet
Bir olan canlar ayrı dölenmez.

İtalyan Türkolog Prof. Dr. Ana Masala’nın dediği gibi “Yunusun bir başka önemi: Aşka susarken Allah’ı ve bütün insanları beraber sevmesidir. Onun mistik ruhu dünyadan uzak duran münzevi ruhu değildir. Yunus, bütün insan yolunu gezdi, dünyanın en büyük hanını bildi. Hz. İsa’nın ve Hallac-ı Mansur’un dertli sözünü (An-Al Hak) anladı”. Yunusumuz, “üç günlük” ya da “yalancı” diye tanımladığı dünyada insanların çatışmasına, bölünmesine akıl erdiremez:

Yalancı dünyaya konup göçenler
Ne söylerler ne bir haber verirler
Üstlerinde türlü otlar bitenler
Ne söylerler ne bir haber verirler

Bu tür insanların çatışmalarını önlemek için sevgi temeline dayalı ilişkilerin yılmaz savunucusu olur, şairimiz. İnsan ilişkilerinde konuşarak anlaşabilen, hoşgörülü, sevecen davranışları över. Bir sözün savaş keseceği, az sözle çok hayırlı işler görülebileceği ileri sürülür, dizelerde. Öyleyse kavgaya, çatışmaya ne gerek vardır! Ama sözü yerinde kullanmayanlar için de, yine uyarır Yunus:

Sözünü bilen kişinin
Yüzünü ağ ede bir söz
Sözünü pişirip diyenin
İşini sağ ede bir söz

Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı
Balıla yağ ede bir söz

Az söz erin yüküdür
Çok söz hayvan yüküdür
Bilene bu söz yeter
Sende güher var ise.

Kavganın değil, barışın; kötülüğün değil iyiliğin; çirkinliğin değil güzelliğin, ayrımcılığın değil bütünlüğün; kinin, hasedin, düşmanlığın değil hoşgörünün, alçak-gönüllülüğün, softalık ve yobazlığın değil dostluğun sembolü, insan cevherinin özünü yakalamış bir ulu gönül adamının erişilmesi güç düşünce âleminden ayrılırken onun sesi ile noktalamak istiyoruz:

Ben gelmedim davi (kavga) için
Benim işim sevi için
Dostu evi gönüllerdir
Gönüller yapmağa geldim.
Gelin tanış olalım işi kolay kılalım
Sevelim sevilelim Bu dünya kimseye kalmaz…

Prof. Dr. Metin Karadağ – ESKİyeni Kültür dergisi, Mayıs 2011

Kategoriler
Yunusemre

Yunus Emre’nin Tasavvuf Felsefesi

Yunus Emre Divanının sistematik tahlilinde, Mustafa Tatcı, Yunus Emre’nin divanındaki tasavvufi kavramları tek tek tespit eder, bunları başlıklar haline getirir ve bu kavramlara yüklenilen anlamların izahını yapar.

Bu noktada yazar ilk olarak Yunus’un divanında, Allah’ın varlığı ve birliği üzerinde durur. Yunus Emre, “Vücûd birliği”ne inanan bir sûfî şair olarak, divanında Allah’ın varlığı ve birliği hakkında derin his ve fikirler ortaya koyar. O, “Bu dünyada dosttan artuk Yunus nesne sevemedi” diyerek, Allah’a inancını her şeyden evvel “aşk” temeline oturtur. Yunus, eserlerinde, mutlak varlığa teslimiyetiyle kendini Hakk’ın varlığında “ifnâ” eden bir mutasavvıf kimliğiyle görünür. Hatta o, sadece kendi varlığına değil, bütün varlıklara birlik zaviyesinden bakar. Bu görüş, düşünce tarihinde tevhîd ve tehlîlin sûfîler nazarında bir değerlendirmesi olarak karşımıza çıkar; çünkü bütün mutasavvıflar gibi Yunus’ta da esas olan “Kelime-i şahadet”tir. O, biraz da Türkçe duyarlılıkla Kelime-i şahadeti “Tanrı birdir Hak’dır Resûl” diye çevirir.

Yunus Emre’de, “imân-ı tahkiki” Allah’ı bilmek ve birlemekle başlar. .Allah’ı bir bilmeyen ve birliğine vâkıf olmayan kişi “imânsız”dır. Yüce makâmlara ulaşmak da, bir olan Allah’ı ikrâr ile mümkündür. Gerçek dost Allah gönüllerdedir. Bu nedenle gönüller yapan kişi, Allah’a ulaşır. Yûnus, dünyaya dava için değil gönülleri yapmaya gelir; çünkü dosta gidenin yol gönül içinden geçer, .Allah gönülde tecellî eder. Bu yönüyle Yunus’ta “Ka’be”ye de benzetilen gönül bir kutsiyet kazanır. Bununla birlikte o, Allah’ın birliği hususunda, gerek Esmâü’l-Hüsnâ’ya, gerekse Esmâü’l-Hüsnâ dışında Allah’a ait ne kadar isim, fiil ve sıfat varsa, bunlara tamamen “Vahdet-i Vücûd”çu bir anlayışla yaklaşır.

Yunus Emre, Kur’ân ve sünneti temel almak kaydıyla, divanında Allah bahsinde ledünnî görüşler de dile getirir. Onda zaman zaman rûhî tecellîlerin verdiği aşk mağlubiyetiyle, Hallâcvârî müşâhedelerin şatahât kabilinden sözlerle taştığı ve bir edâya da büründüğü göze çarpar. Ona göre, Allah, tek kudret ve hüküm sâhibidir. Doğmamış ve doğrulmamıştır. Eşi, ortağı ve benzeri yoktur. Yedi iklîmi tutan tek pâdişahtır. Bu yönüyle .Allah, “Mâlike’l-Mülk”tür. Yeri ve göğü yaratan O’dur, heybet, azamet sahibidir. Ezel’de, a’mâda, başlangıçta yalnız O vardır ve peygamberler O’nda cândır. Nûr hâlindeki zatını görmek isteyince, kendi zatından yarattığı “cevher”e nazar kılar. Böylece, zatında bulunan gizli sıfatlar zuhur etmeye başlar. Bu nedenle kâinattaki görünen sıfatlar, kendi sıfatlarıdır. Dolayısıyla, bütün varlık, kendi nuruyla kaplıdır. Fakat Hak, zâtî nurunu sıfatlarıyla gizlediği için zâtıyla değil, sıfatları ile bilinir. Bu noktada sûretler, mutlak zâtın gömlekleridir. Zâtının birliğine mukabil, isim ve sıfatlarının çokluğu söz konusu olur. Dil ise onun niteliğini belirtemez zirâ Allah, bin-bir ad içinde görünür. Evvelde var olan yalnız Hak olduğu gibi, âhirde de sadece Hak var olacaktır. Başlangıçta Allah, “Kün” (ol) emriyle, bütün nesneleri yaratır ve hâlen yaratmaya devam eder. Ve âhir yine bu söz ile her şeyi yok eder. Evvel ve âhir, zâhir ve bâtın O’dur.

Yunus’a göre Allah’ın Keremi boldur. Maddî ve manevî bütün rızıkları veren “Rezzâk”tır. Yerde, gökte hikmetleri sonsuzdur. Kadîm sıfatıyla, her varlığın ilkidir. Kullarını, kendisini bildirmek için var eder. Bu yüzden, varlığı “kulları” ile bilinir. Aslında Kul ile Hak, “Lâ-ta’ayyün” mertebesinde vahdet halindedir. Zira varlığın iç yüzü Hak, dış yüzü Halk’tır. Bu sebeple Yûnus Emre, kulu, kadîm sıfatı nazarından Hak’la beraber görür. Esasen, insanın Tanrı’daki varlığı, kadîm hâlidir.

Lakin vücûda gelmeyince kimse Hakk’ı bilemez. Dost, didârını, vücûttan gösterir. Allah, âleme Celâl ve Cemâl sıfatlarıyla tecellî eder. Zatî idrâk ise ancak bu sıfatları anlamakla gerçekleşir. İnsan ise bu zâtı dünyada idrak edebilir. Allah, dilediğine doğru yolu gösterir. Şeriki yoktur. Sıfatlarında, mutlak varlığı(zâtı) nın sırrı olduğu için sıfatlarının hakîkati dile gelmez. Nutfeden Âdem yaratan, yumurtadan kuş türeten, kudret dilini söyleyen türlü türlü cünbüşler gösteren, tevfîk ve inayet kılan, varlığını ilm ile Kur’ân’da izhâr eden O’dur. Âlemde, bütün yaratılmışların gerçek dostudur. Kâinatta gördüğümüz her şey (çiçek ve kuş), kendi dilince, hoş avâz ile Hakk’ı zikreder. Günah ve hataları bağışlayan, insanları yarlıgayan odur. Yol varana, yol verir. Allah güzeldir. Cemâli(vechi)nin tertibi (sıfatı) dile gelmez. Ancak, cân dudağı O’nun fiillerinden tat (zevk) alabilir.

Yunus, Allah’ın acayip (şaşılacak) işlerinin mevcut olduğu kanaatindedir. Allah herkese sırrını vermez; sırrı anlamak için hak etmek gerekir. Hakk’ın kudretini kavramak için, insan, kendisine dönmeli, içine yönelmeli ve aslını anlamalıdır. Hakk’ın nuru, baştan ayağa değin insanı ihata etmiştir. Bu hususta şüpheye düşmemek gerekir.

İlâhi nûrun kendilerinde tecellî ettiğini bilenler, benliklerini Tanrı’ya teslîm etmişlerdir. Bu noktada zaten her şey aslına dönecektir. Yûnus, bu aslı cevher diye isimlendirir. Bu cevher ise Hak’tır. Allah, kullarına, kendilerinden daha yakındır. Gaflet ehli bunun farkında değildir. Âşıklar ise, kendilerine “şâh damarından daha yakın olan” Allah’ın varlığının şuurundadır. Lakin Allah, cemâlini sıfatlarıyla perdeler, gizler.

Yunus’a göre kudret sahibi Allah, emriyle, felekleri döndürür; ay ve güneşi devrettirir. İki cihanı kudret eliyle tutar. Hiç kimse onun izni olmadan bir adım atamaz. Dilerse yoktan var eder; toprağa can verir. Ebedî diri(Hayy)dir. Cânlılar onun nefesiyle ömür sürebilir. Zâtı, ummâna; deryâya, denize benzer. Bu teşbihte zâtî tecellînin ihata edici bir özelliği vardır. Zât ummanı karşısında, yaratılmış her şey ırmak veya katre gibidir; fakat ırmağın da, katrenin de aslı ummandır. Bu cihetle görünen bu eşya, zat nurundan bir zuhûrdur.

Yunus’ta Cemâlî tecellî bazen güle benzetilir. Bu benzetmede, gülün latif görüntüsü, ferahlatıcı özelliği söz konusudur. Yine Allah’ın cemâli, dilber benzetmesiyle verilir. Tanrı’nın “dilber” sıfatıyla tavsifi, zatındaki güzelliğin eşya âleminde (sıfatlarıyla) tecellîsindendir. Bunun içindir ki, âşık, madde âlemindeki güzelliklerden hareketle mutlak varlığa yol bulabilir; mecâzdan hakîkate geçebilir. Ne var ki, mecâzî güzelliklerde takılıp kalan kişi, mecâzî sevgiliden geçip hakikî sevgiliye dönemez.

Allah’ın inayeti ve rahmeti çoktur. Rahmeti göle benzer. Âdem’i dünyada bağışlar, azîz eder. Halil Peygamber’i Nemrûd’un âteşinden korur. Yusuf’u kuyudan çıkarır. Eyyûb’un derdine derman olur, İsmail’i de azad eder. Allah, günahları affedip, bağışlayan tek mağfiret sahibidir. Bütün ins ve cin, O’nun rahmetine sığınır. Öldüren de, dirilten de O’dur. Hz. İsâ’yı babasız yaratır. Tûr’da Mûsâ Peygamber’e kelâmıyla tecellî ederken yüzünü göstermez.

Kullar uyurken O uyanıktır. Sadece Hakk’a münâcât edilir. Özellikle namâz ehli âdemler, pâdişahın dergâhından (Allah’ın huzurundan) mahrum dönmezler. Haşır günü hükmünü gösterecek, mahlûkatı yeniden diriltecektir. Hüküm sahibi oluşu ile âlemlerin “Kâdısı”dır. Hükmü, celâlî tecellîlerindendir.

Sübhân olan Allah, kulun tek sığınağıdır. Dervişler, Hak yoluna durmuş kişilerdir ve O’na yol bulmaya çalışırlar. Ölenlerin umudu Hak’tır. Düşeni kaldıran, birliğini bildiren, insanın içine aşk dolduran O’dur. Onun varlığı, bizatihi “aşk”tır. Âşık, maşûkla beraber devran sürer. Muhammedî olmayan kişi dîdârı- onu göremez. Nefislerini hayvânî makâmlardan kurtaramayan insanlar, dost döşeğine (vahdet makâmına) geçemez. Bu konuda Yûnus Emre, “Dost döşeğine geçemez at u katır yahut deve” der.

Allah Kur’ân’ı, gökten-kendi zatından yere indirir, kullarına “pîşrev” kılar. Ondan haber soran kişi “erenler gönlüne” girmelidir. Benliğini terk eden kul; kulken sultan olur. Bu husus, Yunus’ta “Ene’l-Hak” kavramıyla birlikte defalarca zikredilir. Hikmet bilen Hakk’ı bulur. Onun nûru âşıklara her dem nüzûl eder. Nüzûl değmeyen kişi, Hakk’ın huzurundan kovulur, Cehennemî bir hayata düçâr olur.

Allah’ın buyruğunu, emrini tutup, yerine getirmek gerekir Hakk’ın rızasını kazanmak için bir hastaya varıp bir içim su vermek yeterlidir. Bu su, yarın kulların karşısına “Hak şarâbı” olarak gelir. Yûnus’un Hak şarâbı’ndan maksadı, ilâhî aşk, feyzdir. Kulun, Hak tecellîsine mazhar olabilmesi için gönülden sivâyı çıkarması gerekir. Hakk’a yararlı kulun gözü “bir”i görür; kulağı “bir”i işitir; dili “bir”i söyler. Ma’şûk âlemde türlü şekil ve renklerle tecellî etmekle birlikte asılda birdir. Kesrette vahdeti gören Yûnus, maşuka- Allah’a dost olmak için “yitmiş iki milletün ayağın öpmek” gerektiğine inanır Ona göre âşık ve maşûkun ayrı sıfatlar ve fiiller içinde değerlendirilmesi hatadır Hakk’ın tam mazharı ise, kâmil insandır. Yûnus bu meâlde “aslum Hak’dur şek değül” der Âşıklar, dervişler, kâmil insanın yüzünden Hak cemâline mazhar olur Yûnus, fenâ mertebelerini anlatırken de sık sık bu görüşünü dile getirir.

Yunus’un şiirlerinde erenler gönlünün “dükkân”a benzetildiği beyitlerde, alış-veriş nesnelerinin, istiâre yoluyla “marifet, ilm-i ledün” anlamında kullanıldığı görülür. Allah’ın marifeti, dükkâna benzetilen erenler gönlünden dervîşlere neşredilir îsâ Peygamber, üzerinde yarım iğne bulunduğu için Allah’a yol bulamaz. Bu hâlde, dünyevî şeyler, insanı bu yoldan mahrum eder. Hak katında, “has”lardan olmak isteyen kişi, İbrahim Edhem gibi “terk” yolunu seçip, miskînliği tercih eder. Yûnus’ta miskin kelimesi, fenâfillah anlamında kullanılır Allah, miskinleri bizzat kendi âlemine çeker Kendi varlığında yok eder Yûnus, Hak varlığında yok olmayı, “Maşûkluğun hil’atini giymek” veya “Hak ile Hak olmak” ibareleriyle vecizleştirir.

Yunus’a göre okumaktan maksat, Hakk’ı bilmektir Ben dervîşim deyip yalan davâ kılanlar, “yarın Hak didârını” gözleriyle göremeyecektir Gece gündüz Hakk’ı isteyen kişi, O’nun her yerde hâzır ve nâzır olduğunu bilmek için âşık olmak zorundadır Âşık, Elest’te, Elest’ten beri ve hatta ondan önce maşûkuna âşıktır. Allah’la olan kişinin işi ise daima “ihsân”dır.

Yûnus Emre, dünyada, Allah’ın vechini müşâhede hususunda üç ayrı tip çizer: Bunlardan ilki dost yüzünü göreyim deyip, göremez, ikincisi; dost yüzünü görmesine rağmen ona vâsıl olamaz, üçüncü tip dost yüzünü görür ve maşûka erer. Lakin bu kolay gerçekleşmez; çünkü Allah’ın cemâli, yetmiş yedi perdeyle perdelenmiştir. Bunların tamamını kaldırıp “Yakîn” mertebelerini yaşayarak Cemâl müşâhede edilebilir Allah aşkı, âşıkların bağrını yaralar. Bu aşk iledir ki, onun nuru gözlerden, adı dillerden gitmez. İlâhî âşığın gönlü Allah’ın arşıdır. Fonksiyonu yönüyle şarâba benzetilen ilâhi aşkı, âşıklar Rableri’nin elinden içer Bu sebeple Yûnus’ta olduğu gibi âşıkların kastettikleri “sâkî,” Allah’tır.

Yunus Emre, insândaki rûh ve diğer ilâhî kuvvetler için “Rahman çerisi” ilahi zat için de “ulu hece” ibaresini kullanır O, bu ibareyi dört kitapla birlikte ele alır Dört kitap remziyle kastedilen hakîkat ise, sûfilerin işaret ettikleri tevhîd makâmlarıdır İncil isimler tevhîdine, Zebûr fiiller tevhîdine, Tevrat sıfatlar tevhîdine, Kur’ân ise zât tevhîdine delalet eder. Yûnus’un, “ulu hece”den maksadı. elif harfi olup, bu da, Kur’ân’a, Allah’a, kısacası tevhîde işarettir Kur’ân, zât âleminden tecellî eden bir kitaptır. Yûnus Emre, ise şiirleriyle, “tevhîd makâmları”nı tamamladığını belirtir.

Yunus, “Hak durağı gönülde/Âyâtı var Kur’ân’da” beytiyle Allah’ı, kendisinde arar; çünkü beşerî benliği terk edenler, ilâhî benliği bulur Bu nedenle onun “Bir ben vardur bende benden içerü” dediği mısradaki ikinci ben “Hak”tır Bununla beraber dostu, içinde bulanlar, çoklukta tekliği görür Yunus, vücûd birliğine inanan bir mutasavvıf şairdir. O, ilâhî benliğin tam tecellîsi olarak kamil insanı görür. Âdem’den asıl anlaşılması gereken de kâmil insandır Kâmil insân, mutlak tasarruf sahibidir Allah’ın ismi, fiil ve sıfatları onda toplanır. Yûnus’a göre kâmil insan, Allah’ın sırrıdır Allah’ı yerde gökte, şurada burada aramak gereksizdir O, kâmil insanın gönlünde gizlidir. Allah, kendi nûrunu kâmil insanın alnına yerleştirir. İnsana verilen tasarruf yetkisi o kadar yücedir ki, kendi hususiyetlerini anlatan bir kâmilin, Allah’ın diliyle konuştuğu görülür. Esasen bu makâmda kul-sultan ikiliğinden de söz edilemez. Bu hâl, vahdet-i vücûdun idrâk edildiği en yüksek noktadır İşte Yûnus, özellikle “benem” redifiyle biten şiirlerinde abd ile ma’bûdun birlik halini anlatır.

Yunus Emre’nin eserlerinde Allah’ın varlığı ve birliği bu şekilde ortaya konulduktan sonra Allah’ın, Resûl’üyle olan münasebetine dikkat çekilir. Bu noktada Hz. Peygamber, ilâhî haberleri, Allah’ın Cebrâil adlı tercümanı vasıtasıyla alır. O, Çalab’ın gönderdiği Burâk’la mirâc’a çıkar ve Hakk’ın davetine icâbet olur. Mi’râc’ta, perdesiz olarak Allah’la konuşur. Hz. Muhammed Hakk’ı bilir ve kendinde gördür. Çalab, Muhammed’in canını nûrdan yaratarak onu âlemlere rahmet olarak gönderir ve “Habîbim” diye över. Allah, Muhammedî nûru yetmiş bin yıl önceden yaratır. Esasen yaratılan bu ilk nûr, zât-ı ulûhiyetin âşık olduğu kendi nûru (küntü kenz)dur. Esas olan Nûr-ı Muhammedî’dir. Hz. Peygamber, Allah’a ulaşmada bir vesile ve vâsıtadır. Yûnus Emre’ye göre Nûr-ı Muhammedî, insanî hakîkattir. Her varlığın özünde bu nûr vardır. Yûnus’a göre Allah; Muhammedî hakîkat, kâmil insan, gönülde kavranabilecek ilâhî bir nûrdur. Mekânsızlık âleminde gönülleri taht edinmiştir. Vücûd şehrindeki tahtın sahibi O’dur. Bütün varlık Hakk’ındır.

Mustafa Tatcı, Yûnus Emre’de Allah’ın varlığını, birliğini, peygamberle münasebetini ortaya koyduktan sonra melekler bahsine geçer. Melekler, semâ ehlidirler. Bulundukları âlem, melekût âlemidir. Melekût âlemi için “melekler mülkü” de denilir. Yunus’un Divân’ında, melekler için, “melek”in çokluğu olan “melâik” kelimesi kullanıldığı gibi, “ferişteh” veya “firişteh” isimlerini de zikredilir. Latîf olan ve nurdan yaratılan melekler, Yunus’un şiirinde iki ayrı zâviyeden ele alınır; birincisi, melekler âdeme baş indirir. Bu açıdan Âdem, yani kâmil insan meleklerden üstündür. İkincisi, melekler, insan ile Allah arasında özellikle de seyr ü sülûk esnasında vâsıta olan nuranî güçlerdir. Böyle olunca da dervîş, seyr-i afâkîye girip, feleklerde bulunan meleklerden dileklerde bulunabilir.

Doç. Dr. Cafer ŞEN
Eskişehir Valiliği, ESKİyeni Kültür dergisi – Mayıs 2012
[accordion][acc title=”DEVAMI ⇓ ⇑”]

Dervîş, seyr-i âfâkîde âdemîlilikten çıkıp, yani varlık elbisesinden soyunup melekût âlemine geçebilir, melekleşebilir. Yûnus’un “Âdemîlikten çıkam, uçam melekler mülküne” dediği mısrada bu fikir vardır. İnsan, yaratılış tertibi yönüyle meleklerin üzerindedir. Hatta, bu hususu kâmil insan yönüyle düşünülürse, “Yaradan’ın mülkünde” hep var olan bir varlıktır. Nefsî insan ise, kendisini tanıyıp melaik’ten yukarıyı (lâhûtî âlemi) seyrân edemez.

Yûnus’a göre, gökteki meleklerin her birisi bir cümbüştedir. Melekler zikir ehlidirler. İnsanlarla münasebetleri vardır. Hususiyetle zikir meclislerinde erenlerle birlikte zikrederler. Bu semâvî varlıklar da, dîv; perî ve ins gibi Hakk’ı severler. Hûrî ve melek, Hakk’ın huzurunda “hayran” dururlar.

Yûnus Emre, dört büyük melekten de bahseder. Bu meleklerin, Cebrail, İsrâfil, Mikâil ve Azrâil gibi meşhur isimleriyle anıldığını görülür. Bu meleklerle birlikte Yunus’un eserlerinde Kirâmen Kâtibin, Münker-Nekir, Hârût-Mârut meleklerinin ismi de geçer.

Mustafa Tatcı, Yunus’un eserlerinin sistematik tahlilinde meleklerden sonra kutsal kitapların Yunus’un eserlerindeki görünümüne geçer. Yunus’un Divân’ında dört semavî kitaptan da söz edilir. Ona göre her İlâhî kitap, manevî birer makâma delâlet eder. Bu anlayış çerçevesinde, semavî kitaplar, kâmil insanın vücûdundan ayrı değildir. Bunlar, yaşanan birer mertebeden ibarettir. Tevrat ve Zebûr’un ismi Yunus’ta çok az zikredilmektedir. İncil, Ruhbânlar tarafından okunur. Gönül, seyir esnasında rûhban olup İncil okur. Rûhban’ın gönül için benzetme unsuru olması tamamen mücerrettir. Zira, gönül manen terakkî veya tenezzül edebilir. Burada rûhban, gönlün tevhîd makâmlarını yaşarken konaklayacağı bir menzil olarak düşünülür. Fenâfillah makâmlarını yaşayan sâlik kendi sırrını İncil’de ve Kur’ân’da görür. Bu iki kitap, tevhîd-i esmâ ve tevhîd-i zata işarettir.

Yûnus Emre’de, kalıplaşmış ve derin manâlar yüklenmiş bir “dört kitap” terkibi mevcuttur. Dört kitapla, muhakkak Dâvud’a indirilen Zebûr, Mûsâ’ya indirilen Tevrât, İsâ’ya indirilen İncil ve Hz. Peygamber’e indirilen Kur’ân (Furkân) söz konusudur. Fakat bu kitaplardan gaye, ledünnî ve manevîdir. Dört kitabın da kendi vücûdunda olduğunu söyleyen Yûnus bir makâm(cem)a gelir. O, bütün kitapları yazanın ve Kur’ân’da yazılanın kendisi olduğunu söyler. Bu noktada Kur’ân insanın; insan Kur’ân’ın hakîkatidir:

Bahsi geçen bu dört kitap, tefsîr okuyup, şerh etmekle anlaşılmaz. Hatta onları şerh etmek isteyenler, âsî de olabilirler. Aşktan mahrum olanlar bu dört kitabı anlayamaz. Bu kitaplar ancak aşk ile anlaşılabilir. Aşk hanendeleri dört kitabı okumadan aşkı tatmışlar, ezelden derslerini öğrenmişlerdir. Hakîkatte bu kitapları anlamak zor değildir; varlıklara bir göz ile bakmak (tevhîd-i zâtî) düşmanda dostu, zehirde panzehiri görmek, hülasa çokluktaki tek nûru idrâk etmek, dört kitabı bilmek demektir. Dervîşleri sevmeyen gökten inen kitabı bin kez okuyup, hatmetse, Allah’ın cemâlini göremez. Dört kitabın manâsı bir elifte toplanır. Bu husus, “aşka gelince” idrâk olunur. Elif’ten murat, zât-ı mutlak, yahut Kur’ân’dır. Yûnus bu harf için sembolik olarak “ulu hece” terkibini de kullanır. Esasen uzun okunan (medli) elif, dört sülûk makâmını da gösterir. Tevhid sırrı dört kitapta toplanır. Zatî tevhîd ise, elifle anlatılır. Zâhiren elif-be okumakla, elifin sırrına vakıf olmak mümkün değildir.

Âşık, dört kitabın manâsının “bir elif”te toplandığına inanır. Bundan dolayı âşık “elif” der, başka bir şey -bâ- demez. Elif, tekliğin vahdetin remzidir. “Bâ”dan ve sair harflerden kastedilen ise, çokluktur.

Yûnus Emre’ye göre, Kur’ân-ı Kerim, gökten inen Allah buyruğu bir kitaptır. Âşıkların pîşrevi (mürşidi) dir. Hakk’ın varlığı -varlığın iç yüzü- Kur’ân’da gizlidir. Gerçek ümmet, Kur’ân yolundan sapmaz. Kur’ân’dan ayrılıp, bıd’atlar peşinden gitmez. Kur’ân’da, Hakk’ın durağının “gönül” olduğu beyan edilir Âşıklar, Kur’ân adına and içer ve “And içerem Kur’ân’ıla” derler. İmân ve Kur’ân insana son menzilde yoldaş olur. Kur’ân, âşıkın gönlünde gizli sırlardan ibarettir. Âşıklar, Kur’ân’ı, ma’şûk nakşından okur. Maşûk nakşı ile, cem’e kadar kâmil insanın manevî yüzü, cem’den sonra ise, çokluk âlemindeki tecellîler (eşyâ) kastedilir.

Vahdet telakkisi içinde, Kur’ân’ı okuyan ve okunan Kur’ân, ayrı şeyler değildir. Yunus bu görüşünü “Kur’ân okuyan kendi, kendi Kur’ân içinde” mısraiyla dile getirir. Gerçekte, kâmil insanın hüviyeti daimî bir vahdet haliyle açıklanabilir. Bu insan, ne zaman vücûda gelirse gelsin, O hep “Üstâdda Kur’ân’da”dır.

Yûnus, daha yüksek bir ifade ile, “İncil ve Kur’ân’ın kendisi olduğunu da söyler. Dıvân’da ıkı ayrı beyitte, sadece “kitap” ismiyle “aşk,” işaret edilir. Aşk kitabının sûreleri, aşkın hallendir. Sûreler (haller) gönülde yazılıdır. Gönül kitabından okuyanlar, ilâhî aşkı anlamışlardır.

Yunus’un eserlerinin sistematik tahlilinde meleklerden sonra peygamberlere geçilir. Yunus peygamberlerden umumî olarak “enbiyâ, nebî, cânlar, hâslar,” şeklinde bahseder. Gelmış-geçmiş bütün peygamberlerin sayıları “yüz yirmi dört bin” dır. Peygamberler henüz yokken, Hz. Âdem yaratılmadan önce, Hz. Muhammed’ın nûru vardır. Diğer peygamberler bu nûrdan var edilmiş olduğu için Hz. Muhammed, “Peygamberler serverî’dır. Peygamberler, âlem yaratılmadan, cânlar hâlinde mevcuttur. İlk yaratılan Peygamber Âdem’dir.

Muhammedi Nûr (Ahmed), Âdem atadan ben, velî, enbiyâ ve nebîde görüle gelir. Allah’ın inayeti olmasa hiç bir peygamber şefâatçı olamaz. Dıdâr isteyenler, dünyayı bırakmadır. Velîler ve nebîler bunu öğütler. Peygamberler aşka gırıftâr olup gelir. Bütün yaratılanlar gibi enbiyâ da ölümlü olup, dünyada bâkî kalmayacaktır.

Yûnus’un eserlerinde Âdem, Şıt, İdrıs, Nûh, İbrahim, İsmail, Ya’kûb, Yûsuf, Eyyûb, Mûsâ, Isâ, Dâvud, Süleyman, Lokmân, Hızır, liyâs. Yûnus, Zekerıya, Cercîs ve Hz. Muhammed gibi peygamberlerle ile alakalı beyitler geçer.

Musfafa Tafcı sısfemafık fahlılınde daha sonra âhıref ve ahırefle ilgili mefhûmları arar. Bulduklarını ise şu başlıklarla verir: Âhıref, âhır zaman, kıyâmef, sûr, haşr, mahşer, mahşer günü, yarınki gün, ferazı, sırâf, amel deflen, cennef ve ilgili mefhumlar, cennef, tûbâ, kevser, hûrı kasr, köşk, rıdvân, ılmân, arasâf, cehennem ve ilgili mefhumlar, cehennem, zebânî, hayır ve şer, kazâ ve kader Âhıref ile ilgili kavramlardan sonra ıbadef ile alakalı kavramlar, ise kelıme-ı şahadef, namâz, kıyâm, rüku’, sücûd, mescıd, mıhrâb, minber, mınâre, imâm, müezzin, kıble, ezan, cemaaf, seccâde, fesbîh, duâ, salâvâf, oruç, ıffâr, hac ka’be, zekâf başlıklarıyla görülür. Daha sonra Yunus’un eserlerinde âyefler ve hadîsler de tespit edilir.

Yunus’un eserlerinde başka dinî kavramlar da görülür bunlar şunlardır: Mîrâc, sıdrefü’l-mühfeha, ferş-‘arş, burâk, ölüm-ölümsüzlük, cm, perî, dev, şeyfân, şirk, harâm ve helâl, günâh, cürm, yazuk, günâhkâr, gazâ ve gazî, şehîd, nûr, âb-ı hayât, mübârek geceler, kurbân. Yunus’un eserlerindeki dini şahsiyetler ise; dört halîfe, Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Ehl-i Beyt, Bazı sahabeler; Hz. Hamza, Ca’fer-i Tayyâr, Selmân-Farisî, Üveys (Veyse’l-Karanî), Ashâb-ı Suffa’dır.

Yunus’un metinlerindeki dinlerle ilgili kavramlar ise şunlardır: Din-diyânet, küfür, imân, mü’min, müslümân, İslâm, mü’min, müselmân, İslâm, ümmet, millet, mezheb, bid’at, fetvâ, kâfir, inkâr, münkir, münâfık, âsi, fâsık, müfsid, mürted, münkir, münâfık, âsi, fâsık, müfsid, mürted, kilîse, deyr, nâkûs, haç, zünnâr, tersa, keşiş, ruhbân, nâkûs, hac, zünnâr, keşiş, ruhbân, put.

Mustafa Tatcı’nın Yûnus’un eserlerinde tespit ettiği, Tasavvuf, Vahdet-i Vücûd ve Tevhid hakkındaki kavramlar ise şunlardır: Vahdet-kesret, mâsîvâ, tecellî, cemâl, dîdâr, nişân-bî-nişân, pinhân, nihân, sır (esrâr), gönül (kalb, yürek)…

Gönül ile ilgili benzetmeler: Ka’be, sırça, kadeh, meyhâne, gök, arşç, kuş, su, ummân (deniz), tûr, taş, mum, kışf, leylâ, garîb, kılavuz, kul, ihtiyar, dervîş, başlu (yaralı), sayrı, şikeste (sınuk), sarây, taht, sultânı. mülk, kal’a, seyrangâh, ev, dükkân, hücre, virâne, hazine, şehr (şâr), bağ, varak, kitap, levh, kara (renk), cemâ’at, eğlence, hayrân, rûşen, perişân, derde esir, dermânde, Âbid, zâhid, âsi, mutî, şâdî, giryân, kış, zemheri, bostân, katre, câhil, câlinûs, Lokmân, dîv, perî, sultân-ı ins ü cinn, gedâ, fagfûr, hakan, günâhkâr, Rıdvân, Ruhbân, Mûsâ, Firavn, hâmân, İsâ, gümrâh, Cebrâil, dîvân, Kur’ân.

Aşk ile ilgili benzetmeler: Ev, bâzâr, bâğ, külhân, şehir, il, burc, cevher, hazîne, ma’den, zencîr (selâsil), urgan, şem’, od, deniz, ummân (bahr), mevc, su, yağmur, kılıç, ok, külüng, çadır, kuş, kanat, tuzak, devlet, sultân, çeri, kılavuz, yoldaş, serheng, derd, cefâ, dermân, yara, hastalık, âhh. güneş, felek, evvel bahârı. ağu, tat, şarâb, süçi, câm (badya)-piyâle, meyhâne, bezm, şerbet, şehîd, hân (sofra), turfanda, sergüzeşt, kitap, dîvân, sebak, imâm, müderris, Süleymân, ulu nazar, ulu hil’ât, ton, elbise, etek, kuşak, cübbe ve irfân renk, meta’, kazan, körük, ceng, gözgü, dâr, cân, imân, din, kurbân, niheng, şîr-gîr, hak, ‘anasır-ı erba’a, kendini bilmek.

Can ile ilgili benzetmeler: Kurbân, şükrâne, kuş, tuzak, yoldaş, balık, deniz, esîr, mahbûs, savaş alanı, sultân, hâkim, sermâye, genç, kân, ev, çerâg, kandîl, külhân. şehir (il), Yûsuf, Mûsâ, mansûr; emânet, ‘aşk, âşık, hasta, vücûd (ten, cism, beden), Vücûd ile ilgili benzetmeler, şehir, dükkân, binâ, mülk, zindân, kafes, kuyu, kal’a, bahr, tekne, gemi, dağ, kovan, at, merkeb, cübbe, gönlek, kefen, akıl (ög). Nefs, nefisle ilgili benzetmeler: Koç, it, ejderhâ, yılan, kuş, ciğer, kan, küt, il, düşman, çeri, leşker, tuzak, kal’a, rûh.

Yunus eserlerinde bezm-i ezel, teferrüc, devr gibi kavramlarla da yaratılış üzerinde durur. Onun eserlerindeki dört kapı, (Şerîat, tarîkat, marifet, hakîkat), seyr ü sülûk, yakîn, fenâ makâmları, müşâhede, terk, sabır, nazar, nâz-niyâz, münâcât, sekr-sahv, riyâzet, sıdk, ihsân, velâyet, zühd, kerâmet, keşf, kanâ’at, şükr, gayret, selâmet, telvîn, mücâhede, tasarruf, hicâb, rızâ, inâyet, fakr, himmet, ma’nâ, halvet, hâl, onsekiz bin âlem, cân gözü, cân kulağı, cân dudağı, havf- recâ, iki cihân, melâmet, hayrân, yetmiş iki millet, rüyâ, nefes, tevekkül, hikmet, ene’l-hak, hâl dili, ihlâs, ubûdiyet, tecrîd-tefrîd, tevbe, firâk-vuslat, dünya, muhabbetullah, gibi kavramlar tasavvufî mertebeleri gösterir.

Mustafa Tatcı, Yûnus’un eserlerinde tarikatla ilgili olarak, mürşid, dervîş, tâlib, mürid, sâlik, vâsıl, pîr, baba, dergâh, tekye, zâviye, irşâd, ikrâr, zikir, semâ, hırka-palâs, fereci, abâ, cübbe, palheng, asâ, destâr, tâc, gülbenk, meydân, mahfil, icâzet-berât gibi kavramları tespit eder.

Yûnus’un eserlerinde geçen bazı mutasavvıflar ise şunlardır: Hallâc-ı Mansûr, İbrâhîm Edhem, Cüneyd-i Bağdadî, Bâyezîd-ı Bestâmî, Ma’rûf-ı Kerhî, Şiblî, Necmüddin-i Kübrâ, Abdürrezzâk, Mevlânâ Celâlüddin-i Rûmî, Ahmed Fakıh, Tapduk Emre, Barak Baba-Sarı Saltuk, Seydî Balum, Geyikli Baba’dır.
Mustafa Tatcı’nın tespitine göre Yunus’taki bazı tasavvufî tipler şunlardır: İnsân-ı kâmil, ricâlü’l-gayb, evliyâ, er, eren, ârif, yârân, rind, garîb, âgâh, âşinâ, muhakkik, avâm, hâs, hassü’l-has, miskîn, ahî, âbid, fakîh, hoca, âşık. Âşık ile ilgili benzetmeler ise şunlardır: Irmak, kuru ağaç, taze cüvan, bülbül, koyun, kurban, bahrî, arslan, nahçîr, pervâne, serhoş. mest, esrük, delü, dîvâne, bî-çâre, hasta, dertlü, sayru, müflis, kul, cevherî, bezirgan, gavvâs, garîb, ümmîc. pûl, gubâr, tâc, zerre, başı top, Muhammed’in Çerâğı, kul, küntü kenzç, bahadır, esir, İsâ, Musâ, Cercis, Hz. Ömer, Mecnûn, Leylâ, Hüsrev, Mansûr, İbrâhim Edhem, Bâyezid, faki, zâhid, müftî, âlim, dânişmend, ışık, ayyâr, hacı, âkil, gâfil, müderris, câhil, müddeî.

Ahlâki ve gayr-ı ahlâkî unsurlar olarak Yûnus’ta Cömertlik, tevâzu, fazl, söz söyleme adâbı, kibir (sâlûsluk), cimrilik, buhl, hased, yalancılık, gammâzlık, kıyl u kâl, tûl-ı emel, uzun endişe, riyâ, tama, hırs, hevâ, zinâ, buğz, adâvet, ayıp gözetmek, fesâdlık, izzet, harâm, gümrâh olmak, gönül yıkmak gibi davranışlar tespit edilir.

[/acc][/accordion]

Kategoriler
Yunusemre

Gönül Yolcusu Yunus Emre

GÖNÜL YOLCUSU YUNUS EMRE

Günümüzde aynı zamanda yaşayan, aynı ortamı paylaşıp ortak fikirlere sahip insanlar arasındaki anlaşmazlığı ve iletişimsizliği düşünecek olursak, Yunus’un gönülleri fethetmede ki başarısının değeri daha iyi anlaşılacaktır. Yüzyıllar öncesinde yaşamış olan şairin bu denli bir mucizeyi gerçekleştirmiş olmasının altındaki sır Onun şiirlerinde gizlidir. Her bir dize kendi içinde anlamlı, her bir kelime başka bir manayla sarılı, her bir ses diğeriyle ahenk. Şair, yazar içerisindedir. Onun sözleri okudukça anlaşılan, anladıkça yorumlanan ve hayatlarımızda kendine yer bulan bir ilim denizidir.

Yunus Emre, mısralarıyla gönülden gönüle ulaşan, hikmetli sözleriyle yüzyılları aşan, hayat görüşüyle her zamana ve her mekana hitap eden insanlığın güçlü sesi ve savunduğu ‘sevelim, sevilelim‘ görüşünü yalnızca kendi yaşadığı dönemde yaymakla kalmamış, dilin en güzel örneklerini görmekte olduğumuz şiirleriyle kendinden sonraki dönemlere, gelecek asırlara da hitap etmiş bir şairdir.

Yunus Emre, şiirin mahiyetini genişleten bir dil ustasıdır. Dizelerine yüklediği anlamlarla insanlığa ışık tutan bir yoldaştır. Dili kullanmadaki becerisi, seçtiği sözcüklerin sadeliği Onun değerine değer katmaktadır. Hem bu kadar sade yazıp hem de yazdıklarında bu kadar derin anlamlara ulaşan şairin etkileyiciliği Onun hakkında cevabı bulunamamış sorulardandır.

Yunus’un sözlerinde her insan kendinden bir iz bulmaktadır. Yunus kimimizin kardeşi, kimimizin dostu, kimimizin de hocasıdır. Kimi zaman Yunus, bize bizden daha yakındır. Bize bu yakınlığı hissettiren güç Onun kullandığı gönül dilidir. Anlayışı, algısı ne düzeyde olursa olsun her insan kendi gönlüne hitap eden bir sesi Yunus’un dilinden duymuştur. Yunus’u anlama güzelliğine erişmiş olan kişi, Onun şiirlerinde her daim ihtiyaç duyduğumuz barışı, hoşgörüyü ve sevgiyi bulmuştur. Şimdilerde biz insanların hoşgörüyü bile belirli sınırlar içerisinde tuttuğumuzu, sevgiyi belirli kişilerle yaşayıp bencilce başkalarından sakladığımızı, barışı tüm varlığımızla savunduğumuz halde sağlanmasında hiçbir katkımızın olmadığını düşündüğümüzde Yunus Emre’nin cömertliği insanlığa sunulan uyulması kaçınılmaz bir örnektir. O, bütün içtenliğiyle hiçbir canlıyı birbirinden ayırmadan, herkesi sevgiyle birleştirip kabul eden, ‘Yaratılanı Yaradan’dan ötürü seven’ alçak-gönüllülüğün öncüsüdür. Yunus şiirlerinde sevgiye, sevmeyi bilmek gerektiğinin önemine sıkça değinmiştir. Ona göre güzel duygular oldukça kötülüklerin bu dünyada yeri yoktur. Yunus, bizlerin çoğu zaman basit birer ayrıntı olarak gördüğü bu öğütleri verirken, sözün kendi varlığından değil, Yaratıcının hikmetinden kaynaklandığını söylemektedir.

Yunus’u Yunus yapan en önemli etkenlerden biri de Onun birlik düşüncesidir. Yetmiş iki millete tek bir millet gözüyle bakan Yunus Emre, şiirleriyle tüm insanlara seslenmiş, hepimizi sevgi gibi güçlü bir bağ ile bir arada tutmayı istemiştir. Yunus’un başarıyla ilerlediği bu gönül yolculuğunun sayesinde dünyanın dört bir yanında Yunus’u anlayan, Onun sözlerinde kendini bulan nice gönüller kazanılmıştır. Bu yönüyle de Yunus Emre her devirde adeta yeniden doğup yaşayan, sözlerini duyurup insanlığı aydınlatan, zamanla ve mekânla sınırlandıramayacağımız kadar güçlü bir sestir. Yunus Emre, “Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası” mısrasıyla her devirde bizlere kendini tanıtma isteğini anlatmıştır.

Şiirleriyle, mısralarındaki öğütlerle tek amacı insanlara ulaşıp içimize sevgi tohumları ekmek olan Yunus Emre, bizler tarafından o kadar benimsenmiştir ki çoğumuz Onu, ‘Bizim Yunus’ diye anarak hissettiğimiz yakınlığı ifade etmişizdir. Yunus’u okurken Onun eşsiz diliyle süslenmiş, hepimizin arayış içerisinde olduğu duyguları bulmanın sevinciyle, samimi bir dostun şefkat dolu sesiyle karşılaşırız.

Yalnızca söyledikleriyle değil, yaşantısıyla da bizlere örnek olan Yunus Emre, her yönüyle olgunluğa erişmiş, ilahi sevgiyi tatma mertebesine ulaşmış hikmetli bir ömrün yolcusudur. Yunus Emre’nin, “işit Yunus sözünden ibret algıl özünden / Eğer kabul edersen birkaç dahi katarsın” mısralarında söylediği gibi Onun sözlerinden öğütler almalı, bizler de kendi hayat yolculuğumuzda güzel söz kılıcını kuşanarak başka gönüllere ulaşmayı amaçlamalıyız. Çünkü Yunus’un bizlere öğüdü, her şeyin özünün benlik duygusunu aşıp sevgi kazanmak olduğudur.

Okumakla tükenmeyecek olan, anladıkça daha da yoğunlaşan Yunus şiirleri bizlerin gördüğü en güzel mana deryasıdır. Bu sonsuz varlık karşısında bizlere düşen görev de Yunus’u daha iyi anlamaya çalışmak, bizlere bıraktığı kültür mirasını hak ettiği ölçüde yaşatarak bu eşsiz sanatı gelecek nesillere ulaştırmaktır. Yunus’un sözü keskin, varlığı gönüllerde daim olsun.

***

Esranur ALTAS – ESKİyeni dergi, Mayıs 2013