Ana Sayfa Şehrengiz Zahide Molla

Zahide Molla

75

ZAHİDE MOLLA

Eskişehir’in insan dokusunu oluşturan iki önemli unsur vardır ve onlar birbirlerini “Muhacirler ve Manavlar” diye çağırırlar. Kültür yapılan az çok farklılık gösteren bu insanlar, şaka yollu birbirlerine takılsalar da, karşılıklı muhabbet ve saygılarım hep korumuşlardır. Bu iki unsurdan seçilmiş iki ayrı ailenin gidişatını izlemek, onların şehirle ve şehir mekanlarıyla olan ilgilerini, tepkilerini tespit etmek, zaman içinde Eskişehir’i daha iyi anlamak için ipuçları verecektir diye düşündük. Bu sebeple bir Muhacir ailesi ile yerli halktan bir Manav ailesini ilgi hanesine aldık. Yani örneklerimizi bir Aşağı Mahalle’den, bir Yukarı Mahalle’den seçtik.

Balkanlardaki kargaşa sırasında kocasını şehit ettiklerinde Zahide gencecik bir gelindi. Kırım’dan Bulgaristan’a gelen Tatar bir ailenin kızıydı ve ikisi oğlan beş çocuğu vardı. 1928 senesiydi ve yaman günlerdi. Okur-yazardı, eli işe yatkındı. Kocası gittikten sonra her iş ona kaldı. Beş çocuğa hem ana, hem baba oldu. Silah kullanıyordu ve ekmeğini taştan çıkarıyordu.

Bir Tatarın bütün özelliklerini taşıyordu. Çok güzel olmasa bile alımlıydı, gençti ve aklı eren bir gelindi. Bulgar komitacılar onu rahat bırakmadılar. Sık sık kapısını çaldılar, tehdit ettiler, korkuttular. Bir başına olsa onlarla baş edebilirdi. Ama çocukları vardı. Bir süre sabretti. Bir gün gece vakti, bir grup eşkıya yine kapıya dayandı. Zahide gelin satın eline aldı ve kapının ardına geçti. Gelenler komitacıydı. Onlara, içeri ilk girenin kafasını uçuracağına yemin etti. Korktular. Zahide gelin daha çok korktu. Çekip gittiler.

Böyle devam edemeyeceğine karar verdi. Uzak-yakın akrabalarına danıştı, çocuklarıyla görüştü ve ortak bir karar geliştirdiler. Şumnu’nun yakınındaki vatanı her şeye rağmen terk etmeye karar verdiler. Değerlenebilecek her şeyi, ucuz-pahalı gözetmeden elden çıkardılar. Biriken üç-beş kuruşu bellerine sardılar ve birer çantayla terk-i diyar eylediler. Çocukların en büyüğü Zekeriya’yı henüz evlendirmişti. Gelini de kafileye dahil edip meşakkat yoluna düştüler.

Destan gibi bir yolculuktan sonra Türkiye’ye ulaştılar. Bir kardeşi daha önce vatana göçmüş, Eskişehir de yerleşmişti; orayı yurt-yuva edinmişti. Zahide gelinin güvencesi evvel Allah, sonra kardeşiydi. Yeni ortama onun yardımıyla alışmayı umdu. Gelip, Işıklar Mahallesi’ne yerleşti ve kardeşine komşu oldu. Bu mahalle, yurda gelen göçmen Türklerin yerleştirildiği, buna göre tanzim edilmiş bir bölgeydi, yani nerdeyse halkının tamamı Kırım’dan, Bulgarya’dan, Romanya’dan, Kazan’dan gelen muhacirlerden oluşuyordu. Yoksul bir mahalleydi. Herkes aynı düzeydeydi. Herkes ortama yabancıydı ve garipti, suskundu.

Evler tek kadı, oldukça basık tavanlı, alçak saçaklıydılar. Muhacir evi diye bir tip teşekkül etmişti ve her gelenle mahalleye bir yenisi ekleniyordu. Zahide gelin ailesiyle böyle bir eve yerleşti ve ailenin bitmeyecek Eskişehir serüveni başladı.

Muhacirler ve Manavlar, kökenleri ayrı topraklara fakat kanları aynı kaynağa bağlı bu iki grup, uyum içinde geçinip gitmektedirler. Fakat, her yerde olduğu gibi onların arasında da latif bir rekabet vardır ve her biri diğerine nazaran daha oturaklı, daha asil olduğu iddiasındadır. Ayrı kültür ortamlarından taşıdıkları rüzgârla. Muhacirler Manavlara, Manavlar Tatarlara iyi komşular olarak davrandılar, anlayışlı olmaya gayret ettiler, ufak-tefek ayrılıkları görmezden geldiler ve bazen onlara yanaşarak, bazen yakınlaştırarak, ilginç yeni bir kültür ortamı yarattılar. Şimdi Eskişehir’i diğer bölgelerden daha farklı, daha toleranslı, anlayışlı, hoşgörülü ve uygar kılan sebep budur denilebilir.

Zahide gelin anaç bir şahin gibi kanatlarının altına toplayıp Anadolu’ya taşıdığı ailesini, burada da mükemmel yönetti. Okur-yazar oluşu, halk hekimliğinden anlar oluşu, komşuların doğumları dahil her dertlerine koşar oluşu sebebiyle Işıklar’da kısa zamanda ünlendi ve molla sıfatını hak eder oldu. Sevilen bir kişiydi. Ailesine tam hâkim bir kişiydi. Ağırlıkları, aykırılıkları olmayan bir kişiydi ve bu sebeplerden dolayı makbul tutuluyordu, hayatı ailesine daha kolay kılıyordu.

Ailenin ortama uyum sağlaması uzun zaman almadı. Komşuları da kendileri gibiydi. Bazen Tatar ağzıyla selamlaşıp şakalaşıyorlar, “kobete ve sorpaları” paylaşıyorlardı.

Zahide Molla’nın evli büyük oğlu Kumpanya’da bir iş buldu, çalışmaya başladı. Kumpanya, Devlet Demiryollarıınn kutsal adıydı. Bu isim, o zamanlar Eskişehir’in pek çok ihtiyacına bir baba şefkatiyle çözüm bulan bir kurumun adıydı. Millete iş, aş, eğitim veriyordu, onları giydirip kuşatıyor, tencerelerine aş oluyordu. Birçok aile, hayatını bu kuruma göre tanzim etmişti. Demiryolu kumpanyasına girebilen kişi geçimini, hatta hayatının tamamını güvence altına almış olurdu. Girebilmek de o kadar zor değildi. Gerçekten eline iş yakışan ve sağlıklı olan herkese orada bir görev veriliyordu. Hatır gönül pek geçerli olmuyordu.

Genç Zekeriya Kumpanya’da işe başladı ve düzgün bir geçmişi olduğu için kısa sürede tanındı, sevildi ve usta oldu. Her işten anlayan, eli işe yatkın, nazsız, niyazsız, sessiz, iyi bir işçiydi.

Geliş seneleri 1928 senesiydi. Birkaç sene sonra Zekeriya Ustanın bir oğlu oldu ve aile yavaş yavaş büyümeye başladı.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011