Ana Sayfa Şehrengiz Zelzele

Zelzele

88

Demiryollarında çalışanların çocukları, kendilerine verilen “paso”larla ücretsiz seyahat edebilirlerdi. Ankara’da okuyan çocukların Eskişehir ile olan bağları bu sebeple daha sıkıydı. Harp sonrası yıllarda bu durum önemli bir ayrıcalıktı. Ayrıca Ankara’daki öğrenciler bu avantajı iyi değerlendirirler, ailelerinin hazırlayıp trene verdikleri paketleri Ankara Garı’ndan alırlardı. Demiryollarında çalışanlar bir aile gibiydiler. Çoğunlukla birbirlerini tanırlar, birbirlerini keşfeder, yardımlaşırlardı.

1950’li yılların başında bir gün Veterinerlik Fakültesi’ne Eskişehir’den bir nevale sepeti geldi. Talebe yurdunun o katında kalan öğrenciler birkaç gün boyunca bu sepede gönendiler. Pastırma sucuk vesairenin yanında önemli bir yiyecek daha vardı. Adına “Kavurma Börek” denilen bu güzel börek, yurtta bulunanlar için gerçek bir ziyafet oldu.

Böreğin yanında, her zaman olduğu gibi bir de “ahvali” bildiren mektup vardı. Selam-kelamdan sonra mektupta, Eskişehir’de zelzele olduğu, birçok evin hasar gördüğü, çok şükür, aileden herhangi bir ölü veya yaralı olmadığı bildiriliyordu. Dikkat çekici başka bir notta ise şunlar yazılıydı: “Bu yediğiniz kavurma börek, yağda kızartılırken yağın bulunduğu kazan devrile yazdı. Neredeyse bir facia olacaktı veya en azından siz bu böreği yiyemeyecektiniz. Zelzele böyle şiddetliydi.”

Günlerce, yurdun ana konusu zelzele oldu. Depreme o zamanlar “zelzele” denirdi. Eskişehir’de oldukça hafif atlatılan, fazla bir hasara yol açmayan zelzele, Adapazarı ve çevresinde ciddi yıkımlara ve kayıplara sebep olmuştu. Radyo ve gazete kadar etkili olan fısıltı gazetesinde şayialar, söylentiler, facia senaryoları dönüyordu ve Eskişehir’in, çevresinin tadı kaçmıştı. Talebeler çeşitli mazeretler icat ettiler ve memlekete, ailelere destek olmaya gittiler.

Eskişehir’e giden gençlerden biri Ankara’dan itibaren, ailesine moral verecek kelimeleri seçerek kafasında bir söylev hazırladı. Deprem, bazı önlemler alınırsa daha az zararla atlatılabilirdi. Paniğe fırsat verilmemeli, sakin olunmalıydı. Sallanmaya başlar başlamaz bir kapı aralığına veya boşluk oluşturabilecek kesimlere, masa altlarına kaçmalıydı. Notlar aldı ve ailesini deprem konusunda hem eğitmek, hem de moral vermek için dört başı mamur bir konuşmanın planlarını yaptı. Ana tema “soğukkanlı” olmaktı.

Akşam evine varınca, aile fertlerinin o kadar da moralsiz olmadıklarını gördü ve şaşırdı. Halbuki Ankara’da efsaneler dönüyordu deprem üzerine. Onun gelişi onuruna akşam evde herkes toplandı. Akrabalar da geldiler. Delikanlı hazırladığı konuşmayı daha da zenginleştirerek onlara sundu. Doğrusu fazla ilgi görmedi. Milletin kanıksamış bir hali vardı. Depreme şahit olan, onu yaşayanlar kendilerini daha tecrübeli belledikleri için, Ankara’dan gelen delikanlının konuşması kitabi kaldı. Bıyık altından güldüler.

Depremle birlikte aile düzenlerinde de değişiklikler olmuştu. Çoğunlukla aileler tek odada ve birlikte uyumaya başladılar. Yataklar yan yana seriliyor, sedir, imtiyazlı ferde bırakılıyordu. Üniversitede okuyan delikanlı elbette ayrıcalıklıydı. Ona sedirde yer ayrıldı. Gece, artçı sarsıntılardan biri daha yaşandı. Herkes henüz uykuya dalmamıştı. Sallanma başlar-başlamaz ilk tepkiyi veren, hemen zıplayıp kendini dışarıya vuran ve en çok korkan üniversiteli genç oldu. Bas-bas bağırıyordu. Herkesi dışarıya çağırıyordu. Gülüştüler. Ona, her gün benzeri olayı birkaç defa yaşadıklarını anlattılar ve sakinleştirdiler. Genç, verdiği nutuktan utandı, içeriye girdi. Başını yorganın altına çekti. Tespih böceği gibi tortop olup uykuya daldı. “Soğukkanlı” olamamıştı. Teori bazen gerçeğe uymuyordu.

Adapazarı’ndaki deprem milleti perişan etmişti. Deprem, gücünü azaltarak Eskişehir’de de devam ediyordu. Sakarya canibinde oturan ve Eskişehir’de akrabaları olan aileler, gruplar halinde buraya gelmeye başladılar. Harp sonrası başka bir savaş yaşanıyordu. Her şey her yerdeydi. Üniversiteli gencin halası ve ailesi de Eskişehir’deki bu akrabalarının yanma gelenlerdendi. Konuklar hiç yadırganmadan kabul edildiler, bünyeye alındılar.

Akşamları, kuzine sobanın etrafında sohbetlerle ve sıcak geçiyordu. Adapazarlı hala anlatırken kendini kaybediyordu. Zaman zaman gözyaşlarını tutamıyor, sarsıla sarsıla ağlıyordu. Her gece başka bir sahne geliyordu sohbet ortamına. Hala, anlatırken rahatsızlanıyordu. “Bana anlattırmayın.” diyordu. Fakat kendiliğinden sohbet depreme geliyor, depreme gelince de hala sazı ele alıyordu.

Bir gece anlattığı olay herkesin kanını dondurdu. Bir düğün anlatıyordu hala. Kına gecesi yapılıyormuş. İki katlı bir evin üst katında kadınlar çalıp oynuyor, gelinin elini kınalıyorlarmış. Alt katta erkekler toplanmışlar. Derken zelzele sallamaya başlamış. Bir dakikadan uzun süren zaman içinde düğün evinin yarısı hemen yıkılmış, yerle bir olmuş. Şu işe bakın ki düğün yapılan tarafta fazla bir hasar oluşmamış. Millet panik içinde bozuk paralar gibi etrafa saçılmış. Bu sırada, Adapazarı’nda misafir bulunan genç bir karı koca bu hengameden sağ kurtulmuşlar. Ama altı aylık bebekleri enkaz altında kalmış. Günlerce enkazın etrafında bu genç anne baba dönüp durmuşlar. Ahlar, figanlar arasında ve yıkıntıların çevresinde geçen 3-4 günün sonunda umutlarla birlikte her şey bitmiş ve dertli çift şehri terk edip, bilinmeyen bir yöne gidip kaybolmuşlar. Onların ortadan kaybolmasından bir gün sonra bebek enkazdan canlı olarak çıkarılmış. Allah’ın hikmetinden sual mi olunur, bebek, kundağıyla bir çiviye asılmış ve bir parmağı ağzında, perişan vaziyette bile olsa yine de sağ olarak kurtarılmış. Bu sefer de ortada ana baba yokmuş. O kargaşa günlerinde kim kimi nerede arayacak, nerede bulacak? Çocuğu, kendine benzer yüzlerce çocukla bir kurumda koruma altına almışlar.

Soba başı sohbetleri bu minval üzere devam ederken herkes, anlatılan olaylara iyice kendini kaptırmış, dehşet sahnelerini hayallerinde canlandırarak ve üşüyen taraflarını sobaya döndürerek dinlediler. Ortada, anlatanın titreyen sesi ve sobada yananların çıtırtısından başka ses duyulmuyordu. Her yer ve her şey zelzeleye kulak kesilmişti. Derken… Dışarıdan müthiş bir gürültü duyuldu. Yıkılan, birbirinin üzerine devrilen tahta-taraba, demir-teneke, kedi-köpek sesleri birbirine karıştı. Tam bir kıyamet gürültüsüydü. Zaten diken üzerinde oturan ve sohbetlerle kıvama gelen hane halkı, çığlıklarla dışarıya, bahçeye fırladılar. Bir kısmı da sokak kapışım açıp sokağa atladılar. Zelzeleyi mümkün olduğu kadar açıktan izlemek istediler.

Bahçeye çıkanlar ilk şaşkınlıklarını atlattıktan sonra, ayın ışığında net olarak seçilen eşyayı ve depremin sebebini çözdüler ve yavaştan başlayan, giderek kasıklarını tutmaya varan şiddetle gülmeye başladılar.

Zelzelenin sebebi şuydu: Baba seyyar sebze satıcısıydı. Sattığı zer-zevatın sandıkları, sepetleri, kutu-teneke-bidonları, tahtalar, odunlar ne varsa, hepsini bahçenin bir köşesine yığmış, dağ gibi bir hurda minaresi teşekkül ettirmişti. İşte bu yığının üzerine çıkan bir-iki kedi, oynaşırken veya aranırken bu hurda minareyi devirmiş ve bu da korkunç gürültüye sebep olmuştu.

Gülüşerek içeri girdiler. Fakat kimse diğeriyle dalga geçmedi. Çünkü herkes bu dalgaya kapılmış ve zokayı yutmuşlardı. Kimsenin kimseye edecek lafı yoktu.

* * *

ESKİŞEHİR ŞEHRENGİZİ
Kamil UĞURLU ve Zakir ENÇEVİK
Çizgi Kitabevi Yay. – 2011