Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Sivrihisar’da Ramazan

SİVRİHİSAR’DA RAMAZAN

Ramazan ibadet ayıdır. Bu ayda mukabele, teravih namazı, zekat, fidye, fitre, itikaf ve temcid gibi ibadetler yerine getirilir. Ramazan sadece dini vazifelerin yerine getirildiği bir ay olarak kalmamış, kültür hayatımıza büyük zenginlikler kazandırmıştır. Özellikle bu ayda zirve yapan sevgi, kardeşlik, merhamet, yardımlaşma ve paylaşma gibi duygu ve değerleri onun iklimini farklılaştırmış, bu nitelikleri sebebiyle yaşandığı ilk günden günümüze kadar ki süreçte anlatılmaktan ziyade yaşanılması gereken bir zaman dilimi haline gelmiştir. Müslümanlar ülkelere, coğrafi bölgelere göre kendi kültürlerini oluşturmuşlardır.

Geçmiş dönemlerde Sivrihisar ‘da Ramazan ayının sanat, edebiyat, mutfak kısaca günlük hayatta etkilerini görmek mümkündü. Temcide(Sahura) halkı uyandıran davulcu İbiğin ağzından;
Ulu cami direk ister
Söylemeye yürek ister
Benim karnım toktur, amma
Arkadaşım İmine Zehra börek ister. Manisi gibi birçok maniyi zevkle ve merakla dinlerdiniz. Ulu cami ve uygun görülen cami minarelerinden zikir, salâvat, dua ve ilahi gibi metinlerden oluşan ve adına temcid denilen metinleri güzel sesli müezzinlerden arzu ve heyecanla dinlemekten mest olurdunuz. Sahur yerine Temcid, sahurda yenilen pilava da temcid pilavı denirdi. Temcid okumanın bir usulü vardı. Temcid okuyacak bunun eğitimini alırdı. Temcid okumak müezzinlerin asli görevlerindendi.

Sivrihisar’da iftar ve sahur vakitlerini bildirmek için top atılır. Top sesi bütün mahallerden hatta yakın köylerden işitilirdi. İftar ve sahurdan sonra Ulu camiye gençler, yetişkinler, ihtiyarlar çocuklar bölük, bölük koşarlardı. Namaz sonrası köşe başlarında ayaküstü sohbetleri başlardı.

Özellikle Ulu camide teravihten önce mevlid okutulur. Cemaate kalaylı bakır helkelerde, karanfil, tarçın kokulu buz gibi ramazan şerbeti bakraç taslarla sıcak yaz gecelerinde sunulurdu. Soğuk kış gecelerinde küçücük kese kâğıtlarında gül, vanilya kokulu taze yumuşacık lokumlar ikram edilirdi. Ramazanda Maniğin pidesi olmazsa olmazlardandı. Meşhur “Eskişer unundan, tabane suyundan yeni çıktı Maniğin fırından.” Tekerlemesi günümüze kadar halk arasında söylenir.

Sivrihisar da Ramazan hazırlıkları yaz mevsiminde kış hazırlıklarıyla başlar, Mevlid kandiliyle yoğunlaşırdı. Dümrek yöresinden “Deli buğday” sert buğday bulgurluk, Kepen yöresinden “Köse buğday” ekmeklik olarak ihtiyaca göre ayrılır, Keban başında çayda yıkanır ve kilimlerin üzerinde kurutulurdu. Ekmeklik buğday Kepende bulunan su değirmenlerinde öğütülürdü. Un “Kelete” denilen torbalarda taşınırdı. Bulgurluk buğday büyük bakır kazanlarda kaynatılır, sergide kurutulur. Dink evinde dövülür. Değirmende göce, dene düğü gibi bulgur çeşitleri çekilir ayrı, ayrı yün veya bez torbalara konurdu.

Genç ve yetişkin erkekler imece usulü ile helva çekerlerdi. Bu tatlıya med helvası denirdi. Helva çekmek güç ve sabır isterdi. Helvanın hammaddesi un ve şeker karışımı hamur mermer tezgâha vura, vura beyazlaşıncaya, lif, lif oluncaya işleme devam edilirdi. Karşılıklı iki kişi hamuru hem vurur, hem de çekerdi. Buna helva çekme denirdi. Komşu kadınlar bir araya gelir ailenin ihtiyacına göre kartlaç veya kalınca denilen yufka açar pişirir izbe veya ekmek evinde özel yerinde iftar ve sahurda serpmeyle ıslatılır, dürge şeklinde çıkı içinde sofraya getirilirdi. Makarna, bulgur aşı ve pilav gibi yemeklerin yanında hoşaflık zerdali, erik gibi meyveler kurutulur ramazan için saklanırdı. Dutmaç, erişte gibi makarna çeşitleri kesilirdi. Arastada yağ hanelerde haşhaştan Şırlanyağı çektirilirdi.

Günümüz modernist, seküler hayat tarzı İslam coğrafyasında, ülkenin genelinde olduğu gibi Sivrihisar’da da Ramazan Kültürünün gelişmesini engelledi. Sivrihisar halkı inancını günlük yaşantısına yansıtmazsa Ramazan Kültürü gibi eski kültürler eksik, gedik tekrarlanıp gidecek.

Yusuf Mesut KİLCİ
Eğitimci/Yazar

Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Değerlerimiz

DEĞERLERİMİZ

İnsanın kaliteli bir yaşam sürmesi benimsediği değerler ölçüsündedir. Ona bu değerleri öğreten de, yaşadığımız toplumun bakış açısına göre Kuran-ı Kerimdir. Kuran-ı Kerim evrensel bir kitaptır. Okumak, yazmak, dinlemek, ezberlemek, üzerinde düşünmek, yaşamak ve başkalarına anlatmak ibadettir. Kuranın ele aldığı konuların başında insan gelir. O, insanı mutluluğa veya üzüntüye götüren hayat biçimlerini anlatır. Kuran, göklerin ve insanın yaratılışını anlatırken, evrendeki yaratıklara değinirken veya insanlık tarihinden olaylar aktarırken amacı insanı doğru yola ulaştırmaktır.

Kuran-ı Kerim sözel ve uygulamaya dayanan, daha çok fonetik (telaffuz), diksiyon, sese dayalı bir etkinlik olduğu için özel bir yetenek isteyen bir olgu olarak görülmektedir. Ayrıca okuduğunu anlamak için Kuran-ı Kerimin dilini bilme ihtiyacı vardır. Geleneksel öğretim metotları çerçevesinde ister çocuk, genç isterse yetişkin eksenli olsun bu uğraşı anlatım ve uygulamaya dayalı bir olgu olarak görülmekte ve algılanmaktadır. Bu yazının temel amacı toplumumuzda Kuran-ı Kerim öğretimiyle insanlara verilmek istenen evrensel değerlerden saygı ve sevgi, hoşgörü, ölçülülük, sorumluluk güvenilirlik, inançlara saygı, bilimsellik vb. değerlere ulaşmaktadır.

Böylece Kuran-ı Kerimi öğrenenlerin hayatlarında kalite ve başarılarını artırmada katkıda bulunmaktadır. Değişen toplum düzenine bağlı olarak farklı rol beklentileri ve buna paralel biçimde değişime zorlanan gençler bir tarafta aile ve gelenekler diğer tarafta hızla batılı değerlere kayan bir yaşam tarzı arasında kimlik arayışlarını sürdürmek durumunda kalmaktadırlar.

Yaşı gereği değer yargıları hızla değişen genç, içinde yaşadığı toplumun değerlerinin de hızla değişmesi karşısında bunalıp bocalamakta, ya hiçbir değere inanmayan, idealden yoksun, günü birlik uğraşlar ve maddi zevklerle oyalanan, kendine ve çevresine yabancılaşan bir tip haline gelmekte ya da aşırı ideolojik bağnazlığa düşmektedir. Eğitim ise çok geri planda kalmaktadır. Hâlbuki eğitim-öğretim kavramı birbirinden ayrılmayan iki öğedir. Bunun sonucu olarak Kuran-ı Kerim öğretimi ile hedeflenen evrensel değerlere ulaşmak güçleşmektedir.

Kuran-ı Kerim eğitim ve öğretimi belli bir zaman dilimiyle sınırlı değildir. Bu sebeple her yaş grubuna kademeli olarak verilmeli. Okul öncesi öğretimden yüksek öğrenimine kadar bütün öğretim kurumlarında yerine göre seçmeli yerine göre zorunlu (İmam-Hatip liseleri, İlahiyat fakültelerinde) olarak okutulmalıdır. Kuran-ı Kerimin ilintili olduğu Arapça dili de evrensel değerleri kazanmada önemli rol oynamaktadır. Toplumun her kesimine Arapça dili klasik ve modern dini metinleri okuma, anlamalarına önem verilmelidir. Böylece ilgili kitle Arapçayı öğrendiği ve çalışmalarını dini iyi tanımak için işe yarayacağı şuuru da uyandırılmış olur.

***

Yusuf Mesut KİLCİ/Eğitimci-Yazar

Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Parlamento

PARLAMENTO

[blockquote style=”4″]

Parlamento; İtalyanca konuşmak anlamına gelen “Parlare” fiilinden türemiş bir kelime olup, konuşulan yer anlamına gelir. Bazı filoloji uzmanlarınca, Fransızcadaki “Parler” konuşmak fiili ile “Mentir” yalan söylemek fiilinin birleşmesi olduğu ileri sürülür. Türk Dil Kurumu sözlüğünde Parlame’nto (İtalyanca); Başlıca görevi yasama, devlet bütçesini çıkarma, hükümeti denetleme olan, üyeleri halkoyu ile belirli bir süre için seçilen meclis, meclisler, yasama kurulu, yasama meclisi, yasama organı olarak tanımlanmaktadır. Türkçedeki meclis ve divan kelimelerinin kısmi karşılığıdır.

Bilindiği gibi demokrasilerde, esas olarak üç sistem olur. Parlamenter sistem İngiltere, başkanlık sistemi Amerika Birleşik Devletleri, yarı başkanlık sistemi Fransa’da uygulanan yönetim şekli örneği gibi… Parlamenter sistem on sekizinci yüz yılda İngiltere (Büyük Britanya Krallığı) de siyasi değişim sonucunda ortaya çıkmıştır. Krala karşı halkı temsilen bir parlamento meydana getirerek yasama yetkisini ele geçirmek ve bu suretle kralı denetlemek kaygısıyla icat edilen bir sistemdir. Başlangıçta iki başlı özellikte olan parlamenter sistem, daha sonra ki süreçte kral aleyhine, parlamento lehine gelişmiştir.

Elbette toplumlarda sistemleri tartışmanın hiçbir sakıncası olmamalıdır. Bu tartışmalar en azından toplumdaki fertlerin bilgi birikimlerini artırır. J.S.Mill” Parlamenter sistem özünde ne kadar demokrat gözükse de sakıncası çoktur. Öncelikle halkı temsilen seçilmiş kişiler ilk etapta parti delegelerinin içinde bulunduğu küçük bir oylama ile halka sunulmuştur. Bunlar halkın seçtiği kişiler değildir. İkinci kere, mecliste temsilen toplanan onca grup içinde çoğunluğa sahip topluluk son sözü söyleme, karar yetkisine sahiptir.” Tespitinde bulunur. Uygulamada bu tespitin ilerisinde işlemlerde görülmektedir. Parti delegelerine sorulmadan genel merkezde, genel başkan v,b kişiler, parti içi ve dışı çeşitli kurullar ve kurumlar eliyle herhangi bir şehrin her hangi bölgesine milletvekili adayı tayin edilebilmektedir. Halka düşen dayatılan bu adayı seçmektir. Yani halk seçilmişi seçmektedir.

Parlamenter sistem yürütme otoritesinin yasamadan çıktığı ve yürütmenin yasamaya karşı siyasi sorumluluğunun bulunduğu anayasaya dayalı hükümet biçimidir. Bu sistemin başlıca özellikleri; Yürütme organın yasama organına karşı sorumlu olması, yürütme organının yasama organını fesih yetkisine sahip olması, devlet başkanının sorumsuz olması, yasama ve yürütme organları arasındaki işbirliği ve iki başlı yürütme. Yasama ve yürütme organları zaman, zaman iç içe girmiş, iktidar partileri yasamayı kuvvetler ayrılığı prensibini ortadan kaldıracak durumlara gelmişlerdir. Partilerin hiçbiri çoğunluğu sağlayamadığı zamanlarda koalisyonlar ortaya çıkmaktadır. Yasama görevini terk eden milletvekilleri parti içi demokrasinin gelişmesini de engellemekte, genel başkanın iki dudağı arasına bakıp eleştiri ve öneri haklarından, denetleme görevlerinden vazgeçmek zorunda kalmaktadırlar.

Parlamenter sistemin doğurduğu koalisyonlarda, gizlilik ve ortak sorumluluk ihlal edilmektedir. Koalisyonların yapabileceği icraat, genellikle ilk altı ay için hükümetin devrilmesinin hoş karşılanamayacağı balayı (Cicim) ayında yapılır. Ondan sonra taraflar hareketsiz kalarak gemiyi batırmamaya çalışır, zaman kazanmaya bakarlar. Türkiye de parlamenter sistemin daha ziyade olumsuz yönlerinin baskın çıktığını söyleye biliriz.1970-1980 yılları arasında on yıllık dönemde 13 hükümet görev yapmıştır. Bu hükümetlerin çoğu koalisyon veya azınlık hükümetleridir. Bunun sonucunda Türkiye derin bir ekonomik ve siyasi krize girmiş, yaygın bir terör hareketine sahne olmuştur. Çünkü gerçekten iktidarın kimin elinde olduğu belli değildir. İktidar olanlar muktedir olamamıştır. Genel milletvekili seçimleri zamanında yapılamamış, erken seçimlere gidilmiştir.

Her ülkenin bir takım problemlerinin olması normaldir. Problemlerin olmadığı bir toplum düşünülemez. Yeni problemlerin çıkması ilerlemenin temel şartıdır. Sistemler problemleri çözdükçe daha da güçlenir. Önemli olan problemlerin olmaması değil, bunların çözülmesidir. Eskişehir’imizin tüm milletvekili aday adaylarına ayrı, ayrı başarılar dileriz. Sağlıklı mutlu günler…

[/blockquote]

Yusuf Mesut KİLCİ/Eğitimci-Yazar

Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Dil Üzerine

DİL ÜZERİNE

İnsan sosyal bir varlıktır. En önemli özelliklerinden birisi çevresiyle iletişim kurmasıdır. Etkili iletişim kurumanın yolu da dildir. Yazılı ve sözlü anlatımda kullandığımız dilin niteliği, kelime çeşit sayısı kültür seviyemizi belirler. “Argo kanundan kaçanların dili; Uydurma dil tarihten kaçanların” Her milletin dili çağlar boyunca yaşadığı tarihin özetidir.

Dil; Bir milleti oluşturan ve milliliği sağlayan en önemli unsurlardan biridir. O milleti oluşturan fertler arasında anlaşmayı sağlar. O milletin atalarının yüzyıllar boyunca elde ettiği bilgi, tecrübeyi muhafaza eder, nesilden nesillere aktarır. Dil millet olmanın, meydana getirdiği medeniyetin temel taşıdır. Medeniyetlerin en kıymetli servetidir.

Dil; İnsan oluş macerasının varlık alanına attığı ilk adımdır. Dil dünyasının en ileri düzeyde kullanım alanı da edebiyattır. Dil malzemesi ne kadar güçlü ise edebiyatını o kadar zengin kılar, edebiyat ne kadar güçlü ise dilini o kadar yüceltir. “Bir dili bilmek demek, konuşulanı, yazılanı anlamak, bizzat konuşmak ve yazmak demektir.” Ülkemizde dil okutuluyor fakat öğretilemiyor.

Batı dünyası, Japonya gibi ülkeler ilköğretimden itibaren çocuklarına kendi kültürlerine özgü çok zengin bir dil eğitimi vermektedir. A.B.D’de ilköğretimden geçen çocukların kitaplarında mevcut kelime çeşidi sayısı 71.000, İngiltere ve Almanya’da 70.000, İtalya’da 33.000, Suudi Arabistan’da 12.500 iken Türkiye 7.000 kelimedir. Ne yazık ki çocuklarımız bunun ancak 300 kelimesini kullanabiliyor. Bu kadarıyla konuşup, düşünebiliyorlar.

Dilin kaynağı vahiy ve ilhamdır. Yani Tevfik (yardım, lütuf…) dir. Başka bir deyişle dil insanoğluna Allah (C.C) tarafından öğretilmiştir. Sosyal hayat dilin oluşumunu sağlayan çok önemli bir unsurdur. Bir çocuk konuşmayı öğrenirken annesinin hayatında kullandığı, tekrar ettiği kelimeleri idrak eder. Zamanla birikim sonucu konuşulan dil ortaya çıkar. Ayrıca sosyal hayatta, okulda meslek gruplarında rol alan birçok insan dilin oluşup var olmasını sağlamaktadır. Dil akan bir nehir gibidir. Her türlü kültür, medeniyetten bir şeyler toplar. Her türlü kültür ve medeniyete bir şeyler bırakır, yoluna devam eder gider.

Yabancı kaynaklı kelimelerin dilimize girişiyle birlikte bu kelimelerin karşılıkları olan Türkçe kelimelerin kullanımı azalmış, zamanla Türkçe bir kelimenin unutulmasına yol açmıştır. Kullanımdan düşen her Türkçe kelime kültürümüzden bir parçayı alıp götürmüş, götürmektedir. Eğer dilimizi korumak, geliştirmek istiyorsak, ilim, fen, teknolojide… Söz sahibi olmalıyız. Kullandığımız beyaz eşyadan, televizyona telefondan arabaya. İçecekten yiyecek, giyeceklere… Kadar markalara bakmamız ve düşünmemiz gerekir. Tıp alanında Hulusi Behçet isimli ilim adamızın keşfettiği Behçet hastalığı nasıl tıp alanında yer alıyorsa, diğer alanlarda kullanılan kelimeler de bizi hatırlatmalıdır.

Milli birlik ve beraberlik duygu ve düşüncelerin pekişmesi, kültürün kalıcı hale gelmesi, sosyal hayatın yerleşik düzen oluşturması dil ile sağlanır. Bu nedenle insanlar kullandıkları ana dile sahip çıkmalı ve dillerini geliştirerek sevmelidir. Bütün etkenler ve zenginlikler fark edilerek yaşatılmalıdır.

Yusuf Mesut KİLCİ/ Eğitimci-Yazar

Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Okumak

kitap-okuOkumak; Her çeşidiyle gazete, dergi kitap… İnsan için en önemli, en etkili öğrenme yoludur. Gazete, dergi ve kitaplar… Sessiz öğretmenlerdir. İnsan okuyarak varlıkların ve olayların iç yüzünü öğrenir. Aynı zamanda düşünce ufkunu geliştirip, geniş bir görüş açısı sağlayarak olayları doğru yorumlama kabiliyeti kazanır. Okuyan bir insan beyninin algılama ve anlama oranı, hiç okumayan bir insana göre % 60 fazla olduğu bilinmektedir.

Kendimizi ve çevremizi tanıyabilmek, iyi ifade edebilmek, problemlerimizi istişareyle çözüme kavuşturmak için okumalıyız. Okumak ilaç gibidir. Kimisi tedavi eder, kimisi ağrıyı keser, kimisinin de birçok yan etkisi vardır. İradeyi dondurur. Tiryakilik yapar, uyuşturur. Okumada seçici olmalıyız. Okumak hayatımızda gerekli tüm bilgi birikimini oluşturmada en büyük kaynaklardan biridir. Tarihte bilgi aktarımında en başarılı araçlardan birisi okumak olmuştur. Çünkü etkili okuma dünü, bugünü ve geleceği yaşamaktır.

Batı ülkeleri okur – yazar bir toplum meydana getirmek için öğretim metotları geliştirilmedi. Suç işleme oranını düşürmek diye kaygıları da yoktu. Zorunlu İlköğretim sanayi devriminin sonuçlarından biri olarak ortaya çıkmıştır. Bir taraftan makineleşen dünya üretiminin eleman ihtiyacını karşılamak, bir taraftan da üretilen malların tüketilmesi için pazarlamadan reklamcılığa, bankacılıktan sigortacılığa, borsadan tröstlere kadar liberal ekonominin enstrümanlarına eleman kazandırmaktı. Tüketen toplumlar oluşturmaktı. Bu üretelim, tüketsinler zihniyetinin isteğiydi. Batı toplumu kendi değerlerini kaybetti. Batı insanı yalnızlaştı. Fıtri ihtiyaçlarını başka alanlarda aramaya başladı. Anne, baba, çocuk torun sevgisini hayvan sevgisinde aradı. Fareden yılana, kediden köpeğe, kuştan kelebeğe her türlü hayvanla yalnızlığını gidermeye çalıştı. Ben kendime yeterim başka insana ihtiyacım yok dürtüsüyle bireyselleşti, bencilleşti. Günümüzde seküler toplumlarda insanlar makineleşmenin ötesinde robotlaştı, artık ortaöğretim, neredeyse yüksek öğretimde zorunlu hale geldi.

Okuma alışkanlığı; Kişinin ihtiyaç ve zevk kaynağı olarak idrak etmesi neticesinde okuma işini hayat boyu sürekli, düzenli ve eleştirel bir biçimde gerçekleştirmesidir. Günümüz Batı dünyasında okuyan insanların geniş rakamlara ulaşması bilim aşkıyla olduğunu ileri sürmek yanlış ve yanıltıcı olur. Çünkü okunan nesnelerin tümü bilimsel olmadığı gibi, okuyan insanın bilimsel seviyesinin yükseldiği de iddia edilemez. Batı toplumunda insanların bu kadar okumaya düşkün olmalarının sebebi yalnızlıklarının giderilmesi olabilir. On dokuzuncu yüzyılın başına kadar okumanın gayesi bilim ve teknolojiye ulaşmaktı. Çağıl günümüz insanında okuma ise hem çevrelerinden, hem kendilerinden kaçmak için uyguladıkları bir sığınak olarak düşünülmektedir. Halbuki biz bugüne kadar okumanın kişiye faydalarını şöyle sıralamaz mıydık?

*Zihinsel gelişime doğrudan katkıda bulunur.

*Anadili doğru ve yeterli bir biçimde kullanmasını sağlar.

*Kelime dağarcığının zenginleşmemesine doğrudan yardım eder.

*Sağlıklı ve güçlü bir kişilik geliştirmesine katkıda bulunur.

*İletişim becerisinin güçlenmesine yardımcı olur.

*Eğitim ve öğretim başarısını artırır.

emlYusuf Mesut Kilci – Eğitimci, Yazar

Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Kaplıca Kültürü

KAPLICA KÜLTÜRÜ

Kaplıca; Sıcak yer altı sularından faydalanmak için çıktıkları kaynakların çevresine kurulan hamam görünümündeki tesislere denir. Kaplıca, ılıca kelimesinden türetilmiştir. Kapalı ılıca kelimesi sonra kaplıcaya dönüşmüştür. Halk arasında Kudret hamamı da denir. İçmece; Tedavi maksadıyla içilen şifalı su kaynaklarıdır. İçmeceler; Sindirim sistemi, ürolojik, romatizma gibi hastalıkların tedavisinde kullanılır. Şifalı sular su kaynağının bulunduğu yerden içilmelidir. Kaplıcalar ve içmeceler şifa kaynağıdır.

Tarihi süreçte kaplıcaların antik Mısır, Yunanlılar tarafından kullanıldığını kaynaklardan öğreniyoruz. Grekli Herodot şifalı sularla tedavinin ilkelerini belirlemiş, Hippokrates ise sıcak yer altı sularıyla tedavi metotlarını açıklamıştır. Anadolu da Hititlerin hamamlar inşa ettikleri bilinmektedir. Romalılar Radyoaktif suların kullanımı için hekimlikle ilgili okullar açmıştır. Savaş sırasında ve sonrasında yaralı askerlerin hastalıklarını iyileştirmek için kullanılan hamamlardan spor amaçlı faydalanılmıştır. Orta çağda Hıristiyanlar eski medeniyetlerden kalan hamamların çoğunu kendi inançlarına ters düştüğü gerekçesiyle yağmalamış, yıkmış ve ortadan kaldırmışlardır.

Türkler Anadolu’ya geldiklerinde Bizans topraklarında eski medeniyetlerden kalan virane kaplıcaları buldular. Çünkü Bizans kültüründe kaplıca kültürü yaygın değildi. Sadece saray mensuplarına özel birkaç hamam bulunuyordu. Selçuklular ve Osmanlılar İslam dinin temizliğe önem vermesinden dolayı eski medeniyetlerden kalan hamam ve kaplıcaları yeniden imar ettiler, geliştirdiler. Selçuklu ve Osmanlı Toplumunda kaplıca ve hamam kültürü o kadar gelişti ki bu olgu günümüze ulaştı. Dünya’da bu kültür sayesinde “Türk Hamamı” kavramı meşhur olmuştur.

Eskişehir ve ilçelerindeki kaplıca ve içmecelerin varlığı Grekli Athenaios (M.S 200) dan Matrakçı Nasuh(1536), Evliya Çelebi (1648) Charles Texier (1834)e kadar bir çok gezgin ve yazarın kaynaklarında söz edilmektedir. Günümüzde Eskişehir il merkezinde Erler, Vakıf (Yeni), Alçık, Işıklar, Güneş, Şiraze, Keçeciler, Önkal gibi hamam ve banyoların yanında Uysal ve Has, Deda ve Rixos gibi Termal otel ve kaplıcaları sayabiliriz. Eskişehir Kızılinler mahallesinde Kızılinler kaplıcası, Hasırca çiftliği Hasırca kaplıcası, Yenisofça mahallesi ılıcası, Aşağı ve Yukarı ılıca mahallesi sıcak suları, Alpu ilçesi Uyuzhamam mahallesi Uyuz hamamı, Beylikova ilçesi İmikler mahallesi Selçuklu hamamı, Çifteler ilçesi Kırkkızbaşı mahallesinde çifteler hamamı, Çifteler ilçesi İhsaniye mahallesinde ılıcabaşı, İnönü ilçesi İnönü termal otel ve kaplıcaları Günyüzü ilçesi Gümüşkonak (Yörme) mahallesi Gümbürdek, Ilıca altı hamamları, Mihalgazi ilçesi Sakarıılıca kaplıcaları, Aytaç termal otel ve kaplıcası, Mıhalıçcık ilçesi Yarıkçı mahallesi Yarıkçı kaplıcası, Seyitgazi ilçesinde Alpanos kaplıcası, Sivrihisar ilçesi Hamamkarahisar mahallesinde Çardak hamamı termal otel ve kaplıcası, Dumluca mahallesi Doğrul hamamı, Kepen çayı gibi sıcak su kaynakları ve Sarıcakaya ilçesi Laçin mahallesi Maden suyu, Mihalgazi ilçesi Sakarıılıca Maden suyu, Sivrihisar ilçesi Aktaş mahallesi Şeker suyu, Çaykoz ve Dinek suları içmece suyu olarak bilinmektedir.

Kaplıca ve içmeler insan sağlığı açısından faydalı olduğu, bazı hastalıkları iyileştirici özelliği bilindiğinden turizm açısından önemlidir. Sıcak ve minareli sular, çamurlar ve gazlar bulundukları yörede iklim faktörleriyle birlikte değerlendirilerek kür tarzında uygulama yapılır. Kaplıca ve içmece tedavisinin tıptaki adı Balneterapidir. Genel turizm arzı beş grupta toplanır. Doğal kaynaklar, Alt yapı, Ulaştırma ve ulaştırma donanımı, Üst yapı ve Kültür; Tarih, sanat, mimari, folklor, spor v.b değerler. Bu beş ayak sağlık turizm içinde geçerlidir. İnsanların sağlık nedeniyle oturdukları yerden başka yerlere gitmelerine sağlık turizmi denir. Sağlık turizmi kaplıca-içmece, medikal ve geriatri turizmi olmak üzere üç başlıkta incelemek mümkündür. Kaplıca-içmece ve medikal turizmi termomineral su banyosu, içme, inhalasyon (buğu, buhar), çamur banyosu yanında iklim kürü, fizik tedavi, rehabilitasyon (iyileştirme), egzersiz, psikoterapi, diyet gibi destek tedavi yanında eğlence ve rekreasyon (spor ve açık alan etkinliği) amaçlı kullanım şeklinde tarif edilir. Özel bakım gören yaşlı insanların sağlık yönünden bakımına geriatri denilmektedir.

Termal turizminde şehrimizin sahip olduğu potansiyelin değerlendirilmesi için öncelikle mevcut işletmelerin kalitesinin artırılması, işletmeler kalite ile ilgili hedefler belirlemeli, kaliteyi stratejik planlamaya dâhil etmelidir. Müşterilerin ihtiyaçları kalite hedefleri ile bütünleştirilerek bir plan dâhilinde uygulanmalıdır. Yerli müşterilerin yanında yabancı müşterilere de yönelik çalışmalar yapmalıyız. Tanıtım reklam ve pazarlama işlerini etkin olarak yapmalıyız. Çevre analizi yapılmalı kalite misyonu belirlenmeli, stratejik kalite hedefleri oluşturulmalı ve uygulanmalıdır. Sağlık turizmi güvenilir ve kaliteli tesislerde, kalitenin önemini kavramış personel ile geliştirilebilir. Bu konuda yerel yönetimler Büyükşehir başta olmak üzere masa oluşturmalı sorumlu oldukları bölgelerde bulunan doğal sıcak su kaynaklarını, ormanı ve doğayı nasıl verimli kullanabiliriz sorusuna cevap aramalıdır. Sağlık turizminde yap işlet devret formülü de düşünülebilir. Sıcak su kaynakları sağlık turizminin dışında tarımda seracılıkta kullanılabilir. Bu konuda projeler geliştirilerek kamu yönetiminden destekler alınabilir.

İlimiz ilçeleriyle birilikte termal, medikal ve geriatri turizminde değerlendirilecek avantaja sahiptir. Bu avantajı kaliteli hizmet, hizmet çeşitliliği ve tesislerle birleştirilerek sağlık turizmi alanında yöresel, ulusal ve uluslar arası turizm hareketlerinde rahatlıkla yer alabilir.

Yusuf Mesut KİLCİ
Eğitimci Yazar

Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Sılam

SILAM

Öğle ile ikindi arası, köyde başlar temizlik tasası; Tınazdan yükselir talaz habercisi, temmuz’un sıcağında toplanır koyun sürüleri, makbul odur, sahibinin hızlısı, Silibanlı kambur Osman çobanların, Ançıların sürüsü, sürülerin birincisi; Sağmal sürüde yer alır Gımırlar, Emirler, Göceciler. Çonası, eşeği, köpeği belirir sığır yolağının arasında. Kıyıkların kapının önünden geçti Sıyaların koyunu. Emiddinlerin Hulusi’nin belli olur sağmalı; Sırtına tek çizgi çekmiş kasap boyası, sağıldığı işareti taşır koyun kendi gübresinden. İkilemeden zayıf düşmüş sürünün yarısı. Çobanlık, çonalık baba mesleği Serçeler, Fatılar, Kundazlar için. Olmazsa olmaz Silibanlı, Sadıkbanlı Emirdağlı bu meslekte. Her sürünün ayrıdır toplanma yeri; Çakıcıların, Eseflerin sürüsü kendi ağılında toplanır. Sayıca en kalabalık sürü onların, çobanı yad çonası kendilerinden. Bakımlıdır sürüdeki koyunlar, çünkü gütmede sınırsız ekili, nadas tarlalar. İre beylerin davarcılığı tartışılmaz. Sırrı Bozoklu soyadında. Hacıosmanları da unutma…

Kışın çamur, yazın tozdur sokakların arası, tembel, tembel oturur, yaz kış depecikte köyün yüz karası, dedi kodu boş sözler cabası. Tarla, çayır bayırda rızık peşinde koşar, çalışır didinir köyün efendisi. Kepen suyunun suladığı tarlalar özdür. Bozyer, Kapağazı, Dededibi, Soğla, Soğukpınar, Değirmenönü, Akpara derken Kebanbaşında son bulur. Meşhur; Kelem, pırasa, fasulye, mısır, patates, domates, biber, kabak, soğan, turp, barmak, pancar yetişen tarlaya denir avara . Bahar da başlar, sulu tarlada ekimi, dikimi çapası, hasadı biter Kasımın son haftası. Yaprağına kar suyu değmezse kelemin, pırasanın olmaz lezzeti. Göçer tarlaya delikanlısı, kızı, kızanı, gelini avradı.

Depecikte çay içtik. Uzun sakosu, elinde bastonu Patron emmiyle sohbet ettik. Harman yerinde düğün yemeği bulgur aşına kaşık salladık. Yağışı bol günlerde sakız gibi yapışkan çamurunu çiğnedik. Kar üzerine saman döktük, at kılından ördük, gözer altına yem serptik güvercin, sığırcık kuşuna tuzak kurduk. Kış gecelerinde bekarlıklarda helemele yaptık, arabaşı yuttuk. Kepenekli dede tepesi, Tınaz da ağaç merdiveni kızak yapıp, kar üzerinde kaydık. Eski mezarlıkta dolma zıplayan küçücük top teptik. Nodalarda ceketinen ümmü tuttuk. Yazın koyun çeşmesinde sürü bekledik, küllüklerde sürüye koyun kattık. Yukarı değirmen önünde köme suda koyun yıkadık, kırttık. Orta çeşme önünde Sebzeci Bektaş emminin kasasında, şeftali, üzüm armudu seyrettik. Kuru derelerde koyun, kuzu güttük. Çıkıda kuru ekmek bölüştük. Çipilde, irmacıda sığır, at otlattık. Hacı kadın ceviz ağacında gölgelendik. Kelem yaprağına domates, biber pırasa doğradık. Tezek közünde patates, patlıcan közledik. Tonbağın tarlanın anında mısır külledik, kavun karpuz kestik. Kabaktan, pancardan, ayçiçeği sapından oyuncak yapıp, oynadık. Ak toprak tozlu yollarda tel çember çevirdik, yarış yaptık. Kapağazında, değirmen önünde, dede dibinde avara suladık. Tırpanla yonca biçtik, tırmıkladık, nodaladık. Avcıörene, Anaçayırlara Özlere pancar ektik, dirgenle söktük, elle pürçükledik, yükledik.

Fasıl, Şeremet, Martlar, Karayatak, Tilkieni, Adayüzü, Arakır… da delece gezdirdik. Harman yerine anlad, dirgenle yığdık, patozda saman eyledik. Yaba, yabaltıyla samanlığı deştik. Tapucu, Sıya, Macır Salim, Sali emminin harman yerinde düveni gördük. Gözer, galbır, şinik, hakla, telisi tanıdık, kileyi öğrendik. Çeş eledik, topraklı süpürdük, savurduk, galbırladık. Saman tozu yuttuk, arpa tozuyla kaşındık. Toprak, saman kardık çamurladık. Kâh kerpiç kestik, kâh duvar, dam sıvadık. Kepir tepelerde malye ile taş söktük, balyozla parçaladık, sardık.

Bamya, tarhana çorbası, mercimekli gavurmalı bulgur, yoğurtlu dutmaç, cimcik, erişte aşı kelem, pırasa dolması, kapama arabaşı yanına sirkeli kıyama kelem, yaprak kelem su turşusu veya sarımsakla naneyle doldurulmuş patlıcan turşusu sıralansın. Arkadan un helvası, höşmelim, muska baklava, patlıcanlı, kabaklı üzüm pekmezi, pancar tatlısı gelsin. Taş fırından nefis kokularla çıkan mayalı, peynirli kompilli, domalanlı kıkırdaklı pideler, şırlanyağlı bol haşgaşlı katıtmalı sündürmeli haşgaşlı, koyun helimesinden tiril, tiril katmerler Kepen ekmeği nerede kaldı. Kışın oturmalara gittik. Tandırda pişmiş karakabağı, misir, nohut buğday karışımı gölleyi kaşıkladık. Kavrulmuş yağlı misir, buğday, patlamış misir gavurgasını avuçladık.

İkindi Sohbetlerinde Gıyık, Durgut, Leblebici, Çavuşun Hüsnü, Zeynellerin Bahri, Bekir emmi gibi büyüklerimizi dinledik. Öşür damında Nori Çavuş, Camcı İbram emminin İstiklal harbi hatıralarında, Kepenekli dede, Hacı dede, Sarız kız efsanelerinde heyecanlandık. Çınarın Hasan, Babucun Memet, Kabakçının Kemalle aynı havayı soluduk. İşte benim sılam.

Yusuf Mesut KİLCİ/Eğitimci-Yazar

Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Şehir Kültürü

ŞEHİR KÜLTÜRÜ

Girişimci; Fırsatları hisseden ve yeni piyasalar oluşturmak, yeni ürünler ve üretim süreçleri geliştirebilmek için risk alan kişi olarak tanımlanır. Bir beldenin kalkınması ve gelişmesindeki önemli tesirlerin başında çalışma çağındaki nüfusun güçlü yapısı gelmektedir. Çalışma çağındaki nüfus ise daha çok nitelikli eğitim ve istihdam imkanlarının geliştirilmesi ile güçlendirilebilir. İstihdam imkanlarının artırılması var olan işletmelerin kapasitesinin geliştirilmesi yanında yeni iş alanlarının kurulmasıyla gerçekleşebilir.

Şehrin kalkınmasını sağlayacak orada yaşayan veya göç etmiş doğup, büyüdüğü memleketi ile bağlarını koparmayan hemşerilerdir. Çünkü şehre ruh veren insandır. Şehrin gelişmişliği insanın çevresinden aldığı kültürle ölçülür. İnsan suya benzer, girdiği kaba göre şekil alır. Şehir kültürü; Giyimi, kuşamı, dili, şivesi, sanatı, zanaati, mimarisi, yemeği, örfü ve âdetinin özgün olması demektir. Sivrihisar insanını tanıdığınızda kültürü ile size kendini fark ettirir. Bu farkındalık Sivrihisar’a özel şehir kültüründen gelir. Sivrihisar da kısa bir gezinti yaparsanız, cami, türbe, çeşme, konak, evleri sokakları ile açık hava müzesi gibidir. Sokakta birisiyle sohbet etseniz samimiyeti, sıcakkanlı ve insan sevgisi ile dolu olduğunu gözlemlersiniz

Geçmişte Sivrihisar sosyo-ekonomik yönden komşu il ve ilçelerden çok gelişmişti. Bu gün ise şehir kültürü birikimi üst seviyelerde olmasına rağmen hak ettiği yerde değildir. Hatta yüzyıl önceki imkanlardan yoksundur. Çünkü belli tarihten sonra göç vermeye başlamış, nitelikli verimli insan gücünü kaybetmiştir. Sivrihisarlı bilgi, beceri ve ekonomik birikimini göç ettiği yerlere taşımıştır. Yüz binlerce Sivrihisarlı Ankara-Polatlı, Eskişehir İstanbul gibi şehirlere göç etmiştir. Bu şehirlerin kalkınmasında büyük pay sahibidir.

Sivrihisar’dan göç sebebi; Cumhuriyet döneminde devletin kalkınma politikalarında aramak gerekir. Sivrihisar uzun yıllardan beri kalkınmış bölge içinde yer almaktadır. Girişimci ve yatırımcılar gerekli devlet teşvik ve desteği alamadığından yatırımlarını başka yerlere kaydırmışlardır. Ekonominin ana unsuru tarım ve hayvancılığı güvence altına almada başarılı sağlanamadı. Buğday, çavdar arpa v.b tahıl üretildi, ikinci basamak un, yem üretimine geçilmedi. Tonlarca ürünümüz ham madde gibi ucuz fiyata satıldı. İşlenmiş olarak kat, kat fazla fiyatla geri alındı. Sulu tarıma geçilmediğinden sebze ve meyve üretiminde istenilen rekolte şöyle dursun geçmişteki çeşit ve kalite yönünden üretim seviyesi aranır oldu. Hayvancılıkta küçük ve büyük baş hayvan yetiştirildi, et ve süt ürünlerinde fabrikalaşmaya geçilmedi. Mahalli dokumacılık günün şartlarına ayak uyduramadı. Yün, tiftik çorap, eldiven, fanila gibi giyecek, kilim seccade, halı gibi dokumacılık yok oldu gitti. Bu tür sanatımız da güvence altına alınamadı. Gıda sektörüne gereken ilgi gösterilmedi. Mahalli yiyeceklerimiz; Met helvası, Sivrihisar baklavası, Siliban pekmezi, Kepen Ekmeği v.b ürünler günün şartlarına göre üretilmedi, markalaştırılmadı.

Doğal kaynaklarımız; İnşaat sektörünün temel ihtiyaçlarının ham maddesi alçı taşı, kireç taşı, kil mermer v.b madenlerimiz yurt içi ve yurt dışına yağma eder gibi yabancılar tarafından pazarlandı. Bu alanda da maden güvenliğini sağlamada başarılı olunamadı. Bir tuğla kiremit, çimento fabrikası kurulamadı. Hamamkarahisar kaplıcası sağlık turizmine kazandırılamadı. Sakarya nehri, Pürtek çayı, Kepen çayı, Hortu ve Mülk suyu Koçaş göleti v.b sular tarımda tam kapasite kullanılmadı. Sivrihisar merkezde sit alanı uygulaması ekonomik kayıplara sebep oldu. Bölge sit alanı uygulaması yerine parsel sit alanı uygulansaydı ekonomik kayıpların önüne geçilirdi. Çünkü bölge sit alanında tarihi değeri olmayan yapılar mimari doku olarak kabul edildi. Pessinus gibi tarihi yerler yeterli tanıtılamadı. İmalat sanayi atölye basamağından öteye geçemedi. Bir kaç esnaf traktör römorku, pulluk, mibzer saman makinesi gibi tarım aleti üretti ise de geliştirilemedi. Komşu Polatlı, Konya gibi illerle rekabet etme gücü sağlanamadı. Şirketleşme oranı yok denecek kadar seviyede kaldı.

Sivrihisar’da bugün ilk ve orta öğretim açısından okullaşma oranı il ortalamalarının üstündedir. Eğitim ve öğretimin nitelik düzeyi düşündürücüdür. Yüz yıl önce kaynaklarda Sivrihisar da on sekiz medresenin bulunduğu belirtildiğine göre ise bu oran yüksek öğrenim açısından iç açıcı değildir. Ülke genelinde üniversiteler ilçe ölçeğinde yayınlaşırken Sivrihisar bu imkandan niçin faydalanmasın? Eskişehir’e kurulacak üçüncü üniversite niçin Sivrihisar’a kurulmadı. Kara yolu ulaşımı imkanlarını da güvence altına almazsak gelecekte Sivrihisar cazibesini iyice kaybedecek, şehir kültürü de dışarıdan göç alması sebebiyle hızla yok olacaktır.

Sivrihisar’ın kalkınmasını gelişmesini istiyorsak; Sivrihisarlı olarak ister kamuda atanmış olalım, ister seçilmiş olalım veya eşraftan birisi, ideolojiden uzak, çoğulcu birleştirici, birbirimizi ötekileştirmeden gücümüzün yettiğinden fazla çalışmalıyız. Sivrihisar Uluslar arası Sportif Havacılık projesi gibi yatırımlar, Ali İsmet ÖZTÜRK gibi girişimciler ortaya çıkarmalıyız. Sivrihisar kalkınma meselesini, memleket meselesinin ötesine taşımalıyız. Yoksa Sivrihisar’a ait fotoğraflara bakarak, Sivrihisar hakkında yazılanları okuyarak nostalji (sıla özlemi) nin ötesine geçemeyiz.

Yusuf Mesut Kilci

Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Vatani Vazife

VATANİ VAZİFE

Kış günü olmasına rağmen Fatma hanımın evinde temizlik işleri başlamıştı. Fatma hanımın evi bir sofa iki büyükçe odadan ibaretti. Taban toprak sıva, duvarlar beyaz kireçtendi. Fatma Hanım ve kızı Ayşe önce odaların duvarlarını kireçle badana yaptılar. Sonra zeminleri inceltilmiş özel toprak çamuruyla cilaladılar. Badanalı odalar kuruduktan sonra Sivrihisar Kilimleri, köşe yastıkları, rengarenk çiçeklerle bezeli kanaviçe örtülerle bir güzel tefriş ettiler. Dip köşe tertemiz oldu. Gelen misafirlerin üşümemesi için iki odaya saç soba kuruldu. Akşam yemeğinde kullanılmak üzere Konya yapımı çiçek motifli tahta kaşıklar, meydan zinileri, ayaklı bakır çorba tasları, pilav tabakları sofra bezleri, şakşaklarına kadar unutulmadı. Şeker, tuz, gaz yağı, ispirto gibi temel maddeler arastadan temin edildi. Geceleri daha bol ışık veren lüks lambası komşulardan ödünç alındı.

Küçük Hakkı Lüks lambasını ilk defa görüyordu. Renkli gözlerini açarak lüks lambasını incelemeye koyuldu. Dayısı anlatmaya başladı.

Halk buna “löküz lambası veya lüküz”der. Gaz lambasına benzer. Gaz lambası gibi deposu vardır. Deposuna gaz doldurulur. Gaz lambasından farkı, fitil yerine gazın yandığı meme ucuna ipek kumaştan yapılmış ısıya dayanıklı, gömlek denilen ve ışığı parlaklaştıran tül kese takılır. Lüks lambası rüzgârdan etkilenmediği ve taşımaya elverişli olduğu için daha çok ev dışında harman yeri. Tarla sulama işleri sırasında, düğünlerde merasimlerde kullanılırdı. Lüks lambasını devamlı kullananlara saygınlık sağlardı. Küçük Hakkı dayıcığım bu ışıtma aleti nasıl yakılır diye sordu. Dayısı
– Gaz deposunun kapağındaki hava kontrol düğmesi kontrol edilir. Gömleğin altındaki hazneye dolacak şekilde ispirto konur. Kibrit ile tutuşturulur. Gömleğin takılı olduğu gazın geldiği düzenek ısınıncaya kadar beklenir. Gömlek beyaza dönüşünce, hava düğmesi kapatılır. Hava pompasıyla yeterli hava gaz deposuna basılır. Lüks camında parlak ışığı belirlenince işlem tamamlanmış olur. Eğer gömleğin ucundaki memede tıkanıklık olursa gazın püskürtülmesi zorlaşır. Bu da yandaki düğme ile bu tıkanıklık giderilir. Diyerek sözlerini tamamladı.

Küçük Hakkı mektebe başlayalı henüz dört ay olmuştu. Fatma hanımın evinde buruk bir sevgi, tarifsiz heyecan dolaşıyordu. Akrabalar, komşular her akşam Fatma hanımın evinde askere uğurlama yemeğinde buluşacak, çünkü Küçük Hakkının dayısı Kazım mart ayında vatani vazifesini yapmaya gidecekti. Asker yemeğine gitmek ve giderken de gidenin maddi durumu, yakınlığına göre yemek götürmek kasabanın mahalli adetlerindendi.

Bu yemekler; Mevsimine göre tarhana çorbası, erişte, dutmaç aşı, badılcan, biber ve kelem dolması, yumurtalı ev makarnası , nohutlu sulu pirinç aşı,sade yağ(tere yağ) lı bulgur aşı arkasına zerdali hoşafı , kuru incir tatlısı sıralanırdı.

Askere uğurlamalarda ilk akşamın misafirleri kardeşler, yakın akrabalardan olurdu. Mart ayının o soğuk günlerinden birisi, bozkırın kuru, kavurucu soğuğu insanın suratına kış tokat’ı gibi vurur. Akşam ezanına kısa bir zaman dilimi kala, dış kapının tokmağı sert hızlı, hızlı çalınıyor. Sokaktan at kişnemesi ile homurtu karışımı sesler geliyor. Hakkı her şeyi unutmuş heyecanla kapıya koştu. Kapı ayrılık acıyla inlercesine gıcırdayarak açıldı. Gelenler annesi Asiye Hanım, ablası Rahime, kız kardeşi Cemile ve amcası Yahya Beydi. İyi giyinmelerine rağmen üşüdükleri hallerinden belli oluyordu. Çocuklar kepeneğin altında geldikleri için ayazdan pek etkilenmemişlerdi. Hakkı doğru kardeşi Cemileye koştu, kucakladı. İki kardeş hasret gideriyor. Anne ve ablasının en son amcası Yahya Bey’e yöneldi, ayrı, ayrı hepsinin elini öptü.

Kategoriler
Mesut Kilci Yazıları

Su Hayattır

SU HAYATTIR

Küçük Hakkının tahsil çağı gelmiş, geçmişti bile ne çare şartlar onun okula başlamasını engelliyordu. Köyde okul, öğretmen yoktu. Annesi amcasıyla evlendikten sonra onu kasabadaki ibtidai (İlkokul) ye’ye göndermeye karar verirler, bunun yollarını ararlar ama orada kimin yanında kalacak. Hakkının kasabada annesi tarafından akrabaları var. Annesi Asiye Hanım kasabadan köye gelin gelmişti.

Sonunda kasabadaki anneannesinin yanında kalmasına karar verildi. Kasabada yaşlı anneannesinin yanı sıra iki teyzesi birde dayısı yaşıyordu.

Kasaba köye yaya otuz, kırk dakikalık bir uzaklıktaydı. Fakat kasaba köyden farksızdı. Hatta bazı konularda köy kasabadan daha üstündü. Köyün kenarından geçen küçük bir çay vardı. Bu çayın kaynağı bir üst köyden çıkardı. Bu yüzden bu köye Keban başı denirdi. Keban çayının üzerinde kurulmuş üç dört tane çarkları su gücüyle dönen değirmen bulunurdu. Kasaba ve çevre köylerin halkı buğdaylarını bu değirmenlerde öğütürlerdi. Hakkının rahmetli babası bu değirmenlerden ortanca değirmeni ortak olarak işletiyordu. Yıllar sonra bu değirmenin kenarına dikilen ağaçların kendisine miras olarak kaldığını öğrenince bu bilgi doğrulanmış oldu. Bu değirmenler çevre halkı için büyük önem taşıyordu. Kışlık unları, hayvanlarının yemleri bu değirmenlerde hazırlanıyordu. Bu köyün ekmeği köyün ismiyle anılırdı.
Su Hayattır. Suyun geçtiği yerde canlılık vardır. Hakkının yaşadığı köyde çevrenin ihtiyacını karşılayan fasulye, domates biber gibi yazlık özellikle beyaz lahana (kelem), pırasa havuç turp gibi kışlık sebze yetiştirilirdi. Koyun gibi küçükbaş hayvanların otlakları bu suyun kenarındaki çayırlardı. Koyun sütünden üretilen peyniri ve yoğurdu meşhurdu. Böyle mümbit köyde kasaba halkından bazıları sebzecilik ve hayvancılık işiyle meşgul olurlardı. Köyde evleri tarlaları hatta koyun ağılları olanlar vardı.
Akşamdan Hakkının annesi Asiye Hanım yolculuk hazırlıklarına başladı. İşte Hakkının yol bohçası birkaç çift yün örgüsü çorap birkaç göynek iç çamaşırı gibi eşyadan oluşuyordu. Sabahın serinliğinde geride kalan Annesi ablası kardeşiyle vedalaşarak Hakkı ve amcası yaya olarak kasabanın yolunu tuttular. Kasabaya faytonla, merkeple ya da yaya olarak gidilirdi.

Hakkının amcası Yahya Bey kısa boylu, hafif topluca, sarışın, mavi gözlü otuz kırk yaşlarındaydı. Köyde okuma yazma bilenlerdendi. Hem Osmanlıca hem de Latin harfleriyle okuryazardı. Okumasını sevdiği gibi okuyanları da severdi. Cumhuriyet dönemi öncesi okullarından rüştiyeden mezun olmuştu. Seferberlik ve harpler yüzünden tahsiline devam edememişti. Yeğeni aynı zamanda üvey oğlu Hakkının öğrenim görmesini çok, çok istiyordu.

Yahya Bey önde küçük Hakkı arkada yaya olarak kasabanın yoluna koyuldular. İlim yolunda cehaletin karşısında ilk yolculuk, iki yolcu ikisi de heyecanlı. Köy halkının öz olarak tanımladığı ağaçlık sebze tarlalarının bulunduğu yoldan gidiyorlardı. Söğüt kavak gibi su kenarında yetişen ağaçların bulunduğu bu yol güzergâhı Aktepe köyünün kurulduğu yere göre daha serindi. Sabah saatlerinde esen kuzey rüzgârıyla daha serin olurdu. Liba denilen çiğde bitkilerin üzerine düştüyse insanın burnuna etrafa yayılan çeşitli bitki aromaları gelir. İki yolcu yola revan olurken, Yahya Bey etrafını dinleştirmeye başladı. Durdu arkasına döndü. Kulakları yanıltmıyorsa uzaklardan bir araba kendilerine doğru yaklaşıyordu. Yahya Bey
-Hakkı oğlum yavaş olalım. Birileri at arabasıyla kasabaya gidiyor. Nasipse bizde onunla kasabaya ulaşırız. Böylece yaya kalmayız dedi. Hakkı
-Bekleyim emmi diyerek başını salladı. Allah nasip ederse kasabaya zamanından önce varırız diye ekledi.
Mevsim sonbahar mevsimin ilk ayı eylülün ortaları güneş yükselmiş sabahın o serin esintisinden eser kalmamış. Bunaltıcı sıcak bir hava insan buram, buram terliyor. Hakkı
-Emmi çok susadım şuralarda bir yerde göze olacaktı. İzin verirsen su içmek istiyorum. Yahya Bey başını kaşıyarak
– Olur, amma biraz acele et. Çünkü araba görünmüyor ama zil sesleri yaklaşıyor. Araba geldi gelecek. İşte araba göründü. Yahya Bey arabayı tanımaya çalıştı. Bu araba Reşit ağanın arabası olabilir mi? yok değil! Emin ağa, Memiş ağanın arabası hiç olamaz. Evet, sonunda gelen arabayı tanıdı. Bu gelen araba köyün hali vakti yerinde herkesin sevip saydığı Tonbak ağanın o meşhur yaylı arabasından başkası değil. Arabayı İdris kahya kullanıyordu. Arka da tek başına Tonbak ağa oturuyordu.